Pamukkale
Üniversitesi İktisadi ve İdari
Bilimler Fakültesi Dekanı
Sayın
Genel Müdür, Sayın Rektörüm, Sayın Başkan, Değerli
Konuklar, Değerli Basın Mensupları....
Hepinizi
saygıyla selamlıyor ve hoşgeldiniz diyorum.
Konuşmama
başlamadan önce 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü gününüzü
kutlamak istiyorum ve dördüncüsü düzenlenen yerel medya eğitim semineri
toplantısında ben, temel kavramlar üzerinde durmak isti-yorum. Aslında
kitle iletişimi, kitle kültürü, popüler kültür günümüzde çok
sıklıkla ele alınan, tartışılan, üzerinde
farklı açıklamalar, farklı değerlendirmeler yapılan
kavramlar. Bu kavramları mesleğiniz gereği sizler tabii çok daha
geniş, çok daha derinlemesine tartışıyor, izliyor,
farklı yeni görüşler oluşturuyorsunuz. Ben daha çok bu
kavramları, toplumsal değişim ile ilişkileri
bağlamında ele almak istiyorum.
Kitle
iletişimi, çağımızın yeni olgusudur. Günümüzde giderek
sosyopolitik bir güç haline gelmiştir. Belirtilmesi gereken nokta;
iletişimle, kitle iletişimi kavramları arasındaki
farklılık. İletişim, insanlık tarihi kadar eski olan
bir kavram. Buna karşın kitle iletişimi, ancak teknolojik gelişmeler
ile çağımızın özellikle
geliştirdiği, ortaya çıkardığı teknik araçlarla gerçekleştirilen bir olgu.
Kitle iletişim olgusunu, yazılı basının gelişmesi
ve okumanın bireyselleştirilmesi ile de başlatmak mümkün. Kitle
iletişiminin ortaya
çıkışının iki nedene bağlanarak
açıklandığını görüyoruz literatürde. Bunlardan
birincisi; toplumun genel olarak belirli bir teknolojik düzeye
ulaşması, ikincisi ise; bu üretilen ürünü alabilecek geniş bir
kitlenin varlığı. Doğal olarak hem teknolojik ürünlerin
oluşması ya da teknolojinin gelişmesi ve de kitlenin, yani insanların daha
kalabalık şekilde bir arada yaşar hale gelmeleri, toplumsal
gelişmenin insanlık tarihi boyunca ileriye doğru
gelişiminin, ancak belli bir evresinde, belli bir döneminde
oluşmuştur. Şu şekilde de izah edebiliriz durumu. Kitle
iletişimi, toplumsal değişim
süreci içerisinde toplumsal
yapının diğer kurumları ile birlikte etkileşen,
onlarla birlikte karşılıklı bir süreç içerisinde etkileşerek,
değişerek, hem onlar üzerinde etkilerde bulunan hem de onlardan
etkilenen bir süreç içerisinde biçimlenmiştir. Biz sosyolojik olarak kitle
iletişimini, toplumsal yapının üç temel niteliği ile
ilişkilendirerek değerlendirebiliriz. Toplumsal yapının ya
da yapı dediğimizde biz, birlikte yaşayan insanların aralarında kurdukları
ilişkileri anlıyoruz. Toplumsal yapıyı, düzenlenmiş
insan ilişkileri olarak tanımlıyoruz. Bu ilişkiler
çerçevesinde, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kurumlar
oluşuyor ve ortaya çıkıyor. Yani, mal ve hizmetlerin
üretilmesinde ve bölüşülmesindeki ilişkileri düzenleyen kurumlar
olarak ekonomik kurumlar oluşuyor. İnsanlar arasındaki
ilişkilerin; yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkilerin
düzenlenmesi sürecinde ya da bu gereksinmelerin karşılanması
sürecinde, siyasal kurumlar oluşuyor, ortaya çıkıyor.
Çocuğun yetiştirilmesi ve eğitilmesi, bireyin
toplumsallaştırılması sürecinde aile kurumu oluşuyor
ve ortaya çıkıyor. Keza, din kurumu ve eğitim kurumu.
İşte iletişim, aslında bütün bu kurumların
oluşmasında başlangıçtan beri insanlık tarihi kadar
eski olan bir kavram olarak, bir olgu olarak çok ilkel bir toplulukta bile
bireylerin birbirleriyle zorunlu olarak, belki kendi
varlıklarını kendi sürekliliklerini sağlayabilmek için bir
etkileşim ya da bir iletişim kurma çabalarının bir
arayışı olarak ortaya çıkmıştır.
Toplumsal
yapının niteliklerini üç düzeyde değerlendirebileceğimizi
söylemiştim. Bunlardan birincisi, toplumsal etkileşim. Yani toplumsal
yapıda yer alan, biraz önce belirttiğimiz her kurum; siyasal
kurumlar, eğitim kurumu, aile ve din, birbirleriyle ilişki içerisinde
olmak durumunda. Aralarında karşılıklı bir
etkileşim olmak zorunda. İşte iletişimi biz, aslında
bu kurumlar arasındaki ilişkinin kurulmasında ve güçlenmesinde
iletişimin önemli bir işlevi
olarak, toplumsal bir işlevi olarak görüyor ve değerlendiriyoruz.
Ögeler arasındaki bu ilişki ve etkileşim, ister istemez ögelerin
herhangi birinde meydana gelen bir değişmenin, diğer öğeye
de erişmesi, etkilemesi, onu değiştirmesi ile sonuçlanmakta.
Yine bu etkileşim içerisinde, iletişim kurumlarına ya da
iletişim süreçlerine ya da araçlarına çok önemli bir takım
işlevler yüklenilmekte.
Yine
diğer bir niteliği olarak tanımladığımız
toplumsal bütünlüğün gerçekleştirilmesinde de, iletişimin son
derece önemli bir işlevi vardır. Çünkü toplumda yer alan kurumlar,
yani ekonomik kurumlar ya da siyasal kurumlar ya da inanç ya da dinler ya da
örf adet ve gelenekler. Bu alanlardaki kurumlar aynı zamanda
değişmezler ya da aynı hızla değişimleri
gerçekleşmez. Farklı hızla ve farklı zamanda gerçekleşen
bu kurumlar arasında, bir bütünlüğün kurulması gerçekleşir.
Eğer bütünlük kaybolursa, toplumsal yapıda çözülme denilen ya da
gecikme denilen bir takım gerginlikler, bir takım
sıkıntılar söz konusu olabilir. İşte iletişim,
aynı zamanda bu ögeler arasındaki bütünlüğü de sağlayan,
gerçekleştiren ve yapısal bütünlüğü koruyan bir süreç olarak
ortaya çıkmakta. Biraz sonra, kitle iletişiminin işlevleri
nedir? sorusuna yanıt ararken, bu bütünlüğü sağlama
işlevinin tekrar üzerinde duracağız. Tabii doğal
olarak gerek toplumsal
etkileşim ya da toplumsal bütünlük başlangıçta olduğu gibi
ya da verili olarak alınsa bile, bir toplum içerisinde sabit
kalmıyor. Değişik nedenlerle zaman içerisinde sürekli bir
değişimden geçiyor, farklı nedenlerle, farklı faktörlerden
kaynaklanarak. İster istemez toplumsal değişme, bir önceki
durumla, bir sonraki durum
arasındaki farklılık olarak da tanımlansa, burada bu
olguya değişme denilmesindeki
temel neden, gelişme ya da
ilerleme gibi kavramların öznellik ya da subjektiflik
taşıması ve kişiden
kişiye değişmesinden ötürüdür. Ama değişme; daha
nesnel, daha tarafsız ve daha objektif bir kavram olarak bu
farklılığı açıklayan bir olgu. Toplumsal
değişim, toplumun bütün kurumlarını kapsamakta, fakat bu
kapsam içerisinde, özellikle bir takım öğelerin bizim daha çok maddi
ögeler dediğimiz teknolojik ögelerin daha hızlı ve daha çabuk
değiştiğini görürüz. Ama bunun dışında kalan
ögeler, örneğin, eğitim gibi, siyaset gibi, din ve hukuk gibi, örf,
adet ve gelenekler gibi unsurların ise daha ağır ve daha
yavaş değiştiği gözlenir. Kitle iletişimi ya da
iletişim, bu alandaki toplumun üst yapı kurumları ya da manevi
kültürün manevi ögeleri olarak tanımlanan ögelerdeki
değişikliğin hızlanmasını artıran ya da onu
yönlendiren, onu et-kileyen bir olgu olarak, bir araç olarak da önem
kazanır.
Toplumsal
değişimin, doğal olarak kaynaklarından biri de, tabii
değişme, yalnızca toplumun iç kaynaklarından, iç
dinamiklerinden gerçekleşerek oluşmuyor. Toplumu çevreleyen ya da
toplumsal yapıyı çevreleyen farklı kültürler
arasındaki ilişki ve
etkileşimden de kaynaklanmakta.
İşte bu noktada iletişim, bilgi akışı
açısından farklı örneklerin, farklı düşüncelerin,
farklı araç ve gereçlerin, farklı teknolojilerin topluma girmesinde
ya da sızmasında bir araç olarak önemli bir işlev üstlenerek
karşımıza çıkıyor. Tabii değişme, her
toplumda aynı şekilde gerçekleşmiyor. Doğal olarak kitle
iletişim araçları da, her toplumda değişimi aynı
yönde, aynı hızla ve aynı biçimde etkilemiyorlar. Değişim
süreci içerisindeki toplumlara baktığımızda, çok yakın
tarihimizde bile, kimi toplumsal yapılarda, kimi siyasal yapılarda
kitle iletişim araçlarının bazen egemen ideolojinin
yansıması ya da iletilmesi işlevini üstlendiklerini, buna
karşın, diğer
toplumlarda ise egemen
ideolojiye karşı
belki daha farklı, özellikle
özgürlük gibi, demokrasi gibi, insan hakları gibi temel değerler
üzerinde, bunların taşıyıcısı ve bunların
yayıcısı olarak oluştuğunu, ortaya
çıktığını ve önem kazandığını
görüyoruz.
Toplumların
farklı özellikleri ve farklı yapılara sahip olmaları
doğal olarak, toplumsal değişme sürecinin de farklı
biçimlerde gerçekleşmesine yol açıyor. Bu konuda değişik
değerlendirmeler var. İster istemez karşı karşıya
geldiğiniz kültür ve özellikleri, sizin toplumsal yapınızın
değişimini ya da onun alacağı biçim üzerinde önemli etkilerde
bulunuyor. Bu şekilde karşı karşıya gelinen durumu ya
da karşı karşıya gelinmiş iki kültürü; alıcı
kültür ya da verici kültür şeklinde bir tanımlama ile açıklamaya
çalışıyoruz. Yani diyelim Türk Kültürü, eğer kendisini
çevreleyen ya da benzemeye çalıştığı Batı Kültürü
ile karşı karşıya gelmiş bir durumda ise, Türk
toplumu, alıcı kültür konumunda olmakta, buna karşılık Batı Kültürü, benzemek istediğimiz
ya da dönüşmek istediğimiz kültür ise, verici kültür konumunda
kalmakta. Ama hiç bir zaman bu kültürün karşısında olan Türk
Kültürü ya da yalnızca bu Türk Kültürü, Batı Kültürünün
karşısında değil. Diğer farklı kültürler de,
Batı Kültürünün karşısında. Aynı şekilde,
Batı Kültürü de çok homajen bir kültürdür. Kendi içerisinde çok
farklı özellikleri, çok farklı değerleri, çok farklı teknolojik
düzeyleri taşıyan bir
kültür. O nedenle diyelim ki, İngiliz toplumunun içinde girdiğiniz
ilişkiler veya Japon Kültürü ile karşı karşıya
geldiğinizde içine gireceğiniz ilişkiler ya da Amerikan
Kültürü ile karşıya
karşıya
geldiğimizde, bizim kültürümüzün alacağı etkilenmeler çok farklı şekillerde
ortaya çıkacaktır. Çünkü o kültür, Batı Kültürü olarak
değerlendirdiğimiz, tanımladığımız o kültür
de, kendi içerisinde, örneğin; özümleyici kültür ya da toplayıcı kültür gibi
farklı özellikler taşır. Bu özellikle, aslında o kültürün
belki hiyerarşik yapılara önem vermesi, daha özgür ya da daha
egaliter bir yapıya sahip olması şeklinde farklılaşır.
Eğer siz daha eşitlikçi, daha özgürlükçü bir yapı ile karşı karşıya
kalmışsanız, bundan alacağınız etkilenmeler
sonucunda kendi yapınız da, kendi değişik kültürünüzdeki
değişmeler de özgürlüğe, demokrasiye, insan haklarına dönük
olacaktır. Ama karşı karşıya geldiğiniz
kültürün nitelikleri, eğer baskıcıysa, eğer otoriterse, eğer hiyerarşik
kurumlara ağırlık veriyorsa, eğer yapı bunlarla
biçimlenmişse, ister istemez değişme durumunda kalan
alıcı kültür de kendi yapısını bu noktalara bağlı
kalarak değiştirmektedir. İşte bu farklılıklardan
ötürü, zaman zaman hep sorduğumuz bir takım soruları sürekli
olarak tekrar etmek durumunda kalıyoruz. Eğer bu kültürler arasındaki farklılıkları gözardı edersek,
şu soruları sürekli olarak soruyoruz. Neden, bir takım toplumlar
değişme süreçlerinde gerginliklere, çatışmalara, bölünmelere,
iç savaşlara tanık oluyorlar da bir takım toplumlarda
değişme daha sağlıklı, daha stabil, daha düzenli ve
daha istikrarlı bir şekilde gerçekleşiyor. Neden, bir takım toplumlarda
değişme sürecinde toplumsal katılım, siyasal
katılım çok üst düzeyde gerçekleşiyor da, neden, bir takım
toplumlarda toplumsal değişme yalnızca küçük bir
azınlığın baskısı ile, denetimi ve kontrolü ile
gerçekleşiyor. Neden, bir takım toplumlarda yine siyasal iktidarın
meşruluğu hiç bir zaman
tartışma konusu
yapılmazken, bir
kısım toplumlarda da siyasal iktidarın meşruluk
sorunu sürekli olarak bir tartışma halinde kalmaktadır? Halk
kitlelerinin katılımı
ya da katılmaması, uzak durması, değişime tepki
göstermesi ya da direnmesi; karşı karşıya gelinen
kültürlerin hem alıcı kültür düzeyinde, hem verici kültür düzeyinde
sahip oldukları farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Tabii
bir de toplumsal değişmenin nasıl gerçekleştiği
konusundaki, toplumsal değişimi etkileyen faktörler de önemlidir. Bir
toplumsal değişmenin değişkenlerini genelde, faktörler, zamanlama,
sıralama, hız gibi değişik olgularla
ilişkilendiriyoruz, ama, bunlar konumuzla çok doğrudan ilişkili
olmadığı için üzerinde fazla durmak istemiyorum.
Konumuzla
ilişkili olan bir başka kavram, kitle kültürü kavramı. Kitle kültürü
kavramını aslında polüler kültür ve folk kültürü ile de
ilişkilendirerek tanımlamak zorundayız. Biz, ortak
yaşamın sonucunda oluşan ve ortaya çıkan gerek anlam
değer ve kuralları, gerekse maddi ögelerin bir bütünü olarak
tanımladığımız kültürün içerisinde bir takım alt
kültür kavramları ile ya da olgularıyla ya da süreçleriyle
karşılaşırız. İşte bunlardan bir farklı
tanımlama da kitle kültürü olarak karşımıza çıkar. Kitle
kültürü, sanayii üretiminin, kitlesel kurallara göre üretilen, kitlesel
dağıtım teknikleriyle dağıtılan ve kitleye
seslenen kültür olarak ortaya çıkmaktadır. Belki kitle kültürüne
yöneltilen eleştirilere baktığımızda, biz, kitle
kültürünün ne olduğunu, nasıl anlaşılması
gerektiği konusunu daha net olarak görebileceğiz. Örneğin, kitle
kültürü, seri üretimi ve standartlaşmayı gerektirir. Yani
standartlaşma, doğal olarak bireyler arasındaki
farklılıkları törpüleyen, onları daha homojen, daha
birbirine benzer bir nitelik kazandırmaya dönük bir özellik olarak ortaya
çıkar. Kitle kültürünün bir başka özelliği de, seri üretimden
dolayı, ürettiği malı, ticari bir meta haline
dönüştürmesidir. Burada tabii ister istemez, özgür girişimin
boyutlarının sınırlandığını görürüz.
Sanatçının, örneğin; özgünlükten çok, var olanı
tekrarlamak gibi bir konumda kaldığını, ürünlerinde ortaya
koyduğu çalışmalarında gözleriz.
Kitle
kültürünün bir başka özelliği de ya da eleştirilen bir
başka noktası da, düzeyinin düşüklüğünden söz edilmektedir.
Aslında burada, kitle kültürünü üreten, yayan konumunda kalan, özellikle
ulusal medya, sihirli bir sözcüğün arkasına saklanmaktadır.
Halkın beğenisi, halk bunu istiyor, Halkın beklentisi bu
şeklinde. Aslında burada kendi beğenisi ya da kendi yapmak
istediklerini belki hiç bir araştırmaya, hiç bir toplumsal
çalışmaya gerek duymadan, halk istiyor, halk yapıyormuş
gibi vermeye, iletmeye, belki iletilmesini istedikleri ya da ortaya çıkmasını
düşündükleri değerleri yaygınlaştırmaya, bunu sürekli
kılmaya çalışır kitle kültürü. Bu bir anlamda, tabii,
kültürel canlılığın, kültürel
farklılıkların
ortadan kalkmasına,
kaybolmasına da yol açar. Kitle kültürü, doğal olarak uyutucu bir
özelliğe sahiptir. İnsanlar, günlerinin önemli bir
kısmını, görsel medyanın karşısında,
televizyonun karşısında geçirerek, kendi yaratıcılıklarını,
kendi zekalarını, kendi farklılıklarını açmak,
geliştirmek için zaman ayırmazlar, yani bir anlamda zaman çalan,
zaman öldüren bir etkisi vardır kitle kültürünün. Çalınan bir zaman
sözkonusudur. Kitle kültürünün doğal olarak psikolojik olumsuz
etkilerinden de söz edilmektedir. Örneğin, sürekli olarak, özellikle
kimlik kazanma, yeni kimlik kazanma ya da özdeşim kurma sürecinde olan
gençler, çocuklar, şiddetle ya da bir takım
ahlaksızlıklarla karşı karşıya kalmakta ve
bunlardan, kimliklerinin oluşması
ve biçimlenmesi döneminde son derece olumsuz şekilde
etkilenmektedirler. Tabii burada çıkış noktası,
yalnızca, efendim, işte anahtar sizin elinizde, onu değiştirirsiniz,
onu izlemezsiniz, siz başka kanala geçin, bunu izleme durumunda
değilsiniz gibi bir başka kavramın ya da bir başka
yanılsamanın arkasına saklanılmakta. Böylece iletişim
teknolojilerinin gelişmesi, zevklerin çeşitlenmesine, farklı
kültürel kimliklerin ortaya çıkmasına ve toplumda mozaik bir kültürün
yaşanmasına, dolayısıyla, insanların seçme
özgürlüğünün artmasına olanak tanıması gerekirken, belki
bazen, bunların tam tersi işlevler de üstlenebilmekte. Kitle kültürü
ile ilişkili bir diğer kavram da popüler kültürdür. Popüler kültür,
başlangıçta bir azınlığa ait olan kültürün yaygınlaşarak,
çoğunluğun kültürü haline dönüşmesidir. Buna örnek olarak da,
özellikle matbaanın icadı ile yazılı kültürün önlenemez
yükselişi göste-rilebilir. Popüler kültür aslında, kitle kültüründen
daha kapsayıcıdır. Belki, daha özgürlükçüdür. Aslında yerel
kültürlerin de önünü açan bir olgudur. Çünkü, kitle kültüründe daha
baskıcı, daha tek yönlü bir belirleyicilik, bir hegomanik bir
etkileme söz konusudur. Tabii, ama, folk kültürü de popüler kültürden
farklı bir olgu. Kuşkusuz tam anlamıyla, popüler kültür olarak
tanımlanamaz. Ancak, ondan etkilenmiştir, fakat aralarında
belirli bir bağ vardır.
Değerli
Konuklar...
Şimdi
özellikle kitle iletişiminin üzerinde durmak istiyorum. Yani kitle
iletişimini, önce tanımlamaya çalışalım. Kitle kültürü
ve popüler kültür ya da toplumsal yapı ile değişimi olan
ilişkilerini, çok genel olarak gözden geçirdikten sonra, her şeyden
önce kitle ileşitimi; bilginin, düşüncenin ve tutumların daha
geniş bir kitleye, daha teknik araç ve teknolojiler kullanılarak
iletilmesi sürecidir. Tabii burada doğal olarak, iki önemli kavramla
karşı karşıya kalıyoruz. Bunlardan birisi; bir araç,
yani teknoloji, diğeri de kitle. Farklı açıdan, farklı bir
tanımdan kitle iletişimi; iletilerin, yani mesajların,
dolaylı, tek yönlü teknik bir araç sayesinde, dağınık bir
izleyici seyirci kitlesine iletildiği bir süreç şeklinde
tanımlanmakta. Yine bu tanımda da, kitlesel ve tek yönlülük
kavramlarına dikkat çekmek istiyorum. Fakat her zaman için bir tek
yönlülükten söz etmek mümkün değil. Çünkü ister sözlü basında, yani,
radyo ile olsun; dinleyicisiyle, yayın kuruluşu arasında
bir ilişki ya da gazete ile
okuyucusu arasında bir
ilişki, doğal olarak televizyonla da izleyicisi arasında
bir ilişki ve bir etkileşim kurulabilir. Ama, burada
vurgulanması gereken, bu etkileşimin aslında
karşılıklı tek yönlü oluşunun
sınırlarının biraz daha, özellikle, haberi ya da
mesajı alan unsur, yani, insan tarafından genişletilmesi,
çeşitlenmesi ve belki bir geri beslenme olarak
tanımlayacağımız bir süreçte, medya kurum ve kuruluşlarında
gerek haber iletme ya da haber hazırlama noktalarında bir takım
ilkelere dikkat etmelerine önem vermektir.
İletişimin
toplumsal işlevleri nedir? sorusuna yanıt arayarak, devam etmek
istiyorum. Önemli bir iletişim bilimci Mc Braytenin, bir çok ses, tek
bir dünya isimli çalışmasında, iletişimin işlevlerini
sekiz başlık altında topladığını görüyoruz.
Tabii, bunlardan en önemlisi, habercilik işlevidir. Bu işlev, kitle
iletişim araçlarının temel ve en bilinen işlevini
oluşturmaktadır. Bireysel, toplumsal, ulusal ve uluslararası
boyutta haber, veri, mesaj ve görüntü ve yorumların aktarılması,
toplanması, depolanması, işlenmesi ve
dağıtılması işlevi olarak ortaya
çıkmaktadır. Habercilik işlevine, biz kendi medyamız
açısından baktığımızda, aslında üzülerek
söylemek gerekir ki, çok fazla önemsenmediğini ya da genel olarak
programların oranlarını değerlendirdiğimizde,
haberciliğin ne yazık ki, çok salt düzeyde
kaldığını, üstelik haber programları adı
altında belki magazinlerin artık haberleştirildiğini, haber
saatlerinin magazin programları ile doldurulduğunu görüyoruz.
Kitle
iteşiminin bir diğer işlevi, toplumsallaştırma
işlevidir. Kitle iletişim araçlarının gelişmesi,
aslında toplumsallaştırma işlevini aileden, okuldan,
yakın arkadaş gruplarından ve çevreden alarak, kitle
iletişim araçlarını bu konuda son derece önemli bir noktaya
getirmiştir. Bu yüzden de, kitle iletişim araçlarının
özellikle, kendi denetimlerini mutlak bir şekilde gerçekleştirmesi,
bu önemli işlevi yerine getirirken, kendi kurdukları örgütleri
aracılığı ile, (yukarıdan devlet tarafından
kurulmuş örgütler aracılığı ile değil) kendi
oluşturdukları dernekler ve örgütler aracılığı
ile bu denetimi yapmaları gerekmekte.
Kitle
iletişiminin bir başka işlevi de, motivasyon işlevi olarak
tanımlanmakta. Toplumun amaçlarını ve ulaşacağı
hedefleri izleyerek, kişisel tercih ve özlemleri canlı tutmak ve
yüceltmek olarak ortaya çıkmaktadır.
Yine
bir başka işlevi, tartışma ve diyalog kurma işlevidir.
Toplumdaki farklı görüşler, farklı düşünceler, farklı
ideolojiler arasında tartışmaların, etkileşimin
kurulması, yine, medya aracılığı ile
sağlanabilir. Bunun örneklerini, gerçekleştirilen programlarda
sık sık görüyoruz. Fakat aslında bu noktada, belki medyanın
dördüncü bir güç olarak oluşması ve ortaya çıkması da
işlevle ilişkili. O nedenle, bunu da, son derece sorumlu ve dikkatli
bir şekilde gerçekleştirmesi gerekiyor.
Bir
başka işlevi iletişimin, eğitimdir. Aslında,
eğitim görevini beklemek, belki, haksızlık olabilir, ama en
azından resmi eğitim kurumlarına farklı alternatifler
geliştirmesi bakımından önemli bir işlev olarak ortaya
çıkar. Yine, bir toplumun sanatsal ve kültürel değerlerinin
oluşmasında, güçlenmesinde, yaygınlaşmasında ve
zenginleştirilmesinde çok önemli katkılar sağlayabilecek bir
konumdadır medya. Fakat, kendi toplumumuzdaki uygulamalarına baktığımızda ne
yazık ki, nitelikli sanat programlarının hep geç saatlere
ayrıldığını ya da gazetelerin spor sayfalarından
bile daha az düzeyde yer verildiğini gözlüyoruz.
Bir
başka işlevi, bizim medyamız tarafından hiç yerine
getirilmeyen bir işlev. Eğlence işlevi. Bu da belki,
insanları, bir anlamda bireyi rahatlatma işlevi görmekte. Ben,
medyamızın bu işlevi yeterince yerine getirmediğini
düşünüyorum. Çünkü, yeteri kadar haberler ya da kültür ya da sanat,
herşey eğlenceye dönüştürülmüş durumda.
Aslında
değinilen bütün bu işlevlerin birbirleriyle
bağlantıları vardır. Bunlardan biri ya da diğeri çok
fazla ön plana çıkarsa, belki, bu işlevler arasında bir
dağınıklık, bir bozulma, bir aksaklık söz konusu olabilir.
Birbirleri üzerindeki etkilerini düşünerek, birlerleriyle, her birine
ayrı ayrı önem vererek, bu işlevlerinin medya tarafından
gerçekleştirilmesi, grup ve toplumlar için yaşamsal öneme sahip bir
ihtiyaçtır. İletişimin işlevleri arasında, ekonomik
işlevine de değinmek gerekir. Günümüzde oldukça önemli bir
işlev. Özellikle, mal ve hizmetlerin tanıtımı,
reklamının yapılması boyutunda, ekonomik boyut önem
kazanmakta. Tabii, ekonomik boyutun etkisi, giderek sermayenin, büyük
sermayenin bu alanda tekelleşmeye başlaması gibi bir tehlikeyi
de ortaya çıkartıyor. Bunun da çok olumsuz sonuçlarını
kısa sürede yaşayabiliriz ya da bir takım olumsuzlukları da
gözlüyoruz.
İletişim
işlevleri dikkate alındığında, aslında iyi ya da
kötü gibi yargılara varmak yanıltıcı olabilir. Yapılan
araştırmalar, özellikle, Amerikada, kitle iletişiminin toplum
üzerindeki etkileri, değişik düzeylerde
araştırılmakta. Kimi araştırmalar çok belirleyici, çok
net, açık bir etkisi olmadığını ortaya koymakta. Bir
takım araştırmalar da yalnızca bazı alanlarda, belirli
alanlarda, bu etkilenmelerin olduğunu göstermekte. Bizde, kitlenin topluma
etkileri, ne yazık ki, çok küçük araştırmalar olarak kalmakta ve
belki üniversitelerde, lisans tezi ya
da doktora tezi düzeyinde ya da araştırmacı gazetecilik
çerçevesi içerisinde yapılmakta
ya da bir takım
araştırmalar, sanki etki yaratıyormuş gibi ortaya sunulmak
istenmekte. İşte en fazla izlenen program ya da en çok dinlenen haber programı ya da en çok izlenen
haber spikeri gibi... Bunların, etkilenmeyle, toplumda
yarattığı etkilerle doğrudan bir ilişkisi
olmadığını belirtmek gerekir. İletişimin, kitle
iletişiminin toplumda bir güç oluşturması, bu gücün
sınırsız olarak kullanımını haklı
çıkarmaz. İletişim alanındaki tehlikeleri ve
bozulmaları düzeltmek, en azından daha önce belirttiğim gibi,
medyanın, kitle iletişim kurumlarının kendi
aralarındaki örgütlenmeleri ile olanaklı. Endüstri toplumunun
geçmişteki aşamalarından farklı olarak, biz, medya
alanındaki yeni teknolojileri çok çabuk ve çok hızla benimsiyoruz.
Yani farklı alanlardaki teknolojilere ulaşmamız bu kadar
hızlı ve bu kadar çabuk olmadı. Yani, bu alanda nerdeyse
gelişmiş ve sanayileşmiş toplumların içerisinde yer
alabilecek bir kapasiteye ulaşmış durumdayız. Ama, burada
gerçekten birinci sınıf bir toplum görünümündeyiz. Ama, bunların
kullanımına baktığımızda, bu kullanımın
ya da bundan çıkartılan sonuçların ya da etkilerin, üzülerek
belirtmek gerekir ki, aynı düzeyde, aynı kalitede
olmadığını saptıyoruz. Türkiye, oldukça kısa
sayılabilecek aralıklarla, medya teknolojisi alanındaki
gelişmelere sahip olmakta, kullanmakta. Fakat bunun kullanımında
ki olumsuzluklar bugün ya da daha sonraki konuşmalarda
tartışılacak, ele alınacak. Ben, onlar üzerinde herhangi
bir değerlendirme de yapmak istemiyorum. Ama, Türkiyenin bu alanda da, en
azından medyanın toplumsal işlevinin artırılması
ve sahip olduğu düzeye ulaşması bakımından, medya ve
basın görevlilerine son derece önemli bir yük düşüyor. Aslında
belki, bu yük onların omuzlarında değil, onlarla birlikte
toplumun bütün kesimleri bu görevi, bu yükü paylaşmak durumunda.
Ben,
konuşmamı burada noktalıyorum ve diğer toplantılarda,
diğer konuşmalarda eminim benim çerçevesini çizdiğim konular,
daha derinlemesine, daha geniş olarak ele alınacak ve
tartışılacak.
Hepinize
saygılar sunuyorum.