AÇILIŞ KONUŞMALARI


 

Prof. Dr. Hasan KAZDAĞLI

 

Pamukkale Üniversitesi Rektörü

 

Sayın Valim, Sayın Komutanım, Sayın Genel Müdürüm, henüz teşrif edemeyen Gazeteciler Cemiyeti’nin Sayın Başkanı uçaktaki rotardan dolayı kendileri şu anda havada. İnşallah öğleden sonra aramızda olacaklar. Ülkemizin önde gelen basın yayın kuruluşlarında görev yapan ve gazetecilik mesleğinin güzel örneklerini sergileyen ve bir anlamda mesleğe yeni girenlerin model aldığı bir kısmı aramızda bulunan değerli gazeteciler. Bu seminer dolayısıyla adeta Ankara’dan Denizli’ye taşınan Başbakanlık Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün kıymetli çalışanları, Pamukkale Üniversitesi’nin değerli mensupları. Afyon, Aydın, Burdur, Kütahya, Isparta, Muğla ve Uşak ve tabii ki Denizli’den seminere katılan bölgemizin değerli gazetecileri, saygıdeğer konuklar...

 

Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ve Pamukkale Üniversitesi’nin işbirliği ve siz değerli konukların katılımı ile gerçekleştirmekte olduğumuz, Üniversitemiz İktisadi İdari Bilimler Fakültesi konferans salonunda iki gün sürecek olan IV. Yerel Medya Eğitim Sempozyumu’na hoşgeldiniz der, hepinizi saygıyla selamlarım.

 

Ben, öncelikle bu seminere evsahipliği yapmış olmaktan dolayı duyduğumuz gururu ve onuru dile getirmek istiyorum. Dün akşam kısaca belirttiğim gibi, Türkiye’de üniversitelerin görevleri arasında bu tür faaliyetleri olağan görüyoruz ve bu tür faaliyetleri diğer eğitim, öğretim, araştırma, geliştirme faaliyetleri kadar önemli buluyoruz. Çünkü içinde bulunduğumuz toplumun, kültürel gelişmesine, sosyoekonomik gelişmesine de üniversitenin katkıda bulunmasından daha doğal birşey olamaz, zaten beklenen birşeydir. Ben göreve geldiğim zaman yeni tanıştığımız Denizli’deki medya mensubu arkadaşlardan bu tür bir istek geldi. Üniversitemiz acaba mesleki eğitim açısından da bizlere katkıda bulunabilir mi diye ve gerçekten bu çok yerinde bir istekti. Bizim tabii basın yayın ile ilgili bir bölümümüz, bir fakültemiz, bir yüksek okulumuz yok. Ama bu eksikliği nasıl giderebiliriz diye düşündük. Sağolsunlar, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü, değerli dostum, arkadaşım Aydın Sezgin Bey bizim isteğimizi kırmadılar, başarı ile gerçekleştirmekte oldukları bu yerel medya seminerinin dördüncüsünü Denizli’de yapmayı kabul ettiler ve bunun için hazırlıklara başladık. Her konuda bize desteklerini esirgemeyen Sayın Valimiz bu konuyu açtığımızda çok yerinde olacağını ifade etti ve gerçekten önemli destekler verdi. Bu semineri, bu şekilde yapmaya cesaret edebildik ve şimdi biraradayız. Bu fırsattan istifade ederek, üniversitemiz hakkında sizlere bazı bilgiler vermek istiyorum. Üniversitemiz 1992 yılında diğer 24 üniversite ile birlikte kuruldu. Tabii kurulduğunda Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlı üç fakültesi ve bir yüksek okulu vardı. Bunlardan Eğitim Fakültesi 1958’e kadar uzanan bir geçmişe, Mühendislik Fakültesi 1976’ya kadar uzanan bir geçmişe sahiptir. Tıp Fakültemiz ve  Meslek Yüksek Okulumuz gene 1987 tarihinde kurulmuştur. 2000 yılı itibariyle 10 bin öğrencimiz var. Altı ayrı alanda mühendis yetiştiriyoruz. Sekiz ayrı alanda öğretmen yetiştiriyoruz.  Tıp Fakültesinde doktor yetiştiriyoruz ve bir kaç alan dışında hemen her konuda uzmanlık eğitimi veriyoruz. Teknik Eğitim Fakültemizde teknik öğretmen yetiştiri-yoruz . Tabii her üniversitede olan Fen, Edebiyat Fakültemizde fizik, kimya, biyoloji gibi teknik konular, tarih, Türk dili edebiyatı, felsefe ve bu sene yeni açılacak olan sosyoloji alanlarında eğitim veriyoruz. İçinde bulunduğumuz bina, İktisadi İdari Bilimler Fakültesinin yeni hizmete giren binası. Burada da işletmeci ve iktisatçı yetiştiriyoruz ve meslek yüksek okullarımızda teknisyen düzeyinde ara eleman yetiştiriyoruz. Bunların bir kısmı sağlıkla ilgili, bir kısmı diğer alanlarla ilgili. Dört yıllık Fizik Tedavi Yüksek Okulumuz ve Sağlık Yüksek Okulumuz var ayrıca.

 

Hemen  hemen  her sene 3 bin  civarında yeni öğrenci kabul ediyoruz. 2 bine yakın da mezun veriyoruz. Kurulduğumuzdan bu güne 6 bin dolayında Pamukkale Üniversitesi diplomasını taşıyan mezunumuz var ve onları izleyebildiğimiz kadarıyla çoğu meslek hayatlarında önemli yerdeler. Başarıyla mesleklerini icra ediyorlar. Amacımız tabii dünyanın her yerinde mesleğini rahatlıkla icra edebilecek öğretmenler, mühendisler, doktorlar ve diğer alanlarda insanlar yetiştirmek. Gün geçtikçe de bu amaca doğru yöneliyoruz.

 

Bilimsel araştırmalar bakımından yeni kurulmuş bir üniversite olmamıza rağmen, 73 üniversite arasında sadece mutlak sayıların sıralaması olarak bakıldığında 39’ncu sıradayız. Bu sıralama uluslararası atıf endeksinde yer alan yayınlar dikkate alınarak yapılmıştır. Öğretim üyesi başına düşünüldüğünde ilk 20 üniversite içerisindeyiz. Pamukkale Üniversitesi yeni bir üniversite olmasına rağmen, Türkiye ortalamasının oldukca üstünde. Tabii ki yerleşik ve uzun süredir  çalışan üniversitelerle hemen rekabet yapmamız kuruluş sancılarını yaşarken mümkün değil ama, üniversitemiz mensuplarında bu konuda çok yoğun bir istek var, yoğun bir azim var, biz de bunlara destek olmaya çalışıyoruz ve nihayet üniversite sanayi işbirliği konusunda bir yıldan bu yana ciddi adımlar atmaya başladık. Sanayicilerle toplantılar yapıyoruz sürekli. Hangi alanlarda işbirliği yapabileceğimizi. Sanayinin bu güne kadar Denizli’de ulaştığı başarının devamı için neler yapabileceğimizi araştırıyoruz. Bu konuda TUBİTAK ve diğer kuruluşlardan da destek alma gayreti içerisindeyiz. Şu ana kadar aldığımız sinyaller olumlu. Belki son olarak üniversitemiz hakkında şunu söyleyebilirim. Hem halkı aydınlatma, hem öğrencilerimizin bilgilerini genişletme bakımından haftada en az iki toplantı yapıyoruz. Nisan ve Mayıs aylarında Üniversitemizin davetlisi olarak dışarıdan konuk ettiğimiz kişilerin sayısı 500’e yaklaşacak. Bu da herhalde önemli bir orandır diye düşünüyorum.

 

Şimdi eğer beni bağışlarsanız haddimi aşmadan birazcık medya ile ilgili, bugünkü seminerin konusu ile ilgili görüşlerimi arzetmek istiyorum.

 

Tabii size medyanın önemini de anlatacak değilim. Bunu artık hepimiz biliyoruz. Özellikle küreselleşen ve giderek evrensel değerlerin hakim olmaya başladığı bir dönemde, medyanın vazgeçilmezliği ve önceliği he-pimizce biliniyor.

 

Günümüzün dünyasında hiç kimse medyadan vazgeçemez, medyasız yapamaz. Medya şekil değiştirir, yeni mecralar bulur, farklı araçlar kullanır, ama yine de görevini yapar ve vazgeçilmezliğini sürdürür. Bu gerçeği he-pimiz kabul ediyoruz. Medyanın gücünü de biliyoruz. Tek isteğimiz, he-pimizin isteği, medyanın görevini tam olarak yapmasıdır. Nedir medyanın görevi? En basit tanımıyla  çevremizde ve uzaklarda olup biten herşeyden bizi haberdar etmek, yani haber vermek. Bizi, bize olduğu gibi anlatmak. Yorum da yapacak. Olaylar karşısında doğal olarak tavır da alacak. Bazen öfkelenecek, bazen uyaracak, bazen de destek olacak. Ama bunlardan önce olay nedir, bunu bize anlatacak. O haberin tanımındaki 5N, 1K’yı eksiksiz yerine getirecek. Ne, nerede, ne zaman, niçin, nasıl ve kim sorularının cevabını bize doğru olarak verecek. Bir kaynaktan değil, farklı kaynaklardan o bilgiyi doğrulayarak verecek. Birisi ortaya bir iddia attığı zaman o iddiayı tabii ki haber yapacak. Ama aynı anda muhatabının da cevabını vermek kaydıyla. İnsan onuruyla, haysiyetiyle, şerefiyle oynamayacak. Kendini hiç bir zaman yargı yerine koymadan, hele hele hem savcı hem yargıç olmadan görevini yapacak. Medya yediemin olacak. Kendisine söylenen her sözü bir mukaddes emanet olarak kabul edecek ve onu hiç bozmadan sahibine yani okuruna, dinleyicisine, seyircisine ulaştıracak. Bunu yaptığı zaman biz medyayı seveceğiz, her derdimizde, sıkıntımızda, tasamızda, kıvancımızda ona koşacağız, derdimizi onunla paylaşacağız.

 

Peki bugün bunları medya yerine getiriyor mu? Sadece bir okur olarak konuşuyorum, bir seyirci olarak konuşuyorum. Maalesef, medya bugün bu görevi yeterince yerine getiremiyor. Belki yanılıyorum. Bazen kendi görüşünü haber diye veriyor. Bazen eleştiri sınırını aşıp, yargıç oluyor. Bazen insanların onurunu kırıyor, haysiyet ve şerefi ile oynuyor. Ama çoğu zaman da yapması gereken asıl işi yapmıyor, haber vermiyor. Özellikle iyi, olumlu, güzel haberlere pek itibar etmiyor. “Kötü haber, iyi haberdir” diye bir slogan duydum. Öyle olunca da okur, medyadan uzaklaşıyor. Bugün baktığımızda, eskiden milyon düzeyinde satan gazeteler, şimdilerde yüzbinler civarında dolanıyor. Satışını artırmak için çeşitli yollara başvuruyor. Eskiden satış artırmak için promosyon veriyorlardı, şimdi gazetelerin kendisi promosyon malzemesi oldu. Petrol istasyonlarında ya da kimi alış veriş merkezlerinde size bir de günlük gazete veriyorlar.

 

Bütün bunlar kötü sonucu değiştirmeyince, gazeteler, şimdilerde fiyatlarını düşürmeye başladılar. Buraya gelmenin bir çok nedenlerini sayabilirsiniz. Tabii ki bugün burada toplanan değerli medya mensupları arkadaşlar ve onların örgütleri bu değerlendirmeyi yapacaktır. Ama benim naçizane gördüğüm  temel neden şudur; eskiden gazeteler geniş bir muhabir sistemine sahipti. İyi yetişmiş muhabirler yıllarca bu mesleği sürdürür ve toplumun nabzını tutarlardı. Şimdi ise muhabirler deyim yerindeyse tu kaka oldu, onların yerine köşe yazarları ve starlar sistemi hakim oldu. Öyle olunca da, gazeteler, yaşayan organizmalar değil, şık birer ofis bürosu oldular. Yazarlar da, yazılarını odasında veya evinde bilgisayarında yazmaya başladılar. Olay yerine gitmek, taraflarla konuşmak neredeyse unutuldu. Buna bir de medyanın, Cağaloğlundan İkitelli’ye taşınması eklenince kötü gidiş adeta kaçınılmaz hale geldi. Şimdi durum sanıyorum  biraz  anlaşıldı, medya tekrar şehir merkezine İstanbul’a dönmeye başladı. Ama sadece mekan değişikliği yetmez, anlayış değişikliği de gerekli. Ama asıl değişmesi gereken şey, benim naçizane görüşüm, yeniden muhabir sistemine dönülmesidir. Bu mesleğin asıl meşakkatine katlanan sizler, yeniden ön plana çıkmadıkça, ben kişisel olarak medyanın daha fazla tüketilebileceğine inanmıyorum. Eğer bu sisteme dönülmezse, korkarım internet, meydanın yerini alacak. Çünkü sanal dünyada maliyetler oldukça düştü. Üstelik sansür ve yer sıkıntısı da yok, dağıtım sorunu da yok. e-mail ile mesajınızı istediğinize ulaştırabiliyorsunuz. Unutmayınız ki, ABD Başkanı Bill Clinton ile Monica Lewinski’nin savcıya verdikleri itirafları, kamuoyuna önce internet duyurdu. Basın bu bilgiyi internetten aldı. Zaten yüzlerce sayfayı medyanın yayınlaması da mümkün değildi. Bu gazeteciler ve medya yöneticileri için yeterli bir mesaj olsa gerek diye düşünüyorum. Ben, çağın yeni oyuncağı interneti seviyorum. Ama haberi de, alıştığım medyadan okumak ve izlemek istiyorum.

 

Bu genel görüşlerden sonra Denizli’deki toplantıyla ilgili bir, iki şey söylemek istiyorum. Gerçekten bu toplantı vesilesiyle konuya biraz eğildiğimde gördüm ki, bu karamsar gibi görünen tablo değişmeye başladı. Gerek meslek örgütleri, gerek mesleğinde duayen gazeteciler, gerek yerel örgütler basında etik konusunu biraz daha ön plana çıkarmaya başladılar. Kendi kendilerine oto kontrol, denetim, eğitim konusuna önem vermeye başladılar. Herhalde böyle olursa söylediğimiz sorunlar minimum düzeye inecektir diye düşünüyoruz. Biz bu toplantı vesilesiyle sözü edilen amaçlara küçük bir katkıda bulunabiliyorsak, bundan büyük mutluluk duyarız.

 

Tekrar, Basın-Yayın Genel Müdürlüğü’ne, Sayın Valimize, değerli katılımcılara içten teşekkürlerimi sunuyorum. Bu toplantının yararlı olmasını diliyorum. Umuyorum bu öğleden sonradan itibaren sizlere hitap edecek olan değerli gazeteciler, çok önemli bilgiler vereceklerdir. Sizler sorularınızla mesleğinizdeki sorunlarınızı dile getireceksiniz ve zaten şu anda, Denizli için konuşuyorum, Türkiye ortalamasının üzerinde bir sevi-yeye gelmiş olan yerel gazeteciler de daha da kendilerini geliştirecekler. Az önce Sayın Genel Müdürümüzün ifade ettiği, evrensellik ve yerellik bağlantısını çok daha iyi kuracaklardır. Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygı ile selamlıyorum.