SEMİNER KONUŞMALARI


 

“KİŞİLİK HAKLARI ve MEDYA”

 

Fikret İLKİZ

 

Cumhuriyet Gazetesi Sorumlu Müdürü

 

Hepinize merhaba ve Denizli’de sizlerle beraber olmaktan dolayı da özellikle çok mutlu olduğumu bilgilerinize sunuyorum. Ben özellikle böyle bir toplantıyı gerçekleştiren Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün, öncelikle çalışanlarına çok teşekkür ediyorum. Pamukkale Üniversitesi ve göstermiş olduğu yakınlık, benim unutamayacağım yakınlıklarından da birisidir.

 

Şimdi konuya girebilmek için de ayrıca sorulan iki soru vardı dün. O sorularla başlamak istiyorum öncelikle Eğer Turgut Reis’e tatile gidersem, arkadaşıma söz veriyorum. Sabahleyin saat yedi buçuk, sekiz de yerel gazetelerin tümünü satın alacağım ve okuyacağım, ama tatil yapma olanağım olursa... İkincisi, hepiniz beni çok ilgilendiriyorsunuz. İlgilendirdiğiniz nokta bakımından özellikle de bütün bildiklerimi öncelikle aktarmaya çalışacağım. Hukuki yönden aktarmaya çalışacağım, yazılan gazete haberleri yönünden aktarmaya çalışacağım, ama özelinde Afyon Durum gazetesindeki gazeteci arkadaşım, bugün beni çok ilgilendiriyor. Ona, bütün bildiklerimi aktarıp, aktaramadığımı, mesleğinde yardımcı olup, olamadığımı da seminer sonrasında, özelinde soracağım.

 

Sayın Aydın Sezgin’e özellikle teşekkür ediyorum. Bakın yapılan iş bakımından teşekkür etme gereğini duyuyorum. Sebebi de şudur: Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, kuruluşu veya bu kuruluşun yapısı, bu kuruluşta acaba başka hangi daireler vardır. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün Türkiye’deki görevi nedir, kim tarafından hangi konuşmayla kurulmuştur? Başka bir deyişle ve kamuoyundaki yaygın inancıyla ve gazeteciler yönünden, özellike Basın-Yayın ve  Enformasyon Genel Müdürlüğü eşittir, “Sarı Basın Kartı” değildir. 4.Yerel Medya Eğitim Semineri yapılıyor ve benim üzerinde durduğum en önemli özelliği şudur. Bu özellik, Genel Müdürlük, yani devlet, karşılıklı olarak konuşma kapılarını çoktan açmıştır. Tartışma zeminini yaratmıştır. Sorunlarınızı bire bir ve karşılıklı olarak konuşup, tartışma olanağı vardır. Böyle bir ortam yaratılmıştır ve böyle bir ortamda da temel çıkış noktası eğitim semineridir. Yani onlara, doğrudan soru sorma olanağınız vardır. Devlet dediğiniz ve onun, Sayın Genel Müdürümün yanında söylüyorum, soru sorarak, basın kartınızın ne olduğunu sorgulama olanağınız vardır. O nedenle yapılan iş, hiç de Afyon’da gazetecilik yapan arkadaşımın sorduğu soru gibi, bana göre, yararsız değildir. Tam aksine, en azından benim için çok yararlıdır. En azından Sayın Genel Müdürüm için çok yararlıdır. İlk kez bir Genel Müdür, yani, doğrudan doğruya Basın Yayınla ilgili olan bir Genel Müdür, sizlerle birliktedir. Yani, açış konuşmasından sonra giden Devlet büyüklerimizden birisi değildir. Sonrası ne oldu konusunda da sizinle, arada dahil, konuşmak üzere beraber olan birisidir. Yani kısaca, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, karşılıklı bilgi alışverişinin yollarını açmış durumdadır. Bu bilgi alışverişi çok önemlidir. Önemli olduğu nokta da şudur. Bakın, bugün, yani iki gün önceye bakarsanız, 3 Mayıs tarihi doğrudan doğruya gazetecileri ilgilendiren bir tarihtir. Şu an beni, İran’da hapishanede bulunan gazeteciler doğrudan doğruya ilgilendiriyor. Şu an o gazetecilerin, örneğin, kendi memleketlerindeki sorunlarını dile getirmesi bakımından, yaklaşımları da doğrudan doğruya beni ilgilendiriyor. Hapse girmemeleri konusunda bir eksikliğim olup, olmadığını ben kendi kendime sorguluyorum, ama Türkiye’deki gazetecilerin de, kendi meslek koşullarını özellikle doğrudan doğruya sorgulamalarının gerektiğine inanıyorum. 1992 ve 1996 yılları arasında Türkiye’de 24 gazeteci öldürülmüştür. 333 gazeteci kamu görevlilerinin saldırısına uğramıştır. 2712 gazete ve dergi ve 141 kitap toplatılmıştır. 83 gazete ve dergi kapatılmıştır. 522 gazeteci, yazar ve düşün adamı ceza almıştır. 1993’te 60, 1994’te 102, 1995’de 83, 1996’da ise 91 gazeteci yazar geçici sürelerle tutuklanmışlardır. 1992’den, 1997’ye dek toplam 1159 yıl ve iki ay hapis cezası verilmiştir. Para cezaları da verilmiştir. 1992’de 5.9, 1993 de 38.2, 1996 da 23.4, 1998 de ise 10 milyar lira para cezası, gazeteciler, yazarlar ve kitap yazanlar için kesilmiş para cezalarıdır. Türkiye böyle bir ortamdadır. Yani 1999 yılı bakımından son yayılan ve son kamuoyuna açıklanan rapora bakıldığı zaman da, 1996’da 36 gazeteci, mesleki icraatları ya da düşünceleri nedeniyle öldürülmüştür. 446 gazeteci gözaltına alınmış, 653’ü saldırıya uğramış veya tehzif edilmiştir. 357 yayın sansüre uğramıştır, 85 gazeteci ise mesleklerini özgürce yapmak istedikleri için kesilen cezalarla cezaevlerine gönderilmiştir. Bunlar gerçekten Türkiye’nin, gazetecilerin görev yaptığı alan bakımından içinde bulundukları durumdur. Bununla kalmaz, ayrıca 28 gazeteci savaş veya çatışma alanlarında yaşamını yitirmiştir, Yugoslavya Federal Cumhuriyetinde örneğin, altı kişi bu nedenle ölmüştür. Çeçenya’da üç kişi ölmüştür, Doğu Timor’da iki kişi, Lübnan’da bir kişi ölmüştür. O nedenle, bütün gazetecilerin yaşamlarıyla birlikte mesleklerini yapma konusundaki gösterdikleri duyarlılık ve sorumluluk, bütün bu çerçeve içerisinde dikkate alınması gerekli olan bir sorumluluktur, diye düşünüyorum. Bunların tümü, biraz kitabi, biraz teorik, biraz yapılan araştırmalar, ama konu başlığı içerisinde olaya bakmak gerekirse, sürekli şikayet ettiğiniz yerel medya, “hani buralarda çalışıp, siz birgün o kocaman medyalara gitmek istiyorsunuz ya,” bunları tırnak içinde söylüyorum veya “orada çalışan gazeteciler, mesleklerini icra ederken, benim konum ve benim konu başlığım bakımından bazı kişilerin kişilik haklarına veya bazı kurumları tahkir ve tehzif ediyorlar ya,” örnekleri; 1) Sizlerden. 2) O piyasalarda görev yapan veya Başkanın söylediği gibi yaygın basın anlamındaki bazı gazetelerden örnekler vererek konuşmamı sürdüreyim. O örnekler çerçevesinde de birgün yargıya düşerseniz, birgün bir mahkemeye gelirseniz, birgün hakkınızda birisi dava açarsa ve açılan o dava bakımından siz mahkemede “hayır, ben yayınladığım haberle, yazdığım yazıyla, eleştiri ile kişilik haklarını ihlal etmedim” veya “özel yaşama benim haberimde saldırı yoktur” dediğiniz an, acaba yargıçlar hangi kriterlere göre karar veriyorlar? Yargıçların verdikleri kriterler, basın ve yayın alanında gazetecilerin çalışma koşulları bakımından, sizin acaba bu haberlerde yazılarınızda ve yaptığınız işlerde nelere dikkat etmeniz gerektiği konusunda nasıl ölçüler koyuyorlar? Bunları da sonunda teorik olarak anlatayım, ama öncelikle bir gazeteci arkadaşımızın yazdığı kitapta yer alan ve çok şirin bir Akdeniz kasabasında, orada gazetecilik yapan, gazete sahibi olan ve yazdıkları haberlerle yerel basında çalışan gazetecilerin birbirleri için söylediklerinin bir hikayesini bilginize aktarayım.

 

Küçük bir ilçe, o ilçede... Bu örneği, genellikle bazı yerel medya eğitim seminerlerinde veriyorum. Ben, çok hoşuma giden bir örnek olduğu için veriyorum. Küçük bir ilçede gazetecilik yapıyorlar. İki gazete var. Birgün gazetelerden birisinin yakınlarından birisi bir mahkemede bir dava açıyor. Açılan dava bakımından dava da istediği gibi gitmediği için “bir çare bulunsun, bu uyuşmazlık da daha fazla sürmesin... “Araya, o ilçede gazetecilik yapan gazete sahibi gazeteci girsin” diyerek ona gidiyor. “Benim böyle bir davam var” diyor, “bu dava konusunda bana yardımcı olur musun?” O da “hayhay, olurum” diyor. Soruyorlar “Kimi dava ettin?” Sonuçta, dava edilen diğer kişinin de o ilçede gazetecilik yapan ve gazete sahibi olan başka birinin yakını olduğu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla, iki gazeteci kendi aralarında konuşuyorlar. Öneri şu, “davadan vazgeçelim” deniyor. “Bunları kendi aralarında barıştıralım” deniyor. Fakat karşı taraf bunu kabul etmiyor. “Dava devam edecek” diyor. “Dava devam edecek” haberini alınca, gazeteci düşünüyor, taşınıyor. “Ben ne yapayım?” gazete bir haber yayınlıyor ve gazetesinde, diğer gazete sahibi hakkında bir başlık atarak, bir haber yayınlıyor. Başlık şöyle: “Sen bir homoseksüelsin”, altına da şunu koyuyor: “Bu başlığı attım, bu haberin içerisinde yer alan konu, gazeteci olarak beni çok ilgilendiriyor, çünkü biz toplumdaki bazı bu tür kötü insanları temizlemek için böyle bir başlık attık” diyor ve diğer gazeteci hakkındaki haberine devam ediyor. O gün yayınlanan, bu gazetedeki bu haberden sonra, bu kez diğer gazeteci ona yanıt vermek için ertesi gün, “homoseksüel sensin” başlığıyla çıkıyor ve böylelikle iki gazeteci arasında kavga bu başlıklarla devam ediyor. Bu kez diğer gazeteci, “korkmuyorsan hadi muayeneye” diye bir başlık atıyor. “Türkiye’nin hangi tam teşekküllü hastanesini istersen, oraya gidelim, muayene olalım, var mısın?” diyor bu kez başka bir başlıkta diğer gazeteci. Ertesi gün cevap veriyor. Başlık şu: “Sen bir kaçakçısın”. Anlatıyor; “Sen diyor rıhtıma gittin, şu şekilde arabanın farlarını yakarak, uzakta bulunan tekneye işaret verdin, o tekne yanaştı ve silahları getirdi ve silah kaçakçılığı yapıyorsun” diyor. Şimdi diğer gazetenin ona yanıt vermesi lazım. Ertesi gün diğer gazetenin verdiği yanıt ve başlık şu: “Yiğitsen rıhtıma gel”. Yer gösteriyor ve “rıhtım senin çöplüğün” üst başlığı ile bu kez diğer gazeteci, “erkeksen sen klisenin yanına gel” diye başlık atıyor. Tuhaftır, bu başlıklarla ve bu atışmalarla bu gazeteler yayınlandığı sırada, 100 satan, rakamı atıyorum 200 satan gazetelerin tirajları kitapta var. Birdenbire 500’e çıkıyor. İki gazete de 500-600 civarında satmaya başlıyor, ama bu kadar birbirlerine hakaret eder şekilde, bu başlıklarla çıkan gazete-ler için bir formül bulalım diye, o ilçenin eski gazetecisi ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanı kendi yayınladığı gazetede bir başlık atarak, iki tarafı da sulh’e davet ediyor ve Gazeteciler Cemiyeti Başkanının attığı başlık: “Artık ayıp oluyor beyler” diyor ve barışmaları gerektiğini, yapılanın doğru olmadığını yazıyorlar. Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Lütfü’nün bu gazetesi yayınlandıktan sonra, iki gazete birbirleriyle konuşmaksızın, zaten düşman oldukları için, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı, bu başlıkla bu haberi yayınlayınca, sanki sözleşmişler gibi, tesadüfen ertesi gün Cemiyet Başkanına yanıt vermek üzere şu başlıkla çıkıyorlar. “Sen karışma Lütfü.”

 

Başka bir avukat hikayesi, başka bir gazeteci hikayesi. Bazı gazetelerde toplumsal sorunlara çözüm bulabilmek için köşe yazıları vardır. “Bak yanına gelirsem, kulağını çekerim ha ey Kaymakam” der. Örneğin, tırnak içinde söylüyorum. “Ey Belediye Başkanı, sen bu imar iznini verirken, biraz daha dikkatli olsaydın da” der, sonra devam eder “bir daha olmasın, bak eğer olursa, sana haddini bildiririm” der. Birgün o gazeteci ve Türkiye’nin en tirajlı gazetelerinden biri olan ve o gazetede köşesi olan o gazeteciye bir mektup gelir. Bu mektupta, mektubu yazan kişi, avukatından şikayetçidir. Öyle şikayetçidir ki, anlattığı hikayeye göre avukata bir vekaletname vermiştir. Avukata verilen vekaletnamenin temel nedeni ise bir borcunun tahsili içindir. Avukatta, o vekaletnameye göre gidip, icra işlemini yapmıştır, haciz işlemini tamamlamıştır ve bütün bu işlemleri tamamladıktan sonra da alacaklı olduğu kişiye yani vekaletnamesini aldığı kişiye de paraları göndermiştir. Gelen mektupta avukatından şikayetçidir. Avukat parayı almıştır icra dairesinden, ama müvekkiline ödemesi gerekli olan parayı ödememiştir. Avukatından bu parayı alamayan halkımızdan birisi de, çözüm için gazeteciye başvurmuştur ve mektup göndermiştir ve demiştir ki; “benim bu sorunumu çöz, çünkü ben bu avukattan paramı alamıyorum.” Ertesi gün bu mektubun alınmasından sonra o köşede “Avukat M.A. parayı icradan kaptın, ama müvekkiline niye bir yıldır ödemiyorsun bakalım” başlığı ile yayınlanır. Bu başlık altında da Van Barosunda kayıtlı bulunan bu avukat için, “sana öyle kanunlardan, hukuktan bahsedecek değilim, bu yazı senin için yalnız ortada şöyle bir durum var, benim bildiğim avukat, müvekkilin hakkını savunmalı, korumalı yanılıyor muyum, yoksa şimdi meselemize gelelim” der. Olayı özetler ve “eğer kaybettiysen, vatandaşın telefonunu vereyim” der, telefon numarasını yazar, “sana zahmet olmasın diye de, Kayseri’nin telefon kodunu da vereyim” der. Onu da yazar, “bir daha kulağıma böyle şeyler gelmesin, üzerine yattığın parayı derhal müvekkile öde” der ve yazı biter. Bunun üzerine avukat, bu yazıya bir tekzip gönderir, yayınlanmaz. Bu kez avukat bir dava açar, der ki: “Olay gerçek değildir. Haciz işlemi yapılmıştır, ödemeler de tamamlanmıştır, üstüne üstlük ödenmeyen faiz alacağı için de dava açılmıştır ve dava devam etmektedir” der ve davada gazeteciye sorarlar, derler ki: “Böyle bir yazı yazmışsın, neye göre bu yazıyı yazdın?”. Duruşmaya bir cevap gönderirler, duruşmaya da katılmazlar. Söyledikleri de şudur: “Basın özgürlüğüdür, avukatların uyarılması, avukatların daha düzgün çalışabilmesi için yapılmış olan bir uyarıdır, dolayısıyla, bu uyarı çerçevesinde de bunun içinde kişilik haklarına herhangi bir saldırı yoktur” derler. Dosyalar gelir, dosyalar geldiği zaman, gerçeğin böyle olmadığı ortaya çıkar, üstüne üstlük asıl vekalet veren kişi ortaya çıkar ve doğrudan doğruya avukattan duruşmada özür diler. Çünkü mektubu yazan, asıl vekaleti veren adamın oğludur. “Kusura bakmayın” der, “oğlum teknik bir yanlışlık yapmış. Rakamları toplarken, yanlış hesap yaptığı için bütün borcumuz ödendiği halde, bütün alacağımızı tahsil etmiş olduğumuz halde, bu matematiksel hata nedeniyle böyle bir durum ortaya çıkmıştır. Avukattan özür dilerim” der ve mahkeme, gerçekten yapılmış olan yargılama sonunda: 1) Gerçeğe aykırı olduğu için. 2) Kullanılan başlık ile yazılan haberin içeriği birbirleriyle çeliştiği için. 3) Kamu yararı bulunmadığı için. 4) Güncel bir sorun da olmadığından dolayı, bu şekilde yapılmış olan yayın nedeniyle avukatın kişilik haklarının zedelendiğine karar verir ve Türkiye’de ilk defa 1991 senesinde manevi tazminat davalarındaki bedellerin azlığından dolayı bu kez 400 milyon lira manevi tazminatın ödenmesine karar verir ve o, Van Birinci Asliye Hukuk Mahkemesinin bu kararından sonra Yargıtay bunu onar ve Türkiye’deki manevi tazminat davalarındaki bedellerin yüksekliği de bu davadan sonra başlar. Bunun üzerine avukatlarla ilgili olduğu için çeşitli barolar toplantılar düzenlerler, ama o arada Türkiye’nin durumu bir hayli karışıktır. Bazı yolsuzluk olaylarına karışanlar hakkında davalar açılmaktadır. Onlar, Ceza Mahkemelerinde yargılanmaktadır. Dolayısıyla da gazetelere, görüntülü ve sesli basına haber olmaktadırlar. Birgün bir gazete, bu tür bir soruşturma nedeniyle tutuklanan bir kişi için kocaman bir kişi için “adalet bu” der. Adam hakkında açılan davanın 1. duruşmasında o sanık, yolsuzluğa karışmış olan sanık, tahliye olur. Aynı gazete, aynı olay nedeniyle attığı bu başlıktan sonra tahliye olduğu için bu kez “pes doğrusu” diye bir başlık atar. Bunun üzerine barolar toplantı yaparlar ve derler ki; “sistem konusunu tartışmak farklı bir konudur, tutuklanan bir kişi veya hakkında dava açılan bir kişi hakkında haber yapmak farklı bir konudur, o kişinin sanık olduğunu dikkate alacak olursanız, onun da temel bazı hakları vardır, dolayısıyla başlığınızı, işte adalet bu dedikten, sonra, diğer başlığınızı, pes doğrusu, şeklinde atarsanız, bu mevcut hukuk sistemi içerisinde hukuka aykırılık oluşturur” demiştir. Bütün bunları neden böyle söylüyor? 1. kural şudur: Basın Özgürlüğü kavramı terk edilmelidir ve terk edilmiştir. Sebebi de çok basittir. Daha, 6 Ocak 1941 tarihinde, Amerika’da kongrede Başkan Roosvelt’in yaptığı, dört özgürlük üzerine konuşmanın 1. kuralı, “ifade ve düşünce özgürlüğü, herkes için temel bir haktır” şeklindedir. Diğer özgürlükler de o yıllarda farklı olarak anlatılmıştır. Gazetecilerin korunmasının temel nedeni, korunma gerekliliğinin temel nedeni, doğrudan doğruya habere, bilgiye ilk ulaşan kişilerdir. Bu nedenlerle korunması gerekir. İkinci nedeni ise; alınan, elde edilen bilginin, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın, bir başka kişiye ulaştırılması da temel bir haktır. Ulaşan bilgi, sizin elde ettiğiniz bilgi, sizin tarafınızdan yorumlanarak bir başka kişiye ulaştırılabilir, gönderilebilir. Dolayısıyla, herkesin ifade özgürlüğü hakkı vardır. İfade ve düşünce özgürlüğü hakkının temel çekirdeği budur. O zaman gazetecilerin korunmasının ve gazetecilerin bilgiye ulaşma hakkı ile elde edilen bu bilgiyi başka türlü söylemek gerekirse, elde edilen bu gerçekleri bir başkasına ulaştırırken, kamu müdahalesi veya kamu makamlarının müdahalesinin olmamasının temel nedeni, hem o gazeteci için, hem de bizler için temel bilgi edinme hakkı, gerçekleri öğrenme hakkından kaynaklanmaktadır. O nedenle, “biz gazeteciyiz, herşeyi yazarız” gibi bir imtiyaz gazetecilere tanınmamıştır. Tam aksine, gazetecilerin temel görevi, elde edilen bilgiyi hiç vakit kaybetmeksızın, gerçeklere uygun ve doğru bir biçimde alması gerekli olan bize ulaştırmasıdır. Sebebi de, çünkü bu hepimizin temel insan hakkı olarak sayılmış ve gösterilmiştir. Korunma nedeni budur. Korunma gerekirliliği de buradan kaynaklanır. Bunu yaparken ne yapacağız? Çok söyleniyor. Düşünce ve ifade özgürlüğünden çok bahsediliyor. Özel yaşam, özel yaşama saldırı olmaz, kavramından da çok bahsediliyor. Kişilik haklarına saldırı olmaz kavramından da çok bahsedili-yor. Gazete haberlerinden okuduğuma göre, dün Pamukkale Üniversitesi Rektörümüz de aynı şeylerden bahsetmiş. Aynı şeylerden bahsedildiği zaman, hukuk olarak karşımıza gelirse, tanımları vardır, yani kişilik hakkı tanımlanır, ama özel yaşamla, kişilik hakları kavramının birbirine de karıştırılmaması gerekir. Şimdi olaya baktığınız zaman, basın özgürlüğü kavramını terk ettiğiniz zaman, bunu temel bir insan hakkı olarak önünüzde, “acaba yargı bunlara ne diyor?” diye baktığınız zaman, kişilik hakkı, kişisel varlıkların korunmasıyla ilgilidir. O zaman, bu kişisel varlıklar nelerdir? Bakın, “iç kişisel varlıklar” denir teoride veya “dış kişisel varlıklar” denir. Bu, ikili bir ayrımdır. “İç kişisel varlıklar“ denildiği zaman, kişinin sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu varlıklardır. Vücut böyledir, yaşam böyledir, sıhhat hakkı böyledir. Sizi ilgilendirir. İnsan olmaktan kaynaklanan varlıkların korunması kavramıdır. Bir de, dış kişisel varlıklar vardır, yani sosyal ilişkide bulunma hakkıdır dış kişisel varlıklar. Bunlar nelerdir, yani siz pek çok kişiyle beraber toplumda birlikte yaşarsınız, aileniz vardır, okul çevreniz vardır, çalışma çevreniz vardır ve dış kişisel varlıklarınız bakımından adınız, örneğin, gazetecidir, yani mesleğiniz anlatılır, adınız avukattır, mimardır. Bunlar dış kişisel varlıklar olarak adlandırılır. Tıpki ticari şirketlerin nasıl adları varsa, o ticari şirketler bakımından da dış kişisel varlıklar olarak tanımlanabilir. Bunlar korunur, bunların korunması gerekir. Başka bir ayırım yaparsanız, sizin bir kişilik alanınız vardır, bir de fiziksel alanınız vardır bir de sosyal kişilik alanınız vardır. Bunlar teoride genellikle, kişisel hakların veya insan olmaktan kaynaklanan bazı niteliklerin ayırımı ve sayılmasıdır, ama özel yaşam bundan tamamıyla farklıdır. Seminerlerde genellikle verdiğim, özel yaşam alanı ile gizli sır alanı ile örnek vardır. Çok basit bir örnek. Bir taşı alıp, suya atarsanız, taşın suya değdiği nokta, sizin gizli alanınızdır. Sır alanıdır. Birinci halka, özel yaşamınızdır. Taşın suda yarattığı üçüncü halka ise, artık topluma açıldığınız bir alandır. Yani o alanda toplumsal alan olarak dikkate alınır. Başka türlü söylemek gerekirse ve hukuken ayırımı yapmak gerekirse, “kişinin ortak yaşam alanı” diye adlandırılır. Ortak yaşamdır, yani burada tüm topluma açık olduğunuz bir alandır. Toplumsal ilişkiler içinde bulunduğunuz bir alandır. Tanımadığız insanlarla birlikte bulunduğunuz bir alandır. Şimdi şu alan, kişinin ortak yaşam alanıdır. Benim ortak yaşam alanımdır. Sizin ortak yaşam alanınızdır. Bir de özel yaşamı vardır insanların. Sizin özel yaşamınız vardır, benim de özel yaşamım vardır. Yani sadece benim çevremin bildiği bir özel yaşam alanıdır. Mesleğimin, yine benim çevrem tarafından bilindiği bir alandır. Ailemin, yine çevrem tarafından bilinen bir alanıdır. Eğer ben size söylersem, iki çocuğum olduğunu, benim özel yaşamımda iki çocuğum olduğunu siz bilirsiniz, artık benim rızamla bu alan açılmış demektir. O nedenle iş yaşamınızdaki çev-reniz, özel yaşamınızdır. Bu nedenle toplumsal olarak ilişkiye geçtiğiniz alan, herhangi bir kurumu temsilen yaptığınız iş, gazetede yazdığınız yazı nedeniyle, haberleriniz nedeniyle bir belediye başkanıyla konuştuğunuz zaman veya bir belediye başkanının mitingte konuşması sırasında veya bir valinin basın toplantısı ortak yaşam alanına girer. İşte bu alanların dışında özel yaşam alanıyla, ortak yaşam alanının dışında bir de kişinin gizli yaşama alanı vardır. Çok basit bir tanımı vardır. Yalnız kalma hakkını kullandığınız her alan, sır alanınızdır. Bu alana kimse girmez. Bu alana girilmesi yasaktır. Daha rahat bir tanımla, yatak odanız sır alanıdır. Başka türlü söylemek gerekirse, suyun, taşın suya değdiği nokta, o kişi için gizli alan olarak tanımlanır. Yani artık sır niteliğindedir, yanlız kalma hakkının kullanıldığı bir alandır. Şimdi hukuka bakarsanız, şimdi kanunlara bakarsanız, kişilik haklarını bu şekilde ayırıp, sınırlandırırsanız, o zaman acaba haberleri nasıl yazarsınız. Madem ki bu kadar sınırlarıyla belli olarak ayrılmıştır. Bu haberleri nasıl ortaya çıkartırsınız, ama ondan önce bütün bunları derleyip, toplayan ve yargının özellikle dikkat edilmesi gerekli olan alanlar bakımından bunları tanımladığı bir kararı bilginize sunayım. Özetle, herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Kişinin özel hayatı çeşitli alanlardan oluşur. Bunlar gizli, özel ve ortak alanlardır. Bir kimsenin kendilerine özel olarak anlattığı kişiler dışında kalan şahıslar tarafından bi-linmesini istemediği olay ve davranışlardan oluşan alan, o kişinin gizli yaşamıdır. Kişinin yanlız dostları, yakınları ve tanıdıkları gibi, oldukça kendisiyle samimi ilişkiler içinde bulunduğu, sayıları sınırlı kişi grubuyla paylaşmak istediği olaylardan oluşan yaşam ise özel alandır. Karşılığında, başkalarının bilgisine ulaşmasına olanak bulunan bölüm, ortak alandır. Özel yaşamı oluşturan alanlardan kişilik haklarıyla koruma altına alınanlar, ilke olarak gizli alanla, özel alanı ilgilendiren olayların basın yoluyla açıklanmasıdır. Mahkeme şuna bakar, haberiniz, tekrarlıyorum, gerçeklik unsuruna uygun mudur? Başka türlü söylemek gerekirse, gerçek midir? 2) Bu haberinizde toplumsal ilgi var mıdır? Haberinizde kamu yararı var mıdır? 3) Haber içeriği ile kullanılan başlık arasında uygun bir bağ var mıdır? Bütün bunlardan sonra eğer bu unsurlar tamamsa, yazdığınız haber nedeniyle aleyhinize açılmış olan bir manevi tazminat davasında, mahkeme bu konuda lehinize karar verir. Bu unsurlardan birisi eksikse, mahkeme o zaman aleyhinize karar verir. Yani bir tazminata hükmeder. 28/7/1987 günlü Ulus gazetesinde bir başlık: “Ankara Gençliğine Morfin Tuzağı”. Bu başlık altında da, dava eden ve habere konu olan kişinin uyuşturucu kullandığını ve olay gününde morfin kullanırken, polisler tarafından yakalandığı ileri sürülmüştür. Ayrıca, habere konu olan genç kızın annesi, polise, kızının babası ve adamlarının muhtemel etkisiyle, uyuşturucu kullandığı ve babası tarafından zorla başkalarına satılmış olabileceği yolunda şikayet dilekçesi vermiştir ve haberde, bu şikayet dilekçesi de kullanılmıştır, ama daha sonra yapılan yargılama ve daha sonra savcılık tarafından yapılan araştırma sonucunda, kızın morfin kullanmadığı ortaya çıkmıştır. Ancak gazeteci bu haberini yazarken, kızın annesinin polise ve savcılığa vermiş olduğu şikayet dilekçesinde yer alan anlatımları dikkate alarak, o şikayet dilekçesinin ve-rildiği tarihteki olaylara göre haber yaptığını ileri sürmüştür. Yargı da, “madem ki bir şikayet dilekçesi vardır. Dilekçede de bunlar söylenmektedir, o zaman bu haber gerçeğe uygundur” şeklinde karar vermiştir. Yani gazetecinin haberini doğrulamıştır. Tarif etmek gerekirse gerçeklik, o anda oluşan gerçektir. Cümleye devam etmek gerekirse, gazeteci savcı değildir, yargıçta değildir. Acaba, gerçekten o genç kızın morfin kullanıp, kullanmadığını araştırıp, bulup, ortaya çıkarıp, yargının karar vermesini bekle-yerek, ondan sonra haber yapması gerekirse, o zaman haberde aranan güncellik kavramını yitirmiş olur. A’nın B’yi öldürdüğünü, A’nın B’yi öldürdüğü olayı da örneğin, bu nedenle bir kişi yakalandığı sırada, Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından basına bir açıklama şeklinde veriliyorsa, haber, A’nın B’yi öldürdüğü iddiası üzerine, o kişinin yakalandığından bahisle verilebilir, o tarihteki gerçekliğe uygundur. Yani güncellik ilkesini de o tarihteki gerçeğe göre belirlemek gerekir. Örnekleri; “ideoloji gereğince aşkın yerini kan aldı”. “Sevdiği genci ölüm randevusuna götürdü” haber başlıkları bunlar, ama olayın böyle olmadığı ortaya çıkıp, sevdiği genci ölüme götürdüğü diye adlandırdığı kişi, bu şekilde bir olayın olmadığından bahisle, gazeteci için dava açtığı zaman, soru şudur: “Bu bilgileri ve haberi nereden aldınız?” Gazetecinin yanıtı kısadır. “Bize gönderilen polis haber bültenlerindeki olaya bakarak, bunu yazdık” demiştir. Yani haberin içeriği ile başlık arasında uyum vardır. Yargı, gazeteciler lehine karar vermiştir. Başka başlıklar, “kim yalan söylüyor, hani parayı cepten verdik” demişti. “Devlet adına kesilen otel faturasını yayınlıyoruz” açıklamasıyla haber yayınlanmıştır. Ancak yayınlanan bu haber bakımından, haberin yayınlanmadan önce, doğruluğunu kontrol etme görevi gazetecinin denilmiştir. Dolayısıyla “eğer böyle bir olay yoksa, bu olayı bu başlıklarla veremezsiniz” denilmiştir. Konu yargıya geldiği zaman da yargı bütün bu söylediklerimi özetledikten sonra, “Muş eski Valisi tarafından meydana gelen bu olay nedeniyle, müfettiş raporunda da olay böyle olduğuna göre, o zaman gazeteci haklıdır” şeklinde karar çıkmış ve olayın gerçekliğiyle, güncelliği çerçevesinde o anda oluştuğundan dolayı bu konuda yine gazeteciler lehine karar çıkmıştır. Peki bütün bunlar böyle. Hiç gazeteciler aleyhine, başka bir davada bu anlamda çıkan ve aleyhe çıkan yok mu? Haberin üze-rine bir başlık atmak zorundayız. Tempo dergisinde yayınlanan bir haber. Başlık şu: “Pipi Yamyamları” kocaman bir başlık. Solda bir fotoğraf, sağda bir fotoğraf ve haberin devamı. Zonguldak’ın Alatlı İlçesinde sünnet artıklarının çocuğu olmayan kadınlara ve altına işeyen çocuklara yedirildiğini anlatan bir yazı. Bu yazıyla birlikte okuyuculara sunulan resimde, kendilerinin de bulunduğunu, bu resmin bir hayır derneği yöneticileri tarafından ve sünnet düğünü sırasında çekildiğini, içerik bakımından ise Türk örf ve adetleri çerçevesinde hayır derneğinin yöneticilerinin, hayır olsun diye yaptırdıkları bir sünnet töreninden sonra, bu başlık altında fotoğraflarının yayınlanmış olmasını mahkeme gerçeklik unsuruna aykırı görmüştür. Başka türlü söylemek gerekirse, yine mahkeme kararında yer aldığı gibi, bu başlıkla bu haberi verdiğiniz zaman, sünnet töreni sırasında çektiğiniz fotoğraflardaki yer alan kişilerin kamuoyuna bu şekilde tanıtılması, kişilik haklarını, özellikle gerçeklik bakımından zedeler. Kaldı ki, bu, hayır derneğinin gerçekleştirdiği iş bakımından haber içerisinde yer aldığı gibi, bu anlamda “pipi yamyamlığı, bu kişiler tarafından yapılmamaktadır”, şeklinde karar çıkmıştır. Birkaç örnek daha. Birisi de şu. Başlık şöyle: “Fuhuş Oteli siftah yapamadı”. “Ulus’ta yeni açılan Kirem Otel siftah edemeden, kapısına kilit vuruldu. Otel sahibi A.D., H.A. adlı kadını 450 bin lira karşılığında müşteri kılığında polislere satmaya kalkınca, yakalandı. İlk müşterinin polis olduğundan habersiz sıkı pazarlık yapan otel sahibi, onları genç kadının odasına götürdü”. Davayı açan genç kadın. Davayı açan otel sahibi. Otel sahibinin iddiası şu: “Açtığımız otel, fuhuş için kullanılan bir otel değildir”. Kadının söylediği: “Ben hayat kadını değilim, 450 bin lira karşılığında da kimseye satılmadım, polisler gelip, ben polislerle birlikte odaya çıkmadım.” Gazeteciye yöneltilen soru bakımından; “Bu haberi nasıl yazdınız, niçin bu haberi yaptınız”. Savunma şudur: “Fuhuş, bizim toplumumuzda çok karşı olunan ve toplumda hoş karşılanmayan bir olay olduğu için ve biz olayı etrafta bulunan kişilere sorduk. Bu otelin böyle bir otel olduğunu öğrendik”. Peki haberde kullandığınız fotoğraftaki kadın, otelin kapısında çekilmiş olan bir fotoğraftır. Peki haber içinde kullandığınız iki polis memuru, onlar da otele baskın yapıldığı sırada çekilen fotoğraflardır. Soruşturma ve sonuç, ne otel baskını vardır, ne de o otel baskınından sonra polisin alıp, odaya götürdüğü kadın vardır. Yargı, yayın yoluyla kişilik haklarının ihlali bakımından, “haber niteliğinin varlığı ve haber içeriğinin sadece gerçekliğe uygun olması yeterli değildir. Ayrıca, gerçek bir olaya ve ana noktalarına gerçek dışı unsurlar eklenmek suretiyle bu şekilde haber haline getirilirse, bu kişilik haklarının ihlali anlamına gelir” şeklinde karar vermiştir. Yani bu örnekleri aslında biraz çoğaltmak, biraz daha fazlalaştırmak mümkün, ama şimdilik verdiğim bu örneklerin dışında bir örnek vererek, konuşmamı bitirmek istiyorum. Bu örneği, birçok yerde anlattım. Birçok yerde anlattığım örneği, önemli olduğuna inandığım için anlatıyorum. Tabii ki, kişilik haklarının korunması söz konusudur. Tabii ki o kişilik hakları korunurken, gazeteciler de kişilik haklarını zedelemeden görev yapacaklardır. Gerçekten, 1982 Anayasasında, 1961 Anayasasında, maddeleriyle söylemek gerekirse, 20. maddede “herkesin özel yaşamına ve aile yaşamına saygı göstermek gerekir” şeklinde kurallar vardır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi, doğrudan doğruya taraf olduğumuz bir sözleşme olduğu için, kişilik haklarına saygı gösterilmesi ve özel yaşamın korunması gerektiğinin özellikle altını çizmektedir. Sınırları da özellikle göstermektedir. Peki ama bütün bu olaylar içerisinde siz, vurguncuları, soyguncuları veya bu ülkenin insanlarına reva görülmeyen olayları gerçekleştirenleri kamuoyuna aktarmayacak mısınız? Tabii ki kamuoyuna aktaracaksınız. Onlar suç işlemişse, yazmayacak mısınız? Tabii ki yazacaksınız. Samsun’da bir gazeteci, birgün bir camiide verilen vaaza davet edilir ve gazeteci verilen vaaza gider. Gittiği zaman, vaaz sırasında odaya girdiği sırada, camiye girdiği sırada, cemaatin ikiye bölündüğünü görür. Bir taraf, selamlıktır. Bir taraf, haremliktir ve vaiz kürsüden vaazını verir. Öyle bir görüsü vardır ki, vaaz sırasında der ki, “la ilahe illallah demiyenleri ve inanmıyanları Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde görmek istemiyoruz, bu memleketten çekip gitsinler” der. Gazeteci vaazdan çıkar gazetesine gelir. O arada gazeteye bir haber gelir. Almanya’da Cemalettin Kaplan’ın bulunduğu yere baskın yapılmıştır ve Cemalettin Kaplan’la birlikte onun müridleri de ele geçirilmiştir. Şeriat Devleti kurmak isteyen Cemalettin Kaplan ve yandaşları konusundaki haberini gazetesinin birinci sayfasına başlıktan verir ve konuyu da anlatır.      Bu arada da bir köşe yazısı yazar. Dün gittiği vaazda, vaiz’in söylediklerine çok sinirlendiği için yazısının başlığına da; “sakallının yediği nane” başlığını verir. ”Sakallının yediği nane” başlığı altında da olayı anlatır. Bu şekildeki bir görüşün, bir vaaz tarafında verilmemesi, böyle konuşulmaması gerektiğini de, gazeteci, kendi eleştiri ve yorumlama hakkını kullanarak okuyucusuna duyurur. Ertesi gün vaiz, Samsun’da dava açar. Der ki; “benim vermiş olduğum vaazden sonra yazılmış olan bu haber bakımından burada benim kişilik haklarıma saldırı vardır. Ben, devletin resmi görevlisiyim. Vermiş olduğum vaaz bakımından da, konuşmanın içerisindeki sözlerimi inkar etmiyorum, bunlar benim tarafımdan söylenmiştir, ama bu şekilde bir başlık atarak “sakallının yediği nane” derseniz, “bu benim kişilik haklarımım ihlali anlamına gelir” demiştir.      Samsun Birinci Asliye Hukuk mahkemesi, vaiz’e, 500 milyon lira manevi tazminat ödenmesine ve bu şekilde yazı yazarak, yazıya bu şekilde bir başlık verilmesinin doğru olmadığına karar verir. Konu gazeteci tarafından temyiz edilir ve olay Yargıtay’a gelir. Yargıtay, bu konuda Samsun Birinci Asliye Hukuk Mahkemesinin vermis olduğu kararı bozar. Bu kararı bozarken, bir gerekce yazar. Der ki, “eğer birisi böyle bir laf ediyorsa, böyle konuşuyorsa, o zaman bir gazetecinin de o kisi hakkında bu şekilde yazı yazıp, başlığını bu şekilde verme hakkı vardır”. Samsun Birinci Asliye Hukuk mahkemesi, Yargıtay bu kararı bozunca, “hayır benim verdiğim ilk karar doğrudur” der. “Burada kişilik haklarına saldırı var” der. İlk verdiği kararda direnir. Bunun üzerine konu, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na gelir. Artık, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na geldiği andan itibaren Hukuk Genel Kurulu hem mahkeme kararını incelemek zorundadır hem de Dördüncü Hukuk Dairesi’nin vermiş olduğu karar doğru mudur, değil midir, onu incelemek zorundadır. 

 

   

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bu konuyu incelemiş ve bir karar vermiştir. Karar şudur: “Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir. Türk yurdu Anadolu’da yaşayan ve yurttaşları ‘la ilahe illallah’ diyen veya demeyen” şeklinde ikiye ayırmak ve ikincilere bu vatanda yaşama hakkı tanınmamasını ileri sürmek anayasa düzenine aykırı olduğu gibi ulusal birliği bozacak niteliktedir. İşte bu dayanağı olmayan ve Anayasal devlet düzenine aykırı söze karşılık dava açanın, ‘sakallının yediği nane’ şeklinde kamuya tanıtılmasında aşırılık bulunmamaktadır. Aslında ‘yediği naneye bak’ sözü, uygunsuzluk ve yakışıksızlık etmek anlamındadır. Türkçe sözlükte Türk Dil Kurumunun sözlüğünde de bu şekilde açıklanmaktadır ve bu anlamda alındığında ‘sakallının yediği nane’ sözlerinin biraz sert olsa da davacının açıklanan sözlerine uygun düştüğü kabul edilmelidir. Diğer tarafta vaizle ilgili olan haberin kara ses olarak tanınan ve Almanya’da yaşayan Cemalettin Kaplan’a ait haberle aynı başlık altında yanyana ve-rilmesinde, amaç bakımında da amacı aşmak söz konusu olamaz. Çünkü, davacının “la ilale illallah” demiyenleri ve inanmıyanları sınırlarımız dışında görmek istemesi, ister istemez kendisinin şeriat düzenini isteyenlerle aynı doğrultuda olduğunu göstermesi bakımından güçlü bir kanıt oluşturmaktadır. Basının, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, çağdaş niteliklerinin en önemlilerinden olan ‘laiklik’ konusunda kamuoyunu aydınlatması ve bi-linçlendirmesı görevidir. Olayımızda haber, gerçek olaylara dayandığı gibi amaçla, yayının veriliş şekli ve sözçüklerde de bir aşırılık söz konusu değildir. Başka bir deyişle, ‘yayında konunun duyarlılığına denk düşen uygun araçlar kullanılmıştır” şeklinde karar vermiş ve bu gerekçe ile de gazeteci, “sakallının yediği nane” başlığı isimli yazısından dolayı yargı tarafından haklı görünmüştür.

 

Hepinize saygılar sunarım.