SEMİNER KONUŞMALARI


 

“GAZETECİLERİN EKONOMİK ve SOSYAL HAKLARI”

 

Orhan ERİNÇ

 

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

 

Sayın Genel Müdür, Sayın Dekan, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün  Değerli  Çalışanları  ve  Değerli Meslektaşlarım...

 

Günaydın diyerek sözlerime başlıyorum. “Gazetecilerin sosyal ve ekonomik hakları “dediğimiz zaman ne anlıyoruz veya ne anlamalıyız, dersek; gazete, dergi ve ajanslarda çalışanlarla, radyo ve televizyonların haber birimlerinde çalışanlar söz konusu oluyor. 212 sayılı yasa. Çok da uzun bir adı var. “Basın-İş Yasası” diye özetleniyor, ama basın mesleğinde çalışanlarla, çalıştıranlar arasındaki  münasebetlerin  tanzimi  hakkında  kanun. Biraz tarihsel açıdan bakarsak, 1938 yılına gidiyor. Basın Birliği Kanunu çıkarılmış ve bugün çeşitli mesleklerde; barolarda veya mimar, mühendis, doktor gibi kişilerin çalışma için bağlı olmaları, kayıtlı olmaları gereken oda yapısında bir örgüt oluşturulmuş. Tabii bu örgütün oluşturulduğu dönem, Türkiye’de tek parti dönemi. O nedenle böyle bir örgütün yararlı olduğu siyasal iktidar tarafından benimsenmiş, daha sonra 1952 yılında demin adını verdiğim yasa çıkmış. Daha sonra 27 Mayıs 1960’dan sonraki günlerde Milli Birlik Komitesi tarafından hazırlanan ve 10 Ocak 1961 günü yürürlüğe giren değişiklikler olmuş. Ben, o yasanın çıkmasından önce gazeteciliğe başlamıştım. Tabii, 212 sayılı yasa, bizim için çok önemliydi, ama sosyal ve ekonomik haklar konusundaki anlayışlar o derece gelişti ki, bugün de 212 sayılı yasayla yahut işe başladıklarında 212 sayılı yasanın yürürlükte olduğu günlerdeki uygulamalar, genç arkadaşlarıma eksik geli-yor, ama şunu da kabul etmek zorundayız ki, bu eksikliklerine rağmen bu yasa gazetecilere önemli haklar getiriyor. Önemli haklar getirdiğini şuradan da biliyoruz. Artık tekelleşme sürecindeki Türk Medyasında bu yasa uygulanmıyor. Bunun yerine gazetecilikten gelmeyen yöneticilerin ve gazetecilikten gelmeyen işadamı gazete işverenlerinin anlayışları kapsamında 1475 sayılı yasa uygulanıyor; ancak, bu 1475 sayılı yasanın uygulanması, uygulandığı dönem için geçerli olabilir, ama daha sonra açılan iş mahkemelerinde, açılan davalarda gazetecinin, 212 sayılı kanun kapsamındaki işleri yaptığını kanıtlaması halinde, geriye dönerek, daha önce zorunluluk nedeniyle kaybetmiş olduğu haklarını elde etmesi mümkün. “Bu yasa neler getiriyor?” diye bakarsak, önce yazılı mukavele yapılması koşulunu getiriyor. Bu uzun süreli işler için 1475 sayılı iş kanununda da var, ama gazeteci, hem o iş yerindeki ünvanı yani muhabir, sekreter, yazı işleri müdürü, foto muhabiri, düzeltmen gibi hangi sıfatla çalışıyorsa, mukavelede onun yazılı olması lazım. Ücret tutarının yazılı olması lazım, bir de kıdeminin yazılı olması lazım. Kıdeminin yazılı olmasının iki gerekçesi olabilir. Bunlardan birisi, ayrılması halinde, alacağı kıdem tazminatının hesaplanmasıyla ilgili. İkincisi de, işyerindeki çalışması. Bir yılı geçtikten sonra yapacağı yıllık izin süresiyle ilgili. Çünkü 10 yıla kadar gazeteci tanımının içinde çalışanlar, 4 hafta, 10 yıldan sonra altı hafta yıllık izin yapma hakkını elde ediyorlar. Tabii iş yasasına göre, 212 sayılı yasanın en önemli eksikliği, kıdem tazminatına hak kazanmak için meslek kıdeminin yani başlangıçtan itibaren çalışma süresinin beş yılı doldurmuş olması zorunlu. Halbuki, iş yasasında bu, bir yıl. Bu, şöyle bir sonuç yaratıyor: Beş yıla yaklaşırken, işveren iş akdini sona erdiriyor, böylece pek ahlaka uygun olmayan, ama ekonomik açıdan tercih edilen bir uygulamayla gazetecinin kıdem tazminatı hakkını elinden alıyor. “Gazetecinin, istifa halinde kıdem tazminatı hakkı var mı?” diye soracak olursak, hem var, hem yok. Ancak, gazetenin yahut yayın organının diyelim, yayın organının, gazetecinin girdiği tarihteki, çalışmaya başladığı tarihteki yapısı ve izlediği yayın politikasında bir değişiklik olursa ve o değişiklikte gazetecinin kişisel zararına küçümsenmesine, efendim alay edilmesine, diyelim biraz daha somutlaştırarak neden olursa, ancak o zaman kıdem tazminatı hakkı doğuyor ve tabii onun içinde iş mahkemesinde dava açıp, bu değişikliğin kendisine etkilemesi durumundaki zararlarını kanıtlaması gerekiyor, yani bir bilirkişi aracılığıyla bu durumu saptaması lazım. Bunun dışında daha önce istifa halinde, kıdem tazminatı verilmekte iken, çeşitli iş mahkemelerinin ve Yargıtay’ın kararları sonunda, bu hak gazetecinin elinden kayıp, gitmiş oldu. Akdin feshi, yani işten çıkarmak için beş yıldan fazla kıdemi varsa o iş yerinde, işverenin üç ay önce gazeteciye, sözleşmesini sona erdireceğini bildirmesi lazım. Beş yıldan kıdemi az ise, bir ay önce bildirmesi lazım ya da bu üç ayda çalıştırmak istemiyorsa, kıdem tazminatına ve diğer alacaklarına ek olarak üç aylık çıplak ücretini de ihbar tazminatı olarak ödemesi gerekiyor.

 

Şimdi yine, gazetecilerin haklarını güvence altına almak için konmuş bir 9. madde var. Bu, 9. maddeyi anlam sapması olmasın diye okumak istiyorum. Bir gazeteci işe girmiş, mukavelesi yapılmış, diyor ki madde: “Mukavelenin yapılışı, işveren tarafından feshi, fesh eden tarafından Bölge Çalışma Müdürlüğü’ne, Mülkiye Amirliğine ve eğer gazeteci üye ise Sendikasına, değilse en fazla üyesi bulunan mesleki teşekküle 15 gün içinde beyanname ile bildirilir. Mülkiye Amirleri, bu beyannamelerin birer örneğini gazetecinin kıdeminin tespitine esas olmak üzere hemen Basın Yayın ve Turizm Bakanlığına gönderirler.” Böyle bir maddemiz var, ama yani, ne gazetecilerin bunu uyguladığına tanık oluyoruz, ne işverenlerin uyguladığına tanık oluyoruz. Bir de staj müddetiyle ilgili bir uygulama var. Gazetecinin en çok üç ay staj yapması meslek yaşamında, ama sadece her gazete için değil tabii. Meslek yaşamının başlangıcında üç ay staj yapması, ondan sonra kadroya alınması gibi bir anlayış var. Oysa gazeteci, çalışmaya başladığı andan itibaren, sigortalı olarak çalıştırılmak durumunda. “Bu üç aylık süre nedir?” derseniz, işverene, o gazetecinin gazetecilik yapıp, yapamayacağı konusunda olumsuz bir kanı uyandırırsa, sözleşmesini fesh etmek, bozmak, ama kıdem tazminatı ödemek zorunluluğunu getirmemek için konulmuş bu madde. Oysa şu anda genel olarak, gelir vergisi yasasının 18. maddesindeki hükümden yararlanarak, gazeteciler, fiilen istihbaratta yahutta herhangi bir başka işte çalışmalarına karşın, telif ücretiyle çalıştırılmak gibi bir durumla karşı karşıya kalıyorlar. Aslında pratikte bakarsanız, tabii telif ücretiyle çalıştırmak pek kârlı bir durum olmaktan çıktı. Yani eskiden sade, yüzde 10 stopajı yapılıyordu işveren tarafından, ancak son değişikliklerle, o yüzde 10’un üstüne gene aldığı ücretin yüzde 16,5’u arasında KDV katma değer vergisi kesilmesi geldi. “Bu, nereden işverene kar sağlıyor?” dersek; Bir: Kıdem tazminatı ödeme yükümlülüğünden kurtuluyor, ikincisi de: Belki de Sosyal Sigortalar Kurumuna ödemesi gereken işveren hissesini ödemekten kurtuluyor, ama tabii burada gazetecinin şöyle bir durumu var. Herhangi bir sosyal güvenlik şemsiyesi altında olmadığı için emekli olma, hastalıkta ilaç, bakım gibi zorunlu giderlerini karşılama olanağı elinden alınmış oluyor. Gene bu yasaya göre, ücret konusunda bir ayrıcalık var. Yanlış bilmiyorsam, Türkiye’de işçi olarak çalışanlardan iki kesiminin bir ayrıcalığı var. Bunlardan biri öğretmenler, özel okullarda çalışan öğretmenler. 624 sayılı Özel Öğretim Yasası kapsamında, Onların da, öğretmenlerin de ücretlerinin zamanında ödenmemesi durumunda günlük yüzde 3 faiz ödenmesi zorunluluğu var. Bu faiz, Basın İş Yasasında günlük yüzde 5, yani günlük yüzde 5 dersek, bir ayda 2,5 maaş, yaklaşık 30 gün üzerinden hesaplarsak, ödenmesi lazım. Bu da, son dönemlerde uygulanmaz hale geldi. Çünkü mahkemeler ve Yargıtay, bu faizin ödenmesi için çalışanın, işverene resmen bildirimde bulunmasını, uyarıda bulunmasını ve o uyarı yerine geti-rilmezse, o uyarı tarihinden sonra faizin işlemesi gerektiğine karar verdi ve Türkiye’de 12 Eylül’den sonraki çalışma yaşamına ilişkin uygulamalar, örgütlenmeyi engellemek ve işçi ile işverenini doğrudan karşı karşıya getirmek amacına yönelik olarak düzenlendiği için, bir işçinin çalıştığı süre içinde böyle bir dava açması elbette söz konusu değil. “Bunu kim yapabilir?” derseniz, sendikası yapabilir. Fakat, sendikasının da bu hakkı yine 12 Eylül’de alındı. Eskiden sendika, kendiliğinden taraf olarak, üyesi adına dava açma yetkisindeydi. Şimdi üyesi adına, üyesinin başvurusuyla dava açma durumunda, yani sendikalar, bu konuda hukuki yardımda bulunan, avukatlık hizmeti sunan örgütler haline getirildiler. Öyle bir hak kaybı da, yani güçlü olarak işverene karşı tek tek haklarını savunacaklarına, topluca biraraya gelerek savunsunlar diye oluşturulan sendikal düzende, özellikle, işverenlerin siyasal iktidarlarla olan ilişkileri nedeniyle yavaş yavaş ortadan kalmış oldu. Bir de şu anda diğer arkadaşlarımız da sanıyorum söz ettiler. Özellikle çok satışlı gazetelerde bir havuz uygulaması var. Yani bir ajans kuruyorlar ve o ajansın haberleri, o grubun yayınladığı bütün radyolarda, televizyonlarda, gazetelerde ve dergilerde yer alıyor. Oysa 212 sayılı yasaya göre o haber gazetecinin sözleşmeli olarak çalıştığı işyeri için yazdığı, bulduğu bir haber. Onun başka yerlerde yayınlanması halinde, gazeteciye ek bir ödenek ücret ödenmesi lazım, ama bu da içinde bulunduğumuz süreçte uygulanmayan, uygulamadan kalkan veyahut düşen maddelerden biri.

 

Yine önemli haklardan birisi, erkekler için askerlikte, kadınlar için gebelikte geçen belirli sürelerle ilgili ücret. Eğer gazeteci askere alınmışsa, yani er olarak yapıyorsa, ücretinin yarısı kadar bir ödeme sözkonusu. Yedek Subaysa, Yedek Subay olarak aldığı ücretle, gazetede çalışırken aldığı ücret arasında fark varsa, o farkın gazeteciye ödenmesi gerekiyor. Kadınlarda da hamileliğin son iki ayı ile doğumdan sonraki iki ayda yarım ücretle alma hakkı var, ama bu da pek uygulanmayan haklardan biri. Tabii bir de gazeteciler için geçerli olan, mahkumiyet durumu var. Eğer gazeteci, işverenin yahut vekilinin, yahut Yazı İşleri Müdürünün bilgisi dahilinde olan yani bir haber yazmışsa, yahut bir röportaj yapmışsa, mahkum olmuşsa, hapse mahkum olmuşsa, maaşını almaya devam ediyor, ama o suçun işlenmiş olmasında, Yazı İşleri Müdürünün haberi olmadan, bir şey eklenmiş veya bir bölüm çıkarılmışsa, o zaman böyle bir hak söz konusu olmuyor. Yıllık ücret izni demin söylemiştim. Tabii bir de, bu 212 sayılı yasa olarak bildiğimiz Basın İş Yasası’nın önemli özelliklerinden biri de, ilk çıktığında, 1952’de gazetecilerin veya işverenlerin ayrı ayrı sendika kurmaları hükmünü getirmiş olması idi, ama daha sonra 1963 de çıkan Toplu İş Sözleşmesi, Grev Lokavt Yasası ya da Sendikalar Yasası genel olarak hepsini kapsadığı için, o yasanın maddelerine göre, bu maddenin geçerliliği kalmadı.

 

Sorabilecekleriniz varsa, daha sonraki bölümde yanıtlayayım. Ancak tabii şunu söylemekte yarar var. Şimdi ekonomik ve sosyal hakları alabilmek için gerekli koşullardan biri de örgütlenme. Örgütlenmenin muhatabı olunması için de ekonomik ve sosyal haklar için örgütlenmenin adresi sendika. Hangi sendika olursa, olsun. Şimdi özellikle, “Özel radyo ve televizyonlarda çalışan meslektaşlarımız için ne yapıldı? Durum nedir?” sorusuna şöyle yanıt vermek mümkün. 1994 de özel radyo ve televizyonlarla ilgili yasa yürürlüğe girdikten sonra, Türkiye Gazeteciler Sendikası, önce tüzüğünü değiştirerek, özel radyo ve televizyonların çalışanlarını da üye alacak bir yapıya kavuştu. Daha sonra Çalışma Genel Müdürlüğü’ne başvurarak, gazetecilik iş kolunu tanımlayan 27 sayılı gazetecilik iş koluna televizyon ve radyo çalışanlarnı da ekletti ve tabii yetki almak için Çalışma Genel Müdürlüğü’ne başvurdu. Ancak Çalışma Genel Müdürlüğü dedi ki, “televizyonların yaptığı iş, gazetecilik değildir.” Dünkü konuşmasında haberlere ayrılan zaman konusunda Sayın Dekan İnan Özer’in söylediğinin somut sonucu bu. Çünkü, Çalışma Genel Müdürlüğü dedi ki,” ben dedi gittim, bunları inceledim. 24 saatlik yayın süreci içinde sadece bir saat, birbuçuk saat, iki saat gibi bir süre haberlere ayrılıyor. O nedenle radyo ve televizyonlar gazetecilik iş kolunda değil, 17 sayılı eğitim, güzel sanatlar, eğlence ve büro hizmetleri iş kolundadır” dedi. Yani arkadaşlarımız, şimdi televizyonda habercilik yapıyorlar, ama iş kolları yönetmeliğine göre gazeteci sayılmıyorlar. Şimdi öyle olunca adres, Tez Büro İş gibi, yani büro işçilerinin çoğunlukta olduğu bir iş koluna kaydolmak gerekiyor, yahutta kendi aralarında bir sendika kurmaları gerekiyor, ama yanlış hatırlamıyorsam, Tez Büro İş’in yani kurulacak ajansa rakip sendika konumundaki Tez Büro İş’in 44 bin dolayında çalışanı var. Aynı dalda bir sendika kurulursa, toplu sözleşme yetkisini almak için en az 4400 üyesi olması lazım. 4400 üyesi olmadığı sürece, sendika olacak, ama toplu sözleşme imzalama yetkisi olmadığı için bir dernek veya cemiyet statüsünde çalışmaya devam edecek. Peki, “biz buraya nereden geldik? diye bakarsak, en çok yakındığımız konu, tekelleşme ve promosyon furyasının yarattığı olumsuzluklardan geldik. İşte basın özgürlüğü konusunu bu nedenle önemsiyoruz ve sağlanması konusunda çaba sarfediyoruz. Bütün çalışanlar çaba sarfediyor. Orada Batı’dan kendimize örnekler alıyoruz, işte Avrupa Birliği’nin “Basın Özgürlüğü” ile ilgili kriterlerine ulaşmaya çalışıyoruz, ama geçtiğimiz günlerde ülkemizde en büyük başarının promosyon ve pazarlama olduğunu bili-yoruz. Geçtiğimiz günlerde, bu konuda uluslararası basın alanını başarıyla kendimize uydurduk. “Nasıl uydurduk? derseniz, Uluslararası Basın Enstitüsü, 50. yılını kutluyor ve biz de meslek örgütleri olarak, onun hem çalışmalarından, hem bizim söyleyemediğimiz kimi görüşleri, kamu yöneticilerine aktarmasından yararlandık. Ama ve 50 yılda da Ahmet Emin Yalman ile başlayan, kurucusu Uluslararası Basın Enstitüsü’nün bir geleneği vardı. Orada da, Türk Gazetecileri, Türk Basınını temsil ederlerdi. Bizde mutlu olurduk, ama son seçimde Türkiye’yi temsil eden bir hanımefendi gündeme geldi. “Görevi nedir?” diye sorarsanız, bir basın grubunun pazarlama ve operasyon grup başkanı. Şimdi, yani Türk Basını’nda bir gazeteci, bir yazar, bir muhabir, bir foto muhabiri, bir Yazı İşleri Müdürü temsil ederse, Türkiye’deki gazeteciliği orada anlatıyor, görüşleri savunuyor olabilir. Hatta orada belki de basını yozlaştıran promosyon uygulamasını engelleyecek, var olan, ama delik deşik hale gelen yasanın yerine ne konabileceğini de tartışıp, gündeme getirecek bir meslektaşımız ya da ustamız gitseydi; ama biz anlaşılıyor ki, sadece kendi ülkemiz değil, para kazanmak adına uluslararası basın arenasını da yozlaştırmak gibi bir yükümlülük üstlenmişiz. Tabii bu da bizi üzüyor, ama ne yapalım ki, itiraf etmek durumundayız. Ben eksik bırakmış olduğum veya sizin öğrenmek istediğiniz konular varsa, daha sonraki tartışma-soru-yanıt bölümünde size yardımcı olmaya çalışacağım. Dinlediğiniz için de çok teşekkür ediyorum.