GERÇEKER: Şimdi gördüğünüz gibi gene çeşitli
alanlardan kişiler olarak oturduk buraya. Sorularınızı
almaya hazırız, yalnız bu arada soruları almadan Orhan Bey
kendi açıklamasında unuttuğu bir noktanın olduğunu
belirtıyor, onu bir alalım ondan sonra devam edelim. Buyrun efendim.
ERİNÇ: Şimdi yeni yasa, yeni koşullar getirdi, ama daha
önceki uygulamayı da
anımsayalım istedim. Biliyorsunuz emekli olmak için erkeklerde
25 yıl, kadınlarda 20 yıl sigortalı olarak
çalışma koşulu vardı. Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin son
girişimiyle 2098 sayılı bir yasa çıkmıştı. O
yasaya göre de, her yıl prim ödenmiş, her yıl için üç ay itibari
hizmet zammı uygulanıyordu. Yani erkekler 20 yıl
çalıştıklarında, 25 yıl çalışmış
gibi emekli olmaya hak kazanıyorlardı, bayanlar da işte,
16-17-18 yıl çalışarak 20 yılı doldurmuş
oluyorlardı. Yani 25 yıl için beş yıl, 20 yıl için de
üç veya dört yıl gibi bir süre indirimi uygulanıyordu. Biliyorsunuz
yeni düzenleme, hem prim ödeme gün sayısını arttırdı
ve emekli olmak için de yaş sınırını getirdi. Bu yeni
uygulamayla da, bu, daha önceki 2098 sayılı yasa kapsamında
vurgulanan indirim, yasa maddesi olarak yasaya eklendi ve burada da emekli olma
yaşından beş yıl indirim koşulu geldi. Yani diyelim ki
erkeklerde 55 yıl ise, 212 sayılı yasaya tabi olarak
çalışan gazetecilerin 50 yaşında, kadınlar için de 50
yıl ise 45 yaşında emekli olma hakları var. Tabii bu
yalnız 212 sayılı yasanın kapsamında çalışan
ve prim bordrosunda basın kaşesi basılmış olan
gazeteciler için geçerli, bunu unutmuşum ilgilerinize sunuyorum.
Sağolun.
GERÇEKER: Evet efendim Orhan Beye teşekkür ederiz. Şimdi
soruları almaya hazırız.
Ahmet
BİLİR: Gazetecilik yaptım,
radyoculuk yaptım, televizyonculuk yaptım ve Türkiye genelinde
kablolu televizyonumuz, inşallah yakında yayına geçecek.
Benim
üç tane sorum var. Birincisi, aslında Genel Müdürüm Sezgine idi. Fakat
Sayın Başkanım size soruyorum, seminerlerin birlik ve
beraberliğin artırılmasında, meslek dalında
uğraşı veren kişi ve kuruluşların
eğitilmesinde önemli bir rol olduğunu biliyorum. Ancak bu
seminerlerde sadece, ulusal bazda yayın yapan kuruluş ve
temsilcilerinin öğretmen gibi biligileri anlatıp, çıkıp
gitmesiyle, konuların özüne ve temeline inilmemiş olduğu
kanaatindeyim.
Neden?
Yerel medyanın sorunları, eğitmen olanlar bilemezler, çünkü
eğitmendirler, ama uygulama pozisyonunda olan kişiler, yani bizler
bazı durumların tam temeliyiz. Sayın İlkiz, kısaca bu
konuya temas etti, ancak yüzeysel geçti. Ben şahsen dilerdim ki, bu tür
seminerlerde, her ilden gelen arkadaşlarımız arasından
seçilecek bir temsilcinin sadece bir beş dakika, o ildeki
sorunlarını dile getirerek, bu tür seminerlerin devam etmesi
amacındaydım. Böyle bir uygulama olsaydı, bu
toplantıların, bu tür seminerlerin daha yararlı
olacağı kanaatindeydim.
İkinci
sorum, Sayın İlkize soruyorum. Aslında Atilla Beye sormak
isti-yordum, fakat şu anda yoklar. Sizler, bize, iki gündür hep
dürüstlükten, hep habercilik alanlarında titizlikten bahsettiniz. Fakat
bir televizyon kanalında bir bayan X Rahmetli Barış Mançoyla
ilişkisi olduğunu açıkladı. Sonra da o,
vicdanının sesini dinleyerek şov yaptığını
söyledi. İtiraf ettiğini söyledi ve hemen intihara
kalkıştı. Bunun da şov olduğu
anlaşıldı, neden bunlara müsaade ediyorsunuz ve bizlere
dürüstlükten bahsederken, siz ulusal medya neden bunlara yer veriyorsunuz?
Üçüncü sorum Sayın Erinçe, efendim. 212 sayılı yasayı, siz çok güzel açıkladınız fakat işe yaramadığını da söylediniz, işe yaramayan bir yasayı neden bizlere anlattınız? Bunları anlatmasaydınız çok iyi olurdu. Ben, devlet memurluğundan ayrıldım. Ben, devlet memurluğu zamanında askere gittim. Askerlikte bana para vermedi ki, işveren işçisine maaş versin, böyle birşeyi ben tasvip etmiyorum. Yani, neden bunu bize açıkladınız, bunu sizden almak istiyorum. Teşekkür ederim.
Mustafa
GERÇEKER: Bana sorduğunuz soru
aslında, semineri düzenleyen kişilerin cevap vermesi gereken bir
soru. Dolayısıyla nasıl olsa banda kaydedildi, elbet
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü bunu düşünecek
ve bundan sonraki seminerlerde uygulayacaktır. Bunu biz bir kenara not
ettik, ama ben sadece şunu söyleyebilirim, dördüncü defa
katılıyorum ve bu tür sorularla karşılaşıyoruz
her yerde.
Bu
seminerlerin amacı, sorunları bulup, çözmek değil. Hatta belki
bulmak, ama çözmek değil. Çünkü çözecek olanlar, buraya gelen kişiler
değil.
Ben
kendi açımdan buraya niçin geldiğimi anlatayım dün de söyledim
ben, sizleri tanıdığım zaman, sizlerin sorularını
aldığım, dinlediğim zaman bendeki bilgi birikimimde büyük
bir artış olduğunu görüyorum, bundan mutlu oluyorum buraya
geldiğim zaman. Artı, sorulara verdiğim cevaplarla, eğer
sizlere de bir katkıda bulunuyor isem, bu da mutluluğuma
arttırıyor. Benim o konuda diyebileceğim bu kadar. Ama
kesinlikle şunu söyleyebilirim ki, bize de çerçeve çiziliyor, bu
çerçevelerin içinde, sorunu çözmek yok, çünkü sorunu çözecek makam biz
değiliz. Onun için dediğim gibi, sorunuz da not edilmiştir
herhalde, bundan sonraki seminerlerde ele alınır.
Sayın Erinç ya da Sayın İlkiz buyurunuz.
İLKİZ: Tabii söylediğiniz görüşe katılıyorum.
katıldığım konu da şu, sizler de görüşlerinizi
buradan aktarabilmelisiniz. O konudaki görüşlerinizi
aktardığınız zaman bunun hepimize yararı olur. Türkiye
Gazeteciler Cemiyeti tarafından uygulanan yerel medya eğitim programlarında
böyle yapılıyor. Ama diğer görüşünüze
katılmıyorum. Özüne inememek ve bizim burada sanki size ders verir
gibi birşeyleri anlatan kişiler olduğumuz görüşünüze hiç
katılmıyorum.
Behçet
Bey, sorumlu müdürdür ve sanıktır. Ben öyleyim. O da sabıkalı,
ben de sabıkalıyım. Tabii bunun evveliyatı şudur, ben
avukatım. Ben şöyle bir tercihte bulundum,
avukatlığımı, hukuki yardımlarımı
gazetecilere sunuyorum, davalarda gazetecileri savunuyorum. Bu bir tercih. Tabi
bu tercihi kullandığınız zaman, o zaman gazetecilerin
yargı önündeki sorunları bakımından siz de en az bir
gazeteci gibi işinizi iyi yapmak istediğiniz için,
araştırıp, ona göre savunma yapmak konumunda kalıyorsunuz.
Başka türlü söylemek gerekirse, yaşadıklarımı
anlatıyorum. Sanık olarak savunduklarımı anlatıyorum,
avukat olarak. Bu size ders vermek gibi geliyorsa, bu görüşe
katılmıyorum. Ama dediğiniz gibi siz, onları bize
anlatırsanız biz çok yararlanırız. Yani devlet memuru iken,
gazeteci olmuşsunuz, sonra radyocu olmuşsunuz, sonra televizyoncu
olmuşsunuz. Şimdi ben, bu söylediklerinizi tek birşeyde
topluyorum, yani siz gazetecisiniz bana göre. Radyocu diye bir tanım yok,
televizyoncu diye de bir tanım yok. Özü budur. İşte o nedenle,
siz bize anlatın, biz sizi dinleyelim, biz
anlattığımız zaman da bizim
anlattığımızın Kübada değişmediğini,
Kolombiyada değişmediğini ve bazı konularda bilgi edinme
konusunda da sizdeki bilgiyi ben alırsam, karlı
sayılırım, bendeki bilgiyi siz alırsanız,
karlısınız. Çünkü, bakın burada hiç kimse yok, burada biz
bizeyiz. Onun için eğitim seminerleri konusundaki yaklaşımı
ben böyle değerlendiriyorum.
Siz,
ulusal basın olarak
işte çıktı,
intihar etti, siz, buna neden yer veriyorsunuz?. Bilmem yer veriyorlar. Bunu
haber olarak görüyorlar. Yani size gelse birisi dese ki, Barış Manço
ile benim şöyle şöyle bir ilişkim oldu, ben, bunu sizin
televizyon kanalınızda anlatırım dediği zaman, siz,
ben bir bakayım, siz doğru mu söylüyorsunuz, şov mu
yapacaksınız?, deme şansınız az. Ama
konuştuğunuz zaman, birşeyleri anlarsınız. Şimdi
anladığınız, gerçekten tercihiniz bakımından, bu
böyle olmaz veya böyle yapmamam gerekir derseniz ve siz bunu böyle
yaparsanız, o zaman ismini verdiğiniz SHOW TV bunu böyle yapmaz. Ama
başlangıcı sizin yapmamanızdan, sorgusunu da yapmıyorsanız
sormaya hak kazanmaktan geçer. Keşke anlatsaydınız da sizin
yapıp yapmadığınızı, ben, denetleme
olanağına sahip olsaydım. Ulusal basın olarak neden yer
veriyorsunuz? konusundaki soruyu, ben de soruyorum, ama yer veriyorlar, ne
yapayım.
FAKİHOĞLU: Müsadenizle, ona ben, bir ilave yapmak istiyorum.
Şimdi sizin sorduğunuza çok benzer bir olay, yıllar önce ben
gazetede haber müdürüydüm. Bir kız coçuğu intihar etmiş.
Şimdi biz haber toplantısında, bunu verelim mi, vermeyelim mi?
diye kendi aramızda tartışıyoruz. Vermeyelim dedik yani,
bunun verilecek bir yanı yok dedik. İkinci gün, diğer
gazetelerin hepsinin, yani büyük gazetelerinin üçüncü sayfalarında, bunun
büyük bir şekilde fotoğrafının girdiğini gördük.
Akşama kadar da telefonlar geldi, kardeşim ben bu haberi niye
başka gazetelerde okuyayım. Size niye para vereyim yani bir haber
için ben, başka gazete mi alayım. Akşama kadar telefonlar
geldi, yani gazeteciler bir işi yaparken, belli baskılar altında
yapıyor. Bu tür haberleri verirken, herhalde isteyerek vermiyor, bunun
büyük bir tesiri var. Alıcı, satıcı, verici meselesidir.
Arz talep meselesidir. Toplum neyse biz oyuz, toplumun bir kesitiyiz. Toplum
talep ediyorsa, ben vermem diyemezsiniz, siz vermezseniz başkası
verir veya veren birileri gelir. Biraz karmaşıktır olay, ben bu
şekilde anlatayım. Teşekkür ederim.
ERİNÇ: Şİmdi ben arkadaşlarımdan hem
yaşca, hem meslekte biraz daha kıdemliyim. Ben, 1984de
başladığımı sanıyorum, bu meslek içi
eğitimlerinin ilki Antalyadaydı. Oradaki konuşmalar
sırasında, bir gazete sahibi veya yazı işleri müdürü
demişti ki Biz başlığı atarız, yanına da
manşet olarak büyük harfler kullanılmasını istiyorsak,
bağırsın diye yazarız. Onu mürettip yapar demişti.
Bakın aşağı yukarı 16 yıl olmuş. Bugün böyle
konuları konuşmuyoruz ve her yerde aşağı yukarı
büyük ölçüde, ofset intertip de hazırlanmış gazeteler
yayınlanıyor. Bu gelişmeler tabii, bizi mutlu ediyor. Bunun
yanı sıra, arkadaşlarımızın büyük bölümü bir
örgütte görevli. O örgütte görevli olma nedeniyle, çeşitli konularda
yöneticilerle, ya öneri olarak istenenleri yahut toplantılarda istenenleri
anlatıp, daha geniş bir çözüm bulma konusunda yardımcı olma
olanağımız var. Ben o nedenle, kendimi sizlerden daha şanslı
sayıyorum, çünkü ben daha çok şey öğreni-yorum. Belki büyük
bölümünüz bildiklerinizi bir kere daha tekrarlamak, sınamak
durumundasınız, ama biz her gittiğimiz yerde yeni şeyler
öğrenmek, yeni meslektaşlarla tanışmak ve onların
yaşadıkları sorunları da öğrenmek ve mümkün olursa
katkıda bulunmak gibi bir sorumluluğumuz olduğunu
düşünüyoruz. Dün Sayın Başkan da söyledi. Türkiyedeki
sıkıntıların giderilmesi, demokrasinin güçlenmesi, ancak
yerel ve yöresel medyanın gelişmesine bağlı. Biz, buna laf
olsun diye inanmıyoruz, gerçekten inanıyoruz. O nedenle, belki
karşılıklı saygı nedeniyle, biraz ciddi bir
tavırla ifade ettiğimiz için, belki ders veriyormuş gibi bir
hava çıkmış olu-yor, ama öyle de bir niyetimiz yok. Dediğim
gibi biz, daha çok şey öğreni-yoruz. Şimdi, 312
sayılı yasayı niye anlattınız? dediniz özetle. Uygulanmadığına göre.
Şimdi Türkiyedeki en büyük sorunlardan biri, uygulanmayan yasaların
veya kuralların peşine düşme
alışkanlığımızın olmaması. Bu tabii bir
genel eksiklik, hani terzi söküğünü dikemezmiş derler, gazeteciler de
kendi haklarına maalesef sahip çıkmıyorlar. Yani ben, bunu iki
nedenle anlattım. Bilesiniz ki, bir gazetecinin şu şu
hakları vardır, ama bunu istemek, biraz da bireysel cesaret
işine dönüştü. Çünkü medya patronları büyük bir
acımasızlıkla bir libarizm uygulamaya başladılar, ama
bunu şu anda uygulamamış, uygulatamamış olmanız,
ileride uygulatamayacağınız anlamına gelmiyor. Yasal olarak
bazı konularda beş yıl, bazı konularda 10 yıllık bir
zaman aşımı süresi var. Yani o süreleri
aşmadığınız sürece, geriye dönerek haklarınızı
talep etmeniz mümkün ve mahkemelerde henüz tam karşı
çıkmadılar, ama çalıştığı dönemde bunu
isteyememeyi haklı olarak bazı mahkemeler hala görüyorlar, görmeyen
de var, ama görüyorlar. O nedenle ben, bu, kulağınızın bir
köşesinde kalsın, bu haklar vardır, bu hakları
kullanabilirsiniz. Mesela, anlattığım dokuzuncu maddede, her
ilde sendika olmadığına göre, en çok üyeli meslek kuruluşu
bu konuyla ilgilenebilir. Der ki işverenlere, bana işe aldığın
insanlarla ilgili bilgileri ver deme hakkına sahiptir, bunu o il veya
ilçedeki resmi ilan veya kamu reklamı dağılımı
konusunda da kullanabilir, yani bu haklar genelde kimi yerlerde uygulanmasa da,
uygulanabilirliği olan haklar. Ben, bilgi olarak sundum, onu uygulatmak
tercihi tabii tek tek gazetecilere kalıyor. Teşekkür ederim.
Resul
CENGİZ (UŞAK): Sayın Behçet
Fakihoğluna sormak istiyorum. Efendim, belirtildiği üzere iki gündür
yerel medyamızın çeşitli sorunları ve ulusal
medyamızın çeşitli sorunları dile getirildi. Burada haber
alanında bir sorun ifade etmek istiyorum, bilindiği üzere
haberlerimiz magazine kaymakta, özellikle son yıllarda, haber
kaynakları açısından baktığımızda yerel
medyanın haber kaynakları ulusal TVlerimize göre daha az, dolayısıyla magazin haberleri
sürekli gündemde. Magazin haberlerinin daha çok yerel medyada yer alması
lazım, haber kaynağı daha az olduğu için, oysa bunun tam
tersini, ulusal TVlerde görüyoruz, magazin haberleri sürekli gündemde, oysa
yerel medyayı izliyoruz, işte örneğin, Denizlinin
sorunlarını dile getiriyorlar, çeşitli seminerlerden haber
veriyorlar, fakat ulusal televizyonlarımızda, kendilerine büyük haber
merkezi denilen televizyonlarda, işte Hülya Avşarın
doğumunu yarım saat veriyor ana haber bültenlerinde, bu, halkımızı
ne derece de ilgilendiriyor?
Behçet
FAKİHOĞLU: Şimdi birinci
sorunuzda, bu magazin haberleri toplumumuzu ne derece ilgilendiriyor.
İlgilendirdiği için değil, rating meselesi, iki gündür
anlatılıyor. Reklam verenler ratinginize göre veririz, diyor. Patron
reklam istiyor, haber müdürü veya televizyon sorumlusu rating isti-yor.
Birbirine bağlı olarak gidiyor, bu şeyi taşımayan
NTV gibi televizyonlarda gördüğünüz gibi daha ciddi habercilik
vardır, ama ben bunu bir furya olarak görüyorum, yani bu böyle gitmez,
böyle devam etmez. Şu anda görünen o, ama birileri bunu
değiştirecektir. Yani bu magazin haberleri halka faydalı
olduğu için değil, halkımız seyrettiği içindir. Halk o
zaman bi-linçlensin, kendine faydalı olan şeyi seyretsin veya bilinçlensin,
protesto etsin, telefon açsın, faks çeksin. Yani halkın tepkisinden
başka çare yok. İşin içine para girdikten sonra rant girdikten
sonra, ancak halk, bunun önünde durabilir. Benim söyleyeceğim bu.
Resul
CENGİZ: Efendim bir soruya daha
değinmek istiyorum, haberde yorum olmaması gerektiği belirtiliyor
bu da doğru. Biz de katılıyoruz, fakat son günlerde gazetenizde,
özellikle, görüyorum veya bazı çeşitli gazete-lerde bir köşe
yazarının yorumu manşete taşınıyor ve
içeriğinde de
ayrıntılı olarak işleniyor. Bu haber
anlayışıyla ne derece bağdaşıyor. Teşekkür
ederim.
FAKİHOĞLU: Şİmdi bunun doğru olmadığı
zaten dün söylendi. Yani köşe yazarının yazısı, haber
gibi verilirse yalnışlıklar olur, o yorumdur, yorum olarak
kalsın, haber ayrıdır. Haber, kesinlikle yorumsuz verilmeli.
Yani bu değişmez bir doğrudur, haber yorumsuz verilir, ama
yorumcular, köşe yazarları, yorumlarını yaparlar. Son
zamanlarda, köşe yazarlarının, yorumlarını
manşete çıkarma, haber şeklinde verme hastalığı
maalesef bir çok kişiye bulaştı. Hepimiz bu illetten kurtuluruz
zannediyorum. Bu yanlış.
GERÇEKER: Orhan beyin bir eklemesi var efendim.
Orhan
ERİNÇ: Şimdi önceki sorudan
yola çıkarak birşey söylemek iste-dim, şimdi medya çok genel bir
kavram ve biz medya diye muhtelif birşeyi kendi kafamızda
geliştirdiğimiz bir konsepti anlıyoruz. Ben de, zaman zaman
fırça yiyiyorum diyim. Öyle açıklamalar yapılıyor ki,
basın şöyle veri-yor diye, hiç hakkı olmadığı
halde, başka gazete de çıkan haber veyahut işte yayın
magazinel bir yaklaşımla eleştirilirken, biz de gidiyoruz.
Medya,
kabaca şöyle bir sınıflandırma yapmak lazım. Fikir
basını, kitle basını, bulvar basını, militan
basını. Şimdi kitle basını dediğimiz, çok
satışlı gazeteler, ikinci sayfası fikir köşe
yazısı, ama onun dışında kalan bölümü bulvar
basınıyla aynı yayını yapıyorlar. Bulvar
basını dediğimizde, çeşitli örgütlerin veya görüşlerin
militanı olarak, onları gerçekleştirmek için onun
propagandasını yapmak için yayınlanan gazeteler, dergiler, belki
televiz-yonlar, radyolar, yani medya diye geniş bir yaklaşımda
bulunmak yerine, tek tek gazetelerin hangi bölüme girdiğini ve o bölümün
genel kuralları içine uyup uymadığına bakmak, yani biz ne kadar eleştirirsek,
eleştirelim, bulvar basını olacak, çünkü her ülkede var. Ama ona
bakarak bütün medyayı eleştirmek veya suçlamak biraz
haksızlık gibi geliyor bana, onu eklemek istedim.
İrfan
SAYAR (UŞAK): Dünden bu yana iki gündür
sürmekte olan bu se-minerde çok yararlı bilgiler edindik, eksik olan
bazı yönlerimizi de tamamlama şansı bulduk. Ancak benim sorudan
ziyade daha çok, bir isteğim bir
önerim olacak. Hazır, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti temsilcileri
buradayken, dün başkanı buradaydı. TRTden siz varken ve
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü buradayken bir isteğim
olacak. İsteğim de şu: Burda prog-ramın nasıl
hazırlanacağını, haberin nasıl
hazırlanacağını, haberin nasıl
toplanacağını biraz daha prefosyonel ağızlardan, yani
sizlerden öğrendik. Ancak, bizim sorunumuz, biraz daha ötede
başlıyor, haberin sunulmasında ya da programın
sunulmasında başlıyor. Bunlar da teknik sorunlar değil, dün
müzik seti, bir mikserle, biz, radyo yayıncılığına
başladık. Bugün yerel radyoların büyük bir bölümü, teknolojinin
aşağı yukarı tüm imkanlarını olabildiğince
kulanabilir hale geldiler. Ancak, olmayan şey, haberi sunacak, bilgili
eğitimli eleman eksikliği yaşıyoruz, yani kadro. Teknolojik
ve ekonomik sorunları muhakkak ki yeneceğiz, ki yendiğimizi de
zaten bugüne kadar ayakta kalarak, bir takım imkanları da
geliştirerek ortaya koyduk. Ama, bir türlü kadro sorununu
yenemiyoruz.
Sizlerden isteğim şu: Benim radyom ve izin verirlerse arkadaşlarım adına bir diksiyon veya program hazırlama kursları. Bunu hangi kurum yapar bilemiyorum. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü veya TRT bünyesinde ya da Gazeteciler Cemiyeti bünyesinde bir şekilde bunun ortaya konulması lazım, yani bize biraz daha direkt olarak, yayınlarımızda etkili olabilecek bir takım imkanların, bu imkana eklenerek ortaya konulması sanıyorum çok iyi olur, umarım değerlendirirsiniz. Ben, iki gündür burada olmaktan dolayı çok mutluyum, çok güzel, çok faydalı bilgiler edindim. Ben sıkça duyuyorum, özel televizyonlarda sıkça duyuyorum, bir TRT kültüründen bahsediliyor, sunuculardan, haber spikerlerinden, bir TRT ciddiyeti, bir TRT kültürü ve eğitiminden bahsediliyor ve TRT kültüründen gelen spikerlere daha fazla değer verildiğini görüyorum, onların bir duayen kabul edildiğini görüyorum, bu kültür neden yerel radyolara aktarılmasın, teşekkür ediyorum.
GERÇEKER: Şİmdi bu konuda herhangi bir taahhütte bulunacak
halimiz yok, ama dördüncü defa bu istek, diğer seminerlerde de söylendi.
Ben, onlara aşağı yukarı artık tip haline gelmiş
bir cevap veriyorum, bu imkanınızı karşılayacak olan
tek kurum, bana sorarsanız Türkiye Radyo Televizyon kurumu. Hiç birini
kötülümek veya aşağılamak için söylemiyorum, ama bu amaçla,
öğrenci yetiştirmek için yola çıkan ve para ile bu işi
yapan özel kuruluşların hiç birine ben güvenmiyorum. Elbetteki kendi
çaplarında birşeyler yapıyorlar, ama o kurslardan yetişipte
yayın sunan, yayın yapan insanların kalitesini yayında
gördüğüm zaman, anlıyorum ki yeterince eğitim
almamışlar.
Dolayısıyla
tek kurum Türkiye Radyo Televizyon kurumu. Türkiye Radyo Televizyon kurumunun
bir Eğitim Dairesi var. Bu Eğitim Dairesi, bizleri hep eğiten
dairedir. Ben orada da eğitmenlik yaptım çeşitli konularda,
fakat ne yalan söyleyim, şu anda dışarıya eğitim
verilir mi, verilmez mi, bilmiyorum. Ama dün arşiv konusunda
konuşurken, TRT arşivinin değerlendirilmesi konusuna
değinilmişti. Nitekim, TRTde para kazanmak, elindeki bazı
şeyleri paraya çevirmek durumunda olan bir kuruluş. Herşeyi de
devletten beklemek mümkün değil, ne kadar kendi kaynaklarını
üretirse, o kadar güçlü olacaktır. O açıdan bakarsanız neden kendisine
gelen yoğun eğitim isteklerini geri çevirsin diye düşünüyorum,
çünkü mantığıma aykırı geliyor, bu isteklerin geri
çevrilmesi. Nihayetinde bu yapacağı eğitim
karşılığında para alması mümkün kurumun.
Artı, dışarıda konuşurken, bazı
arkadaşlarımla nasıl ki, küçük erkek coçuklar futbolcuları,
küçük kız coçuklar artistleri, mankenleri örnek alıyorsa,
konuşma konusunda bilgi alışverişi konusunda da, yayın
yapan hepimiz, yani ekrana çıkan, uçta olan, mikrofonda konuşan
kişiler örnek alınan kişiler. O nedenle, o kişilerin
herşeyi doğru yapmaları, sadece kendileri ya da kurumları
açısından değil, bir de topluma karşı bir görev.
Bunların hepsi birer örnek, insanlar için, konuşma
açısından örnek, bilgili olma açısından örnek, birşeyi
anlatmak veya belli birşeye mantıkla yaklaşma
açısından örnek. O nedenle, önceki seminerlerdeki önerimi
tekrarlıyorum, belki bulunduğunuz ildeki gazeteciler cemiyeti ile
birlikte belki bir kaç il biraraya gelerek gazeteciler cemiyetleriyle birlikte,
belki Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünü de bu organizasyonun
içine sokarak, TRT ile birlikte büyük bir eğitim seferberliği
başlatabilirsiniz Ankarada. Ama ne yalan söyleyim, ben bu konuda bir
fikre sahip değilim, yani böyle birşeyi yapar mı, yapmaz
mı, yapılıyor mu, yapılmıyor mu, bilmiyorum. Ama TRT,
temsilcisi hemen arkanızda oturu-yor. Dolayısıyla onun
vasıtasıyla da hemen en kısa zamanda bilgi almanız da
mümkün olabilir. TRT için söylediğinize de teşekkür ederiz, bizde
kendimizi öyle görüyoruz, ama bizimde eksikliklerimiz var, bizim yetiştirdiğimiz
bazı kişilerin de çok yanlış işler
yaptığını da görüyoruz, ama her yerde oluyor bu,
insanın bulunduğu yerde herşey mümkündür, ama hakikaken TRTdir,
orada öğrenmekte bir ayrıcalık.
Sayın
Sayara bir bilgi sunmak istiyorum, 1998 yılında TRT, radyo
televizyonlarda türkçenin kullanımıyla ilgili yaklaşık dört
günlük bir toplantı düzenledi ve yüzden fazla uzman vardı. Kimdir
derseniz, Türkçe edebiyat fakültelerinin uzmanları, dil derneklerinin
başkanları, yöneticileri, spikerler, gazeteciler katıldılar
ve TRT Genel Müdürü, o toplantıyı açarken, Türkçenin
kullanılmasına ilişkin çalışmaları, yerel radyo
ve televizyonlara da katkı sağlamak amacıyla düzenlediklerini
söylemişti, sonra bu kitap olarak bastırıldı, yaklaşık
400 sayfalık falan bir kitaptır. Genel Müdürün verdiği söz, bana
da gönderdiğine göre demek ki, geçerli. Doğrudan Sayın Genel
Müdüre Yücel Yenere başvurursanız, muhtemeldir ki, o kitap, size de,
sizlere de, ulaştırılacaktır. Orada belki teorik kalacak,
ama telaffuz konusunda, özellikle cümle kuruluşu konusunda örnekler de yeralıyor.
Ondan, sanıyorum ki yararlanırsınız ve TRT de bu hizmeti
vermekten kaçınmaz.
Size
şöyle bir şey
hatırlatayım, benim başımdan geçti. Son Trabzon seminerinde
galiba, Ereğlide bulunan Demokrat Yayın Grubu, doğrudan doğruya bana sordular, gelip
bize yayın konusu,
televizyon ve radyo-televizyonu yayını konusunda, Türkçe
kullanımı konusunda ders verebilir misiniz? dediler. Genel Müdüre
başvurun dedim. Genel Müdüre bir yazıyla başvurdular, Genel
Müdür izin verdi, ben gittim, orada iki gün se-miner yaptım, tek
başıma. Elbette sizin kastettiğiniz o değil, ama belki bir
iki kişiye izin verildiğine göre, belki üç, beş uzman talep
ettiğiniz takdirde ve de onların burada kalışlarını,
yol paralarını karşıladığınız takdirde
TRT niçin yapmasın. Nihayet bir kamu kuruluşudur, sizin
verdiğiniz paraları harcıyoruz, görevimizdir. Yapmak
durumundayız.
Erdoğan
EKER (NAZİLLİ): Önce prensibim
gereği, bu tür seminer ve toplantılarda güzellikleri görmek benim
birinci görevimdir. İki gündür üniversitenin bizlere sunmuş
olduğu hizmetlerden dolayı sizlerin, bize
yaptığınız bilgi akışı nedeniyle buraya
kadar zahmet etmeniz bizim için, sizlere teşekkür etmeye yeterli bir
gerekçe ve sebeptir.
Ben iki yıllık öğretmenken,
ikinci yılda müfettiş arkadaş, ne yapacaksınız hoca?
dedi. Sen, Amerikanın Misisipisini, Afrikanın dilini öğretme
sen dedi, önce Türkiyenin Kızılırmağını,
Yeşilırmağını aktar. Aydın Menderesini öğret
dedi.
Bir
de biraz önce konuşmacı arkadaşlarımdan bir tanesi dedi ki;
bir otobüste, otobüs hayatını yaşamayan bir yazar veya gazeteci,
hiç otobüs hayatından bahsedemez. Yani bunun bir anlamı,
basında, fordçuluk diye geçen otobüsteki o taciz olayını
yaşamayan bir insan, o taciz olayını kaleme alıp anlatamaz.
Bu iki örnekten esinlenerek ben, önce içimizde bulunan iki olayı dile
getirmek istiyorum. Bunlardan bir tanesi, elbette seminer faydalı
olmuştur. Ama ben, Sayın Türkiye Gazeteciler Cemiyeti
Başkanımız Nail Gürelinin aramızda olmasını isterdim,
elbette görevleri vardır. Ben, son güne kadar burada kalabileceğini
düşünerek kendisine bu soruyu soramıyorum. Teşkilatlanma
olayında, cemiyetcilik olayında, dernek olayında bize örnek
olacak, bize emsal gösterecek yapılanmalardan söz etmenizi isterdim. Bugün,
şu anda sanıyorum aramızda Aydından gelen 15, 16
arkadaş varız. Hiç birimiz Aydın Gazeteciler Cemiyetine kabul
edilmi-yoruz, ki ben, Aydın Gazeteciler Cemiyetinin ikinci
başkanıydım. Niye ben cemiyetten atıldım? Sayın
Başkanıma dedim ki; Başkanım bana Nazillide Aydın
Gazeteciler Cemiyetinin teşkilatlanma görevini verdiniz. Ben, gazetecilik
yapan, mesleğini, bu uğurda istikbalini temin etmeye
çalışan bütün arkadaşlara yaygın basın mensubu olsun,
radyocu, televizyoncu olsun, arkadaşları aynı çatı
altında toplayalım. Eker, sen, nasıl söylersin bunu,
dedi. Benim suçum bu kadardı, bir
hafta sonra da Nazillideki oluşumu sağlayamayacağın için
Aydın Gazeteciler Cemiyetinden çıkartıldın, denildi.
Şu
anda aramızda bir çok ilin gazeteci cemiyeti başkanı
arkadaşlarımız var. Konuya da vakıflar. Buradan ben
isterdim ki, böyle bir konumda, bizim önce kendi aramızda
teşkilatlanmamız gerekiyor, bizim kendi aramızda kuvvetli bir
cemiyetçilik anlayışını hayata geçirmemiz gerekiyor.
Bakınız bir iş yerinde, ama maliye, ama sigorta denetiminde
gelirler. Kardeşim sen burada bu kadar ciro yapıyorsun, bu kadar
çalışıyorsun, hani senin sigortalı elemanın derler,
bir zabıt tutarlar, bir iki kişi de gördükleri zaman 500, 700 milyon
lira gibi bir cezayı sizin gözünüzün yaşına bakmadan verirler.
Peki ben şimdi soruyorum. Gazetelerde, ulusal ve yaygın gazetelerde
çalışan bunca muhabir arkadaşlar var, bunca temsilci
arkadaşlarımız var, bunların hangisinin sosyal güvencesi
var? Niçin, gazeteciler cemiyeti olarak biz bu tür hizmet veren
arkadaşlarımızın sosyal haklarını, özlük
haklarını savunamıyoruz?
Bir de çok önemli bir konu, Sayın Genel
Müdürümüz, dün bir arkadaşımızın sorusu
karşısında, demişti ki; siz bu kadar kendinizden
şikayetçisiniz, konumunuzdan şikayetçisiniz, ama durmadan
çoğalıyorsunuz. Bu tezat teşkit etmiyor mu? diye sormuştu.
Doğrudur, yerden çıkan mantar gibi gazeteci, radyocu piyasayı
aldı götürdü.
Bir
olayı anlatmak istiyorum ve sizlerden, bu konuda bizlerin nasıl
davranması gerektiğini de, lütfederseniz açıklamanızı
bekliyorum. Gazetecinin onuru hakkında hiçbir şey söylememe gerek
yok. Ciddiyeti hakkında hiçbir şey söylememe gerek yok, ancak bir
bayan arkadaş çıkıyor, saygı duyduğumuz, her zaman
önümüzde olmasını arzu ettiğimiz bayan arkadaş gazete
kurmaya kalkışıyor. Biz kendisini çok iyi bildiğimiz için,
bunun gazetecilik yapamayacağını, ahlaken çöküntü içerisinde
olduğunun fişlerle, kayıtlarla sabit olduğunu ilgili
makamlara iletiyoruz . Bir yerde onun yeni bir gazete kurmasını
önlüyoruz, ancak bu arkadaş gidiyor başka bir cemiyete üye olarak,
başka bir kanaldan Aydın Valiliğinden, beyannamesi doldurarak
gazeteci olarak bizim karşımıza çıkartılıyor.
Ben, şu anda gazetecilik yapmaya utanıyorum. Yeri geliyor, onunla
beraber bir toplantıda bulunmaktan dolayı, onurlu bir meslekse,
onurlu insanlarla bu işi götürmek zorundayız. Bu konularda biz
nasıl bir tutum ve davranış içerisinde olacağız ki, bu
tür arkadaşlara karşı bir dışlama hareketine
gireceğiz. Onu da öğrenmek isterdim, Sayın Gazeteciler Cemiyeti
Başkanımızdan. Bunlar çok üzücü olaylardır, ama dile
getirmekte yarar gördüğüm için anlatma gereği duydum.
Ayrıca,
iki olayla ilgili savcılığa ifade verdim. İki haber
geçmiştim. Nazilli icrada 300 milyon liralık çekler kayıp
ağabey dediler, hemen gelirseniz şu anda icra müdürü ve
memurları çöp bidonlarında çek arıyorlar. 300 milyon liralık, kayıp olan
çeklerı arıyorlar. Hemen gittim onları orada çöp bidonunda
çekleri ararken resimledim. Benim gönderdiğim başlık: icra
memur ve müdürü, kaybolan 300 milyon liralık çekleri, çöp bidonunda
aradılar, ama gazetenin attığı başlık: icra
memurları sakladıkları çekleri çöp bidonunda aradılar.
Savcı Bey çağırdı, ben bir muhabirim, bir temsilciyim, ama
önce ifadesi alınan kişiyim.
Akabinde bir başka olay, dedesinden
alacağı şehit aylığı için bir hanım kocasını
boşadı. Evet olay doğru, ben olayı aynen resimledim ve bunu
aktardım, ama gazetenin verdiği haber, benim bu haberin tam
dışında kocasını konuşturmuş. Beni zor
durumda bıraktı, dedesinden 20 bin lira maaş almak için beni
boşadı, ben şimdi üç coçuğuma nasıl
bakacağım? Onunla bir daha birleşmeyi düşünmüyorum diye
eklemiş. Başsavcı tekrar, Eker, gel bakalım bir daha
görüşelim şu konuyu.
Madem ki gazeteciliğin temeli muhabirlik, ben muhabir olmaktan kaçınmıyorum, bu işi zevkle yapıyorum. 42 yaşından sonra da, bu sevgim yüzünden Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulunu üniversite sınavına girerek, kazandım, yani bir şeyler verme çabasındayken, bizim bu sosyal güvencelerimizi nasıl temin edeceksiniz, nasıl koruyacaksınız? Hata bende değil, götürüyorum savcıya, işte Sayın Savcım benim çektiğim faks bu, geçtiğim haber bu. Biz, şunu söylemek istiyorum, daha fazla uzatmak istemiyorum, bu tür tutum ve davranışlarımızla gazetecilik mesleğini yerine getirirken, karşılaştığımız bu sorunlarda bizlere ışık olunuz ve ağırlıklı olarak da biraz önce konumuz ajans değil. Ben, üzüldüm, yani o arkadaşımızın bir kaç kez bir konuşmacıdan sonra, ben burada konuşamayacağım demesine de üzüldüm. Çünkü onun buraya kadar gelmesi bizim için yeterdi, ama bizi ilgilendiren konular, yerel basın eğitimi ve semineri olarak, yerel gazetecilik olarak yerel medya olarak bizim yaşadığımız, bizim sıkıntılarımızın dile getirileceği bilgiler olmalıydı. Teşekkür ediyorum.
GERÇEKER: Efendim şimdi sizin bahsettiğiniz ansiklopedileri
filan doldurur. Onun cevabı da doldurur, tabii ona burada zaman yok.
Yalnız şimdi Başkan için söyleyeyim. O, yine görevli olarak bu
sabah İzmire gitti. Yani, elbette burada kalmasını isterdik,
ama takdir edersiniz ki, siz nasıl onun burada olmasını
istiyorsanız, oradakiler de orada olmasını istiyor. O da oraya,
buraya parçalanıyor, bölünüyor. Nitekim, aldığı görevi
yerine getirdi, gitti. Ama bakınız, bu burada
kayıtlıdır, bu sorunlar elbette, kendisine kitap olarak
gittiği zaman okuyacaktır, görecektir, ama siz de peşini
bırakmayınız, yani siz bir gazeteci sorumluluğundan ve
haysiyetinden, şerefinden bahsediyorsunuz, elbette siz de sonunu
getirmeyin, peşinde olun, ama bir gün göreceksiniz ki bütün bu
sorunların cevabı sizin söylediğinizde saklı,
teşkilatlanmada. Teşkilatlanma tamamlandığı zaman,
teşkilatlanma gazeteci şeref,
haysiyet ve sorumluluğuna uygun olarak yapıldığı zaman
ve bizim şu küçücük kitapçıkta gazetecinin görevleri ve
sorumlulukları var, saydık, onların hepsini bizim cemiyetimiz
çıkardı, ama inanın o cemiyetin, bir kilometre, iki kilometre
uzağındaki herhangi bir basın yayın organında
çalışan arkadaşlarımızın dahi İstanbulda
kendi cemiyetlerinin çıkardığı o kurallara
uymadıklarını, imza attıkları halde görüyorum.
Dolayısıyla sadece buralarda değil, büyük yerlerde de oluyor,
küçük yerlerin sorunu değil, insanın sorunu, gazeteci bir
insanın sorunu. O nedenle, elbette dediklerinizde haklı
olabilirsiniz. Ben, şu anda yan tutmak durumunda değilim Sayın
Gürelinin durumu da böyle, ama Orhan Bey, eğer kısaca, soru kadar
uzun değil tabii. Cevaba kısaca birşey söylemek isterse,
buyursun.
ERİNÇ: Benim bir kaç kapsamım var, onlardan birisi de Türkiye
Gazeteciler Cemiyeti Başkan Vekilliğim. O nedenle, Sayın
Başkana vekaleten bazı bilgileri aktarabilirim. Sayın Ekerin
anlattığı konular, daha kapsamlı ve geniş olarak
İstanbulda yaşanıyor. Çünkü dediğim gibi, daha önceki
bölümde bir 1475 sayılı yasa ile çalıştırma
alışkanlığı var, bir de 212 sayılı yasaya
göre çalıştırma zorunluluğu var. O
arkadaşlarımız bir ara, Gazeteciler Meclisi diye bir araya
gelip bir platform oluşturmuşlardı, şu anda pek
yürütemediler ama orada tabii şöyle bir eksiklik oluyor. Meslek örgütleri,
yani gazeteciler cemiyetleri dernekler yasasına göre kurulmuş,
mesleği temsil eden, ama yasal muhatabı olmayan kuruluşlar. Bu
sorunların çözümü, ancak sendikal örgütlenme ile çözümlenebilir. Çünkü
sendikaların yasal muhatapları var. Nedir o muhataplar?
Çalışma Bakanlığıdır, işverenlerdir,
İşverenler Sendikasıdır, yani biz de zaman zaman sizin
yakındığınız konularda işverenleri veya siyasal
iktidarları eleştiren açıklamalar yapıyoruz. Ama
yapabileceğimiz yasal açıdan, yetki bakımından sadece
budur. İşverenler iyi niyetli olarak, siz böyle dediniz, gelin
demedikleri sürece, Cemiyet olarak bizim de, sizlerin de illerdeki dernekler,
cemiyetler olarak yapacak, bir çözüm üretecek veya öneriden başka yetkimiz
yok.
Basın-Yayın
ve Enformasyon Genel Müdürünün söyledikleri, yani birleşerek büyüme
olayı, tabii çok sayıda ülkede gerçekleştirilmiş bir olgu.
Daha önce de söylendiği gibi, dünyanın hiç bir ülkesinde bizim kadar
yaygın medya kuruluşu yok. Yerel medya sayısında da
onlardan öndeyiz belki, bölgesel yerel medya dersek bir kaç şehirde var,
onun dışında o da yok. Yani bu, güçlenmek için bir adım
olabilir, diye düşünülüyor, ama tabii bu pratiğe yansır mı,
ideolojik açıdan siyasal açıdan, bağımsızlık
açısından, tabii her
yayın organının kendine göre bir çizgisi var. Bir de ekonomik
açıdan bu, yeni işveren payı yüzde 68, artmadan önce asgari
ücretli bir çalışanın maliyeti 134 milyon lira. 10 kişi
çalıştırsanız bir milyar 340 mil-yon lira çalışan
ücreti ödemek durumundasınız. O nedenle, bu güçleri
birleştirmek, daha uzaktan bakınca, dışardan bakınca
daha mantıklı geli-yor ama pratiğe yansır mı,
yansımaz mı? Tabii o, sizlerin vereceğiniz karar.
O,
savcılığa ifade verme zorunda kalışınız
aslında tabii, mesleğimizin yüz karası diyebileceğimiz bir
uygulama. Ama maalesef bazı gazeteler ve gazeteciler, bu tür
uygulamalardan karlı çıktıklarını zannediyorlar.
Bilmiyorum, o haberlerde adınız kullanılmış
mıydı? Tabii, adınızın kullanılmış
olması tahlihsizlik, ama bir de şöyle bir uygulama var. Eskiden
yazı işleri müdürleri, imzasız yazılarla ilgili
soruşturma açıldığında, bu haberi şu yazdı
demezlerdi, ben yazdım derlerdi. Tabii o gelenekte herşeyde
olduğu gibi elimizden kaydı gitti, size geçmiş olsun demekten
başka çaremiz yok.
GERÇEKER: Efendim, bu arada Sayın Ahmet Necdet Sezerin 330 oyla
Cumhurbaşkanı seçildiğini öğrendik. Ülkemiz için
hayırlı olsun.
Sorularınız lütfen...
Ünal
TÜRKEŞ (MUĞLA): Siz sayın
konuklarımızı sonsuz bir keyifle dinlemekteyiz. Bizlere
vermiş olduğunuz bilgileri, bizdeki bilgilere ekleyerek, bizdeki
deneyimlere katarak illerimize götürme kararı içerisindeyiz. O
bakımdan biz, en çok iki saatlik mesafelerden Denizliye geldik, biz
evsahiyiz, sizler bizim konuklarımızsınız. Lüffettiniz
geldiniz, uzak yerlerden geldiniz, büyük görevlerin başından
geldiniz, bizlerle beraber olmak için geldiniz. Biz, o bakımdan sizlere
teşekkür borçluyuz. Ben, hemen Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü yetkililerine iletmek üzere, cemiyet başkanı
arkadaşlarımın da dileklerini özetleyerek sunmak isterim.
Bu
tür toplantılarda, bizim eğitimden geçirildiğimiz bu tür
toplantılarda, kısa bir zamanın, bir saatin, örneğin, iki
günde bir saatin bize de
ayrılması halinde, bizim de dertlerimizin,
sorunlarımızın, önerilerimizin dinlenmesi halinde, bu tür
eğitim seminerlerinin çok daha yaygın, çok daha yoğun sonuçlara
varacağına inanıyoruz..
Bu
arada, sorularıma geçmeden evvel bir üzüntümü, siz sayın
konuklarımın önünde dile getirmek isterim. Bundan üç hafta önce Dünya
gazetesi sahibi Sayın Nezih Demirkent, sekreteri vasıtasıyla
beni arattı. Mehmet Ali Kantar başkanlığındaki bir
grubun Muğla iline geleceğini, Dünya Gözüyle Anadolu
programını hazırlayacağını, benim devreye girmemi
ve Vilayetle kuracağım eşgüdüm sonunda gelen ekibe
yardımcı olmamı istedi. Biz burada, 13-14 Muğlalı
arkadaşız beni hepsi tanır. Muğladaki konumumuzu iyi
bilirler. Derhal yerine getirdim, çünkü Nezih Demirkent, benim 30 yıl
evvel Yeni Gazetede de, Sayın Necmet Güresinin vasıtasıyla
girdiğim Yeni Gazetede de istihdamımı sağlayan, Yeni Gazete
kapatılınca da benim çalışmakta olduğum
kitabımın baskısını yapan ve o günden bu yana beni iyi
tanıyan bir duayenimiz. Yerine getirdim, gittiler, Vilayet her türlü
kolaylığı gösterdi kendilerine, araçta temin etti, bütün
ilçeleri dolaştılar, gittiler.
Ben,
bunu dün konuşmacı olarak gelen Sayın Osman Arolata söyledim.
Sayın Osman Arolat ile 30 yıl evvel beraberdik, o unutmuş, ben
onun mezun olduğu yüksek okulun öğrenci cemiyeti
başkanıydım o günlerde. Gittiler, sonra bugün Cumhuriyet
gazetesine baktım, bugünkü programın Osman Arolatın
proğramı olduğunu öğrendim.
Değerli
Arkadaşlar, Değerli Konuklar...
Ben size sırasıyla, önce Sayın Mustafa Gerçekere sunmak üzere ve TRTye sunmak üzere, TRTmizde bölgesel yayınların niçin fazla yer almadığını ve televizyon proğramlarındaki hitabın, sayın seyirciler yerine hangi sözcüklerle başlaması gerektiğini soruyorum. İkinci sorumu Sayın Orhan Erinçe yöneltiyorum, ancak o sorumun yanıtını, ben arada aldım ve Sayın Erinçde oturum başlarken, bu soruyu yanıtladı.
212ye göre gazetecilerin yıpranma paylarının durumunu soracaktım. O yanıtı aldık. Dördüncü soru, Sayın Fikret İlkize, televizyon kameralarının ev ve işyerlerine girişi özel yaşamı ihlal eder mi? Teşekkür ederim.
GERÇEKER: Efendim ben hemen başlayayım, TRT ile ilgili
olarak belgeseller bir zamanlar çok azalmıştı, ama şimdi
sayıları çok arttı, ben size birşeyi soracağım,
ikinci kanalı alabiliyor musunuz? Belgeseller orada
ağırlıklı olarak, orası kültür sanat kanalı
olarak ayrıldığı için, sistematik bölünme de konusal
bölünme de, belgeseller orada. Eğer onu alamıyorsanız elbette o
zaman belgesel sıkıntısı çekeceksiniz, ama
belgesellerimizin sayısı arttı.
Efendim
bir resmi görüşmede elbetteki sayın ve arkasına eklenecek soyad
ya da sayın ve ünvan doğru, ama günlük görüşmemizde hiçbirimiz
sayın lafını kullanmıyoruz. Sevgili kullanmıyoruz, çok
sevgili kullanmıyoruz, evet ağabey, abla gibi şeyler, amca,
dede, baba oluyor, ama bunlar da günlük dilin konuşmaları,
yayına yansımaması gereken şeyler. Benim metinde de var,
şöyle bir uslup kullanmamız gerektiğine inanıyoruz, hepimiz
kullanıyor değiliz. Ben, ısrarla bunu söylüyorum. Çünkü, öbür
türlü bana sahte bir saygı geliyor, bu Almanlardan bize geçti, sabah
söyledim.
Oysa gerçek hitap şekli var. Mesela,
dışarıda arkadaşlarımız sordular. Haber okurken,
arada, e işte, bu iş böyle oldu Sayın Seyirciler, yahut
Sayın Dinleyiciler deyip, bir başka konuya bir tür bağlama
biçiminde kullanıyoruz, dediler. Ya da, canlı yayınsa bunu
söylerken, bir anda bir düşünme imkanı kazanıyoruz, dediler.
İşte bu hatalara düştüğünüz zaman iş bitiyor. Ben de
karşılığında bir örnek verdim. Milletvekili
çıkıyor kürsüye, her üç satırın sonunda Değerli
Milletvekilleri diyor ya, milletvekilleri değerli, değersiz, beni
hiç ilgilendirmiyor, ayrıca Değerli Milletvekilleri denmesinin de
gereği yok. Doğrudan doğruya metnini okusa, yani onları
oradan çıkartın, metinde hiç bir eksiklik yok.
Aynı
şekilde, Evet Sayın Seyirciler, Hayır Sayın Seyirciler
diye cüm-leye başlayın.
Oluyor mu? Olmuyor. yanlış ama, o evet sahnede, evet işte
karşınızda diyen sunucunun, sahnede oranın diline uygun olarak
kullandığı birşey. Orada geçiyor, ama yayında, evet
şimdi, evet bilmem nereye geçiyoruz, hayır geçmiyoruz, dediği
zaman, olmuyor, tutmuyor. Yeri değil. O anlamda ben, eğitim
programlarında da söylüyorum, hiç bunlara gerek olmadığına
inanıyorum. Doğrudan doğruya mesela şimdi Sayın
Dinleyiciler, Sayın hazır olun diye başlamadım hiçbir
zaman konuşmama. Normal, belli bir saygı cümlesini ettikten sonra
devam ediyorum. Tek tek kişileri hedef almam gerektiği zaman da siz
diyorum. Başkaca hiçbir şeye gerek yok.
O, Sayın seyirciler, inanın o
kadar sık sık tekrarlanıyor ki, çok sevgili seyirciler iki
kişi, oturuyor. Konuşurken, mesela: Ben, Orhan Beyle mülakat
yapayım. Çok sevgili Orhan Erinç, filan desem olmaz böyle şey.
Yanlış oluyor, o açıdan yaklaşıyorum, en doğrusu
saygılı hitap tarzı, eğer ünvanlar yoksa tabii, ünvan
varsa, sayın ve ünvanını ekliyoruz o açıdan söyledim.
İLKİZ: Ev ve iş yerlerine televizyon kameraları girer
mi? Soru bu. Niçin girmek istiyorsunuz, ne yapmak istiyorsunuz? O soruya vereceğiniz
yanıt çok önemli, neden gerçekten amacınız ifade özgürlüğü
ve alacağınız örneğin, bir bilgiyi kamuoyuna aktarmak için
eve geliyorsunuz, kamerayla geliyorsunuz, işyerine de kamerayla
geliyorsunuz, şimdi kapıyı çalsanız,
çalındığı zaman çıkan kişi, niye geldiniz?
Şöyle bir haber yapacağız bu haber nedeniyle geldik. İzin
verirse bakın bunda herhangi bir sorun yoktur. Oturuyorsunuz
karşılıklı görüşmenizi yapıyorsunuz, bitiyor ve
çıkacaksınız. Burada hiçbir sorun yok. Oturma odasında
konuşmayı yaparken, zorla yatak odasına giremezsiniz. Özel
yaşam çerçevesi içerisinde izin alınan alanlarda bu gerçekleşir.
Neden aldığınız bilgiyi gazeteci olarak, televizyona çeken
kişi olarak aktarmak istediğiniz için. Bunu yaparken de siz, belli
sınırlamalara bağlısınız o sınırlamalar
doğru sınırlamalardır. O sınırlamalar nelerdir?
Dokuz temel sayılmış, ne genişletilebilir, ne
daraltılabilir, sınırlama vardır. Bu
sınırlamalar nedir? diye soracak olursanız, bakın, ulusal
güvenlik, ülke bütünlüğü, kamu emniyeti, suç işlenmesi veya
düzensizliğin önlenmesi, genel sağlığın
korunması, genel ahlakın korunması, gizli bilgilerin
açığa vurulmasının önlenmesi, başkalarının
şöhret ve haklarının korunması, yargı
organlarının otorite ve tarafsızlığının
sağlanması, dokuz sınırlama var. Bunlardan birini ihlal
ederseniz, ev, işyerlerine televizyon kamerasıyla giremezsiniz. En
önemlisi ve sizi ilgilendiren tarafı, başkalarının
şöhret ve haklarının yani kişisel değerlerinin
korunması olayıdır. Bu nedenle, kamerayı bu şekilde
kullanmak, uluslararası sözleşmelerde böyle kabul edilmiştir,
sınırlama gelebilir, ama özel yaşam alanında bu
şekilde girebilirsiniz.
Beraberinde, atladığım bir
konuyu da bilginize sunayım. Peki, o zaman ne yapacaksınız,
bunun istisnası var mıdır? İstisnası vardır.
Eğer, siz özel yaşama bir anlamda mecbur kalıp müdahale
ederseniz, hakkınızda bir dava açılırsa, savunmanız ne
olacak veya yargı önünde kendinizi nasıl
kurtarırsınız? Asıl olan, kamu yararıdır. Özel
hayatın gizliliğinin geçersiz sayılabileceği
başlıca durumlar şöyle sıralanabilir. Sayın
Başkan, hiç not almanıza gerek yok, çünkü bu sizde var. Büyük bir
suç, yahut yolsuzluk üzerine araştırma ve yayın istisna, büyük
bir suç olacak yahut yolsuzluk üzerine siz bir araştırmayı
yapıyor olacaksınız. Toplumu kötü etkileyici bir tutumla ilgili
araştırma ve yayın yapmak üzere hareket edeceksiniz. Toplumun
güvenliğinin veya sağlığının korunması için
ev ve işyerine televizyon kamerasıyla girmek zorunda kalacaksınız,
ilgili kişinin sözleri yahut eylemleri sonucu, halkın yanılmasının,
yanıltılmasının veya yalnış yapmasının
engellenmesi için, ev ve işyerlerine izin verilmediği takdirde
televizyon kamerasıyla girebilirsiniz. Bunlar sayılan sınırlamalardır.
Ama, yine de çekirdek, öz, bu durumlarda dahi özel hayatın kamuya
açılan kesiti, mutlaka konuyla doğrudan ilgili olacak ve ilgili
kişinin özel hayatının onun kamusal faaliyetlerini de etkileyip
etkilemediği gözetilecektir. Bu, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk
Bildirgesinde yer alan özel hayattır. Bu madde, yargı kararları
dikkate alınarak, uluslararası sözleşmeler dikkate alınarak
ve bu zamana kadar yapılmış olan uygulamalar incelenerek
yazılmış olan bir maddedir. Etik kuralları içerir, ama bu
konu, yargıya böyle geldiği takdirde,
karşılaştığınız takdirde, bunlardan birine
giriyorsa mahkeme, davranışınızı, toplumu bu anlamda
bilgilendirmek adına, doğru davranıştır, hukuka
aykırılık yoktur, şeklinde değerlendirmektedir.
Anlatabildim mi.
Yalnız
bir de tuzak var efendim. Ben de onu söyleyim, davet edilip girebilirsiniz, her
yeri çekebilirsiniz, sonradan da hani, bana üstünü başını
yırtıp, bana tecavüz etti, diye vardır ya bazı örneklerde,
öyle birşeyle de karşılaşabilirsiniz. Bütün bu
şartlara ve sınırlamalara rağmen hazır olun. O
örnekler de var.
Ali
MUTLU (AYDIN): Öncelikle ve bir kez daha semineri düzenleyen
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürümüz Sayın Sezgine,
Rektör Sayın Kazdağlıya, Vali Sayın Göksoya,
katılımcı konuşmacılara içtenlikle teşekkürü
gerekli görüyorum, arzediyorum.
Malumunuz, bir çok mesleğin okulu, okulları bitirenlerin diplomaları var. Çeşitli mesleklerin özel yasaları, özel meslek odaları var. Gazeteciliğin de bir fakültesi olmasına rağmen, bugün Türkiyede gazete kurmak, gazetecilik yapmak için ne bir makamdan izin alma, ne de ruhsata bağlatma gibi mecburiyet yok. Süreç, valiliğe verilen beyanname ile başlıyor.
Bu
kapsamda, eğitsel çalışmalarla, sorunların, ancak bir
kısmına çözümler önerilebiliyor, yetirilebiliyor. Bu bağlamda,
Sayın Gerçekere soruyorum. TRT olarak, nasıl bir yasal düzenlemeyle,
gazete işletmesiyle, gazeteci sorunlarına çözüm bulunabilir ya da bu
konudaki mevcut yasalar revizyonla yeterli hale getirilebilir mi? Teşekkür
ediyorum.
GERÇEKER: Efendim ben, küçüçük bir adamım. Bu soruya nasıl
cevap vereyim. Mümkün değil. Yani, kanun yapıcının,
doğrudan da kanun koyucunun görevini bana sordunuz, olacak iş
değil. Çok büyük bir araştırma gerekir. Ben, kendi görevimin
sınırlarını çizeyim, o zaman anlayacaksınız ki,
bu soruya maalesef ben cevap veremem.
Efendim
ben, yayın hayatımda geçirilmiş olan tecrübeler, işte
bulunduğumuz makamların ışığında,
artık sen, bizim çıkacak yayınları denetle, diye
getirilip oraya oturtulmuş birisiyim. Genel Müdür adına, yayınlanır
ya da yayınlanmaz diyorum. Dehşetli bir makastır, ama yani,
oraya yazdım mı, bitti, kimse yok üstüne çıkabilecek.
Dolayısıyla
elbette yapılacak bir sürü düzenleme var. Bırakın genel
gazetecilik düzenlemesini, TRTnin içinde TRTnin devletin verdiği
güvencesiyle çalışan insanların bile eksikleri var. Kendilerine
göre eksik gördüğü bir çok şey var. Dolayısıyla ben, önce
bir kendiminkini halledeyim, sonra genel gazetecilere geliriz kusuruma
bakmayın.
Hüseyin
SARIALTIN (AFYON): Ben, Fikret Beye sormak
istiyorum, gerçi özel bir soru, ama cevap verip, vermemek hakkında kendisi
serbesttir. Çünkü özel sorular konusunu anlattınız.
Siz
Fikret İlkiz, bundan önceki seminerlerden ve Göktepe davasından
tanışıyoruz sizinle de. Bundan önceki konuşmalarda
devamlı olarak ifade özgürlüğünden, düşünce özgürlüğünden
bahsettiniz ve bahsediyorsunuz. Yerel Medya Eğitimi Seminerini
eleştirdiğimde, Genel Müdür
Sayın Aydın Sezgin Bey, dün bu konuya cevap vermişti.
Sizin bir hukukcu olduğunuzu biliyorum. Cumhuriyet gazetesinin hukuk
danışmanısınız. Burada Basın- Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürlüğünün de hukuk müşavirliğini
yapıyor musunuz? diye özel bir sorum var.
İLKİZ: Yapmıyorum.
SARIALTIN: Fikret Bey hayatınızdakı en kısa cevap
bu oldu. Hayret.
İLKİZ: Uzarsa diye söylüyorum. Bilmiyorum, dün galiba, bu
eğitim seminerinin bir yararı yoktur, demiştiniz siz mi
demiştiniz? Benim aklımda kalan öyle değildi.
Yanılmışım demek ki, benim aklımda kalan,
söylediğim, bunu da okuduğunuzu söylemiştiniz. Bu 350 sayfa,
yararı yok, demiştiniz.
SARIALTIN: Yararı yok demedim.
İLKİZ: Yanılmıyorum herhalde.
GERÇEKER: Artık son soruyu alalım
İLKİZ: Başkan bir dakika. Çok haklısınız, ben,
biraz üzerinde durarak kaldım ve özellikle de siz, beni çok
ilgilendiriyorsunuz. Çünkü, benim sorunum size yararlı olmak.
Anladığım kadarıyla, yararlı olduğumu
düşünüyorum. Eğer, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğünün avukatlığını yapmak söz konusu olursa
yaparım. Ama, bütün bunlara gelebilmek için, benim, Göktepe davası,
Cumhuriyetin Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğü ve diğer
eğitim seminerlerinde sürekli ifade özgürlüğünden bahsetmemi, makul
ve haklı karşılamanız gerekir.
Karşıladığınızı görüyorum, çünkü sözünüzü ve
düşüncenizi ifade ettiniz, hiç sesimi çıkartmadım, yani
katlandım, hiç hoşuma gitmese de katlandım. Yani, beni biraz
üzen görüşte olsa, katlandım. Dört seminere katıldım. Yerel
medya eğitim seminerleri bakımdan da yanılmıyorsam, 12
seminere katıldım. 12 artı dört, etti 16. Demek ki, 16
seminerdeki edindiğim izlenim bakımından, ben, hala yararlı
olduğunu düşünüyorum. O zaman siz de, benim sizin
hakkınızdaki bu eleştirime katlanın. Hoşgörüyle
bakın, diyorum.
GERÇEKER: Aman katlanın, iş bitsin. İş bitsin,
iki tane soru bekliyor. Aman katlanın.
SARIALTIN: Çok kısa bir soru sormak istiyorum sayın
İlkize, şimdi medyada çıkan haberlerden, iki taraf
arasında herhangi birisinden şikayet yok ise,
Savcılığın olaya el koyması, hangi durumda
başlar, bu konu açılabilir mi?
İLKİZ: 1950 yılında kabul edilmiş olan 5680
sayılı Basın Kanunu hükümlerine göre, eğer yasalardan
herhangi birisine aykırılık varsa, taraflardan birinin
şikayeti söz konusu olmaksızın, Savcılık
soruşturma açabilir. Bu da Basın Kanunu hükümleri içerisinde yer
alan 16. maddenin delaletiyle denir. Yayın yoluyla işlenmiş suç
anlamında ve Savcılık kendiliğinden harekete geçer.
Kaldı ki geçmek zorundadır.
Kahraman
ŞAHİNTAŞ (DENİZLİ):
İki gündür dilediğiniz şeyler, Türkiyede yapılan
gazeteciğin dışında şeyler anlatıldı, benim
anladığım kadarıyla.
Kısa
bir fıkra anlatacağım, sorum fıkranın içerisinde,
başkan. Kilo sorunu olan bir insan, doktora gidiyor. Doktor, bunun kilo
sorununu halletmek için kendisine bir reçete hazırlıyor. Sabah iki
dilim ekmek, yarım dilim peynir, iki
zeytin vs. küçük şeylerden bahsediyor. Öğlen,
işte küçük bir menü veriyor, akşama bir menü veriyor. Bu, kilo sorunu
olan vatandaş, kafası bir türlü almıyor bu
anlattıklarını doktorun. Doktor Bey diyor, bu
anlattıklarınızı yemekten önce mi yiyeceğim, yemekten
sonra mı yiyeceğim, diyor.
Şimdi
iki gündür anlatılan
şeyler, gazetecilik adına güzel şeyler gerçekten,
takdir ediyoruz. Hepinize teşekkür ediyoruz, fakat Türkiyede yapılan
gazetecilik, bu anlatılanların dışında, nasıl
değerlendiriyorsunuz ve nasıl çözüme ulaşacak? Bunu da merak
ediyorum.
GERÇEKER: Efendim ben, fıkraya gerekli cevabı vereyim mi?
Ne yemekten önce, ne yemekten sonra, yemek arasında yiyeceksin. Şimdi
herşey bitti. Biz, önce Sayın Rektörümüze, bu imkanları bize
sunan üniversitemize, Sayın Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü yetkililerine teşekkür ediyoruz. Ayrıca sizlerle de
karşılaşma imkanını bize sağladılar. Büyük
mutluluk duyduk.
Bir
daha sefere, kimbilir ne zaman geliriz, kim öle, kim kala bilinmez, ama
herhalde, bu seminerleri devam ettirecekler. Bizler her zaman
hazırız, ayrıca bize ulaşmak isterseniz
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü bunu
sağlayacaktır. Her türlü deneyimimizi size aktarmaya
hazırız. Tekrar hepinize katıldığınız için
teşekkür ediyorum.