SEMİNER KONUŞMALARI


 

“EKONOMİ ve ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK”

 

Zülfikar DOĞAN

 

Milliyet Gazetesi Yazarı-Finansal Forum

 

Öncelikle, herkese merhaba diyorum. Denizli’de, meslektaşlarımızla birarada olma şansını bizlere sağladığı için de Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’ne, bu organizasyon için teşekkür ediyoruz. Ayrıca, Pamukkale Üniversitesi’nin de katkıları ve verdiği destek için Sayın Rektör nezdinde üniversite mensuplarına saygılarımı sunuyorum.

 

Sayın Arolat, “şimdi Zülfikar yine aynı şeyleri söylüyor” diyecek, ama biz, hep böyle çeşitli seminerlerde, kongrelerde arka arkaya geliyoruz. Ne hikmetse de ben, hep son konuşmacı oluyorum. Şu anda da, aradan önceki son konuşmacı oluduğum için, tabii son konuşmacı olmanın bir takım dezavantajları var. Çünkü, sizden önceki konuşmacılar, kısmen sizin de değinmek istediğiniz bazı konulara değinmiş oluyorlar. Zaman olarak da benim zamanıma epeyce tecavüz etti Sayın Arolat, kendisine uyarı da gönderdiğim halde, ama ben, dediğim gibi, çünkü üç konuşma arka arkaya ... Sanıyorum sizler de oldukça bunaldınız. Dolayısıyla, kahve arası olarak belirlenen 15.30 saatini fazla aşmamaya gayret ederek, programda yer aldığı şekilde “ekonomi ve araştırmacı gazetecilik” konusuyla ilgili çok kısa özet bir sunuş yapmaya çalışacağım. Çünkü yaptığım hazırlığın tamamını sunarsam, sanıyorum zamanımız yetmeyebilir ve sizin de sabrınızı zorlamış olabilirim.

 

Sayın Arolat, az önce dünyada ekonomi gazeteciliğinin gelişimi ile ilgili tarihsel süreci aktardı. Arkasından da, ekonomi gazeteciliğinde olması gerekenleri, haber konusu başta olmak üzere, gazetecilerin nitelikleri gibi. “Ekonomi ile araştırmacı gazetecilik” aslında, bir yerde içiçe geçiyor. Tabii bu, Türkiye’de, biraz son yıllarda kullanılan bir kavram. Rahmetli Uğur Mumcu ile birlikte belki biraz daha gündeme geldiği için araştırmacı gazetecilik diye bir kavram oluştu, medya dilinde. Fakat sonuçta, haber diye, gazetelerde, televizyonlarda, radyolarda yer alan herşeyin içerisinde mutlaka bir gazeteci emeği vardır, mutlaka bir araştırma vardır. Tabii bizim araştırmacı gazetecilikten anladığımız, daha çok, toplumun çıkarları aleyhine veya bazı insanların çıkarları aleyhine yasalar çiğnenerek ekonomik anlamda olabilir bu, siyasi anlamda olabilir. Yapılan bir takım işlerin, tabiri yerindeyse üçkağıtların, çevrilen dolapların gazeteciler tarafından ortaya çıkartılması ve toplumun bilgisine sunulması.

 

Aslında medya dünyamızın, yani gazete sahipliğinin ve gazeteciliğin, özellikle günümüzde gösterdiği değişimden ötürü, araştırmacı gazeteciliğin de büyük ölçüde gerilemeye başladığını, geri plana itildiğini söyleyebiliriz, yani benim en azından şahsi olarak böyle bir tespitim var. Bu da, büyük ölçüde az önce sıraladığım iki unsurdan kaynaklanıyor. Birincisi; gazetelerin sahiplik yapısı büyük ölçüde değiştiği için, araştırmacı gazeteciliğe konu olan haberler de, daha çok, yolsuzluk, vurgun, soygun veya yapılmış bir takım usulsüz işlemlerle ilgili haberler olduğu için, bu gibi konularda gazetelerde son zamanlarda siyasi skandalların yanı sıra diyeyim, fazlaca çarpıcı haberlerin yer aldığını göremiyoruz. Nedeni de  bana göre, bu sahiplik yapısındaki değişiklikten kaynaklanıyor. Çünkü artık, basın işletmeciliği öyle bir noktaya geldi ki, gerçekten çok ciddi sermayeler yatırmanız gerekiyor, çok büyük paraları bu alana yatırmanız gerekiyor. Dolayısıyla da, büyük sermaye işin içine giriyor. Bizlerin belki sonlarına yetiştiğimiz, büyük ağabeylerimizin ise bizzat içinde yaşadıkları gazeteci, gazete sahipleri, yani gazetecilikten gelen gazete sahipleri dönemi artık bitti. Bugün, sanayici, bankacı, işletmeci, turizmci veya hemen hemen ekonominin her alanında bir anlamda faaliyetleri olan gazete sahipliği ön plana çıkmaya başladı. Bu da tabii, kamuoyunun gerek bilgilenme, gerek haber alma ihtiyacını bir ölçüde engelleyen, önleyen dönüşümlerden bir tanesi diye düşünüyorum.

 

Araştırmacı gazetecilik dedik. Araştırmacı gazetecilik konusunda, yani ekonomi ile de büyük ölçüde içiçeliği var. Çünkü, az önce sıraladığım konu başlıklarına baktığımız zaman, bu tür haberlerin daha çok ekonomik alanlarla ilgili olduğunu görüyoruz. Mutlaka, işin bir siyasi bağlantısı oluyor. Mutlaka bir siyasi yetkinin, otoritenin haksız ve yanlış kullanımı olabiliyor. Fakat buradan mutlaka bir ciddi ekonomik çıkar sağlanıyor. O nedenle de bu tür haberlerin üzerine giderken veya böyle bir duyumumuz olduğunda, bu konuyu ortaya çıkartmaya çalışırken, bir kez devletin kurumlarını, işleyişini çok iyi bilmemiz gerekiyor. Gazeteci arkadaşlarımız da özellikle de kendi alanında ilgi olarak da bunu söyleyebilirim. Daha önce de bir kaç konuşmamda yine dile getirdim. Maalesef son zamanlarda bir eksiklik görüyoruz, yani belki eğitim eksikliğinden kaynaklanan bir şey. Belki mesleğe duyulan, giderek uzaklaşma, ilgisizlikten de kaynaklanan bir şey. Örneğin “Merkez Bankası Genel Müdürü” diye bir kavram okuyabiliyoruz bir gazetede veya “Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı” yerine, “Devlet Planlama Teşkilatı Başkanı” gibi. Yani, bunları şunun için özellikle belirti-yorum. Bir kez bu tür konuların üzerine giderken, hangi bilgiye nereden ulaşacağımızı çok iyi bilmemiz gerekiyor. Bunu bilebilmek için de devletin kurumsal yapısını, kurumların birbiriyle olan ilişkilerini, hangi kurumun diğerinin üzerinde, hangisinin ona bağlı, hangisinin onun altında olduğunu bilmek gerekiyor.

 

Yine aynı şekilde, ekonomik yapılanma itibariyle baktığımız zaman da, mesela, bundan 10-15 sene öncesinde Maliye Bakanlığı, Türkiye’nin tek ekonomik kurumuydu, Hazine de onun içerisindeydi, ekonomik ilişkiler de onun içerisindeydi, Türkiye’nin dış ticareti tamamıyle... Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı vardı, o dönemde, Onun içerisinde, İthalat ve İhracat Genel Müdürlükleri vardı. Buralardan yürütülürdü. Oysa ben, biraz da sanıyorum bu yapıyı zorlamak, işte araştırmacı gazeteciliğin haber malzemelerine konu olan olayların gerçekleştirilmesi; yani vurgun, soygun, üçkağıtçılık, kredi yolsuzlukları veya başka bir takım ihale usülsüzlükleri gibi. Başka bir takım olayların daha rahat gerçekleştirilebilmesini sağlayabilmek amacıyla devletin bu yapılanmasında çok ciddi değişikliklere gidildi. Yani, mikro bi-rimler oluşturuldu ve bu mikro birimler doğrudan siyasi otoritenin en tepesine bağlandı, son 15-20 yıllık dönemi özellikle kastediyorum. Mesela, şimdi “Hazine Müsteşarlığı” diye ayrı bir birim oluşturuldu, “Dış Ticaret Müsteşarlığı” ayrı. Buna benzer, daha başka, kendi içinde özerk olan, fakat çok geniş yetkileri kullanan birimler oluşturuldu. Kamunun hemen hemen bütün KİT’leri, ilgili bankaları, finans kurumlarının hepsi yine birer, ikişer Başbakanlığa ve Başbakan’dan ötürü de onun adına yetki kullanan Devlet Bakanlıklarına bağlandı ve böyle bir yapı içerisinde hem ekonomiyi denetlemek, hem de gerçekleştirilen usulsüz işleri izlemek zorlaştı. Çünkü, dediğim gibi, her ekonomik birim kendi içerisinde, bağımsız özerk bir kurum gibi hareket etmeye başladı.  Bunun yanı sıra son dönemde, özellikle son on yıllık döneme baktığımızda, devlette, denetim kurumlarının fazla istenir, arzu edilir birimler olmadığını görüyoruz. Yani ben, müfettişlikten de geldiğim için özellikle, o dönemi de biraz sıcak olarak yaşadığım için daha yakından biliyorum. Müfettişler, istenmeyen insanlar olmaya başladı, yani denetim elemanları, işte ne bileyim hesap uzmanları, bankalar, yeminli murakıpları veya her birimin, her devlet kuruluşunun kendi içerisindeki denetim birimleri ya lağvedildi ya dağıtıldı veya buralara yeteri kadar eleman alınmadı. Ha bunun yerine ne oldu? Derleme, toplama bütün kurumlardan toparlanan müfettişlerden, “Başbakanlık Teftiş Kurulu” diye bir teftiş kurulu oluşturuldu. Bütün denetim kurumlarının üzerinde, her konuda yet-kili; fakat, ancak talimat çerçevesinde ve istenilen raporları yazmakla görevli bir birim. Baktığınız zaman, “Başbakanlık Teftiş Kurulu”nun yapısına, hiç ilgisi olmadığı halde yanlış anlaşılmasın, kınamak için söylemiyorum, ama “Tekel Genel Müdürlüğü” müfettişi bir kaç arkadaşımız var. Oysa bu kurum çok ciddi ekonomik yolsuzlukların, banka vurgunlarının, soygunlarının, hatta daha başka bir takım siyasi olayların, “Susurluk Skandalı” gibi incelenmesiyle de görevlendiriliyor; ama kurulun son derece “seçme” elemanlardan oluştuğunu görüyoruz. Dolayısıyla da, bu kurumun, Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun yaptığı incelemelerle ilgili, yürüttüğü soruşturmalarla ilgili, ister istemez insanların kafasında bir takım istifamlar uyanabiliyor. Çünkü asıl uzmanlık alanı, bu işleri denetlemek olan teftiş heyetleri, teftiş kurulları bir kenara itilirken, gözardı edilirken, bu tür kurumlar ön plana çıkartılıyor. Yine onun üzerinde, bakıyorsunuz ki Cumhurbaşkanlığı’na bağlı bir de “Devlet Denetleme Kurulu” oluşturuluyor. Orada da doğrudan Cumhurbaşkanı’nın verdiği talimatla, bir takım denetimler yapılıyor. Fakat siz, sanmıyorum, ben yanılıyorsam söyleyebilirsiniz, ama bu iki kurulun bugüne kadar Türkiye’de çok büyük bir yolsuzluğu, çok büyük bir vurgunu ortaya çıkarttığını hatırlamıyorum. Aksine, gündeme getirilmiş olan bu tür konular varsa, bunların belki üzerine gidiliyormuş gibi görünüyor. Ondan sonra, olaylar bir şekilde kapanıyor. Dolayısıyla araştırmacı gazetecilik dediğimiz zaman, birinci koşul; gerçekten devletin işleyişini, devletin kurumlarını ve bunların birbirleriyle olan ilişkilerini çok iyi bilmekten geçiyor. Bu ilişkileri bilmediğimiz zaman, dediğim gibi,üzerine gittiğimiz olayla ilgili belgenin, bilginin nerede olduğunu, hangi kurumla temasa geçersek veya hangi konunun, olayın üzerine gidersek oradan bunu temin edebileceğimizi bilmekte zorlanabiliriz. İkincisi; haber kaynaklarıyla birebir ilişki. Burada gazetecinin özellikle, kendi kimliğinden, kişiliğinden, nitelik ve yeteneklerinden kaynaklanan özellikleri ön plana çıkıyor. Haber kaynaklarıyla güvene dayalı ilişki birinci planda. Çünkü, şunu hiç bir zaman gözardı etmemek gerekiyor. Eğer bugün Türkiye’de, bir takım olaylar medya tarafından ortaya çıkartılabiliyorsa; bazı vurgunlar, soygunlar, usulsüzlükler ortaya çıkartılabiliyorsa; bu da gerçekten hala devlette namuslu insanların da olmasından kaynaklanmaktadır. Bunlar büyük ölçüde, sayıları az olmakla birlikte bu olaylardan rahatsızlık duyan, bunların bir şekilde toplumun bilgisine sunulması ve önlenmesi, insanların bunun üzerine gitmesi gerektiğini düşünen kişilerdir. Dolayısıyla, haber kaynakları ile ilişkiler burada çok önemli. Sizin de, haber kaynağınıza yeteri kadar güven vermeniz, hatta mesleğin en temel ilkelerindendir. Biliyorsunuzdur. Yazılmamak kaydıyla söylenen mesela, beni çok rahatsız eden bir takım bilgiler olmuştur vakti zamanında, hala da vardır. Bildiğin halde, sırf haber kaynağına söz verdiğin için yazamadığın şeyler vardır. Ama günü gelince, zamanı gelince, ama o olayı bir şekilde formüle ederek veya en azından aldığımız o ipucunun üzerine giderek, olayın başka boyutlarını ortaya çıkartarak, haber kaynağımızı da riske atmadan yine bir şekilde haber olarak kamuoyunun gündemine getirebiliriz. Dolayısıyla, araştırmacı gazeteciliğin en temel iki unsuru, dediğimiz gibi birisi, bizim dışımızda olayın gerçekleştiği mecrayı çok iyi tanımaktan geçiyor. İkincisi de, yine bizim gazetecilikle ilgili niteliklerimizden kaynaklanıyor.

 

Ağırlıklı olarak bu tür olaylara baktığımız zaman, konuların daha çok ekonomi alanı ile ilgili olduğunu görüyoruz. Çünkü, bankalar, para piyasaları, sermaye piyasaları, ithalat, iharacat, dış ticaret, teşvikler, yatırımlarla ilgili işte arazi tahsisleri. Yani baktığınız zaman, bunların hepsi bir ucuyla mutlaka bir ekonomik ilişkiye dayanan olaylar. Eğer burada yasalar, kurallara uygun olarak ve hakkaniyete uygun olarak uygulanıyorsa, yerine getiriliyorsa işlemler, sorun yok. Ama maalesef ülkemizde, bunların pek de böyle olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla da bu noktada, gazetecinin fikri takibine, olayı sonuna kadar ısrarla takip etmesine... Burada yaşamsal riskler söz konusu olabiliyor. Çünkü, bazen öyle bir olayla karşılaşabiliyorsunuz ki bir haberi yazdığınız zaman, yani bürokratından, siyasetçisine kadar bir ilişkiler zincirinin ortaya çıkmasının yanı sıra, bu zincirin elde etmiş olduğu belki yüz milyon dolarlar, trilyonlara varan bir çıkar ilişkisini de ortaya çıkartarak, bu elde edilmek istenen çıkarın bir şekilde ortadan yok olmasını da sağlayabilecek sizin haberiniz. O nedenle de burada, tabii bir takım tehditlere, şantajlara da maruz kalabilirsiniz. Dolayısıyla böyle bir noktada da olaya girildiğinde, bu tür risklerin de mutlaka sonuna kadar gidilmek kaydıyle gözönünde bulundurulması gerekiyor. Bu da araştırmacı gazeteciliğin, dediğim gibi, yine gazetecinin niteliği ile, kimliği ile ilgili bir başka unsuru; cesaret ve yılmamak noktalarını bizlere gösteriyor.

 

Sözlerimin başında, son dönemde özellikle ben, Türkiye’de, mesela baktığınız zaman, çok büyük yolsuzluk, vurgun yani bir beş altı sene veya yedi, sekiz sene öncesine kadar veya benim gözlemim bu, bu tür haberlerin pek fazla kamuoyuna yansımadığını gözlemliyorum ben. Burada da biraz sanıyorum hem gazeteciliğin niteliğinden, hem de sözlerimin başında belirttiğim gazete sahipliğindeki büyük değişimden kaynaklanan bir unsurla karşı karşıyayız. Tabii burada, az önce arkadaşlarımın yönelttiği sorularda da sanıyorum biraz ifade edilmek istenen oydu. Neden gazetecilik mesleğinde giderek bu tür bir anlayış, bu tür bir yaklaşım ortaya çıkmaya başladı. Gerçekten, özellikle ekonomi basını ile ilgili olarak söylüyorum, kendi alanımla ilgili olduğu için. Mesela, işte borsa muhabirlerinin borsada oynaması ve dolayısıyla gazetelerin yaptıkları haberlerde de belki kendi portreyleriyle ilgili bir takım unsurları öne çıkartarak haberlerini oluşturması ne ölçüde doğrudur. Tabii doğru birşey değildir. Bunun yanlış olduğunu he-pimiz biliyoruz; ama malesef, Türkiye’de son dönemde, bunları çok yoğun yaşıyoruz. Burada ben, olayı büyük ölçüde örgütsüzlüğe bağlamak istiyorum. Çünkü, son 8-10 yıllık dönemde Türkiye’de basın sektöründe, medya sektöründe yoğun bir örgütsüzleştirme yaşanmaya başlandı. Yani, Gazeteciler Sendikası olsun, Gazeteciler cemiyetleri olsun, bir yandan hem güç   kaybederken, diğer yandan da son dönemde   geliştirilen  bir  yaklaşım tarzı olarak bireysel yıldızlar oluşturmaya, yani gazetelerde bakıyorsunuz bir  anda bir yıldız yazar ortaya çıkıyor.  Ama  buna  karşılık  işte  o gazetede yıllardır emek vermiş insanların emekleri yok  sayılabiliyor. Bir gecede şöhret  olan yazarlar, televizyonlarda  olsun,  gazetelerde   olsun   veya programcılar, sunucular ortaya çıkabiliyor ve çok ciddi maddi olanaklar bu insanlara sunulabiliyor. Bu tabii, basının kendi içinde bir takım çelişkileri ve sıkıntıları da beraberinde getiriyor ya da biraz daha zayıf bir yaklaşımla bakıldığında da bazı arkadaşlarımız, meslektaşlarımız da ister istemez o zaman, yani hak verir anlamda söylemiyorum, az önce sözleri-min başında belirttiğim gibi eleştirel manada bunu söylüyorum, biraz da mesleklerini bu tür ekonomik çıkar gayesiyle de kullanabiliyorlar. Bununla ilgili de son zamanlarda özellikle çok ciddi ve olumsuz gelişmelerin, tespitlerin olduğunu görüyoruz. Bir takım örnekleri de bunun, zaten, meslek kuruluşlarınca da kamuoyuna yansıtılıyor. O nedenle, belki araştırmacı gazeteciliğin bir başka boyutu da, medya kuruluşlarının kendilerini araştırmak, gazetecilerin haber kaynaklarıyla veya ekonomik anlamdaki bir takım ilişkilerini araştırmakta olabilir. Burada da sanıyorum, çok ciddi haberler, kamuoyunu şoka sokabilecek bir takım bilgiler de ortaya çıkabilir. Bunun örnekleriyle ilgili bir takım ipuçları da var. Ben aslında, son 15 dakikayı biraz daha bu konulara açabiliriz, biraz daha tartışabiliriz, diye sizlerin sorularına ayırmak istiyorum. Kahve arasına kadar eğer, sizlerin sorusu olursa, o soruları yanıtlayalım veya tartışalım. Yoksa da, kahve molamıza bir 15 dakika daha erken çıkabiliriz.

 

Ahmet DEDA (DENİZLİ): Denizli Gazeteciler Cemiyeti Başkanı’yım. iki kurulun; hem Devlet denetlemenin, hem de Başbakanlığa bağlı denetlemenin çalışmadığını iddia ettiniz ve araştırmacı gazeteciliğinin de anladığım kadarıyla bir işe yaramadığını, çünkü artık patronların daha hakim olduğu gazeteler ve televizyonlar var, dediniz.

 

DOĞAN: Yok o manada, işe yaramadığı manasında değil de, yani bu tür haberler, pek fazla kamuoyu gündemine gelmiyor artık. Yoksa bu tür haberler yine yapılıyor.

 

DEDA : Biz de izliyoruz tabii. Beş tane banka battı. Türkiye’de milyar dolarlar gitti. Olaya, sadece bazı köşe yazarları sahip çıktı. Bir anlamda Emel Sayın’ın saç modeli manşet olurken, beş bankanın batması manşet olmadı. Bunun yanı sıra dediğiniz gibi bir çok soygun veya Türkiye’deki o yolsuzluklar, iki sütuna dahi haber olmadı. Ama bir devletin valisidir veya devletin bir bürokratıdır, sesi soluğu çıkmaz. O tür insanların üzerine de çok acımasızca gittik. Onlar büyük haberler oldu. Şimdi buradan şuraya gelmek istiyorum. Gerçekten Anadolu’da veya Denizli gibi illerde de oldu. Yolsuzluklar veya bir takım olaylarla ilgilenen televizyonlar olsun veya bazı gazeteler olsun susturuldu. En sonunda ya kurşunlandı, ya holdinglerin eline geçti. Şimdi bir çözüm olarak şu önerilebilir mi? Bazı Avrupa ülkelerinde veya dünyanın bazı yerlerinde bu işin sahibi asıl işi yapanlar. Yani, araştırmacı gazeteci olmak için de gerçekten eğer bir holdingin televizyonunda veya gazetesinde çalışıyorsak, o holding ile ilgili bir araştırma yapmam, benim iki saat sonra dışta kalmam demek. İşsiz kalmam, yani ev kiramı ödeyemem ve eve ekmek götüremem anlamına geliyor. Yani, bir anlamda bu, cemiyetlerin veya bir takım vakıfların, bu tür medyaların sahibi olması özendirilerek bir çözüm sağlanamaz mı? Yani özerkleştirme anlamında ve bu da Türkiye’de bir anlamda demokrasiye farklı bir yön ve ışık tutamaz mı?

 

DOĞAN: Tabii, yani bir bakış açısı olarak değerlendirilebilir. Dünyada da zaten bu yönde bir eğilim var. Yani, işte İngiltere’de, mesela, Independent gazetesi bu şekilde, yani çalışan gazetecilerin biraraya gelerek ortaklaşa oluşturdukları bir gazete. Türkiye’de de bir dönem böyle bir girişim başlatılmıştı, yanlış hatırlamıyorsam, ama çok yürümedi. Vatan gazetesinde, işte 10 bin ortaklı. “Akşam” örneği de var, fakat tabii yani Türkiye’nin özellikle dünyada zaten medya kuruluşlarının mevcut durumuna bakacak olursak, bugün artık bir medya kuruluşunu oluşturmak ve yaşatmak öyle bir büyük sermaye gücü gerektiriyor ki.

 

DEDA: Yerel anlamda diyorum. Türkiye genelinde çok zor.

 

DOĞAN: Yerel anlamda tabii bu büyük ölçüde niyetle, ne yapılmak istendiği ile ilgili birşey. Destek de bulunabilir. Zaten cemiyetler, gazeteci örgütlerinin en çok yakındıkları konuların başında bu geliyor. Çünkü bu tür örgütsüzleşme, bu tür bir dağınıklık, hem gazeteciyi birey olarak işverenlerin karşısında zayıf konuma düşürüyor, hem de bir takım haberlerin üzerine yeteri kadar gitme konusunda onu zayıf ve yalnız bırakabiliyor. Ama mesleki dayanışma, kurumsal dayanışma, meslek kurumlarının dayanışması burada belki çözüm yollarından veya en azından durumu olumluya çevirme açısından, yol ve yöntemlerden bir tanesi olabilir. Onun dışındaki yol ve yöntemleri de gerçekten artık Türkye’de tartışmaya başlamamız gerekiyor, diye düşünüyorum.

 

Kemal KAŞKAR (MİLAS): Şimdi ben, mümkün olduğu kadar çabuk kahve molasına gidebilmemiz için sadece bir soru soracağım. Denizli’den bir arkadaş, az önce Sayın Arolat’a bir soru sormuştu; ama sanıyorum süre çatışması nedeniyle o bölüm atlandı. Ben şunu soracağım, yine tarihçede ve ekonomik araştırmacı gazetecilik ilişkisini tarif ettiğiniz sizin konuşmanızda şöyle bir sorun var. Yani, ekonomi basını değil de, yerel gazeteler daha ziyade basında ekonomi olarak belki adlandırılabilir, yer ve-rilebilir diye düşünüyorum. İşte zam haberleri, zamların zulüm haline gelmesi, işte fasulye fiyatları arttı v.b. Bugün zannediyorum, şans yetmez diyecekler, biliyoruz bu at yarışlarına doğru koşan bir borsa yaşantısı haline geldi o çizelgeler, grafikler filan. Sizce ekonomi dendiği zaman, onun bileşenleri tam anlamıyla acaba, kamuoyunun, okuyan kamuoyunun diyelim, bilgisine ve ilgisine sunulabiliyor mu? Siz,  basında ekonomi ya da ekonomi basınını nasıl tarif ediyorsunuz?

 

DOĞAN: Teşekkür ederim bu sorunuz için. Belki biraz daha konuyu açma olanağını bana verecek. Mesela, Milliyet Gazetesi’nde son yapılanma çerçevesinde ekonomi sayfalarının adedi sekize çıktı. Bizim beklentimiz ve ümidimiz, çünkü bizim de benzer sıkıntımız vardı, Ankara’da çalışan bir insan olarak, sayfaya yeteri kadar Ankara’dan haber sokamıyorduk. Çünkü, ekonomi servisindeki arkadaşlarla da konuştuğumda, onlar da kendi sıkıntılarını dile getiriyorlardı. Şöyle ki: gazetenin başka hiç bir sayfasının, başka hiç bir bölümünün bizim kadar karışanı yok diyor, mesela, şu anda bizim ekonomi sayfasının başında olan editör arkadaşımız. Çünkü, reklam servisindeki rahatlıkla beni arayabiliyor, ya bir reklam var, işte sayfada şu kadar yer boşalt veya şöyle bir haber var, bunun mutlaka girmesi gereki-yor. Çünkü, arkasından reklam gelecek. İşte yönetim kademesinden bir takım talepler olabiliyor. Arkadaşların kendi kişisel ilişkilerinden kaynaklanan bir takım haber talepleri oluyor ve dolayısıyla sayfayı yapmakta zorlanıyoruz, diye yakınıyordu. Şimdi sekiz sayfa olunca büyük bir rahatlama olacağını ümit ettik, fakat sekiz sayfa olmasına rağmen, Milliyet’te, şu anda son 2000 ekiyle birlikte ekonomi sayfalarının adeti, yine bir rahatlama yaşıyamıyoruz. Aynı sıkıntılar yine devam ediyor. Çünkü, bana göre kişisel kanaatim olarak söylüyorum. 16 yıldır Milliyet’te çalışan, yaklaşık 20 yıldır da ekonomi gazeteciliği yapan bir kişi olarak ekonomi haberlerinin, özellikle halkın gündeminde yer alan ekonomi haberlerinin gerçekten sayfalarımızda yeteri kadar yer almadığı kanısındayım. Yani, ekonomi basınının, bu anlamda ciddi bir sınav verdiğini düşünmüyorum. Çünkü, borsanın ön plana çıkması ile son dönemde ekonomi gazeteciliği, daha çok borsa ve finans gazeteciliğine dönüştü. Yani insanlara, işte “şu kağıda oynayın, şu kağıda oynamayın”. İşte “enflasyon şu çıkarsa, borsa şu olur, tamam”. Bunlar da mutlaka olmalı. Fakat, asıl dediğim gibi ben mesela, Resmi Gazete’de birşey yayınlanmıştı ve bunun bana göre önemli bir haber olduğu kanısındaydım, açtım, buradaki arkadaşla da konuştum, Adnan Yıldırım Beyle, DENSER Denizli Serbest bölgesinin kuruluşu hakkında. Bakanlar Kurulu’nun kararnamesi dünkü Resmi Gazetede yayınlandı. Ben, bugün bu haberi, mesela, hiç bir gazetemizin ekonomi sayfasında görme-dim, ki bence bunca yıldır ekonominin içinde olan bir gazeteci olarak önemli bir haberdi. Denizli gibi bugüne kadar devletten doğru dürüst hiç bir katkı almaksızın kendi müteşebbisinin gücüyle bir sanayi kenti olmuş,  bu hale gelmiş. İşte gelirken ben, Ankara’dan karayolu ile geldiğim için özellikle, Afyon’dan sonra, Dinar yolu doğru düzgün Ankara ile bir karayolu ulaşımı olmayan bir kent, bu hale gelmiş. Müteşebbisinin gücüyle bu noktaya gelmiş ve böyle bir ilde, bir de serbest bölge kurulması kararı alınmış, o kenti tamamıyla dışa açacak, Adnan Beyle de konuştum. Genel Müdürü olarak atanmış bu serbest bölgenin. Bana söylediği, iki yıl içerisinde faaliyete geçecek bu bölge, mesela, milyar dolar düzeyinde, asgari bir milyar dolarlık ihracata bir katkı yapacağı gibi, 6 bin kişiye de yeni iş imkanı açacak. Siz, ekonomi sayfasını yapan bir kişi olarak, yani ben olsam mesela o sayfanın başında, bu habere kesinlikle ekonomi sayfamda yer veririm. Fakat bakıyorsunuz böyle bir haber girmiyor, ama bunun yerine çok alakasız, yani bana göre, Türkiye’deki insanların büyük bölümünü, özellikle bizim okur kitlesi açısından da bakarsak ilgilendirmeyen haberler rahatlıkla, bazılarını biz biliyoruz, zaten mesleğin içinden geldiğimiz için, bazı haberlerin satır aralarında zaten bir hatır haberi olduğunu, bir reklam haberi olduğunu biliyoruz. Ama bunun yanı sıra, o sekiz sayfadan iki sayfası da belki gerçekten halkın gündemini oluşturan, yoksa, yani siz, Denizli’deki bir olayı eğer Milliyet’te yansıtmıyorsanız, Denizli’deki insan, “İstanbul’daki bir yangın haberi veya İstanbul’daki bir cinayet haberi beni ilgilendirebilir” Denizli’de yaşayan biri olarak da, ama, kendi kentimle ilgili bir şeyi de görmek isterim. Bunu da yapmak, eğer bir ulusal gazete olma iddiasındaysanız, ulusal gazetelerin görevi. Yani yerel gazetelerde de mutlaka ekonomi haberleri vardır, olması da gerekir, ama, bir yerel gazetenin ekonomi sayfasının bir ulusal gazete boyutlarında olmasını beklemeyiz. Daha çok yerel ekonomik haberler. O nedenle, burada ekonomi basınının gerçekten çok ciddi bir sıkıntı, hatta bana göre belki bir etik probleminin de bulunduğunu söyleyebilirim şu gün itibariyle.

 

ÖNDER (DENİZLİ): Sayın Doğan, Denizli’ye hoşgeldiniz.

 

Demin araştırmacı gazetecilik terimini kullandınız, şimdi ben 16 sene çalıştığım müesseseden, hasbelkader bir haberi araştırdım ve yazdıktan sonra işten atıldım. Şimdi o dört koltukta, bu holding patronlarından Sayın Erol Aksoy, Sayın Enver Ören, Sayın Cem Uzan ve Sayın Aydın Doğan olsa, yıllardır bu işi yapan bir Zülfikar Doğan, acaba ne sormak isterdi ve bu insanların bu koltuklarda, bu insanların karşısına oturma cesaretleri var mı sizce?

 

DOĞAN: Yani dört koltuktan kastınız, bu dört koltuk değil herhalde değil mi? Birinde ben oturuyorum çünkü. Yani tabii bazı şeyleri biz kendi içimizde de tartışıyoruz. Zaman zaman bu tür panellerde, bu toplantılarda çok daha açık yüreklilikle dile getiriyoruz. Tabii benim üzüntüm aslında, maalesef, biz, yani medya kuruluşlarında çalışan insanlar olarak bunları daha az, yani kendimizle ilgili olayları daha az tartışıyoruz. Az önce yemekte de birkaç arkadaşımla birlikteyken, belki medyayı yazacak bir medyanın olması gerekiyor demiştik, ama malesef, Türkiye’nin bugünkü koşullarında bu mümkün gibi görünmüyor. Ama bir takım mercileri de kaybetmemek gerekiyor. Yani belki siz, yazdığınız bir haberden ötürü işinizi kaybetmiş olabilirsiniz; ama bu, sizin mesleği bırakmanız veya hemen pes etmeniz, “ben artık bu tür haberleri yazmamalıyım, bütün hayat boyu aç kalabilirim”, demenizi gerektirmiyor. Çünkü bu süreç maalesef, Türkiye’de pek çok gazetecinin başında olan bir sorun. Her an, herkesin başına da gelebilir. Biz de, zaman zaman benzer sıkıntıları yaşıyoruz. İşte kendi çalıştığınız kurumda, yazdığınız bir haberden ötürü. İşte ambargoya maruz kalabiliyorsunuz yani. En azından bir süre. İşte sizin gazetede görünmemeniz sağlanıyor. Bunun gibi bir takım yaptırımlara maruz kalabiliyorsunuz. Ama ben, her zaman bu tür toplantılarda son cümle olarak şunu söylüyorum: Çok karamsar bir tablo ile belki karşı karşıya olabiliriz. Medyadaki örgütsüzlük, gazetecilerin  konumu, sendikasızlık, ücret yapısı, haberlerin denetimi, kontrolü falan gibi bir takım noktalarda; ama umudu da yitirmemek gereki-yor. Çünkü, en azından şu tartışmayı bugün burada yapabiliyorsak, bunların yanlışlığı konusunda, bu salonda bulunan gazeteci arkadaşlarımızda genel bir anlayış ve yaklaşım varsa. O zaman istikbale belki daha bir umutla bakmak gerekiyor.