ÖRNEKLERLE
HABER YAZMA TEKNİĞİ
Nail
GÜRELİ
Türkiye
Gazeteciler Cemiyeti Başkanı
Teşekkür
ederim, Sayın Rektör, Sayın Genel Müdür, Sayın Dekan,
Değerli Cemiyet Başkanı Arkadaşlarım ve Sevgili
Meslektaşlarım.
Böyle
bir seminerde Denizlide bizim buluşmamızı sağlayan
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne ve Denizlili
meslektaşlarıma teşekkür ediyorum ve burada da
konuşmacı olmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum.
Benim konuşmam, önce şunu söyleyeyim Fikret İlkiz
arkadaşımız, arada dedi ki; artık bu son konuşma.
Vakit de ilerledi, ben olsam senin yerine, ben hiç konuşmayayım, siz
sorun hangi alanda ilgi duyuyorsanız o konuda cevap vermeye
çalışayım de dedi, en güzeli bu dedi, kestirme bir yol
olarak. Aslında tabii cazip gelen bir yöntem. Zaman zaman ben de onu
uygulamaya bakıyorum; ama, bana verilen konu, ki nispeten teknik ve pratik
bir konu. Bu programı düzenleyenlere karşı ihmal ve
saygısızlık olur, diye düşünüyorum. Bir orta yol
uygulayalım isterseniz. Bir ölçüde, biraz ben kısa
konuşayım, özetlemeye çalışayım. Sonra sizin
sorularınızla uygun gördüğünüz sürece süremizi tamamlamaya
çalışırız.
Benim
konum, bundan önceki oturumlarda dinlediğiniz, başta Sayın
Dekanımızın çok değerli, onun ardından Osman Arolat ve
Zülfikar Doğan arkadaşımızın, gerçekten genelde ve üst
düzeyde çok bilgilendirici, kaliteli rafine konuşmalarının
ardından benim konuşmam, daha pratik, daha teknik çerçevede bir
konuşma. Haber yazma tekniği konusu. Tabii, haber yazma
tekniği dediğimiz zaman, sadece bunu haber yazma, kaleme alma, yahut
işte televizyon haberciliğinde de redaksiyonunu yapma gibi almamak
gerekir. Onun uzantısı olarak da haberciliğin
kurallarını da birlikte düşünmek gerekir. Haber yazma
tekniğinin yanı sıra, haberciliğin, yani gazeteciliğin
kurallarını da birlikte ele almak ve birlikte uygulamak gerekir.
Sadece bir teknikten ibaret değil. Usulüne uygun, doğru ve kurallara
uygun bir gazetecilik yapmak için her ikisini birlikte dikkate almak gerekir.
Tabii
haber yazmanın tekniği denilince; hepiniz biliyorsunuz, ta
okullardan, fakültelerden başlayarak en klasik tanım. Haberde
beş N ve bir K tekniği ile kuralına riayet etmek. Ne, ne
zaman, niçin, neden ve kim? Bunun tabii, ayrıntılarına girmeye
gerek yok. Yazma tekniği olarak bakıldığında, tabii,
zaman içinde de haber anlayışı, gerek değerlendirme
bakımından, gerek yazma tarzı bakımından da
değişime uğruyor doğal olarak. Örneğin, belki içinizde
hatırlayanlar da vardır bizim ilk yıllarımızda hep
gelmiştir, demiştir şeklinde haberler
yazılırdı. Şimdi, geldi, söyledi, dedi şeklinde
haberler yazılıyor. Buna göre, işte pramit haber tekniği
var. Haberin özünü ilk parağrafta, kısaca veriyorsunuz, sonra
ayrıntılarına geçi-yorsunuz. Önem derecesine göre haberin ayrıntılarını
genişletiyorsunuz. İkinci paragrafta daha başka bir
kısmı, daha sonra daha uzun ayrıntıları ve yazı
işlerinin önüne ya da redaksiyona gittiği zaman haberiniz uzun geldiğinde,
kısaltılması gerektiğinde son paragraflar genellikle
atılır, zamanla yarışıldığı için
gazetede ve böylece haber aslında özünden birşey kaybetmemiş
olur. Bazı, sırasına göre, gereklilik sıralamasına
göre önemsiz kısımları atılmış olur. Ama zaman
zaman görüyoruz ki son zamanlarda, çok kısa haberlerde dahi bu pramit
usulü uygulanıyor. Bakıyorsunuz, haber zaten üç paragraflık,
birinci paragrafında bütün haber verilmiş, ikinci pa-ragrafında
ancak bir iki kelime eklenmiş, yine aynen tekrarlanıyor. Üçüncü
paragraf, yine bir tekrar niteliğinde oluyor. Hele bir de başlık
ve spotu girdiği zaman, yani bu piramit tekniğini
uygulamasını, daha çok uzun ha-berde yapmak uygun olur ve bunu
nitekim okurlar da yadırgıyorlar, bana intikal ettiğine göre.
Tabii, haberin ne olduğu da önemli, bir haberci için. Gerel yerel bazda ve
de ona koşut olarak genel düzeyde haber nedir? Yerel basında, yerel
haberin önemi elbette fazla. Şimdi bugünden örnek vereyim. Yemekte
Sayın Vali aktardı, diğerini Zülfikar Doğan
arkadaşım aktardı. Sayın Vali, bir süre önce burada üç
büyük sanayiciye, zannediyorum sanayicilere ödül töreni
yapıldığını, ödül verildiğini söyledi
toplantıda. Üç oda birden birleşerek bir araya gelerek bu töreni
düzenlemişler. Bu törende sanayiciler, işadamları
eleştirmişler bu yöre milletvekillerini. Yöre milletvekillerinden
biri de cevap hakkı istemiş. Bir sanayici demiş ki, burada
siyaset yapamazsınız, size söz hakkı vermiyoruz, veremeyiz,
verilmemesi lazım demiş. Bu tartışma kısmı
ertesi gün basına, televizyona ve gazetelere yansımış.
Sayın Vali de yakınıyordu haklı olarak, diyordu, o kadar
işte, sanayide, ekonomide yeri olan üç kuruluşun biraraya gelip
verdiği ödüllerin yansıması haber olmaktan çıktı, güme
gitti, ama oradaki tartışma sadece haber olarak verildi. Ben de
şunu dedim Sayın Valiye, bakın dedim, siz de bize burada
naklederken, bu olayı naklediyorsunuz enteresan diye, ama işte
şu sanayici bunu yaptı da, bunu aldı, şundan aldı
bundan aldı demi-yorsunuz. Yani bunun halkı ilgilendirmesi
bakımından her şikayetin hakikaten bir haber değeri var.
Yani haberin klasik tanımlarından biri, bir çok tanımı var
da, klasik tanımlarından biri de şu:
Yaşadığınız ya da tanık olduğunuz bir
olayı, bir saat, iki saat sonra, yahut ilk
karşılaştığınızda akşam eve
gittiğinizde, eşinize, yakınınıza
anlatıyorsanız, o haberdir. Tabii, o yöre için, sizin için haberdir.
Çok önemliyse, yaygınsa, başka kişileri de ilgilendiriyorsa,
herkes için haberdir. Yerel basın için, o bölgede olan olay daha önemli
haberdir. Ama bütün ülkeyi ilgilendirecek, hatta dünyayı da ilgilendirecek
bir olay, yerel bir bölgede, bir ilçede dahi olmuş olabilir. O tabii,
genel haberdir, bütün basına, bütün yayın organlarına
yansır. Ama bu örneği alırsak, bütün yayın
organlarını ilgilendiren kısmı gerçekten
televiz-yonların yansıttığı gibi orada
milletvekillerine söz verilmemesi nedeniyle çıkan tartışma,
haberdir. Ama yerel basın açısından
baktığınız zaman, ikinci kısmının da
özellikle yerel basında verilmesi gerekir. Hatta daha da hakkaniyetle
düşünürseniz, yaygın basında da ikinci kısmının
olması lazım. Tartışmayı verirsiniz; ama altında işte
ödülün, törenin mahiyetinin ne olduğunu, kimin ne
yaptığını da özet olarak vermeniz gerekir. Ama asıl
yerel basının, bu konuda daha ayrıntılı olarak haberi
vermesi gerekir, ciddi tarafıyla da. Çoğu haberlerde daha çok
magazine kayma görülüyor. İşte tartışma tarafı, yahut
saç modeliydi artistin, şuydu, buydu, içine artist motifi sokarsanız
daha da yer buluyor basın yayın organlarında.
İkincisi;
Zülfikar Doğanın verdiği örnek, serbet bölge olayı, bizim
gazetede yayınlanmış, ekonomi gazetelerinde dahi yer yok.
Gerçekten bunun savunulur bir tarafı yok. Bu doğrudan doğruya
ihmal. Habercilik değerlendirmesinde bir ihmal. Ama şimdi yaygın
basının bu ihmali var. Yerel basın bunu ne ölçüde verdi
bilmiyorum, Denizli Basını. Ama yerel gazetecilikte Denizli Basınının
bu olayın üzerinde günlerce durması gerekir, çok geniş vermesi
gerekir, diye düşünüyorum.
Şimdi
magazin diyoruz, magazin sadece, artistlerin
yaşantılarını, birbiriyle ilişkilerini,
dostluklarını, aşklarını yansıtmak değildir,
magazin. Her olayın bir magazin tarafı vardır. Magazin
aslında, bir bakıma araştırmacı gazeteciliğin bir
koludur. Kalıcı, hani güncelliği bitmeyen, sadece o güne
bağlı olmayan, diğer günlerde de ilgi çekecek olan
tarafını vermektir bir olayın. Serbest bölge olayı da
böyledir. Yerel Denizli medyası, örneğin; bu serbest bölge işini
adım adım hergün izlemeli. İşte sanayicilerden, Denizlinin
konuyla ilgili kişilerinden, serbest bölgenin nasıl
olacağını, neler bulunacağını, kaç tane tesisin
orada olacağını. Altı bin kişiyi istihdam
edeceğini Zülfikar söyledi.
Bunları geliştirmek,
bunların magazinini yapmak gerekir
ve o zaman yerli basında işte bugün, yerel basın bugün,
şikayetçi olduğu satamamaktan, abone bulamamak
sıkıntısından bir ölçüde kurtulur. Yabancı ülkelerde
yerel basın, diyelim ki Denizliyi alalım ele. Denizliye,
İstanbul gazeteleri geliyor. Hürriyeti, Milliyeti, Cumhuriyeti,
Sabahı. Her biri işte şu kadar, 2 bin, 3 bin satıyor.
Denizlide çıkan bir gazete, Denizlide en çok satan diyelim ki Hürriyet
ise, Hürriyet bin gazete satıyorsa, Denizlideki gazete, 1200 tane
satması lazım. Ya da en azından bin tane satması
lazım. Satılacak şekilde haberciliği, gazeteciliği
bütün unsurları ile; haberiyle, köşe yazısı ile,
karikatürüyle yapması lazım ki, yerel basın o zaman güçlü olur.
Yani diğer ülkelerde bu genellikle böyle. Yerel basın, yerel
gazeteler, zaten o yüzden de yaygın basın bir yerde çıkıp
da bütün ülkeye dağıtılan ve çok satan gazete yok gibi. Gidenler
de, çok işte, fikir gazeteleri işte şunlar, bunlar az
sayıda satıyorlar, zaten o yörede. Satan, o yörede çıkan gazete.
Bu nasıl olacak? İşin ekonomik tarafı ayrı. Yerel
basın ne yazık ki, bu dediğimiz tanımda gazeteyi bütün
unsurlarıyla hazırlayıp, o kadar yatırım yapıp,
böyle bir gazete çıkarmak, böyle bir televizyon kurmak gücüne sahip
değil. O ayrı bir konu. Yani benim söylemek istediğim habercilik
açısından, haberlere yaklaşım, yerel basında haberleri
işlemenin önemine ben değinmek istiyorum. Bir de habercilikte dikkat
edilmesi gereken bir husus, haber kaynağı ile belli bir mesafede
olması gerektiği gazetecinin. Gazeteci için işte yerel
basın düzeyinde bakarsak, valisinden, filan belediyedeki şube
müdürüne kadar, bir banka müdürüne kadar, o gün haber konusu kimse, yahut
sürekli olarak nerelerden haber alıyorsa; üniversiteden, belediyelerden,
ekonomik kuruluşlardan, ticari kuruluşlardan, hepsi bir haber
kaynağıdır ve arada bir fark olmaması lazım. İyi
haber, çok haber, doğru haber alabilmek için habercinin, gazetecinin elbette
o haber kaynaklarıyla yakın ilişkisinin olması gerekir. Ama
bu yakın ilişki asla içli dışlı ilişkilere, çok
aşırı samimiyete, hatta laubaliliğe kadar uzanırsa,
senli, benli hale dönüşürse, o zaman esas olan mesafe aşılmış
demektir. Bu da kısa vadede o habercinin lehine görülse, öyle düşünse
de, ben işte bu kadar samimiyim, içli dışlıyım,
oradan, o haber kaynağından bütün haberleri ben alırım dese
de, günü geldiğinde kritik bir haberde ya da o haber
kaynağının hoşuna gitmeyecek haberleri yazmada
zorlanabilir, yazamama durumu ile kalabilir. Yahut eksik yazma durumunda
kalabilir. Daha da ötesi, o kadar yakınlık, içli
dışlılık nedeniyle o haber kaynağı,
yayınlanmasını istemediği bir haberi ya da daha önemli
yayınlanmasını istese de daha önemli bir haberi daha ciddi
bulduğu, daha önemli bulduğu haber kaynağına daha kolay,
daha ayrıntılı verebilir. Öbürünü önemsemeyebilir. Yani çok içli
dışlı olmanın uzun va-dede böyle bir tehlikesi de
vardır, bunu da düşünmek gerekir. Ayrıca tabii asıl önemlisi
de, meslek kuralı bakımından, işte meslek etiği de
diyorlar buna, bu mesafenin bağımsızlık ve
tarafsızlık bakımından da korunması gerekir. Çünkü
böylesine yakın ilişkiler psikolojik olarak, bir insan zaafı
olarak çok yakın dostumuzun, çok yakın ahbabımızın
aleyhinde bir haberi rahatlıkla olduğu gibi, tamamiyle yazmakta
zorlanabilirsiniz. Tabii haberde sürat de önemli. Yerel basında
çalışan arkadaşlarımızın çoğu aynı
zamanda yaygın basının da, İstanbuldaki basının
da temsilciliğini yapıyorlar. Özellikle onlar için sürat çok önemli.
Büyük bir olay olduğu zaman öncelikle, hemen olayın
flaşını, özünü vermek lazım. İşte filan yerde
sel oldu, deprem oldu Allah göstermesin! diye. Yani sonucunu beklemeden, kaç
ev yıkıldı, kaç ölü var diye toparlamayı beklemeden kademe,
kademe haberlere bağlı olduğunuzda, bölge merkezine ya da
İstanbula ulaştırmak gerekir. Sürat önemli. Haber yazarken,
yoruma açık kavramlardan da kaçınmak lazım. Mesela, mesafeleri
söylerken; uzak, yahut yakın demek yerine çok somut olarak onun
kilometresini söylemek lazım. Zaman içinde kısa zamanda dediğiniz
zaman o da risklidir, sekiz saniye, on saniye kısa bir zaman, ama bir
depremde 30 saniyeyi yaşadığınız zaman çok uzun bir
zaman. Onun için zamanını da koymak lazım haberlerde. İddialı sözcüklerden kaçınmak
lazım. Türkiyenin ilk büyük süper mağazası diyorsunuz, en büyük
süpermarketi açıldı, diyorsunuz. Halbuki başka daha büyük bir
süpermarket olabilir. O nedenle onları çok garantiye almadan kullanmaktan
kaçınmak lazım. Özel isimler tam yazılmalı, Şanlıurfa
yazılmalı, kullanılmalı, Antep dememeli diyorlar. Sizlerin
de bilmeniz lazım, içinizde Gaziantepli, Şanlıurfalı olan
arkadaşlarımız bilirler, o yöre halkı bunlara önem verir.
Keza Kocamustafa Kemal Paşayı, K.M.Paşa yazmamak gerekir ve
haberi bir kaç kaynaktan doğrulatmak gerekir. Hele söylentilere dayanan,
kulaktan duyduğunuz ikinci kanal, ikinci elden duyduğunuz haberleri
hemen oturup yazmamalısınız. Mutlaka birinci kaynağına
ulaşmaya bakmalısınız. Birinci kaynaktan alınan
haberin de doğruluğuna yüzde yüz emin olmanız gerekir. Haber
kaynağı hakkında da bir kanaatinizin olması gerekir. Sizi
aldatmış, kendi düşüncesi doğrultusunda, kendi
yararına haberler verip vermediği konusunda, tecrübenize dayanarak
bir fikrinizin olması gerekir. Bunu da gözönünde bulundurmanız
gerekir. Her haberi bu süzgeçten de geçirdikten sonra yine de bir ikinci
kaynaktan doğrulatmanız, kontrol etmenizde yarar var. Bu tür
yanlışa düşmeyesiniz. Halk ağzıyla dolduruşa
gelmeyesiniz. Hele haberde suçlanan bir kişi varsa, işte bir genel
müdürün yolsuzluğundan söz ediliyorsa, ihmalinden söz ediliyorsa, mutlaka
o kişiyi de bulup görüşünü almanız gerekir.
Yargı
aşamasında daha çok dikkatli olmak lazım, özellikle her haberde,
tabii yargısız infaz dediğimiz, hüküm verici ifadelerden
kaçınmak gerekir. Özellikle, sanık ile suçluyu birbirinden
ayırmak gerekir. Nerede tutuklanacağına dikkat etmek gerekir.
Şimdi giderek azaldı zannediyorum, ama, bir zamanlar poliste
sanıkların tutuklandığı yazılırdı,
karakolda tutuklandı diye yazıldığına da tanık
olurduk. Bu, tabii bir genelleme de yapmak gerekir. Zülfikar
arkadaşımız da onu söyledi. Osman da söyledi zannediyorum. Bilgi
sahibi olmamız lazım, çalıştığımız
alanda. Onun işte, yasa bakımından, terminolojisi
bakımından, herşeyi ile bilgi sahibi olmamız lazım.
Hele belli bir konuda da araştırma yapacaksanız, belli bir
kişiyle söyleşiye gidecekseniz, ropörtaj yapacaksanız, o konu
üzerinde mutlaka kaynak karıştırmanız lazım, kitap
karıştırmanız lazım. Çeşitli kaynaklardan bilgi
edinmeniz gerekir. O takdirde soracağınız sorular,
alacağınız cevapları değerlendirmeniz, süzgeçten
geçirmeniz daha kolay olur, daha sağlıklı olur.
Son
zamanlarda bir meslek kuralını önce söyleyeyim, habercilikte haberin
içinde klasik kuraldır, son zamanlarda ihmal ediliyor, yorum
bulunmaması gerekir. Yorumu haberden ayrı olarak gazeteci yahut
yorumcu, yahut köşe yazarı, yahut başyazar kendi imzası
altında o haberi yorumlayabilir. Doğrusu, yanlış
olduğunu eleştirebilir. Kendi görüşünü ifade edebilir. Ama
haberi yazarken, haberin içinde yorum olmaması gerekir. Okurun neyin yorum,
neyin haber olduğunu net anlaması gerekir. Son günlerde
anımsayacaksınız, çok flaş bir örneğine tanık
olduk bugünlerde. Cumhurbaşkanlığı seçimine
Genelkurmayın karışmadığı, bir köşe
yazısında yazıldı ve gazetenin de manşetine
çıktı, o habermiş gibi. Sık sık yapılıyor,
köşe yazıları haber oluyor ve mesleğin özü olan muhabirlik
de, ne yazık ki ikinci plana atılmış oluyor. Onun
etkinliği ve saygınlığı haber kaynakları nezdinde
de geriye çekilmiş oluyor. Bu, basının ne yazik ki genel bir
zaafı. O nedenle de tabii yorumlar habere karışıyor.
Yorumun bir ölçüde taraf olması kendi görüşünü açıklaması,
kabul edilebilir olduğu için de ama o yorumlar haber olarak sunulduğu
zaman, işte önemli bir meslek ilkesi ihlal ediliyor, okur
yanıltılmış oluyor. Bu habere dönersek, evet,
Genelkurmayın bu işe karışmadığı
yazıldı, yazılıyordu, manşet olmuştu gazetede;
ama ertesi gün Genelkurmay biz varız diye açıklama yaptı,
ilgileniriz dedi. O arada tabi bir başka olay daha gündeme geliyor.
Köşe yazısının içinde bu kadar net kota edilmiş,
tırnak içine alınmış Genelkurmaya atfedilmiş bir
ifade yoktu, yazının genelinden çıkarılan yorumsal bir
başlıkta bu ifade kulanılmıştı. Demek ki sadece,
muhabirin haber yazma tekniği açısından değil,
değerlendirme açısından da bakmak gerekir.
Değerlendirirken, işte içeride gazeteleri de düzenleyen,
başlık atan arkadaşlarımız, değerlendirirken de
haber metnine çok sadık kalmak gerekir. Haber metninden ayrı, yoruma
açık başlıklar yapmamak gerekir. Ama diyeceksiniz ki, sık
sık görülüyor bu basında. Tabii dördüncü güç olması gereken
basının, birinci güç haline gelmesinin bir tezahürü bir ölçüde de.
Basın, memleketi de idare etmeye kalkıyor, halkı bilgilendirme
işlevinin ötesine geçerek zaman zaman. Takipçi de olması gerekir
muhabirin, gazetecinin. Verdiği bir haberin, ondan sonra ne aşamaya
geldiğini takip etmelidir. Çok ilginç gelişmelerle
karşılaşabilir. Bir haberi bir gün yazıp ardını
bırakmak yanlıştır, eksiktir. Takip ettiğiniz zaman
peş peşe onun çok daha önemli şekilde geliştiğine
tanık olabilirsiniz. Noktalayıncaya kadar, haber dosyası
kapanıncaya kadar arada bir, haftada bir, 15 günde bir soruşturmakta,
araştırmakta fayda var.
Bir
de haber yazarken habere konu olan kişileri aşağılamamak
gerekir. Hakarete varan ifadeler kullanmamak gerekir. Örneğin; ben
hatırlıyorum, buraya da not almışım.
Tartışma konusu da olmuştu. Bir olayda; işte türbanlı,
başı örtülü daha doğrusu bir hanımdan söz ediliyordu.
Türbancı ifadesi kullanılmıştı. Şimdi
türbancı deyince, belli bir ideolojinin taraftarı olduğu
değerlendirmesi var, yargılaması var en azından. Onun
yerine türbanlı dediğiniz zaman başının sadece örtülü
olduğunu, yani, türbanlı ile türbancı arasında bir fark
var dikkat ederseniz. Buna, haberi yazarken de dikkat etmek lazım. Bu
örnekler çoğaltılabilir. Yani türbancı dediğiniz zaman
başka bir anlam alıyor, bir nevi suçlayıcı olabiliyor.
Türbanlı dediğiniz zaman çok daha somut, objektif bir ifade oluyor.
O ifadelere dikkat etmek lazım. Keza işte, cinsiyeti
bakımından, etnik durumu bakımından da ayrımcı
davranmamak, suçlayıcı davranmamak gerekir. Yine bu dil
düzgünlüğü için, haberlerde, sözcükleri yerinde kullanmak için hepimizin
elinin altında mutlaka bir sözlük bulunması ve de bir yazım
kılavuzunun bulunmasında yarar vardır. Ben, işte bunca
yıldan sonra hala, gerek gazetede masamın yanında, gerek evde,
hem yazım klavuzu vardır, hem sözlükler vardır. Onlara bakmakta
yarar var. Şimdi bunların uzantısı olarak teknik olarak bu
kadar söz ettikten sonra, onun uzantısı olarak, onun ayrılmaz
bir parçası olan, daha doğrusu haberciliğin kuralları
üzerinde genel olarak da söylesek, gazeteciliğin doğru
davranış kurallarından, meslek ilkelerinden de söz etmek gerekir
ki bunlar, Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin bir buçuk yıl önce ilan
ettiği Türkiye Gazetecileri Sorumluluk Bildirgesinde yer alıyor.
Sanıyorum o bildirge, arkadaşlarımızın çoğuna
ulaştı. Bütün cemiyet kardeş kuruluşlarımıza
göndermiştik.
Kısaca
ben satır başlarıyla batı hatırlatmalar yaptıktan
sonra konuşmamı tamamlayacağım. Sorulara yer kalacak. Tabii
gazeteci herşeyden önce halka karşı sorumlu olduğunu
düşünmelidir ve halka karşı sorumluluk işte
bağımsız bir şekilde, patronundan önce halka
karşı sorumludur gazeteci. Gerçekleri doğru ve dürüstçe halka
yansıtmaktır birinci görevi. Kaynağını açıklamaya
zorlanamaz gazeteci, bunu da bilmeliyiz. Çünkü, çoğu zaman bunu belki
bilmediğimiz, bu kurala sahip çıkmadığımız için
kaynağını açıklayan gazeteci
arkadaşlarımızı görüyoruz ender de olsa; ki bu
yanlış bir olay. Gazeteci, haber kaynağını
açıklamaz, bu aynı zamanda haber kaynağına da
karşı bir güvendir, bu güveni kaybetmemek gerekir. Ancak haber
kaynağı sizi yanlış bilgilendirmişse, onu tabii ertesi
gün, sonradan açıklayabilirsiniz. Kaynağını
bilmediğiniz haberi, sakın, katiyen yazmamalıyız. Söylentiler
maksatlı olabilir. İftiradan, manipülasyondan,
kullanılmış olmaktan kaçınmalıyız, özen
göstermeliyiz, çok dikkatli olmalıyız bu konuda. Adeta
mayınlı bir sahada yürürmüş gibi gazetecilik ve habercilik
yapmak gerekir. Özel yaşama saygılı olmalıyız. Özel
yaşam de-yince tabii zaman zaman haber kaynakları ile gazeteciler
arasında bir kavram tartışması çıkıyor. Özel
yaşamı iki ya da hatta üç kategoride değerlendirmek gerekir.
Sade vatandaşın özel yaşamı mutlak kutsaldır. Hiçbir
şekilde bir haber konusu olamaz. Rızası olmadan
fotoğrafı çekilip yayınlanamaz sade vatandaşın. Onun
bütün hayatı özeldir, yayın konusu olamaz, kendi rızası
olmadıkça ya da çok önemli, kamuyu ilgilendiren, kamu yararını
ilgilendiren bir olaya konu olmadıkça, olayın içinde olmadıkca. Büyük
bir olaya karışmış bir kişi elbette konu olabilir. Ama
o olayın içinde yer almayan, onun ailesinin mensupları; kardeşi,
babası, karısından söz edilmemesi gerekir. Sadece o olaya
karışmış, yolsuzluğa, soyguna
karışmış kişi haber konusu olabilir. Ama olayla hiç
ilgisi olmayan yakınları, akrabaları, o da şöyleydi, o
da böyleydi diye söz konusu edilmemelidir. Onların özel
hayatıdır o. Bu olayın içinde değildir, çünkü, onlara
saygı göstermek gerekir. Ama kamu görevlisi olan kişilerin özel
hayatında bu sınır genişler. Hem kamuya mal olmuş
kişiler vardır, kamu görevlileri, işte bu
Cumhurbaşkanına kadar gider. Genel müdürlerden, belediye
başkanlarından başlayarak, rektörlerden devam ederek.. Kamu
görevi yapan kişilerdir. Onların özel hayatı üzerindeki
sınır genişler. Kamusal alanlarda onların
yaptıkları iş, haber değeri varsa, kamuyu da
ilgilendiriyorsa haberdir. Keza kamuya mal olmuş kişiler
dediğimiz, yani şöhret olmuş, artistler, sporcular, sanatçılar
onların da özel hayatı üzerindeki sınırlar genişler. Onları
şöhret yapan, onlara bu şöhreti veren kamuoyu, onların
davranışlarını, yaşantılarını da bilme
hakkına sahiptir; ki değerlendirmesini ona göre yapacaktır. Kamu
görevlileri hakkındaki değerlendirmesi de onların bütün
davranışlarını
bilerek, çalışmalarını
bilerek değerlendirme yapacaktır. Belediye
başkanlarını ona göre
seçecektir, siyasi yöneticilerini ona göre seçecektir. Ama bu demek
değildir ki, kamu görevlilerinin ve kamuya mal olmuş kişilerin
özel hayatları hiç yoktur, hiç bir sınır tanınmaz. Elbet
onun da bir sınırı vardır. Kamusal alanların
dışında kalan yaşamları, konutlarındaki
yaşamları, yatak odalarına kadar aşmanın gereği
yoktur, imkansızdır. O sırada özel hayatın mahremiyetine
saygı göstermek gerekir. O da tabii haber konusu olamaz. Yanıtlama
hakkına da saygı göstermek gerekir. Gazetecilik sürat
mesleğidir. İyi niyetle bir yanlış yapmış
olabilirsiniz. Onu hemen ertesi gün düzeltmeniz gerekir. Yanıt
geldiği zaman, yasal yollardan geldiği zaman onun da
kullanılması gerekir. Hatta yasal yolların süresini beklemeden
de kullanmak gazeteciliğin dürüstlüğü gereğidir. Tabii
karşılığı, gazeteci hiç bir maddi ve manevi
avantajın peşinde olmamalıdır, belli gruba çıkar sağlamak
amacıyla bunu bilerek, hele hele kendine bir çıkar sağlamak
amacıyla ki, en vahimi bu haberi yazması asla kabul edilebilir bir
olay değildir. Gazetecilik reklamcılıkla, halkla
ilişkilerle, propaganda ile
karıştırılmamalıdır. Gazeteci gazetecidir. Haber,
tarafsız, bağımsız, objektif haber onun işidir. Halkla
ilişkiler başka bir birimin işidir. Propaganda apayrı bir
birimin işidir. İkisinin birbirine
karıştırılmaması gerekir.
Tehdit
ve şantaj gibi yollara katiyen başvurmamak gerekir. Bir yolsuzluk
haberini, usulsuzluk haberini aldığınız zaman, işte
böyle bir haberim var, bunu yazayım mı, yazmayım mı gibi
tehditvari, şantajvari yaklaşımlarda bulunmamak gerekir. Ben
hatırlıyorum, iki üç yıl evvel yaygın bir gazete-mizde bir
anons. Filan bankadaki yolsuzluklar. Yarından itibaren gazete-mizde filan.
Ben açtım gazeteye dedim ki; ne
yapıyorsunuz siz. Yani, yolsuzluk varsa, bugün yazmanız lazım.
Şimdi bunu, bugün anons ediyorsunuz, yarın yazacağım
diyorsunuz. Siz şantaj yapma zannı altında kalıyorsunuz,
böyle bir niyetiniz olsa da olmasa da. Nitekim anonsu da kaldırdılar,
birşey de yazmadılar sonra. Bunlara dikkat etmek gerekir. Tabii 18
yaşından küçüklerin açık adlarını ve
fotoğraflarını zaten yasal zorunluluk gereği
yayınlamamak lazım ve tabii gazetecinin de özdeşleşmemesi
gerekir, bizim bildirgede de yer aldığı gibi. Bunun bir örneğini,
ekonomi konusunda, arkadaşlarım söylediler. Hem efendim borsa oyna,
hem borsa haberi yaz, olmaz. İşte spor muhabiriysen, klüp sözcüsü
gibi davran filan, filan, klübün lehine haberler yap. Öyle yazı yaz,
olmaz. Polis muhabiriysen, polis gibi davranıp, yargısız infaz
yapamazsın, hüküm veremezsin. Polisi savunmak senin görevin değil.
Olayı net vermen gerekir. Gazetecinin sadece gazeteci olarak kalması
gerekir.
Tabii
bütün bunları söylediğin zaman akla şu geliyor, sizin de
gelebilir. Bütün bu kurallara uyulduğu zaman, gazetecilik yapmak
Türkiyede çok zor diyeceksiniz, hatta dünyada da zor. Çünkü medyaya
bakıyoruz, demin de söylediklerimizin çoğu, büyük ölçüde
uyuşmuyor. Peki bunlarla, bu ölçülerle nasıl gazetecilik yapacağız,
bize muhabircilik, habercilik yaptırırlar mı? Medyanın
haline bakın. Bu soru, bildirgeyi hazırlarken de gündeme geldi.
Bildirgenin metnini çok geniş katılımlı bir toplantıda
görüşmeye açtık. Sadece Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyelerine
değil, bütün gazetecilere, ona ek olarak üniversitelerden olsun, hukuk
düzeyinde olsun, sivil toplum örgütü temsilcileri de dahil bir çok kişinin
katıldığı toplantıda tartışmaya açtık.
Orada görüşler alınarak da tekrar redakte edilip, bu son halini
aldı ve orada bir arkadaşımız bunu ifade etti, dedi ki:
Bunlar kabul edilirse, gerçekleşirse Türkiyede gazetecilik yapmanın
imkanı kalmaz. Ne yapacağız biz, ne yazacağız, ne
edeceğiz? O değil aslında, buna uygun gazetecilik
yapılabilir ve buna uygun gazetecilik yapmanın engeli bu bildirge
değil, üç tane nedeni var. Birincisi; medya sermayesinin yapısal
durumu, çarpık yapılanması. İkincisi; yine medyanın,
medya sermayesinin ve kimi üst yönetimlerin siyaset kurumu ile içli
dışlı ilişkileri ve üçüncüsü de yasalar. Bunlar asıl
doğru ve halka gerçekleri yansıtmaya engel. Yoksa bunlar ortadan
kalktığı zaman, bu bildirgeye uygun habercilik yapmak çok daha
kolay olur ve işin doğrusu da budur. Doğru bilinmeli ve herkes
bu mesleğe gönül vermiş, bu mesleği doğru dürüst yapmak
isteyen her gazeteci de bu kurallara uymak için çaba harcamalı,
uymayanlara en azından kendisi şöyle bakışlarıyla
dahi, sözleriyle olmasa dahi ayıplamalıdır. Şimdi sözlerimi
ben izin verirseniz yine de bu bildirgenin bir maddesini okuyarak bitirmek
isti-yorum. üçüncü maddesi diyor ki: Gazeteci başta barış,
demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel
değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı
savunur. Milliyet, ırk, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi
inanç, inanç ayrımcılığı yapmadan, tüm ulusların,
tüm halkların ve tüm bireylerin halklarını ve
saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve
uluslararasından nefreti, düşmanlığı körükleyici
yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin
kültürel değerlerini veya inaçlarını, veya
inançsızlığını doğrudan saldırı konusu
yapamaz. Gazeteci her türden şiddeti haklı gösteren, özendiren,
kışkırtan yayın yapamaz.
Evet,
teşekkür ediyorum. Benim kısaca özetlemeye
calıştığım haberciliğin, haber yazma
tekniğinin ve haberciliğin kuralları konusunda söyleyeceklerim
bunlar. Şimdi vaktimiz kaldığı ölçüde
sorularınızla, katkılarınızla devam edebilir.