SEMİNER KONUŞMALARI


 

“ANADOLU ULUSAL MEDYAYA NE KADAR YANSIYOR”

 

Tayfun TALİPOĞLU

 

NTV

 

Şİmdi, “yerel medya, ulusal medyaya ne kadar yansıyor?” sorusuna he-pimizin kafasında mutlaka bir cevap var. Bunun yanıtı iki sene önce ne deseydiniz, hiç yansımıyor derdim. Ama, iki senede Türkiye’de bazı değişiklikler var. Bir kere herşeyden önce övünmek gibi olmasın, Bamteli’-nin taklitleri türedi, tabii hoş birşey. Çünkü ilk defa Anadolu’da üç kollu, beş bacaklı çocuklar olmadığı, Anadolu’da haber olabileceği ve nelerin haber olup olmayacağı tartışması gündeme geldi. Gecenin birlerinde, bir buçuklarında yayınlanan bir programla çıkmıştık yola. Üstelik de piyasayı biraz fiyat olarak düşürerek çıkmıştık yola. Çünkü ulusal medyada biliyorsunuz herşey, insanların değeri, bakışları, yaptıkları hava ve aldıkları parayla ölçülüyor genelde. Çok ucuz bir proğram, muhabir olarak çıktım, hala da NTV’nin muhabir kadrosunda bu işi yapıyorum. Çünkü muhabir olmaktan gurur duyuyorum ve işin aslı budur.

 

Şimdi tabii ki taklitler çıkmaya başladı. Hoş da birşey oluyor, ama ben taklit eden arkadaşlara birşey söylüyorum, elbetteki Anadolu’nun sorunlarını anlatmak çok güzel, ama bu, bir jeep alıp önünde durmakla olmuyor keramet jeep’te değil, böyle bir hava oluştu, herkeste  bir jeep. Biz jeep’i hasbelkader aldık, yani at bulamadığımız için jeeple gidiyoruz. Ayrıca, biz böyle bir jeep’te beklemiyorduk. Benim kafamda, çıkarken, mesela işte daha eski model, eksozu arkasından tır tır giden bir araba bekliyordum, ama öyle bir araba bulamadık, yaptıracakta gücümüz yoktu, çünkü o araba bu arabalardan daha pahalıya mal oluyordu. Sonra kişisel sempatimizi kullanarak hasbelkader Nissan’dan böyle bir araba aldık ve yola çıktık. Yani o, sadece bir ulaşımdı, ama insanlar hep işin araba tarafında kaldılar çok uzun süre ve arabayla yola çıkıp haberler yapmada... Evvelsigünkü Milli Gazete’de bir köşe yazarının yazısı vardı. Şöyle başlamıştı yazıya, Tayfun Talipoğlu’nun yol hikayesi Bamteli’ni andıran bir programda izlediğime göre... Kanal-D’de programı izlemiş, anarken bile, taklit ederseniz, öyle anılırsınız. Oysa yapılacak bir sürü şey var. Mesela, Can Dündar da şimdi birşeyler yapıyor, ama yeni birşey yapıyor, dört nesil alıyor, işte düğünü alıyor.. Yani yapılacak o kadar çok iş var ki, ben, şu anda gücüm yetse onları da yapacak durumdayım diye düşünüyorum.

 

Efendim, Anadolu, “yansısın mı, yansımasın mı?” Sorun buradan kaynaklanıyor. Şimdi eğer “yansısın” istenirse, bir takım egemenlikler ülkede ister istemez güme gidecek durumdadır. Nedir bu? Bir kere, bizim ülke-mizde bir adet vardır. Biliyorsunuz, adama mikrofon tutarsınız klasik söylemler vardır. Bunu da şu anda, istanbul radyoları, bu söylemleri yerine getiriyorlar. Parantez içinde söylüyorum, küçümsemek anlamında degil, bir köle mantığı vardır, biliyorsunuz “bizim parametrelerimiz çalışmıyor ki ağabey onlar orada çalışıyorlar” mantığıyla. Bunu radyolar her sabah yapıyor. Açarsanız İstanbul radyolarını, bir sürü çoluk çocuk, hayatlarında hiç bir bekraundu olmayan hasbelkader televizyonda VJ’lik yapan, bir de ahkam kesiyor hepsi, birer felsefe, psikolog filan. Çünkü insanlara sövmekle gazetecilik arasındaki ayırım pek oluşmadığı için şu sıra, üstelik sövmek daha mutlu ediyor, çünkü bizim insanlarımızın kahramanı yok biliyorsunuz. Daha doğrusu, ülkede Mustafa Kemal dışında bir kahraman çıkmadı. Hep toplum psikolojisi ile hareket edildi. Bu psikolojinin ötesinde insanlar bir kahraman arıyor birşeyleri, birileri onların yerine söylesinler mantığı. Radyodaki çocukda öylece söylüyor ve insanlar kendi sorunlarının orada anlatıldığını düşünüyorlar, ama herkese o kadar çok sövülüyor ki artık kimse dikkate almıyor. Zaten gazetelerin tirajlarının artmamasının bir nedeni de, ya da radyoların ya da televizyoncuların ya da habercilerin çok ciddiye alınmamasının sonuçları bu.

 

Benim çocukluğumda, bir adam manşete çıktığı zaman, intihar filan ederdi, kahrolurdu. Şimdi aldırmıyor bile kimse. Çünkü herkesin kafasında, mesleğine saygısız insanlar yüzünden yalan haberler olduğu için, demin örneklerde olduğu gibi yalan haberler, bir müddet sonra ortaya çıktığı için herkes onu inkar etme şansına sahipmiş gibi geliyor ve çokta güvenli olmuyor.

 

 

Efendim, “Anadolu’ya yansırsa, egemenlikler sarsılır” dedik. Bir kere siyasi egemenlikler  fazlasıyla sarsılıyor. Ben, örneklerle anlatmayı çok seviyorum, şimdi ben, aracıların çıkarılması yönündeydim hep. Yani şu anda yaptığımız bir ikinci program daha var, Bamteli dışında “İşte Anadolu” diye program yapıyoruz. Bu programı sadece ben sunuyorum. çünkü biliyordum ki, önce korkaklığı, ulusal medyada ki bireyler atmalı. Neden atmalı? Çünkü buradan çok cevherler çıkacaktır, çok iyi arkadaşlarımız var, onlara bir fırsat verilmeliydi. “İşte Anadolu” öyle çıktı anonslarıyla, kendine olan güvenleriyle, çünkü biliyorum ki ben, sizlerin burda yaptığınız bir haber eğer televizyonunuzda ya da gazetenizde çıkmıyorsa, sizin burada prestijinizde inandırıcılığınız da düşüyor, en büyük tehlike zaten yerel mekanizmada bu diye, düşünüyorum. Sizin saygınlığınızın artması, basının saygınlığının artmasıyla paralel. Onun için haberlerinizin iyi değerlendirilmesi lazım. Bunu ulusal medyaya nasıl anlatacağız? Tek tek, bu uzun savaş. Hiç birimiz yılmayacağız arkadaşlar. Yılmayacağız çünkü, ben ATV’de ilk işe başladığımda o zaman ki Genel Müdürümle birşeyi tartışmıştık, saat konusunda, dedim ki ben, gecenin bir saatinde yayınlanıyoruz, alacakaranlık kuşağı gibi olduk, herkes uykulu gözlerle tanıyor beni, bir de o saatte daha romantik geliyor insanlara ve karşımızda da Televole TV ile yarışıyoruz. Genellikle o saatte zor oluyor tabii. Ses tonum filan belki yumuşak tarz olarak yakın görünmese bile bir yarış halindeyiz. Dedi ki, “televizyon bir eğlence aracıdır, bir eğitim aracı değildir” dedi. İşte arkadaşlar tercih bu noktada başlıyor. Yani televizyon bir eğitim aracımı dır yoksa bir bilgi aracı mıdır, bir iletişim aracı mıdır? Şimdi eğer eğlence aracı olarak görürseniz, bizim hiç birimizin şansı yok, ancak hamamda tellaklık yapacak duruma düşebiliriz. Bu ülkenin hiç bir alanında şansımız kalmaz. “Niye, şansımız kalmıyor efendim. Halk bunu istiyor” diye bir geri zekalılık hakim bu ülkede. İstanbul’da yüz bin kişiye göre haber bültenleri hazırlanan bir ülkede yaşıyoruz şu anda, ama ben ümitsiz değilim. Çünkü haber bültenlerinin de, arananlar olsa, mutlaka bir şekilde buralardan birşeyler serpiştiriliyor. O da nasıl serpiştiriliyor? Bakın bir olay anlatayım, inanın megolomanyaklık değil, kendi anlatmamdan değil, beni tanıyorsunuz.

 

Birisi bir televizyon kanalının yöneticisi ile konuşurken, ya bu adam işte iyi program yapıyor, filan demiş bir zat. Benzerini biz de yapalım, tutun iki çocuk diyorlar. Ama en azından öyle ya da böyle de olsa bir şekilde bir yerlerden kaş göz kopmadan, insanlar tecavüze uğramadan, taciz edilmeden karısını kızını vurmadan, bir şekilde gündemde Anadolu’nun yer alması olayı var. Çünkü istanbul’da problem surdan kaynaklamıyor, gazeteci yöneticileri ve televizyon yöneticileri şu andaki hakim görünen, yalnış anlamayın çünkü, zaten onlar burda yoklar, burda olanlar bizim düşüncemizde olan insanlar. Çünkü bu saatlerde genellikle haberler yapılır. Akşam da istanbul barlarında çeşitli mekanlarda dedikodu yapılır ya da eğlenilir. Bu konuyu böyle çok eleştirmek anlamında söylemiyorum desem, yalan, o anlamda söylüyorum. Çünkü gazetecilik bir yaşam biçimidir arkadaşlar. Yazdığınız gibi yaşayacaksınız, yaşadığınız gibi de yaşayacaksınız. İkitelli ile Yeniköy arasında kaybolup, ülkenin sorunlarını yazma şansınız çok fazla değil, onları mektuplardan yazarsınız. Halkımız bir dönemde der ki; “a bakın Anadolu’nun sorunlarını anlatıyor insanlar.”

 

Çok komikti, benim programım bir buçukta yayınlandığı gün, bir köşe yazarımızın Yeniköy-İkitelli arasındakı direklerdeki lambaların yanmadığından şikayeti, bana çok komik gelmişti. Oysa bir sürü yerdeki bugün kalkınma dediğimiz, işte kalkınmada öncelikli yörelerde bile, işte Ağrı’ya gidin, bilmem Van’a gidin oralarda elektrik kesintileri son haddindeydi, ama hiç kimse bunu bildirmiyordu. Çünkü bakış acısı şuydu, “kardeşim biz bu gazeteleri zaten orda şu kadar satıyoruz, çokta önemli değil bizim için, bizim için önemli olan bunların satıldığı noktalar, o önemli.” Şimdi bakıyorsunuz gazetelerin hepsinin bir ekleri çıktı. Yeni yeni, bakın bu güzel bir gelişme. Bu da o gelişmenin bir parçası işte. Demek ki, insanlar yerel sorunlarıyla ilgilenmeye başladılar ve bunun farkına vardılar. Ben yerel televizyonların ve gazetelerin önemine o açıdan inanıyorum ve burada yerel gazete sahibi arkadaşlarımız varsa, lütfen benim adresime göndersinler, ben, oralardan çok haber çıkartıyorum. Son, Niğde’deki bu “Eşekle su taşınan yeri hasret” diye bir Niğde gazetesinden buldum ben. İstanbul’da çıkartıyorlar Niğde’liler üstelik, ama o sorunu oraya yansıttık, en azından çözüme yönelikti.    

Şimdi hal böyle olunca, gazetelerin Ankara, Ege sayfalarında ya da İstanbul sayfalarında her ne kadar yine de bizim arzuladığımız kadar bizim sorunlarımız olmasa bile bunun böyle görünmesi hoştur. Bu bir aşamadır. Bu aslında Anadolu Basını’nın öyle ya da böyle bir zaferidir. Şimdi insanların yerel sorunlarla ilgilenmesi dedik. Çünkü ulusal politika hiç bir zaman yerel sorunlara gerçek anlamda yaklaşmıyor. Yaklaşırsa, eğemenligi gidecek dedik. Bakın size ben Niğde’nin Şamardı ilçesinde edindiğim ya da haberin arkasını görmediğiniz kısmındaki bir tercübeyi anlatayım. Şimdi Niğde’nin Şamardı’nda Egelli diye bir köy var. Bu köy, çoban köyü, yani hepsi çoban. Aşağıyukarı köyün, ben, haber bulamadığım zaman da gittiğim yerde çok gergin olmaya başlıyorum. Bir müddet sonra istediğim malzemeyi bulamamaktan şikayetçi oluyorum. Ne isteğimi söyleyince o yörenin insanlarının problemlerini daha rahat anlatabilecek düzeyde olmasını istiyorum. Çünkü ben, onların yerine anlatmak değil, onların sorunlarını kendilerinin söylemesini istiyorum. Ben politikacı değilim, ben “sizin sorunlarınızı anlatırım” demiyorum. Burada mikrofon var, siz söyleyin ve bu bağlamda da ülkenin kadınları, erkeklerinden çok daha delikanlı arkadaşlar. Kadınlar çağırıyorlar ve söylüyorlar, ama erkekleri, ya il başkanından ya ilçe başkanından ya bilmem neden, çeşitli şekillerde korkarak aslında memleketlerinde çok fazla  sorun  olduğunu dile getirmiyor, ama kadınlar öyle değil, artık çağırıyor, Tayfun efendi gel buraya, gel.  Ufuk genişlemesinin o kadar çok önemi var ki, bu işte arkadaşlar. Önemli olan insanların ufku. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in bir sözü vardı. Diyordu ki; “iyi yaşamasını arzu etmeyen insanları iyi yaşatamazsınız.“ İşte yerel medyanın önemi burada başlıyor. Önce, “herşeyin iyisini biz hak edi-yoruz” diyeceğiz. Burası kendi isteyecek. Burası isteyecek, herhangi bir ülke isteyecek, Kars isteyecek, Elazığ isteyecek, Elazığ’ın köyleri isteyecek, Türkiye’nin tüm köyleri, tüm ilçeleri adam gibi yaşamayı isteyecek. İşte o yaşamayı istediği zaman zaten çözümü de buluyoruz. Burada bizim görevimiz ne bu.

 

Neyse hikayeye döneceğim, baktım üç tane çocuk geliyor. Önlerinde bir tane koç duruyor. Çocukları da seviyorum, indim aşağıya, dedim ki:  “çocuklar ne yapıyorsunuz?”,  “Hamılı açıyoruz” dedi. Hamıl açılacak birşey ama ne olduğunu çözemiyorum. Nasıl, dedim. Bir daha tekrarlayın, neyini açıyorsunuz? “Hamını, hamını” dedi. “Ahılda kapalı kaldılar da ayaklarını açıyoruz.” Ahılda kapalı kalmalarından dolayı “hamını” açıyorlarmış. Hamlamış ayakları hayvanın, üç kişi bir koç güdüyor. Biraz önce bir öğretmen, zaten beni doldurmuş, diyor ki: “Ağabey, biz diyor, sekiz yıl eğitime geçtiğimizi anlatamıyoruz bu köylüye. Beşinci sınıftan coçuklarını alıyorlar. Diyorum ki, diyor, 60 coçuk geliyor oraya, 20 coçuk altıncı sınıfa nerede gerisi, beşten çıktıya öğretmen bey.” Şimdi böyle. Neyse haberi tamamladık arkadaşlar. Köyün kahvesine oturduk, çok da fazla politika yapmam, yalnız köyün içinden de lağım akıyor. Tuvaletler de yola akıyor. Oradan da bir kaç tane köprüler filan gördüm. Birşey yapılmaya çalışılmış bir dönem muhtemel seçimlerde...

 

Bu meslekte birşeyi tercih edin arkadaşlar. “Biz bu işi başaracağız”, yani “biz artık İstanbul’daki haberlerle ilgilenmiyoruz” mantığını, Türkiye’ye biraz biraz biz anlatacağız. Nasıl anlatacağız? Yerel problemleri gündeme getirerek anlatacağız. Bizim burada bu gazete okunursa, bizim yerel problemlerimiz gündeme geldiği için okunuyor. “Bu televizyon izleniyorsa, bizim yerel problemlerimiz gündeme geldiği için izleniyor” mantığını, bizim ulusal televizyonlara ve gazetelere anlatmamız lazım. “Nasıl anlatacağız?” dersek. Doğru haber vererek.

 

Bakın ulusal medyadaki yöneticilerde hep şu psikoloji vardır. Her gelen taşra haberine kuşkuyla bakarlar, biliyor musunuz? “Acaba asparagas mı?” diye. Çünkü bir dönem yerel muhabirler bu işi yaptılar. Çeşitli yerlerde, özellikle Güney ve Güneydoğu Anadolu  Bölgesi’nde  bu yaşandı. İşte elbiseler giydirilerek, şunlar yapılarak, bunlar yapılarak, mizansen haberler yapıldı. Sonradan ortaya çıktı, ama doğal olarak bir güven sarsılması oldu. Yaptığımız haberi doğru yapacağız, herkese doğru göndereceğiz ve elimizden geldiğince öylesine iyi birşey yapacağız ki, onlar atlamış olmaktan, yani yurt haberler servisleri, televizyonların ve gazetelerin atlamış olmaktan korkacaklar. Yani ben parlamento muhabirliği yaparken, hep şunu anlamadım. Başbakan kapıdan çıkıyor, biz mikrofon tutuyoruz arkadaşlar. Bunun için özel bir gayret gerekmiyor yaşamda, yani çok yetenekli olmanız da gerekmiyor. Bunun dışında ne yapabilirize bakın. O zaman efendim, Başbakan çıktı, bizde bu yok, sesi filan yok, dediklerinde, bizden başka dokuz televizyonda ve en az üç ajansta da var dedim. Çünkü yeni birşey yapmıyorduk orada. Bilmem anlatabiliyormuyum derdimi, yani sizin üretebileceğiniz hiçbir şey yok, herşeye haber gözüyle bakmakta önce bir fayda var. Ben bu yüzden 12 senedir beş gün tatile çıkamadım üstüste, bir geçen yıl çıkacaktım, deprem oldu. Niye, çünkü gittiğim yere kamerasız gidiyorum, bazen yahu burada ne güzel haber varmış deyip, hadi telefon açıp, eleman gelsin oraya, devam edelim. Önemli olan herşeye haber gözüyle bakın ve haber gözüyle bakmak için İstanbul’dakilerin gözüyle değil arkadaşlar, kendi gözünüzle bakın. Ben öyle bakıyorum en azından, yani ben olsam bu bana ilginç geliyor diyorum. Yani ne ilginç geliyor. İşte köydeki kızın, “babamda cahildi, annemde cahildi. Kör kalasıcalar beni de okutmadılar, Jandarma kapımıza geldi, ama yine okutmadılar. Evleneceğim erkeğe de karışırlarsa, canıma kıyarım,” demesi, bence Türkiye’deki gelişime en iyi örnek. Ben Genel Yayın Yönetmeni olsam, onu manşete çıkartırım. Türkiye’deki değişim, eğer umut vermekse, bu. Ben, gazete yöneticisi olsaydım, benim o haberi izledikten sonra, ya Tayfun’un şu haberine bir bakın. Burada bir kız var. Babası ve annesine diyor ki, “siz çıkın, Tayfun ağabeyle ben tek konuşacağım odada.” Özgür konuşma isteği var. Hiçbir televizyon, gazete bunu takip etmez. Gazetede de iyi bir haber çıktığında takip etmez. Çünkü habercilik mi yapıyoruz? Bunu bir çözsek işi çözeceğiz. Mesela NTV’nin gazetesi olmadığı için, bırakın siz yerel muhabir olarak problemi. Ben gazetelerde yer almıyorum artık. Farkında mısınız, çünkü illa grubun gazetesi olması gerekiyor. Grubun gazetesi olursa siz, televizyon sayfasında yer alıyorsunuz. Gecen gün bizim, “coçuklara armağan” kampanyamız vardı, Milliyet gazetesi tam sayfa verdi, televizyonda görev yapan arkadaşları bile eleştirmişler. “Kardeşim niçin CNN Türk varken siz NTV yazıyorsunuz” diye. Mantık bu arkadaşlar. O mücadelenin hepsini biz de sizin kadar veriyoruz. Ama bakın, bunlar gidecek, bu kafalar gidecek. Çünkü Türkiye’de herşey çok yeni, televizyonculuk çok yeni. Ben gazeteciliği bile yeni görüyorum, çünkü 1970 sonrası, bizim okuduğumuz gazetecilik olmadığı için ben bu mesleğe girerken kelepçelenmeyi filan göze alıyordum. Bizim zamanımızda insanlar düşünceleri yüzünden hapislere düşüyorlardı. Şimdi bir bakıyorum gazetecilerin ve genel yayın yönetmenlerinin villalarından söz ediliyor. Birgün ATV’de artık patladım. ATV’ye giriyorum, Ankara’dan gidip. Ağabey, bilmem kim, şurda bir villa yaptırdı, o burdan bunu aldı, o yat aldı, bu kat aldı. Birinizde bana deyin ki, şu haberini az işlemişsin, şurayı, yani biz bunu eksik bulduk, görüntüde birşey vardı, ama neydi Tayfun filan. Bu tür tartışmalar yaşanmadı. Biz şanssız bir kuşağız o anlamda, çünkü bizim kuşak, 1983 sonrasında şu havaya girdi arkadaşlar. Önce yarınınızı güvence altına alın, sonra yaşamınızı devam ettirin, Elbetteki insanlar güvence altına alacak yaşamlarını, elbetteki gazeteciler insan gibi yaşayacaklar, gazeteciler sürünmeyecekler tabii ki. Ben, bir gün Kadir  Çelik’e, bundan dört yıl önce dedim ki, böyle bir konuşma sırasında. Bana takılır hep, darbuka dümbelek çaldığım için, yaşamımda dümbelikçi filan diye takılıyordu. “Gazeteciler aç mı kalsın?” dedi, Kanal 7’de bir tartışmada. Gazeteciler aç kalmasınlar. Ama, gazetecilerin Yeniköy’de, Kuruçeşmede, Beykoz villarında da evim olsun diye bir iddiası olamaz arkadaşlar. O zaman işadamı olursunuz. 

 

  

Çetin Altan’ın bir yazısı vardı. Ben meslekte ilke edinmişimdir onu. “Ben, hiç para için yazmadım, ama yazdığımın para etmesini istedim” diye. Ama öbür anlamda düşünürseniz, çok zor bir dönem, geçiş dönemi, bundan kaynaklanıyor. Ben,  bizdekı  transfer ücretlerine  bir  bakıyorum, bu fiyatlarla kimse gazetecilik yapamaz arkadaşlar. Genel Yayın Yönetmenlerinin 50, 60 bin dolar aldığı bir ülke... Bunu heryerde de söylü-yorum zaten. Son işim NTV’den de kovarlarsa, başka bir yere almazlar beni. Gazetecinin 50, 60 bin dolar aldığı bir ülkede, gazetecilik yapılamaz, Gazeteci halkın içinde yaşamalı arkadaşlar. Halkın içinde yaşayanlar sizlersiniz. Ben bile dört yıldır belediye otobüsüne binemedim. Binmek istiyorum. Belediye otobüsünde ıslanmış paltolarıyla insanların kokusunu almak istiyorum. O kokuyu almadan siz, belediye otobüsünde herhangi bir sorunu yazamazsınız. “Yol Hikayesi”nin başarısı zaten oraya gittiği için. Yol Hikayesi’dir bu. Sipariş üzerine yapılmadığı için bir proğramdır bu işte. Benim de sizden ricam, eğer bu işi yapacaksak, bu çok uzun bir savaş, bu uzun savaşta tercihimizi ortaya koyacağız. Biz bu meslekte bir yere geleceğiz ve bu meslekte bir yere gelirken, yolumuzdan şeytana sapmayacağız. Yolumuzdan şeytana saptığımız dönemler olmadı mı? Hiç kimse, ben dahil, onurumdan fedekarlık etmediğim günler yok, diyemem. Bu meslekte çok fedakarlık ettik arkadaşlar. Bana göre çok çok bazılarına göre az olabilir. Üstelik biz öyle yetiştik ki, bana bazı şeyler çok ters gelmişti. Ben memur coçuğuyum, benim babam emekli olduktan üç sene sonra ev alabildi arkadaşlar. O da Kurtalanlarda, bilmem nerelerde, yeniden puantörlük yaparak personel adı altında. Bizi okutacaktı, ev alacaktı. Ben 35 yaşında hasbelkader ev sahibi olduğumda, öylesine yetiştirmiş ki beni, ona haksız birşey yapıyormuşum gibi geldi. Sonra birgün istanbul’a yolum düştü arkadaşlar. Bir baktım ki, eyvah eyvah bir felaket dönem yaşanmakta. İşte ekonomi yanında, ekonomi ve meslek çelişkisi bir tür şeyi beraberinde getirdi. Yani “rahat yaşamak mı meslekte, gazetecinin insan gibi yaşaması mı, yoksa gazetecinin lordlar gibi yaşaması mı bunun ne önemi var” diyeceksiniz, bunun şu önemi var arkadaşlar. Sizin haberlerinizi değerlendiren, sizin haberlerinizi sayfaya koyan insanlar, eğer sizin yaşadıklarınızı yaşamadılarsa, sizin yaşadığınız gibi bir muhabirlik yapmadılarsa, size çok rahatlıkla, “şunu niye yapmadın?” hesabını sorabilirler, çünkü onlar onu yaşamamışlardır ve çok rahatlıkla kendilerine yakın adamlarının sipariş haberlerine destek verebilirler. Bunu anlayacaklar, niçin gazetelerin toplam trajları yüzbine inmesine rağmen, 3 milyon biri geçmediğini anlayacaklar arkadaşlar. Çünkü o gazetelerde, o televizyonlarda bize dair hiç birşey yok. Çünkü onlar halkın gerisinde kaldılar, halk onlarına ilerisinde, size bakın. Niğde’nin başka bir tarafından hemen Hasandağı’nın dibinden örnek vereceğim. 65 yaşında bir kadın bana Mithat Bereket’i sordu arkadaşlar. Benim için çok önemli. Hadi biz köy möy, yakın geliyor, dedi ki: “senden başka kıvırcık bir oğlan var, kıvırcık” dedi. Beni mutlu ediyor böyle şeyler.

 

Yani zannediyorlar ki, politikacılarıyla, bu ülkenin medya yöneticileri, bunların halka verdiği hiç birşey yok, tam tersi halktan alacakları çok şeyler var ve halkta bunun farkında efendim. Bu millet okumaz, bu millet bunu bilmez. Hayır, millet herşeyi de çok iyi biliyor arkadaşlar. Bakın iki tane büyük gazetemizin desteklediği partiler seçimlerde mutlaka batarlar, dikkat edin. Dikkat edin buna. Hürriyet ve Sabah grubunun desteklediği... Anadolu’da gezerken hep bunu yaşadım. Çünkü adam bana şöyle yaptı. Adana’nın Kozan’ında, açtı Sabah gazetesini dedi ki, “sizin çıkarlarınızla bizim çıkarlarımız bir değil Tayfun Bey” dedi bana. Orada da yazmışlar, “istikrar için ANAP” manşet bu. ANAP kaybetti biliyorsunuz orada. Çünkü orada birşey anlattı o köylüler. MHP’liydi galiba, dedi ki “sizin çıkarlarınızla bizimki bir değil.” Gerçekten bir değil, çünkü ne gazetenin satır aralarında, sırf usulen birşey vardı. Bakın halk adına kaç haber görürsünüz. Bizim medyanın desteklediği bir tek halk hareketi vardır. Biliyor musunuz, o da “eurogold” meselesidir bu. Çünkü orada hiç bir patronun altında filan ismi yok Allah’a şükür. Öyle birşey olmadığı için rahatlıkla böyle yazılar yazılabiliyor. Efendim oradaki Asteriks kılıklı bir sürü adam manşete çıkabiliyor. Bakın size o işin de aslını anlatayım. Niye medyada yer  alıp almadığını. Benim çok kızdığım şeyler var. Yani biz bildiğimizin yüzde beşini, yüzde onunu yazıyoruz arkadaşlar, samimi olalım. Yani, herkes Gökova’da elele tutuşuyor, aman çevrecilik diye Rize’nin dağları yandı. Rize’de orman kalmadı. Bir çok yerde sular kurutuldu. Nerede hani çevreci arkadaşlar. Kolay çevrecilik, yok öyle, tehlikesiz tatlı suda, Gökova da elele tutuşalım kızlar, hadi hep beraber zincir oluşturalım. Hiç birine katılmam dikkkat edin bunların. Eğer yapacaksan, bu memleketin her tarafı birse benim için, o bir olduğu yere gitmek durumundayız arkadaşlar. Öyle lafta kardeşiz, lafta bu ülkenin hepsi birdir, o hikayeler geçti ve insanlar bunu çok iyi değerlendiriyor. Eğer, şunu samimi söylüyorum, gittiğim hiçbir yerde politik tercihlerimle ilgili hiçbir şey söylemem zaten. Benim bu sistem içinde bir politik tercihim de yok. Parti olarak inanın bana, türbanlısından türbansızına, sağcısından solcusuna hepsi beni çok gururlandıran bir sevgi gösteriyorlar, söylediğim sözün doğruluğuna inanıyorlar. Bunlar benim ilkem. İlkeyi böyle edineceğiz. Mesela bana politika da teklif edildi. Dedim ki: “Hayır ben gazeteciyim kardeşim. En azından bu sistem içinde el kaldıran bir adam olmak istemiyorum.“ Ama bilseydim, gittiğim yerlerden birine ilaç, birine, onuna filan değil. Bu işi yapardım. Ama hayır sadece cumhurbaşkanlığı seçimlerinde el kaldırıp el indiren bir adam olmak istemedim yaşamımda. Burada benimle konuşurken siz benden birşey aldığınızı zannediyorsunuz, ama ben aralıklarla mutlaka sizlerden birşey alıyorum. Buradan aldığımı da başka bir yerde satıyorum zaten. Çünkü esas malzeme sizde. Bir müddet sonra ben, hep şunu iddia ediyorum; Türkiye’nin en zengin adamı benim diye. Hem dostlarım çok, hem dostlarımdan, oranın sorunlarına ilişkin şeyler öğreniyorum. Artık insanlar Anadolu’nun her tarafında birşeyin farkındalar ve farkında oluyorlar. Sizde gittiğiniz yerde bunu anlatın, önce kendi sorunlarınız arkadaşlar. Kendi sorunlarını çözmeyen insanların ulusal bazda politika yapması sadece yüzeysel olur, oğlunu ve kızını işe almaktan öteye gitmez. Bakın yarın yayınlanacak “Bamteli”yle ilgili size birşey anlatacağım.

 

Benim yerel gazetecilikle ilgili bir fıkram vardır, önce onu anlatayım. Doğu ve Güneydoğu illerinin birinde, bunu bir kez de, Anadolu’da üstü kapalı anlatmıştım. Tabii bu söylenenler NTV’de söylenmiyor. NTV dili, ayrı bir dil. Ağanın birisi, iki tane kadınla basılıyor. Tabii gazetecilerin hepsi gidiyorlar fotograflarını çekiyorlar. Ağa diyor ki, “olası biriniz basmayın sakın bunu” polise de diyorlar ki, “bu basmasın” filan. Polis diyor ki: “aman ağayı kızdırmayın”, adettir biliyorsunuz, yerel güç meselesi vardır. Fakat bir tane arkadaşımız orada gazetecilik yapmayı görev biliyor ve gazetecilik yapıyor. İşte, nokta nokta, “ağa dün akşam bağ evinde kadınlarla basıldı.” Ağaya getiriyorlar. Yalaka takımı, “ağam” diyorlar, işte gazetede çıkmış. Ağa bakıyor: “öyle ula, bulun o it oğlu iti getirin.” Getiriyorlar oğlanı, “ulan sen it oğlu it, sen benim hiç avratımı gördün mü?” “yok ağam nerden göreyim “diyor. “Hangi avratını?”, “hangisi olacak, nikahlı avratımı gördün mü?”, “yok diyor, görmedim”. “Ulan bilip bilmeden niye yazıyorsun, bilsen iki tane de sen gönderirsin.” Şimdi fıkramız bence, yerel gazeteciliği çok iyi anlatan bir hikaye bu. Çünkü siz bizden daha zor bir iş yapıyorsunuz. Biz yazıp kaçıyoruz. Siz adamla yüzyüzesiniz, çıkıyorsun, adam orada. Yani böyle bir problem var.

 

Bizim için böyle yazmışsın. İşte Ahmet, Mehmet biz sana böyle dememiş miydik, filan. Böyle şeyler de yaşıyorsunuzdur mutlaka. Bak arkadan da bize geçirdi. Biz bunu rahmetli Özal döneminde çok yaşıyorduk. Rahmetli Özal şöyle diyordu; “O ne biçim manşet. Değiştirin onu”. Değiştirmeye ümit yok, ama fırçayı da yiyorsun. Çünkü arkadaşlar, çok hizmetleri olmasına karşın, yaşam felsefemi değiştirmesine  karşın, izlediğim sürede Turgut Özal’dan sonra birşey değişti bu ülkede. Parti liderleri gazeteci seçer oldular. Böyle bir komedi yaşanır mı, ya. Mesela adam telefon açıyor, ben bunları yaşadım kardeşim. Tayfun’u almışsınız ANAP muhabirliğinden. “Verelim hemen tamam”. Böyle komediler geldi. Ben kendi adıma da konuşayım. Başkasını örnek vermek değil, bunlar yaşandı. Daha ötesini söyleyeyim. “Çocuk bizim yüzümüzden işten atıldı, çocuğu alıp, Anadolu Ajansı’ndan bir yere genel müdür yapalım”. Yok böyle birşey, yani partili gazeteci türetildi. Bir de şimdi daha komedisi var. Biliyorsunuz gazetelerde, ANAP muhabiri, DYP muhabiri. Gazeteci, gazetecidir ve o kadar kötü birşey ki, ben, 10 yıl ANAP’ı izledim, şimdi partili kadar delegeleri bile tanıyorum arkadaşlar ve bir müddet sonra o kadar arkadaş oluyorsunuz ki, samimi söylüyorum iyi haberi siz yazamıyorsunuz. İyi haberi, tanımadığınız adam yazıyor sonra da sizin gittiğiniz göreve dışarıdan bir adam getiriyorlar, bu gitsin diye, yurtiçinde siz geziyorsunuz yurtdışında başkaları geziyor, niye, işte onlara söylüyor.

 

Bir de rahmetli Özal’la başlayan birşey var. Muhabirliğin önemini kaldırıp genel yayın yönetmenleriyle direkt temas etme hastalığı. Tabi biz hallede-riz muhakkak, Tansu kızım diyen, Genel Yayın Yönetmenleri gördüm. Ordan bunu bağlayalım, ordan onu alalım. İşte muhabirliği öldürme çalışmaları içerisinde biz direneceğiz arkadaşlar. Biz direneceğiz. Bunları karamsar bir tablo olarak çizmiyorum, çünkü vatandaş İstanbul’un önüne geçti.   

 

 

Size şunu da söyleyeyim: Türkiye’nin en cahil kenti İstanbul. Yüzdeye  vurursanız,  okuma  yazma yüzdesine, yani gazete okuma, televizyon izleme. En ileri kültür Mehmet Ali Erbil kültürü arkadaşlar. Çünkü herkes kendini doğuştan fırlama hissetme arzusunda böyle. Böyle bir ülkede yaşıyorsunuz. Zoraki bir espri yapma hastalığı başladı. Mehmet Ali Erbil başarılı bir adam ve bir tane. Herkes Mehmet Ali Erbil olamaz ve sokağa çıkıyorsunuz, size samimi söylüyorum, şimdi Denizli’ye gideyim, geçen haftaki Bamteli’ni bilen en az beş kişi bulabilirim, sokakta yürürken, İstanbul’da kimseyi bulamazsınız arkadaşlar. İstanbul çok farklı bir yer. Neresinde bulursunuz?  İstanbul’un varoşlarında bulursunuz. Çünkü insanlar kendilerine ait birşeyler arıyorlar. Şimdi bunun iki sıkıntısı var. Şimdi yerel haberler ve yerel yaşam eğer gündeme gelmezse, memlekette şikayet edilecek konu da çoğalıyor. Nasıl biz şimdi, neden ve sonuç ilişkisini çözememiş bir milletiz. Biz hep sonuçları tartışıyoruz, kimse nedenleri tartışmıyor.    

 

“Batman’da ordu kuruldu” haberi on sene sonra çıktı. Gazetecilik adına utanç vericidir, biliyor musunuz bu. On sene orada hepimiz onun izlerini aldık arkadaşlar. Ama hepimiz, acaba kardeşim bunu yazarsak, iyi mi olur, kötü mü olur, dedik, açıkçasını söyleyim size. Bir de bakın bu ülkede, kimse çok fazla sansür konusunda devleti suçlamasın arkadaşlar. Devletten çok bizde, öyle bir otosansür var ki, öyle bir korkaklık var ki, ben, Apo röportajımı yayınlatamadım biliyorsunuz. Yani yabancı dergiler istiyor, Times istiyor, biz namusumuzla diyoruz ki; “kardeşim 2 bin dolar para aldık geldik buraya. Gazetemiz adına, gazetemize, televizyonumuza getirelim” diye, röportajı yayınlamadıkları gibi, korkudan beni gönderdiklerini inkar ettiler. Harcırahı geri almadılar. Zorla harcırah verdim arkadaşlar ve inanın bana, o bağlamda, devlet, kafanızda mutlaka bu soru vardır, diye söylüyorum, devletten gram bana baskı gelmedi, işin bir de bu boyutu var. Yani mesleğe önce biz temelden başlamalıyız, önce biz kaliteli olmalıyız. Benim hatam yok mu? Benim de çok hatam var. Belki bu konuştuklarımın içinde bir çoğunuzun hoşuna gitmeyen bir sürü de madde var, ama keşke benim kadar özgür konuşabilecek durumda olsanız da   siz de konuşsanız. Birşeyler olsa, çünkü bu ülkede konuşmakta, biliyorsunuz ki, bir statü meselesidir. Bir müddet sonra biliyorsunuz Türkiye’de bir şöhret olduktan sonra belirli anlamlarda ki ben kendimi artist ve star saymıyorum yanlış anlamayın. Biliyorsunuz zengin ve şöhretli adamın her dediğine gülünür, her dediği doğru kabul edilebilir. Oysa çok güzel şeyleri söyleyen insan da var bu memlekette. Ben şimdi şiir kaseti yapıyorum, ne güzel şiirler bulu-yorum sağda solda, niye biz beş tane adama takılmışız. Beyoğlu entellektüelleri ne diyorlarsa, biz onların peşinde gidiyoruz. Bu, her konuda böyle. Türkiye halkının bir özelliği var. Türkiye halkı diye, bölmemek anlamına söylüyorum. Kürtlerin, Türklerin çünkü gerçekten hiç birbirimizden farkımız yok. İki özelliğimiz çok belirgin, özellikle bir, güçten korkuyoruz, iki, görmeden inanmıyoruz arkadaşlar. Onun için genellikle ufkumuz dar oluyor.

 

Yerel hikayelerde, bakın Batman dağında 170 milyon dolara bir yer yapılmış. Fosfat yataklarının işlenmesi için bir tesis, muhteşem bir tesis. 1994’ten bu yana hiç işlemiyor. 117 tane elamanı var şu anda, 38’i güvenlik görevlisi, bak nasıl ezberlemişim. 58’i işçi, geri kalanı memur. Hiç işlemeyen bir yer bakın, yaprak binalar çürüyor, hiç işlemeyen yerde insanlar maaş alıyorlar, ama 20 günde bir müdürü değişiyor politik nedenlerle. Üretmeyen bir yerin müdürü sürekli değişiyor. DSP il başkanı gidiyor, oradan bir müdür atıyor, üç milletvekili toplanıp bilmem oradan ne atıyor. Ya ben özelleştirmeden yana değildim yaşama ilk başladığımda yani yaşam derken fakülteden sonra, çünkü çok sıkı özelleştirme taraftarıyım ben ve diyor ki; Eti Holding Genel Müdürü, “Allah aşkına bunları söyle” diyor, eskiden bürokratlar korkardı, şöyle diyor; “bir tane işçiyi alıp, başka bir yere Eti Holding’in başka bir yerine atayamıyoruz. Çünkü hemen milletvekilleri sıraya giriyor, hemen bakanlar sıradalar. Efendim, bu adamı burdan alıp, atayamazsın.” Bir sosyal tesisler yapmışlar, yüzme havuzundan tripleks evlerine kadar mükemmel. Ben, şeker fabrikası lojmanlarında büyüdüm. Oralardan bile çok güzel. Şimdi orada şöyle birşey yaşanıyor. Hiç kimse şunu yapmıyor kardeşim. Burası eğer gerekliyse, niye işletmiyorsunuz? Gereksizse, niye yaptığınızın hesabını bu ülkede soracak olan biziz arkadaşlar. 170 milyon dolar gibi bir paradan söz ediyoruz orada, Bir genç arkadaşımız, işsizlik son haddinde tabii, birşey söyledi. Bakın halk, ilerde diyorum ki, onu anlatmak için dedi ki; ”ağabey, bugün Esat Kıratlıoğlu geldi “dedi, buraya. Dedi ki; “fosfatı kapatacağız”, “alkışladık adamı” dedi. “Ne dediğini duymadan ve ne dedi biliyormusunuz ağabey, biliyormusun” dedi. “Biz, dedi, sadece öğretmen tayini, kaymakamın bilmem nesi diye gittik Meclis’e, bunları söyledik. Hİç biriniz bize iş olanağı sağlayacak girişimle ilgili bir yere gitmedik. Biz hep bireysel kurtuluş yolunu aradık.” Şimdi bu ses geliyorsa arkadaşlar. Bu iş bitti, bu memlekette. İddia ediyorum. 10 sene sonra bunların hiç biri yok. Bu adamların ve bu politikacıların hiç biri olmayacaktır. Bu liderlerin hiç biri olmayacaklar. Siz bunu benden daha çok yaşıyorsunuz. Genel olarak, sosyal çözümler yerine, bireysel işler peşinde koşan politikacılar, artık ifşa edilmiş olacak, ekonomik güçleri ne kadar olursa olsun arkadaşlar. Onları bir araya getiren ekonomik güçleri var, ama bizi bir araya getiren yüreğimiz var. Dedi ki; “Ağabey bir senedir NTV’ye geçtiğini bilmiyorum” dedi. “Seni çok seviyorum” dedi. Böyle sevmeyin arkadaşlar beni. Bir sene boyunca beni görmüyorsun, hem de programımı beğeniyorsun. Benden de siz hesabını sorun arkadaşlar. Eğer burda sizin de başınıza iş gelir bana haber vermezsiniz, onun günahı da sizin boynunuza. Niye? Bu mesleği sevdiğimiz için, çünkü bize böyle öğrettiler. Biz böyle öğrendik. Biz mesleğe girerken, az öncede söyledim, mal mülk edinmek için girmedik. Bizim bu mesleğe girişimiz, haberci olmaktı. Doğruyu bulmaktı, yeteneklerimizi ona göre yönlendirdik. Ama bu geçiş dönemine bakıpta yılmayacağız. Güzellik yarışmasında kıza soruyorlar, ne olacaksın? “Televizyon spikeri”. Yani o kadar kolay mı bu iş. Arkasından Sibel Can, “spikerlik yapacağım” dedi. Bütün millet hurra kıza saldırdı. Ne farkımız var Sibel Can’dan arkadaşlar. 

 

Efendim cinsel özgürlük, aaa biz birşey demiyoruz kardeşim. İnsanların cinsel özgürlügüne karışmıyoruz. İsteyen istediği yerine herşeyini yaptırsın ayrı. Ama bunun reklamı olmaz, bunun reklamı olmaz, ben reklamına karşıyım. Şimdi açıyorsunuz, aman yarabbim bir Fatih Ürek modeli türedi. Yani bunu her yerde konuşmaktan artık gına geldi. Sanki Türkiye’de hep böyle kalın dudaklı ve bir de çok güzel oynuyormuş  gibi, o odun gibi vücuduyla, “ay çok güzel oynadı, gönülleri fethetti”. Açıyorsunuz televiz-yonları şakır şakır televoleler, bilmem neler, isimlerini bile karıştırıyorum artık, hep aynı sahneler, aynı şeyler. Reha Muhtar diyor ki; “bunları ibret olsun diye veriyoruz,” sen, ibret olsun diye veriyorsun, ama herifin reklamı oluyor orada, parası artıyor. İbret olsun diye, kerhane verin o zaman. Fiyatlar orada da artsın, o kızların ne günahı var, yani.

 

Şimdi önemli olaylar olduğunu görmemezlikten gelmeyelim arkadaşlar. Ha şu Eurogold meselesini anlatıyordum bir de size. Şimdi bizim muhteşem Türk Basını, Eurogold konusunda, halk hareketi destekliyor güya. Orada halk hareketi filan yok arkadaşlar, hiç kimse kendisini aldatmasın. Şimdi oraya ilk ben gittim, köy ikiye bölünmüş. Bütün hikaye şu; “orada işe alınanlar ve alınmayanlar” diye köy, ikiye bölünmüş. Samimi söylüyorum, bunun haberini yazdım ben kendilerine. Orada bir belediye başkanı çıktı, Türkiye’nin temelini ekti. Sefa Taşkın diye. Bence ilerde yargılanmalı. Bakın şimdi kimse “altın”ı ağzına alamıyor bu ülkede. Bir süre biz, o klasik bir laf vardır, ben de öyle başlamıştım habere. “Biz ne zamana kadar zengin kaynakların fakir bekçisi olacağız” diye. Şimdi karşı çıkma noktası şu arkadaşlar. Orada insanların, diyor ki belediye başkanı bana, “bir gram siyanür 16 milyar kişiyi öldürüyor”. Dedim ki bende “ya, peşin yargılı olmayalım. Burada Kütahya’da var, gidip bir bakalım”. Gittik baktık, gerçekten siyanür havuzundan altı bardak su içerseniz şöyle ölüyorsunuz. Niye içiyorsun abi? İçme. İçme yani, bunun yalıtımı iyi yapılırsa içmezsin. Fakat kimsenin dediğim gibi orada işte, o köylüler sokağa döküldü, birisi de buna CHP Genel Başkanı olsun demiş, ben ordayken konuşulanlar bunlar. 17 köy arkasında filan diye. Ya bana de ki, ha sen bana para filan mı aldın, de, karşı çıkınca da. Ya bana de ki, “Eurogold’a ben de karşıyım, çünkü Türk ortağı yok” ve ayrıca da orda 24 bin ton altın yok, 100 bin tona yakın altın var araştırmalara göre. Tabii deyin ki bana, buna itiraz edin, beraber savaşalım, bu herif bizim altınımızı kaçıracak diye, eyvallah ama bir gram siyanür 16 kişiyi, ama dişimizi de çektirmeyelim orada da kullanılıyormuş bu siyanür. Yani şimdi bu haberleri yazarken sırf halk hareketi veriyoruz diye kendisini akladı basın. Oysa o kadar çok halk hareketi vardı ki o sıra ülkede. Yani siz yurtla ilgili ögrenci hareketlerinin kaçta kaçına yer verildiğini sanıyorsunuz televizyonlarda. Sadece dayak yedikleri kısım verildi ögrencilerin. Ben bile birçok şeyi bilmeden gittim. Geçenlerde fakültede ögrendim ben, bu harç konusundaki şeyleri. Ya tabii harç vereceksiniz filan dedim, ama gece öğretiminde iki katı alınıyormuş, ben, onu yeni öğrendim mesela, çoğu fakültede. Ben dedim, “tabii vereceksiniz çocuklar, devlet eriyor filan” diye. Niye? Çünkü ben bile bilgilenememişim, biz sadece bir tarafını almışız meselenin.    

 

Şimdi arkadaşlar ben size diyorum ki, sıkıldınız mı?  Ben diyorum ki, biz yılmayacağız. Bunları, karamsarlıkları, biraz mizahi olarak anlattım, ama ben çok iyi şeyler yaşanacağına eminim. Doğrunun milliyeti yok, doğrunun dini de yok arkadaşlar. Biz bugüne kadar hep böyle kaybettik. Benim kati-lim iyidir, benim gibi düşünüyorsa bu hırsız iyidir, demekten ne zaman ki vazgeçecegiz, hırsız hırsızdır, haksız haksızdır, yolsuzluk yapan adidir, şerefsizdir, bilimem nedir diye, aynen tanımlamaları herkes için kullandığımız oranda, biz demokratız diye düşünüyorum. Bunu da çözmek bize düşüyor. Ha ama şimdi bir de şu var. Patronumuz bizi atıyor, yerine başkasını alıyor, bizi atıyor başkasını buluyor, ama şimdi bakın güzel şeyler yaşanıyor. Bakın NTV, Türkiye’de çok önemli bir model arkadaşlar. Yani Nuri Çolakoğlu birşeyi başardı. Benim programım cumartesi günü 21.05’te olmasına, geçenlerde Emin Çölaşan dedi ki (Emin ağbi), “ya Nuri” dedi, “bu programı Cumartesiye aldın, hep o saat”. “Hayır” dedi, “bile bile aldım” dedi. “İnsanlar tercih yapacaklar” dedi. “Herkes eğlence programı seyretmeyebilir bu ülkede, saat 21.00’de Cumartesi günü Bamteli’ni de seyretmek isteyen varsa, onu seyredecek. Çünkü ben hesabını Tayfun’a sormu-yorum” dedi, “ratinginin ne olduğunu. Biz bu kaliteyi yakalayacağız, bizim kuruluş amacımız bu” dedi. “Biz iyi şeyler seyretmek isteyen insanlara insi-yatif edeceğiz”. İşte demin Süleyman Demirel’in söylemiyle birleştirdiğimizde, iyi şeyler aldılarsa, iyi şeyler ödeyeceğiz arkadaşlar. Bakın ben samimi söylüyorum, sabah, gazeteler, televizyonlardaki manşetler dışında gazete okumuyorum. Çünkü sadece manşetlerinden bakın, zaten gazetenin ne olduğunu iyi, kötü anlıyorsunuz. Televizyon haberlerinde, o, “az sonra“ kısımları gelmeden önce kapatıyorum. Efendim, eskiden ben de şöyle düşünüyordum. Ya bunları eleştiriyoruz, hiç olmazsa seyredeyim diye. Ama kardeşim onbir dakika da Deli Yürek’in teyzesinin ölümünü seyredemem. Onbir dakika ya. Deli Yürek, çocuk, çok iyi bir çocukmuş, sonra gördüm ben, ona da böyle biraz Yılmaz Güney gibi dur, filan demiştir herhalde birileri. Hoş, yakışıklı bir çocuk, ama onbir dakika bu verilmez. Bu ülkede insanların onbir dakika televizyon ekranını işgal edecek o kadar çok sorunu var ki. Yani şurada yüz metre yürüyeyim, ondan çok daha önemli şeyler bulurum. Ama efendim seyrediliyor. Kim, bunun ölçüsü nedir, arkadaşlar, buradan 1500 aracı tespit edemedim. 1500 kişi ile 60 milyonu nasıl degerlendiriyorsunuz? işte seçimlerde nasıl değerlendirdikleri çıktı ortaya zaten. Halkımı seveyim ben. Sonuç ne olursa olsun, tokat attı yani. Bu gazeteler ne diyorsa, bu televizyonlar ne diyorsa tersi çıktı, birisi hariç. Bizimki. O da, bizim neydi ismi, sağolsun anketi yapan, ha Tarhan Erdem. O çok başarılı tabii, bir o anlamda yılmayacağız, devam edeceğiz ve bu işi diyeceksiniz ki bana yine şimdi, biz oralara nasıl geleceğiz, biz oralara bunu nasıl anlatacağız?”. Arkadaşlar, bu bir geçiş dönemi, bizim kuşak belki biraz fazlaca geçerek kaydediyor bu işi, ama bu çözülecek, işte NTV gibi, yani öbür gün ona bakılırsa CNN Türk kuruldu. İşte daha ciddi haberlerin yapıldığı, haberciliğin yapıldığı yerlere ihtiyaç duyulduğu ortaya çıktı. Çünkü biz yeniydik, yeniyken eğlencesiz olacak mutlaka, ama belirli bir kalite içinde olacak. Bunlar yaşanacak, direneceğiz, başka hiçbir şey yok. Yani umutsuzluklara kapılacak olsak, benim elli kere programı bırakmış olmam lazımdı. Yani insanlar bana eskiden şey sorarlardı, mesleğe 14 yıl önce başladığımda, seçim gezilerinde o zaman Milliyet gazetesindeydim ben. İşte gazete sorarlardı, bilmem ne sorarlardı. Şimdi bana,  ağbi,  “Mali’yi  tanıyor musun?” diye  soruyorlar. Bir   hafif  kültür revizyonuna uğruyor ülke muhakkak ki. Dizilerde kendilerini bulmaya çalışıyorlar, onu da suçlamıyorum. Çünkü herkes bu milleti hayal kırıklığına uğratıyor sürekli olarak. Kendilerine bir kahraman arıyorlar. Bu kahramanlar içinde tabii ki Deli Yürek, delikanlı adamlar, delikanlı havası estiriliyor. Bu yüzden oğlumuzla bizim aramızda belki bir kuşak farkı ister istemez oluyor. Bakın, ülkenin televizyonunu bir açın ve neticede hasbelkader arada bir baktım şöyle, sanki ülkede herkesin elinde bir silah varmış gibi. Şakır şakır millet birbirini öldürüyor, oraya koşturuyor. buraya koşturuyor filan. Arkadaşlar televizyon çok önemli bir eğitim aracı. Konuşmamın başına dönüyorum şimdi. Biz eğlence aracı diyenlere, bunun eğitim aracı olduğunu anlatacağız. Çünkü eğer biz gelecekte birlikte yaşayacaksak bu insanlarla, herkesin herkese verecek birşeyi vardır, herkesin anlatacak bir hikayesi vardır. Onların hikayelerinden biz ders çıkaracağız, bizim hikayelerimizden onlar ders çıkaracak ve biz mutlaka bu ülkede, televiz-yonun bizim eğitim aracımız olduğunu,  anlatacağız. Gazetenin eğitim aracı olduğunu anlatacağız, radyonun eğitim aracı olduğunu da anlatacağız. Bakın eğitim gönüllüleri ile ilgili, çocuğun biri Hakkari’den gelmişti, soru sordum, evvelki haftaki programdan evvel, dedim ki: “Hangi kitapları okudun?” Dedi ki; “Naturalist takımla ilgileniyorum Tayfun abi” deyince, konuyu degiştirdim, ya bana sorarsa? Çok güzel gelişmeler oluyor arkadaşlar. Yani yeter ki insanlara fırsat verilsin, ben o çocuklara eğitim kurultayında, açılış yapılırken birşey söyledim, bunlar Türkiye’nin ayrıcalıklı çocukları değil, dedim. Bunlar Türkiye’nin fırsat verilirse, neler yapacaklarını gösterecekleri çocuklar. Yeter ki bu ülkede insanlar, gidecekleri yer olduğunu bilsinler, umut bu. Yani insanlar, şimdi liseyi bitireceğime,  üniversiteyi de bitirsem ne olacak abi noktası değil. Hayır bu ülkede güzel şeyler olacak çocuklar. Özel sektör de güzel şeyler yapacak, devlet, sağlıklı egitimde daha mükemmel olacak. Bunları anlatmaya çalışıyorum, program içinde zaman zaman. Umut vereceğiz, çünkü umudu olmayan insanların birşey üretmesi mümkün değil. Ama bu, umut derken, bu böyle hayal olmayacak tabii ki. O çocuklara birgün bu şansın tanınabileceğini anlatacağız. Bunda da en önemli kaynak, yerel televizyonlar. Bakın bana soruyor-lar, “abi işte nasıl yaparız?” Önce bana, yerel bir televizyonda başladın mı kardeşim, gidip gördünüz mü? Önce yerinizi bildiniz mi, halkı tanıdınız mı? Yoksa artık bu iş artık geçti öyle, efendim, Ahmet’in tanıdığı, bilmem kimin oğlu, ben kimsenin oğlu değildim. Ben başarımı ona borçluyum. Ben, şeker fabrikalarından emekli Yavuz Talipoğlu’nun oğluydum gazeteciliğe başladığımda. Hiç kimsenin oğlu olmadığım için başarılı oldum. Birisinin oğlu, belki benim oğlum, benim yakaldığım şansı yakalamayacak. Eğer bu mesleği seçecek olursa, çünkü biryerden başlamış olacak o. Biryerden başlayınca da Bamtelini böyle yapamayacak. Belki kelimeler dudaklarından bu şekilde dökülemeyecek. Yaşadığım herşeyi kazanç saydım kendime. Dügün salonlarındaki günlerden, babamla otobüsle yolculuk ederken, memurduk. Memurlar, o zaman bu kadar kudurmamışlardı, iki kişilik yere üç kişi alınır, ben onbir yaşıma kadar arada gidip geliyordum, eşek kadar adamdım yani. O günlere kadar hepsinden birşey öğrendim. Üstteki komşumdan şiir okumayı, yine üstteki komşumdan müziği öğrendim. Böyle güzel insanları vardı bu ülkenin, keyifliydi. Akşamları insanlar toplanıp televizyon başında, vay Mehmet Ali Erbil ona mı parmak attıdan çok, acaba mesela, diyorlar ki bana, yani, “bu kadar nasıl şiir gibi yazıyorsun?” Bunların hepsi bir tesadüf değil. Babamın bana o zamanlar Akşam gazetesi gibi bir gazete var. Adam gibi bir gazeteydi ve babam, o gazeteyi bize okurdu. Çocuktuk, böyle yarım yamalak bayıla bayıla dinlerdik, ama iyi ki dinleti-yormuş bize. Bayıla bayıla dinlerdik, ama mutlaka birşeyler sorardı bize, üst komşu indiğinde aşağıya, şiirlerini okurdu, memur sonuçta bu adam. Öbür taraftan, Asap Ergüner vardı, tanbur çalardı filan. Böyle geceler yaşanırdı. Diyorum ki, acaba yaşlanıyormuyum, yani yaşlanınca insanlar hep gençliği filan özler ya, ama bir bakıyorum bizim çocuklarımızın insani ilişkilere ihti-yacı var. Bamteli’nin tutma hikayesi de budur arkadaşlar, bir duygu boşluğundan kaynaklanıyor. İnsanlar sevmeyi özlüyorlar aslında, başka birşey değil bu, insanı özlüyorlar. Herşey o kadar sanal oldu ki, sevgiler o kadar sanal oldu ki, sevdiğinizi bile düğmeye basıp belli ediyorsunuz, yüzüne söylemiyorsunuz insanların. Sevdiğinize bile “chat” yaparak bakıyorsunuz. Oysa sevgi çok farklı birşey, sevgi gözle alınır arkadaşlar. Ben hiç ekrandan sevgi alamadım kusura bakmayın. Ekrandan göz görürsem, o gözden aldım sevgiyi yazışarak almadım. Ama nedense şimdi böyle bir hava oluştu, bu da bir dönem, bu da bir gelişme diye bakıyorum ama konuşmamı bitirirken şunu söylüyorum arkadaşlar. Her zaman ki gibi, öncelikle samimi olalım ve herkese de, rastladığımız sokaktaki her adama gazete ve televizyonları eleştirdiklerinde değil, samimi ol arkadaş, eğer bu gazeteyi sevmiyorsan alma, bu televizyondaki bu adamı sevmiyorsan izleme, yoksa şikayet hakkın olmaz. Bu bir serbest piyasadır herkes malını sunar, sen seyrederken adama gıcık olmuş olur. Hep verdiğim bir örneği burada size vermek istiyorum, samimiyetsizlik konusunda. Uğur Mumcu katledildiğinde,  Cumhuriyet  Gazetesi  90 bin satıyordu, Cenazede 1,5 milyona yakın arkadaş, adam vardı arkadaşlar. O bir milyon insanın, o gün samimi olarak 500 bini, 250 bini, 500 bininden de geçtim, samimi olarak Cumhuriyet Gazetesi okumuş olsaydı, biz bugün tabak çanak satan gazetelere mahkum olmazdık. Ama hepimiz aynı samimiyetsizliği yaptık. Çünkü şu anda yapıldığı gibi “Bamteli”ni, haberciyiz diye, ne vardı dün haberci desem, kimse bilimiyor. Ama bir prestij programı. Cebine o zamanlarda insanlar Cumhuriyet Gazeteleri koyardı, demek ki biz, onu çok iyi okumamışız. Çok güzel şeyler yazdığı dönemlerde de okumamışız. Samimi olacağız, samimi olmadan hiçbir şey yapılmıyor ve diyorum ki, yüzünüz nerdeyse gönlünüz orada, gönlünüz nerdeyse yüzünüz orada olsun. Sevdiklerinize sevdiğinizi bir an önce söyleyin, bu kim olursa olsun. Sevdanın modeli yok, illa kara kaşa, kara göze değil. Biz hepimiz insanları çok seviyoruz ve bizim yolumuz insana.

 

Soru yoksa bitireceğim.  Hepinize teşekkür ediyorum, en güzel günler sizin olsun.