SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-YANIT TARTIŞMA BÖLÜMÜ

 

 

Erol KES (DENİZLİ): Önce Deniz’liye geldiğiniz için teşekkür ediyorum.  Şimdi radyo, televizyon, gazeteler Türkiye gündemini aldı. Son yıllarda bir furya gidiyor. Hatta bir arada Denizli de bile 27 tane radyo vardı. Sonra, RTÜK bir takım kararlar aldı, şirketle hisseler paylaşılacaktı. Şimdi Türkiye’deki bir kaç holdinge bakıyoruz, işte Doğan grubu, bir başka grup, yüzde 20’den fazla hissesi olmayacak. Ama merak ediyorum, hep araştırmacı gazetecilerimiz var. Tabii İstanbul medyasına bakıyorum da şöyle hangi büyük holdingin patronu. Ben şimdi, inanmıyorum. Soruyu şimdi dile getireyim. Bir holding grubu patronu veya Doğan grubu patronu, yüzde 52 hisse dağıtıldığında acaba, o hisseler araştırıldığında, muhasebesinde mi çıkacak, yoksa bir yan grubunda mı çıkacak? Yani iş olsun diye mi, bu şekilde kararlar alınmış, yoksa araştırılsın mı? Buna bağlı olarak şunu sormak istiyorum. Şimdi İstanbul’u bilmiyorum, ama yerel olarak burada çalışıyorum. Niçin, Türkiye geneline bakıldığında patronlar bazında bu şekilde birşeyler yapılmıyor. Çünkü ben, kendimi asker görü-yorum, komutanım yap derse, yapmak zorunda hissediyorum bir şeyi. Yani, bir yerde bağlı kalıyoruz. “Evin kirası, çocuğun maması” derken. Biraz önce Sayın Cemiyet Başkanı bir şeyi çok güzel dile getirdi. Yani Türkiye’de dürüst olmak zorundayız. Ama, gazetecilerin kuralları var, dürüst olmak zor derken. Ben, inşaat mühendisinin çaldığı betonları, terzilerin çaldığı kumaşları veya şöförlerin benzinden, lastikten yaptığı üçkağıtları düşünürken, ben, gazeteci olarak onlara göre yine biraz daha dürüstüm. En azından birşey çalmadan, birşeyler vermeye çalışıyorum. Sonra, İstanbul’u bilmiyorum. Burada habere gidiyoruz, işte yerel gazete televizyonunda çalışan arkadaşlarımız ve ulusal gazetelerin, televizyonların Denizli temsilcileri, hep beraber gidiyoruz bir yerlere. Burada yazılan haberler, ulusal gazete ve televizyonlara bakınca, tepki çekiyor birden ve buradaki arkadaşlar “biz yazdık, orada değişti”. Şimdi biraz önce konuşmacılar, “objektif olun, aynayı düz gösterin”. Buradakiler mi yanlış gösteriyor, yoksa orada-kiler birşeyleri değiştiriyorlar mı? Yani, hangimizinki daha doğru. Burada bizler zorlanıyoruz, yani genel olarak. Çünkü bir yerde bir hata varsa bizi de etkiliyor. Teşekkür ederim.

 

GERÇEKER: Buyrun efendim kim cevap verecek, ben mi?

 

Arkadaşımız bir sorunu dile getirdi. Yani, bilgi edinmek üzere bir soru. Türk Basını’nın önemli bir sorunu olan noktaya değindi arkadaşımız. Tabii, Radyo-Televizyon kuruluşları, yayınları hakkındaki kanun ne yazık ki bugüne kadar uygulanmıyor, aradan bunda yıl geçmesine rağmen. Ne frekans tahsisi yapıldı, ne de sizin dediğiniz gibi hisse oranlarının kontrolü konusunda bir çaba var. Efendim, eşinin dostunun üzerine bunu dağıtma yolu mümkün mü her sektörde olduğu gibi, orada mümkün. Bunu ne ölçüde yapıyorlar, tabii, sizin bilmediğiniz gibi, biz de bilmiyoruz ama, olayın da devam ettiğini görüyoruz.

 

Haber, hani, düz ayna hikayesi, haberlerin saptırılması burada mı olu-yor, orada mı oluyor? Zannediyorum ki, her ikisi de oluyor. Kimi zaman haberine göre burada da saptırılmış olabiliyor ki, onun öyle olmaması gerektiğini anlatmaya çalıştım ben, satırbaşlarıyla. Her ikisi de yanlış. Burada olması da yanlış, orada olması da yanlış. Oradakilerin sorumluluğu belki de daha çok. Çünkü oradakilerin tavrı, davranışı buraya örnek oluyor. Bir yerde yönlendirici oluyor. Bunun bir başka şekilde de ortaya çıktığını görüyoruz. Örneğin, son bir örnek vereyim: İşte, “fındıktan zehirlenme oldu, simitten zehirlenme oldu” diye çeşitli yörelerden haberler gelmeye başladı. Aslında zehirlenme olayları sık olan, çoğu yerde olan olaylar. Ama bunlar önemsenmiyor, yaygın basında yer bulmuyor. Şimdi bakıyorum, iki veya üç kişinin zehirlenme olayı ya yerel baskılarda çıkardı, yayılmazdı. Ama biraz önemli bir olay oldu, işte “fındıktan zehirlendi” diye. Halbuki anlaşıldı sonradan, fındıktan da değilmiş o. Ondan sonra “simitten zehirlenme” olayı geldi, şundan zehirlenme olayı, bir zehirlenme modası, haber modası çıktı. Burada merkezin kullanması ama, yereldeki arkadaşlarımızın da, haberci muhabir arkadaşlarımızın da, haberde, demin sıralamaya çalıştığım unsurlara, kurallara dikkat etmemesinin de rolü var. Her ikisinin de, kısaca burada özetlersek kabahati var.

 

İrfan KARABULUT (BURDUR): Türkiye’de, medyanın, mutlu azınlığı tatmin edici, şov haberleri var. İşte, paparazilerden tutun, televolelerden tutun, haberleri var. Bunlar mutlu azınlığı tatmin ediyor. Ama, Türkiye’nin gerçek manzarasını gösteriyor mu?  Benim esas sormak istediğim soru şu; zanne-derim medya, düşünen insanı temsil ediyor. İnsanların düşünmesine yardımcı oluyor. Ama, bu tür haberlerle düşünce engelleniyor mu, halkı eğitmeli mi medya, aydınlatmalı mı, yoksa gütmeli mi?

 

GERÇEKER: Şimdi o saydığınız programların Türkiye’nin atmosferini son derecede bozduğuna katılıyorum. Televoleler, Türkiye’de “sanatçı” denilenle, “sporcuyu” birbirine karıştırdı. Halk arasındaki tabirle “topçuyla, popçuyu” ve emin olun her iki tarafın da ahlakını bozdu. Ama, tutanlar var ki, “televole bir” var, “öz televole” var, “hakiki televole” var, bir sürü tele-vole var, peş peşe çıkıyor. Demek ki bunun bir seyircisi var. Kitlesel olan yerde, tüketicisi olduğu yerde o program üretilir. Tüketici var ki üretiliyor. Ama kimler tüketiyor dediğiniz zaman, işte sizleri, bizleri yanıltan bir de ölçüm teknikleri var. Bu ölçüm teknikleri aslında, hiç bir zaman program değerlendirmek için düşünülmemiş teknikler. Yani, rating dediğimiz şeyler. Bu ratingler çıktığı yerde reklamların kimlere ulaştığını, buzdolabı reklamı ise o buzdolabını alabilecek fiyat, yahutta harcama düzeyleri sınırları arasında bulunanlara ulaşıyor mu, ulaşmıyor mu, bunu bilmek için oluşturulmuş şeyler. Ama burada gelip, amacının dışında kullanıldığı zaman işte böyle şeyler oluyor.

 

Şimdi sizin söylediklerinizde katılmadığım birşey... Bu programlar hiç bir zaman mutlu azınlığa hitap etmiyor. Bu programlar kime hitap ediyor? Ben tanımlamasını yapmayacağım. Çünkü alçaltıcı, küçültücü bulabilirsiniz; ama hiç bir zaman mutlu azınlığa hitap etmiyor. Mutlu azınlığa hitap eden şeyleri ben, size söyleyeyim. Ratinglerinin gösterdiğinin tersine, eğer bu memlekette TRT hala seyrediliyorsa; bir, ben TRT’yi  seyretmiyorum, ben NTV’yi seyrediyorum. Yani, hiç kimse de buna şaşırmasın. Ben şimdi bir izleyici olarak konuşuyorum. Benim büromda da, evimde de son zamanlarda farkettiğim birşey, hep NTV açık ve ben, artık Türkiye’deki herşeyin bayatlığından ve o küçücük sınırlar içinde kalmasından çok bıktığım için evde kablolu televizyon, işyerinde de var. Yabancı televizyonlar, haberi çok sevdiğim  için  CNN izliyordum.  Şimdi  hiç CNN’i  açmıyorum, ihtiyaç da hissetmiyorum,  BBC’ye de bakmıyorum.  Ama  NTV sürekli açık, bazen CNN Türk’e bakıyorum. Şimdi eğer NTV yaşıyorsa, eğer CNN Türk yaşıyorsa, TV8 yaşıyorsa, BRT yaşıyorsa ve bir de Discovery kanalı yaşıyorsa sırf belgesel, demek ki bunların da tüketicisi var. Bakıyorum, çok büyük reklam da alıyor hepsi. O nedenle, o dediğinize katılmıyorum. Türkiye’deki mutlu azınlık, onu değil, Türkiye’deki mutlu azınlık bu tarafı seyrediyor. Çünkü, öbür tarafta seyredecek  birşey yok. Orada  ne var,  orada artık tomografisi çekilmiş kadınları, artır bin defa her programda aynısını seyrediyorsun, içini biliyoruz artık, midesindeki lekeyi. Şimdi bilmem kim, bilmem kimle, bilmem nerede yakalanmış, bana ne, beni ne ilgilendiriyor. Ama insanın en zayıf noktası bu bir, siz yapamıyorsunuz, o yapıyor. Vay nasıl yapar, nasıl yapıyor bir bakayım. İki, kiminle yapıyor bu işi? Nasıl yapıyor? Bu adamın daha dün parası yoktu, bugün şuraya bakın, bu, jeeplerde geziyor, gibi merak. İnsanın en zayıf noktası merak. Şimdi işte burada, sizin o sorduğunuz yere geliyorum. Kitle iletişim araçlarının görevi, bu merakı yönlendirmek olmalı. Merakı yarı giyinmiş kadınlara yönlendirirseniz, başka birşey oluyor, merakı bu tarafta bilgiye yönlendirirseniz başka birşey olu-yor. Türkiye’nin neye ihtiyacı var? Biraz önce Sayın Güreli değindi, çok kısa değindi,  ama daha sonra belki deşeriz. Türkiye’de neye ihtiyaç olduğuna patronlar karar veriyor. Patronlar neye bakarak karar veriyor? Rating denilen saçmalığa. Bunu değiştirmek kimin elinde. Hep, sivil toplum örgütleri, bir  sürü laflar söyleniyor. Ben öyle birşey söylemiyorum; ama yani sonuçta faks çekerek, telefon ederek, mektup yazarak, tercihini belirterek bu işi değiştirmek lazım. Yalnız tabii burada bir kelepçe var. Bir kere AGB, kelepçeyi taktı mı rating diye, bundan sonra sökmesi çok zor. Şimdi onu sıkı sıkı çekiyor herkes.

 

Bilgin KUŞAKSIZ (AYDIN): Benim farklı bir isteğim var, farklı bir sorunum var. TRT yıllardır bizleri büyüttü, beşikten, bugüne getirdi. TRT’nin arşivinde ki, ben, İstanbul ve İzmir’i çok iyi biliyorum. Arşivlerini çok iyi biliyorum. Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği dalında yöresel, yetişmiş ses sanatçılarının, zaman zaman konuk olmuş, zaman zaman da kasetleri doldurulmuş ve bu kasetler bekletilmekte. Bunlar yerel bazdaki yayın araçlarına dağıtılabilir mi? Dağıtılması için CD çalışması yapılabilir mi ve yapılsa nasıl olur? 

 

GERÇEKER: Tabii bu TRT’nin kendi politikasıyla ilgili birşey, bilemem.

 

KUŞAKSIZ : Bir de siz, TRT’de görevli olduğunuz için.

 

GERÇEKER: Ama, yani, benim alanım başka. Yani, arşiv çalışması nasıl yapılıyor, ne düşünülüyor, bilemem; ama, bana kişisel kanaatimi sorarsanız, yıllar önce açıkladığım bir şeyi söylemek isterim. O zamanki Genel Müdüre de rapor olarak verdim ve dedim ki: “TRT’nin elinde bulunanlar şu anda hiç kimse de yok. Olması da mümkün değil. Çünkü o kişileri ve o eserleri bulmak, biraraya getirmek, o icrayı yakalamak .. Ya adam ölmüş, ya o estürümanları çalanlar, veyahutta dönem değişmiş, yani yok, o anlayışlar değişmiş. Dolayısıyla şu anda elimizde çok değişik teknik cihazlar var. Video montaj cihazları var, video efekt cihazları var. O eski makamları ABC makaralarına ayırarak, kopya ederek bir arada onları, o cihazlarla birleştirerek, bugüne uydurulmuş çok yeni bantlar elde edebiliriz. Çeşitli efektler üzerin koyarak, bunu satabiliriz” demiştim. Yalnız tabii şimdi orada da şu çıkıyor ortaya. TRT arşivini satarsa, TRT gelir kaynağını başkasına devretmiş olacak. Öyle bir ikilem içinde TRT. Ben kendi açımdan bakıyorum şimdi. Bende olan bir kitabı, ben çoğaltıp, herkese verirsem, bende olmaktan çıkacak, değeri düşecek bunun. Şimdi sadece TRT için değil, BBC için de böyle. Mesela BBC’de, ben, orada da çalıştım, söyleye-yim size. Artık bir daha tekrarlanması, yapılması mümkün olmayan plakların ya da bantların sadece belli bir sürede çalınmasına izin verilir. Oradaki bir parçanın tamamını çalamazsınız. Üzerinde yazar, 15 saniyedir. 15 saniyenin üzerinde çalamazsınız. Ben çalarım derseniz, orada kontrol eden birisi var, derhal yazı geliyor, “niye sen bunu böyle çaldın?” diye. Şimdi TRT’nin de bence, elindeki bu çok büyük imkanı kaçırmadan, çünkü bunu kullanacak, ne kadar uzun süre kullanırsa, o kadar iyi olur. Size şunu söyleyeyim, TRT hepinizin ödediği vergilerle, aldığınız payla yaşıyor. Dolayısıyla o payı ne kadar azaltırsa, o kadar özerk olmaya doğru, yani, insanların isteklerine yakınlaşmaya doğru gelecek diye. O zaman da bir kazanç sağlaması gerekli. Kazanç kaynağını bir anda elden çıkarırsa olmaz. Ekonomik açıdan bakıyorum. Dolayısıyla, aynı BBC örneğinde olduğu gibi, parçanın tamamı bandın tamamı değil ama, belli miktarları belki yayınlanarak, yahut parçanın hepsinin içinden on parçadan bir tanesi seçilerek, yapılabilir. Böyle bir şeyin olmasına taraftarım. Hem artık, TRT kurulduğu o günlerden bu yana kaç nesil yetişti, onlar bilinmiyor. Hem onlar bilinmeli, hem de TRT biraz kazanç sağlamalı. Hem de, beylik bir laf gibi gelecek; ama  çok bozulan kalite de belki o zaman ki kaliteyi göstererek düzeltilebilir. Böyle bir şeyler yazmıştım, ama henüz olmadı. Dediğim gibi, TRT’nin bu konudaki politikasını bilmiyorum, yani arşiv çalışması nedir, onu bilemiyorum.

 

Engin UNAL (DENİZLİ): Efendim Sayın Güreli’ye şunu sormak istiyorum. Demokraside yerel yönetimlerin güçlenmesini savunuyoruz bir süredir. Bu konuda da adımlar atılmaya çalışılıyor. Yerel yönetimlerin güçlenmesinde bana göre önemli bir etken de yerel medya olacaktır. Avrupa’da yerel medya çok güçlü diyoruz. Yüzbinlerle ifade edilen tirajların olduğunu biliyoruz, ama, Türkiye’ye dönüp baktığımızda, binlerce satan yerel gazeteyi bulduğumuzda, öpüp başımızın üstüne koyuyoruz. Türkiye’de yerel gazetecilik neden gelişememekte, neden sorunlarını aşamamakta? Sorum bu. Sayın Sezgin’e sorum da, burada televizyoncu ve radyocu çok sayıda arkadaşımız var. Bu, birbuçuk yıl önce Ankara’daki Yerel Televizyonlar Birliği’nin bir toplantısında da, Kurultayında da dile getirilmişti. “Sarı Basın Kartı” konusu. Her ne kadar bu yönetmelikte yer almışsa da, “tahsisi yapılanlar” denildiği için, şu anda yerel televizyonlarda ve radyolarda çalışan hiçbir arkadaşımız “Sarı Basın Kartı hakkından” yararlanamıyoruz. Bu konuda bir gelişme var mı, sizden de onu öğrenmek istiyorum. Teşekkür ederim.

Nail GÜRELİ:  Evet yerel basın, yerel gazetecilik ve yerel basına, ben, ayrı bakıyorum. Türkiye’de yerel gazetecilik hiç de kötü bir noktada değil. Çok değerli, gerçekten gazeteciliği hakkıyla yerine getirmeye çalışan yerel gazetecilik yapan arkadaşlarımız var; ama, kurum olarak, yerel basın olarak baktığımız zaman, aynı şeyi söylemek mümkün değil. Sizin de işaret ettiğiniz gibi, ben de işte bu panelde, çeşitli diğer vesilelerle de yerel basının, yerel medyanın, demokrasinin yerleşmesi bakımından çok önem taşıdığını vurgulamaya çalışıyorum. Gerçekten de öyle, yerel yönetimlerin güçlenmesiyle, yerel medyanın da güçlenmesi, elbette demokrasi açısından önem taşıyor. Çünkü gazeteciliğin, medyanın nedir işlevi, söyledik, hep söylenir. Halka gerçekleri doğru, tam olarak yansıtmak, doğru bilgilenen halkta, kendi yöneticilerini o bilgilerle, doğru bilgilerle doğru değerlendirerek, siyasal tercihlerini de doğru yapar ve demokrasi de daha sağlıklı işler; ama aldatılmış, yanlış bilgilendirilmiş, işte kendisine yönetilenler hakkında yanlış bilgi edinmiş, onların başarısızlıklarını öğrenememiş, yolsuzluklarını  öğrenememiş bir halkla, tam tersine manipüle edilmiş, yönlendirilmiş, aldatılmış bir halkla elbette, o tercihlerini de yanlış yapar ve demokrasi de bir takım yanlışlarla, işte, zaman zaman karşılaştığımız sıkıntılara uğrar. O nedenle, yakın ilgi de, yakın ilgili yerel basın için güçle-nemiyor. Bunda yaygın medyanın da payı var; ama ondan daha önce yerel birimlerdeki bütün kurumların, sektörlerin, gazetecilerin de payı var, diye düşünüyorum. Çünkü bakıyorsunuz, bir belde de, bir ilçede, bir ilde çok sayıda yerel gazete yayınlanıyor, bunlar çeşitli dünya görüşlerinde, elbet çok seslilik olacak, farklılık olacak, ama bakıyorsunuz aynı dünya görüşünü paylaşan, aynı doğrultuda yayın yapan iki üç tane gazete var. Başka doğrultuda yayın yapan iki, üç tane gazete daha var. Bunların, en azından aynı doğrultuda olan gazetelerin birleşmesi, kuvvetlenmeleri için, ekonomik güce kavuşmaları için bir yoldur. Yerel sermayenin de, tabii kendi çıkarına kullanmamak kaydıyla yaygın basın için de söz konusu, onu söylüyoruz. Yaygın basın için söylediğimiz tehlike yahut kabul edilmez olgu, yerel basın için de söz konusu. Kendi çıkarına kullanmayacak şekilde gerekli yatırımı yaparak, yerel basını çıkarması, yerel basın sektörüne girmesi gerekir. Halbuki bakıyoruz çoğu yerde genelleme  yapmadan söylüyorum; ama çoğu yerde, resmi ilan yapmak kaygısıyla, bir gazetede olması gereken unsurları dikkate almaksızın, sadece iki tane haber ki, onların bir kaç tane haber ki, bir kısmı da zaten, bir yeri ilgilendiren, ilgilendirmeyen haberler. Sadece ilanlar, bir iki tane, işte, yazı makaslama dediğimiz usülle tertip edilmiş gazeteler ve işte satışı da olmuyor tabii. Bu nedenle de, bir kısır döngü gibi birbirine bağlı olarak yerel basın güçlenemiyor. Yerel basının güçlenmesi için zaman zaman ortaya atılan öneriler vardır. Hükümetten, devletten destek gelmelidir. Bu tabii, tehlikeli bir yoldur. Bunu yaygın basında da yaşadık, yaygın basının bugün bu hale gelmesi nedir? Hükümetten aldıkları, çeşitli işlerle, krediler, teşviklerle geldi; ama bağımlı hale geldi. Diğer sektörlerle de organik bağlar içinde. Diğer sektörlerdeki yatırımlarıyla, medya sektörüyle içiçe. Aynı şey, yerel basın için de söz konusu olabilir. Diğer sektörde yatırımı olan, medyaya da yatırım yapan, yerel gazete çıkaran, yerel televizyon kuran kişi de bu destekleri aldığı zaman, elbette bir bağımlılık hissedecektir. Bağımsız olarak yayın yapamayacağı için de güçlü olamayacaktır. Demokrasiye de bir katkısı olmayacaktır. Sadece, bir çıkar ilişkisi öne geçmiş olacaktır. Kendi işinde, diğer işlerinde yararlanmak için basını kullanmak durumunda kalacaktır. Bu kısır döngü gibi devam ediyor, ama temelde yerel gazetelerin, yerel basının ekonomik güce kavuşması gerekir. Belli bir sermayenin, yatırımın yapılması gerekir. Diğer sektörlere baktığınız zaman, yerelde de olsun, gereken sermaye yatırımını yapıyor. İnsana da yapıyor, makinaya da yapıyor, belli bir insanı çalıştırıyor. Yerel basına yatırım yapanların da bunu dikkate alması gerekir. Böyle yapması gerekir. Önemli bir yatırım yapmadan, sadece, dört sayfalık, altı sayfalık gazete çıkarıp, resmi ilan almak, onun parasıyla yaşamını sürdürmek, ona ilaveten de, o gazetenin etkisinden, yerel etkisinden yararlanabilmeyi düşünmek ve bunlar oldukça yerel basının da güçlenmesini, işte demin sözünü ettiğimiz gibi, o yörede yaygın basından, merkezden gelen gazetelerden daha çok satıp, daha etkin olması çok zor, mümkün değil. Evet bunları söyleyeceğim bu konuda.

 

Aydın SEZGİN: Ben de önce Sayın Başkanın söylediklerine tamamen katıldığımı belirtmek istiyorum yerel basın konusunda. Bununla birlikte, bir konuyu da düşünmeye davet etmek istiyorum arkadaşları. Yazılı olsun, radyo-televizyon olsun, yerel basının muhtelif şikayetleri var. Bu şikayetlerin, gerçekten nesnel nedenleri mevcut. Çoğu müzmin şikayetler. Ancak, bu şikayetlere rağmen, hem yazılı basın olsun, hem radyo-televizyon olsun,  sayıları gün geçtikçe artıyor. Şimdi konuyu objektif koşullarda düşünelim: bir arz talep meselesi ise, bir çıkar meselesi ise, sadece bir gönül meselesi olarak bakmayalım. Çıkar meselesi ise bu kadar şikayetin piyasadan çe-kilmelere yol açması lazım. Arzın artması değil de, talebin düşmesi gerekir, diye düşünüyorum. Bu çelişkiyi ben çözebilmiş değilim. Tüm arkadaşları bu çelişkiyi düşünmeye davet etmek istiyorum. Frekans tahsisleri meselesi ve bizim epey zamandan beri üzerinde çalıştığımız  RTÜK yasasının çok büyük sorunları var. İşte biraz önce, bu sorunların bir kısmından söz edildi. Frekans tahsisi gecikiyor, gerçekleşmiyor. Basın Kartlarıyla ilgili düzenleme, “Yönetmelik”tir. Biz, yasanın çizdiği çerçeveye bağlı kalmak zorundayız. Bununla birlikte, bu çelişkinin nasıl giderilebileceği konusunda muhtelif değerlendirmelerimiz oluyor. Ancak, sizin sorduğunuz sual istikametinde, şu anda çok olumlu bir noktada olduğumuzu söylemem mümkün değil. Teşekkür ederim.

 

Bünyamin POLAT (DENİZLİ): Sayın Cemiyet Başkanımıza sorum olacak benim. Özellikle, şu son günlerde gündemde olan “ajan gazeteci” olayını nasıl değerlendiriyorsunuz? Haklarında kuvvetli deliller bulunan bu gazetecileri kamuoyuna açıklamada bulunmaya çağıracak mısınız? Tespit edilenler için herhangi bir yaptırım söz konusu olacak mı?

 

GÜRELİ: Teşekkür ederim. Biz bu konudaki görüşümüzü Cemiyet olarak açıkladık. Özetleyeyim:  Bir kere gazeteci, gazeteci kimliğiyle başka bir işte çalışamaz. Hele bir istihbarat örgütüne, şu ya da bu olsun hizmet veremez, vermemesi gerekir. İkisi bağdaşmaz. Bunları, açıklama yapma hakkında, kuvvetli deliller bulunan bu kişileri açıklamaya davet edecek misiniz, dediniz. Bir kere kuvvetli deliller, demin benim habercilik kurallarında sıraladığım gibi, hüküm ifade eden bir cümle. Kuvvetli delillerin neye göre kuvvetli delil olup, olmadığını yargıya intikal ettiği zaman, yargı tespit edebilir. Biz, meslek kuralları açısından olaya bakıyoruz ve neyin doğru olduğunu da söyledik, işte burada da kısaca özetledim. Biz, MİT Müsteşarına mektup yazdık. Önce şunu söyleyeyim. Sizin sorunuza da ce-vaben. Adı üstünde, ne bunları MİT açıklar, ne de kendileri açıklar. Tabiatına aykırı yapılan işin, tabiatına aykırıdır açıklanması. Nitekim, bizim MİT Müsteşarına yazdığımız mektubu yorumlayan bazı köşe yazarları, Cemiyet’ten, MİT’ten isim açıklamasını istedi. “Kim, basındaki MİT ajanları açıkla, dedi” diye yorumladılar. Onlar da, yanlış veyahut eksik bilgi ile yanlış yorum yaptılar. Biz, cemiyet olarak, MİT Müsteşarından, gazeteci MİT ajanlarını açıklamasını istemedik. MİT’in yapısını, yasalardan, anayasadan gelen özelliklerini bildiğimizi de belirttik, ama bizim için önemli olan, gazetecilik ilkeleri açısından olayın varoluşuydu ve bunun olamayacağını, gazetecilik ilkeleri açısından kabul edilemeyeceğini söyledik. Kamuoyundaki tartışmaların kişisel olmaktan çıkıp, bir iki kişiye münhasır olmaktan çıkıp, mesleğin genelini zedeler eğilimi gösterdiğini belirterek, bu konu üzerinde duyarlılıkla durduğumuzu, bu spekülasyona yönelik yorumların bir sonuca bağlanabilmesi için, Müsteşarın görüşlerini bildirmesini istedik ki, biz de, ona göre olayın takipçisi olacaktık. Sayın Müsteşar da, bize kısa zamanda görüşlerini ayrıntılı bir biçimde bildirdi. Gerek, bizim Müsteşara mektubumuz, gerek Müsteşarın cemiyetimize yanıtı, İnternet’te de tam olarak yayınlandı. Bir kısım yayın organlarında da özet olarak yayınlandı ve kamuoyunda bu tartışma giderek genişledi ve neyin yanlış olup, neyin doğru olduğu, gazetecinin gazeteci kimliğiyle, gazetecilik işlevini sürdürdüğü sırada bu işi yapamayacağı kanaati geniş ölçüde benimsendi bir kere. Bu yerine getirilmiş bir hizmettir, yani kamuoyunda sanki bu iş olağanmış, gazeteciler de ajanlık yapabilirmiş gibi bütün basını töhmet altında bırakacak bir kanaatin yaygınlaşması önlendi. Bu bakımdan, bizim Sayın Müsteşara mektubumuz ve onun cevabı, bunu sağlaması bakımından işlevini yapmıştır, hizmet yapmıştır, bir ihtiyaca cevap vermiştir. Yaptırım konusuna gelince, biz tabii tüzüğümüze ve yasalarımıza göre çalışan ve bunlara özen gösteren bir meslek örgütüyüz, diğer meslek örgütleri gibi. Cemiyetimizin üyesi ise, ki diğer bir arkadaşımızın hakkında da MİT’te görevli olduğu hakkında yayınlar oldu, o, cemiyetimizin üyesiydi. Kendisine mektup yazdık. Bu yayınları hatırlattık, kendisinden bilgi istedik, görevli olup, olmadığı hakkında. Gelecek yanıtı bekliyoruz, ona göre hükümleri-mizi işleteceğiz. Bundan önce, gerçi MİT ile ilgili değildi, ama bir başka olayda cemiyetimizin üyesi bir arkadaşımızı meslek ilkelerine aykırı hareket ettiği için üyelikten çıkardık. Bunda titiz davranıyoruz, bunun somut örnekleri de var şimdi söylediğim gibi ve olmaya da devam edecektir, ama asıl önemlisi, bu tartışmaların kamuoyunda giderek yaygınlaşması ve bütün gazeteciliği, gazeteyi, basını töhmet altında bırakacak bir eğilimin önlenmesi olmuştur. Bir yanlışın vurgulanması olmuştur. 

 

Hüseyin SARIALTIN (AFYON): Efendim benim sorum Aydın Bey’e olacak. Bu, 4.Yerel Medya Eğitim Semineri, daha önce üç tane daha yapıldı. Bunları kitap halinde gördük. Daha önceden de gazetelerimize geldi. Okuduk bunları, fakat her seferinde yaygın basından büyüklerimiz geliyorlar, konuşma yapıyorlar. Bu şekilde konuşmalar oluyor. Fakat burada yerel medyayla ilgili ben pek birşey göremedim. Yerel medyayı eğitecek bir konu olmuyor. Kitapta da okudum, kitapta da aynı şekilde var. Bir de “Sarı Basın Kartı” olayı var. Sarı Basın Kartından, daha önce sadece, telefonlarda yararla-nabiliyorduk biz. Bu, telefonlar özelleşecek diye kalktı. Zaten uçağı biz, ancak gökyüzünde görebiliyoruz. Uçağa bindiğimiz falan da yok. Bunun için de Sarı Basın Kartının da bir faydası olmuyor. Şimdilik sorularım bu kadar.

 

Aydın SEZGİN: Yaptığımız toplantıların yerel medyaya, en azından konuşulanlar bağlamında bir katkısı olmadığını söylüyorsunuz. Ben, toplantılarımıza katılan yerel basın mensubu gazeteci arkadaşların hepsinin sizinle aynı kanaatte olduklarını düşünmüyorum. Bu kitabı okuyan herkesin de sizinle aynı kanaatte olduğunu düşünmüyorum. Tartışılır tabii. Yalnız, tartışmak için, yerel medyayla ilgili ne konuşulmasını isterdiniz, onu açıklasaydınız, memnun olurdum. Basın Kartı konusundaki soruyu tam anlayamadım. Yani, ne demek telefon indirimi kalktı. Yani, ne yapmamı istiyorsunuz? işte, Telekom özelleşiyor, Türk Hava Yolları özelleşiyor. Yani biz, zaten bu şirketlerin, THY’nin ve Telekom’un, birisi 1936’da yanılmıyorsam, diğeri 40’lara doğru aldıkları kararlar istikametinde bu indirimler yapılıyordu. Bizim de Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü olarak, özerkleşmiş olan ve özelleşme aşamasına gelmiş olan bu şirketler üzerinde bir baskı kurmamız mümkün değil. Bu neye benzer, bizim Migros’a gidip veya Koç Grubuna gidip “Basın Kartı sahipleri hizmetlerinizden indirimli yararlansın” dememize benzer. Tabiatıyla, bir geleneğin sona ermesinin bir takım olumsuz sonuçları olacak, ancak gerçeği de görmek lazım. Yani, yapabileceğimiz, bizim veya başkalarının yapabileceği bir şey yok bu konuda. Çok yakında da Telekom’un zaten ihalesi açılıyor, biliyorsunuz. Benim kanaatim, keşke devam etseydi yönünde tabiatıyla. Benimle aynı kanaatte olmayan, sizinle bu konuda aynı kanaatte olmayan kayda değer sayıda basın mensubu olduğunu da biliyorsunuz.

 

GERÇEKER: Efendim izin verirseniz, Sayın Güreli’nin de bu konuda söyleyecekleri var. En azından yapılan bazı şeyler, ama, sonuçsuz kalmış bazı şeyler var. 

 

GÜRELİ: Arkadaşımız ne yapıldı, diye sordu da, Sayın Genel Müdürün belirttiği gibi, kendilerinin yapacağı bir şey yoktu. Onun görüşlerine ilave olarak, ne yapıldığı konusunda ben, biraz bilgi vermek isterim size. Biz, meslek örgütü olarak, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak bu konuda harekete geçtik. Hükümete yazı yazdık. O görüşle, Komisyon Başkanına yazı yazdık. Meclis’teki gazeteci milletvekillerine yazı yazdık, durumu anlattık. Basın Kartının, basın indiriminin gazeteciler için taşıdığı önemi belirttik. Sadece ekonomik yönden değil, basın özgürlüğü açısından ve özellikle Anadolu’daki gazeteci arkadaşlarımız için büyük önem taşıdığını belirttik ve eksik olmasınlar gazeteci milletvekilleri, o Komisyon’da üye olanlar, olmayanlar, o Komisyon’da bu görüşleri savundular. Gazeteci milletvekilleri, ama, o, özel şirket, kendi çalışanları dahil, Genel Müdürü dahil, bütün indirimleri kaldırdı, yani milletvekilleri dahil ve Telekom Şirketinde Genel Müdürüne varıncaya kadar. İndirimi kaldırıldı yani, bugün Türkiye’de telefon indiriminden yararlanan tek kişi yok bildiğimiz kadarıyla. O zaman da yapacak bir şey gerçekten kalmadı. Çünkü, bu indirimin devam etmesi için biz, çeşitli gerekçeleriyle teşebbüste bulunduk, yani yapılması gerekeni yaptık. Onu bilgilerinize sunarım.

 

Güzin ERGOVAN (SÖKE): Öncelikle, Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü ile Pamukkale Üniversitesine bu düzenlemelerinden ötürü teşekkür ediyorum. Ben, demin konuşan arkadaşıma katılmadığımı söylemek durumunu, gereğini hissediyorum. Çok güzel bir düzenleme. Ben, kendi adıma aydınlandığımı söyleyebilirim. Arkadaşlarımızla tanışıyoruz, birbirimizle görüş alışverişinde bulunuyoruz. Bu bulunmaz bir nimet. Biz, aslında yerel basın olarak, yerel medya olarak belki bulunduğumuz yörelerde bile birbirimizi pek az gören kişileriz. Çok güzel bir buluşma bu. Şimdi biraz önce, yani, birinci bölümdeki konuşmacılardan Sayın Zülfikar Doğan, araştırmacı gazeteciliği anlatırken, biraz daha bürokratlar arasında dürüst kişiler var. Bize haber kaynaklığı yapacak, bilgi alacağımız kişiler var demişti. Demek ki, daha sonra bunları da bulamayacağız gibi görülüyor. Ben, aynı zamanda emekli bir öğretmenim. Öğretmenlikten bu alana geçtim. Biraz da eğitimle bağ kurmak istiyorum. Ülkemizde 1940’lı yıllarda köy enstitüleri gerçeği yaşandı. Daha sonra da 1961 Anayasası’nın ürünleri toplandı. Belki de bu dürüst kişiler, onların ürünleridir, o yılların ürünleridir. Daha sonra da gelen iktidarlar, ne yazık ki, İmam Hatiplere yatırım yaptılar. Eh onların ürünleri de toplanmaya başlandı. Geçtiğimiz günlerde bunların belki de çok azını basında, yayında izledik. Demek ki, burada bir sistem sorunu var. Biz, burada sadece basın-yayın sorunu olarak düşünmemeliyiz bunu. Bir eğitim, bir sistem sorunu var. Peki bu arada temiz, dürüst olarak söyleyebileceğimiz yerel basın ki, artık, ulusal medyanın kirlendiği açık bir gerçek ne yazık ki, burada yaptığım, arkadaşlarımla yaptığım görüşmelerde, artık, yavaş yavaş giderek yerel medyanın da bazı holdingler tarafından satın alındığını ve onların elinde olduğunu öğrendim. Bizler bu işi beş yıldan beri özveriyle götüren kişileriz. Biz nereye kadar dayanacağız, biz bir yerde, bir Doğan Holding kuruluşu olan ANS ile veya bir başka işte son günlerde ortaya çıkan kuruluşlarla bağ kurmak zorunda kalıyoruz. Üç beş kuruş para almak için. Bu işi en azından iki üç elemanımızın parasını yetiştirebilmek için, buna ne kadar dayanabi-liriz. Yerelliğimizi ne kadar koruyabiliriz acaba? Şimdi biraz önce Sayın Cemiyet Başkanımız bu konuda pek yapacak bir şey olmadığı gibi, yanlış anlıyorsam, düzeltin lütfen, birşeyler söyledi. Basın-Yayın’ın da aynı şekilde bizim sesimiz olması gerekir. Bizim için çözümler üretmeli. Sizler, karar mekanizmalarında bulunan kişilersiniz. Lütfen, konu çok önemli, dikkatinizi çekiyorum. Yerel basın da elden gidiyor, özellikle televizyonlar... Bu konuya ağırlık vermeniz gerek diyoruz. Bir sorum olacak Sayın Başkanıma. Bir kamera, bir Belediye Başkanı tarafından kapıdan içeriye sokulmazsa, bizim cemiyetimizin bu konuda bir yaptırımı, bir şeyi var mıdır?

 

GERÇEKER: Efendim, cevap vermeden önce ben, sizin konuşmanızdaki birkaç noktaya değinmek isterim. Sayın Başkan da dikkat ederseniz, konuşmalarında, kullandığımız dilin ne kadar özenle kullanılması gerektiğini belirttiler. Şimdi burada bir kısmın saf ve temiz kaldığını, bir ke-simin de kirlenmekte olduğunu söylediğimiz ya da kirlendiği söylendiği zaman, gene bir hüküm vermiş oluyoruz. Aslında bizim çizdiğimiz çerçevenin dışına çıkmış oluyoruz. Şimdi onları bu şekilde geçelim. Yanlıştır böyle şeyler geçelim, ama bunun ötesinde, şunu hiç gözden uzak tutmayınız. Şu anda dünyada en geçerli ekonomik faaliyetlerden biri, bizim içinde bulunduğumuz ekonomik faaliyettir. Çünkü malın satılması, tüketicinin yakalanması sizin ve benim aracılığımla oluyor. Bizim yaptığımız aracılıkla oluyor. Bu nedir? Bu programdır. Bu programı, göbek programı, göbek havalarıyla yapabilirsiniz. Eğitim programı olabilir, yarışma programı olabilir, haberlerde de oluyor, o da olabilir. Örneklerini vermemeyim herkes biliyor nasıl olduğunu. Dolayısıyla, böylesine ekonominin içine gömülmüş olan bir faaliyetin, holdinglerin ya da güçlü ekonomik kuruluşların da dışında kalması mümkün değil. Dünyanın neresinde tekel düzeninden, çoklu yayıncılık sistemine dönülmüşse, orada mutlaka yerel planda kalan ya da ulusal medyaya göre küçük planda kalan kuruluşlar, büyükler tarafından yenmiştir. Bu çok basit bir deyim oluyor, ama onu bir başka türlü izah edelim sizin dediğiniz gibi, ekonomik zorunluluklar, sonuçta güçlüye sığınmayı getirmiştir. Şimdi siz, bu sığınmanın sınırını tayin edeceksiniz. O sığınmanın sınırını tayin edecek olan sizin ekonomik gerçekleriniz, ekonomik zorluklarınız ve karşınızdaki, sizin sığındığınız medya kuruluşunun gücü. Bunu desteklemek onların elinde değil, sizin elinizde. Çünkü onların amacı, kendi güçlerini kullanarak, Amerika’daki yayın zincirlerini düşünün, büyük şebekeleri düşünün... Mahallelere kadar girdiler, niye? Çünkü ellerindeki güç, orada yaşamak zorunda olan kişilerin elinde yok, ama yaşamak zorunda olan kişiler de “kendilerini” amiyane ya da küçültücü bir anlamda almayınız, “kendilerini kullandırırlarken”, bu büyük zincirlere kendilerine de özgürlük alanlarını anlaşmalarına koyduruyorlar ve bırakıyorlar, bu nedir? Günde 24 saatin içinde dört saati bize aittir diyorlar, yerel bazda kullanmak üzere. Yahut “her saat içinde şu kadar süreyi biz kullanacağız” diyorlar, ya da “programlarınızı alırız, haberlerinizi almayız” di-yorlar. “Haberlerinizi alırız, programlarınızı biz yaparız” diyorlar. Bu şekilde, elbette, güç sonunda kazanacak, ama, ne kadar kazandığı, hangi çerçevede kazandığı doğrudan doğruya o gücü kullanacak olan ve muhtaç olan kuruluşların çizdiği çerçeveyle bağlı kalıyor. Onun için gene dönüp, geliyoruz. Biraz önce söyledim sivil toplum kuruluşları. Öncelikle bu küçük örgütler, öncelikle insanlardan başlıyor. Ben kendimi kullandırabilirim, ama nereye kadar. Buna da siz karar vereceksiniz. Onlara bırakırsanız, bitti kanınızı bile alırlar. 

 

GÜRELİ: Evet siz, kavramlardan söz ettiniz, ben de oradan başlayayım. Güzin Hanım, ulusal medyanın kirlendiğini söyledi. Genelleme yapmamak gerekir bir kere. Kirlenmeyeni de var, kirleneni var. Bir de ben, hiç ulusal medya demiyorum. Yaygın ve yerel medya diyorum. İkisinin toplamına ulusal medya diyorum. Bu nedenle, yaygın medyada da, yerel medyada da kirlenen var, kirlenmeyen var. Sayın Gerçeker, NTV örneğini verdi. NTV sahip değiştirdi. Bir sermaye patronuydu sahibi. Değişti, bir başka sermaye sahibi geldi, ama NTV’nin yayını değişmedi hiç. Demek ki, çalışanların da burada rolü var. “Gelene ağam, gidene paşam” dememek lazım. Mesleğe sahip çıkmak lazım, meslek kurallarına... Meslek kurallarına hepimiz sahip çıkabilirsek, tabii hepimiz demeyeyim, ama çoğumuz sahip çıkarsak, patronlar da o doğrultuda yayına bir ölçüde razı olacaklardır. O yayını yapabileceğiz, ama yüzde yüz, temiz, dört dörtlük, temiz bir medya derseniz, dünyanın hiçbir yerinde yok, onu da söyleyeyim size. Dünyanın hiçbir yerinde yok. İşte Almanya’da, belki biraz daha derli toplu. Çünkü orada medya sektörünün dışında başka sektörlere yatırım yapan medya kuruluşları yok. Diğer ülkelerde var. Bir de, siyasal sistemden de gelen bozukluk var. Hiçbir yerde devlet ihalesi diye birşey de yok, yani, bildiğim kadarıyla, çoğu ülkede yok, yahut bizde devlet ihalesi var. Devlet ihalesini veriyorsun, medya patronları da ihaleye giriyor. İşte, bundan ala bağımlılık mı olur, değil mi? Yerel Medya için de umutsuzluğa kapılmamak lazım. Bu seminerler, işte konuştuğum gibi, yani işte NTV örneği nereden kaynaklanıyor? Bunu yerele uygularsak, bu yerel seminerlerde, bu bilinç, bu dayanışma gereği sergileniyor, konuşuluyor, burada, meslek ilkeleri söyleniyor. Buradan arkadaşıma da cevap vermiş olayım, yararı yok mu? Yararı olması gerekir. Bir nevi meslek içi eğitim, her sektörde var, bu meslek içi eğitim. Nelerin doğru, nelerin yanlış olduğu, işimizi, mesleğimizi ne olursa olsun, doğru yapmamız gerektiğini, dünyada, yurtta ne oldu, bu meslek bazında. Bunların tartışılması, bilmeyenler tarafından bilinmesi gerekir. Bu tür seminerler; basın sektöründe olsun, diğer sektörlerde olsun, onlarda da yapılıyor. Bu gelişmeler gözden geçiriliyor, neler yapılması gerektiği, ne yapılabileceği tartışılıyor, işte siz, diyorsunuz, yapılacak bir şey yok. Yerel medya elden gidiyor. Bunun gitmemesi için neler yapılması lazım. Burada konuşuluyor, sabahtan beri konuşuldu. Yarın da konuşulacak. Bunların yararlı olması gerekir, ama, bunları hayata geçirmekte bizim işimiz. Kendi gücümüz çerçevesinde. Bu güçler birleşe birleşe bir noktaya gelebilir ve gerçekçi de olursak, yani, yüzde yüz saf, yüzde yüz tertemiz medya beklemeyip de, olabildiği kadarını yapacağız ve kendi gücümüzle bizde bu güzelleştirmeye, iyileştirmeye katkıda bulunacağız dersek, birşeyler yapabiliriz. Bu konuda Sayın Dekanımızın sabahki konuşmasından, ben, çok istifade ederek dinledim. İpuçları vardı. Belki daha açmak için kendisinin de söyleyecekleri olabilir bu konuda. Yararlanırız diye düşünüyorum Sayın Hocamdan.

 

Prof.Dr. İnan ÖZER: Teşekkür ederim. Aslında sizler, konunun gerçek uzmanlarısınız. Söyleyecekleriniz, sizlerin anlattıkları meslektaşlarınızın çok daha fazla ilgisini, dikkatini çekiyor; ama benim de üzerinde durmak istediğim birkaç nokta var. Çıkan sorulardan da onu gözlüyorum. Yanlızca medya değil, yalnızca basın kuruluşları değil. Bir kapitalistleşme süreci içerisindeyiz. Bu süreç içerisinde bütün kurumlar bundan paylarını alıyor. Bazı kurumlar giderek kendilerini yenileyip, değişiyorlar, bazıları da silinip, yok oluyorlar. Yani, bir tarafta süpermarket, bir tarafta bakkal örneği. Ekonomimizde de bunu yaşıyoruz. Doğal olarak medyada da bunlar belki yaşanacak ve bir taraftan kitle örgütü yaratmaya çalışıyorlar, manipüle edebilecek bir grup yaratılmaya çalışılıyor; ama onun alternatifi, panzehiri, sivil toplum kuruluşları, örgütleri ortaya çıkmaya başlıyor. Onu geriletecek, kendi yaşam alanlarını açacak ve toplumdaki çeşitlilikleri, zenginlilikleri ya da hak ve çıkarları genişletecek örgütlenmeler. Başlangıçta hepimiz son derece sevinmiştik. İşte bugünlerde, bir medya kuruluşu 10. yılını kutluyor. “Devlet tekeli” kırıldığı anda ve “radyom, benim radyom da özgürleşsin” diye, üstelik “benim radyom açılsın, farklı radyo kuruluşları, istasyonları ortaya çıksın” diye arabalarımızın antenlerine kurdelalar bağlayarak gezindik, hatta bu yolda belki Anayasa da ilk kez delindi. Anayasa’nın ilk kez delinmesi de bu nedenle gerçekleşti. Bir baskı döne-minin Anayasası olmasından ötürü ve bunun birazcık gözardı edilmesi, he-pimizi çok memnun etmiş gibi geldi; ama, arkasından da hiç beklemediğimiz sonuçlarla karşılaştık. Ben, zaman zaman TRT’yi, gerçekten arar oldum. TRT’yi izlemeye çalışıyorum. Bırakın artık Cumhurbaşkanı ya da Başbakan haberlerini seyretmeyi; ama, basının işlevleri, iletişimin işlevleri konusunda belirttiğim noktalara en fazla dikkat eden TRT. Bunu özellikle vurgulamak isterim. NTV gibi kuruluşlar, gerçekten son derece saygın habercilik yaparak, işte diğer medya kuruluşları arasında ehili kazanan, ilgiyle izlenen yapılanmalar içerisine giriyorlar ve bunların sayıları da eminim çoğalacak. Bir noktayı daha unutmayalım. Henüz daha on yıllık bir süre... Bu, belki, insan yaşamında uzunca bir dönem olarak gözükür, ama toplumların yaşamında bunlar çok kısa sürelerdir. Zaman içerisinde medyada, medya patronluğu da ya da sermaye-medya ilişkileri de daha farklı yollara gidecek, daha yeni nitelikler kazanacak. Kendisini yenileyecek ve değiştirecek mutlaka. Değişime en açık kesimlerden birisi... Çünkü, çağı ve teknolojiyi çok yakından izleyen bir sektör. Doğal olarak, yerel medyaya ya da yerel basın kuruluşlarına da, bu alanda Sayın Güreli’nin belirttiği noktalar son derece önemli. Sayın Gerçeker’in belirttiği noktalar da son derece önemli. Sizler, kendi alterna-tiflerinizi kurup, yaratmak durumundasınız. Belki, büyük bir medya zincirinin özgün, özgür parçaları haline dönüşeceksiniz. Eğer üçlü sermayeyi yaratamıyorsanız ya da bir takım örgütlenmelerle sermaye birleşimleri içerisine giderek, güçlü yerel basınlar haline dönüşeceksiniz. Ben inanıyorum ki, nasıl ekonomide gerçekten önemli gelişmeler sağlandı, işte ekonomik gelişme giderek siyasal gelişmeye doğru yansımaya başladı, demokratikleşme yolunda da önemli kazanımlar elde ediyoruz. Bunların yansımalarını değişik kesimlerde, değişik kurumlarda, değişik yapılarda da göreceğiz. O yüzden pek fazla umutsuz değilim. Yerel medya da yaşayacak. Çünkü sizler güçsünüz. Yeter ki gücünüzün farkına varın ve herhangi bir korkuya kapılarak ya da çekingenliğe kapılarak başta bir takım bağlantılar, arayışlar ya da yeni meslek arama çabaları içerisine girmeyin, sizin son derece saygın, son derece özgün, son derece yaratıcı bir mesleğiniz var.

 

GERÇEKER: Efendim, burada ben, tekrar birşey eklemek isterim. Diyarbakır’daki seminerde, Sayın Genel Müdürümüz de hatırlayacaklar. Ben bu öneriyi götürdüğüm zaman, bayağı, “ne o yani, biz, zincir kuracağız da, devlet bizi kontrol mü edecek?” tepkisine muhatap olmuştum. Oysa demek istediğim şuydu: Türkiye’de, “küçük olsun, ama benim olsun” düşüncesi geçerli.  Bir siyasi partiye de uygulayabilirsiniz, bir radyoya da, bir televiz-yona da yerel anlamda. Orada dediğimiz zaman, konu, “internetten bilgi alma” konusuydu ve interneti bağlatabilmek için, işte, şu kadar 100 dolar yatırmak lazım, yahut o cihazı alabilmek için. Dedim ki, üç-beş kişi biraraya gelin, o zaman internetin masraflarını paylaşırsınız, bir bilgi merkezi gibi bir yer oluşturursunuz, oradan insanlar istediği kadar, kaç yayın organı katkıda bulunursa, yararlanır demiştim. Şimdi burada onu değiştirerek tekrarlıyorum. Orada tepki görmüştü bu, “bizi kontrol mü edeceksiniz?” diye. Kim kontrol edecek? Olsa olsa internet kontrol edecek, bu mümkün değil, ama, “küçük olsun, benim olsun” fikrini, inanın yerel basın (sadece gazete değil, radyo, televizyonu da katalım medya diyelim) sevmiyorum, ama öyle kullanılıyor artık. Önündeki en büyük engel, “küçük olsun, benim olsun.” Siz eğer kendi ilinizde, diyelim ki Denizli’de, 25 tane televizyon varsa, önce bu 25 tane televizyon birbirleri arasında anlaşarak, bir çevrimi gerçekleştirebilirlerse, ondan sonra Denizli’yi herhangi bir holding etkile-meye kalktığı zaman, karşısında bir tane değil, 25 tane kuruluştan oluşan bir tepki görecek. Onunla anlaşması başka şartlarda olacak, siz tek başınızayken, başka türlü olur. Demem bu demek, yani “küçük olsun, benim olsun.“ Hayır, “orta boyda olsun, hepimizin olsun” ve oradan çıkan gücü göreceksiniz. Sayın Başkan onu bir başka açıdan anlattı. Hocamız da söyledi. Kendi kuyusunu kazıyor yerel basın bu şekilde. Ya da yerel girişimcilik. 

 

Rasim ALAN (UŞAK): Ben, Hocam İnan Özer Bey’e sormak istiyorum. Şimdi Sayın Başkanımız bahsetti, Nail Bey ve hep olması gerekenlerden bahsetti, gerçekten güzel. Hepimizi böyle sevindiren, olması gereken şeyler. Ancak bakıyoruz ki, olması gerekenle, olan, gerçekten bir değil. Bu konuda zorluklar yaşıyoruz. Tabii bunun bir sebebi de medya-sermaye ilişkisi dedik. Ancak günümüz, artık bilgi çağına doğru gidiyor. Az evvel biraz bahsettiniz, değindiniz ama bundan biraz daha bahsedebilirseniz, bilgi sermayeye üstün gelecek mi?

İnan ÖZER: Evet bilgi, sermaye de yaratıyor aslında. Sermaye de, varlığını ya da gücünü artırabilmek için, bilgiyi en fazla kullanan alanlardan birisi. Aslında bilgiyi biz, parça yaygınlaşmasını ve ucuzlamasını da sermayeye borçluyuz. Fakat burada, belki medyada sorgulanması gereken şey, büyük sermaye ile medya arasındaki ilişki. Eğer kendi yarattıkları, kendi manipüle ettikleri kitleyi kendi yaptıkları, geliştirdikleri programları tercih ediyorlar, bunu beğeniyorlar, bunu istiyorlar, benim halkın bunu beğeniyor, benim halkım bunu dinlemek istiyor” söyleminin peşine takılıp kalırlarsa, yani tek tanrıları; tiraj ya da ratinge dönüşürse, sonuçta kendileri kaybedecekler. Bunu, medyanın da alternatifleri çıkmaya başlıyor. İnternet aracılığıyla, işte, bugün evinizdeki PC’ler son derece ucuzlayacak, yaygınlaşacak. Kablolu TV’ler aracılığıyla elinize ulaşacak, siz, kendi gaze-tenizi, izlemek istediğiniz gazeteyi, kendi ekranınızda yaratacaksınız. Denizli’de yaşıyorsanız, Denizli’deki hava raporu gelecek, Denizli’deki şirketlerin ya da Denizli’deki, belki vilayetler ya da yönetimle ilgili bir takım bilgiler akacak. Eğer, sporla ilgilenirseniz, tuttuğunuz takımın bilgileri sizin ekranınıza gelecek. Çok değişik ajanslardan, çok değişik bilgi kaynaklarından seçerek, kendi ekranınıza taşıyabileceksiniz ve düğmesine bastığınız anda, yine tuşlarla sayfalarını çevirdiğiniz, kendi yarattığınız bir gazete olacak. Büyük medya da, aslında büyük sermaye de, bu konunun farkında. İster istemez onlar da bunu kolaylaştıracak ya da hemen hemen her birinin birer WEB sayfası oluşmaya başladı. Ana başlıklarını, haber başlıkları, yazılarını, dün haber diyelim, farklı haber kaynaklarını ya da haberlerin doğrudan önemli kısımlarını bilgisayar ortamında da izleyebili-yoruz. Aslında bilgi çağı, gerçekten bizim de ulaşmak, bizim de yakalamak istediğimiz bir dönem. Ben, ilk konuşmamda da belirttim. Teknolojik düzeyde, gerçekten bu alanda Batılı toplumların, Batı’nın gelişmiş toplumlarında en küçük bir farklılığımız yok, ama ne yazık ki, başka bir takım alanlarda üçüncü dünyanın koşullarıyla oynamaya çalışıyoruz. Bu da toplumsal gelişmenin, toplumsal değişmenin doğal sonucu, zamanla ikisi birbirini tamamlayacak ve daha nitelikli, daha kabul gören ya da hepimizin istediği bir tabloyla karşılaşacağız.

 

GERÇEKER: Efendim, burada ben de bir şey eklemek istiyorum. Birgün bir yazı yazıyordum, araştırma sonucu, birden ampul yandı. Bu, şimdi söyleyeceğim cümle, olduğu gibi aklıma geldi ve ben de yazıya geçirdim, zaten, konu da oydu. “Bilgi egemen olacak mı?” Laf şu: “Bilgi egemen olmayacak. Bilgi dolaşımını denetleyen, egemen olacak.” İnanın, bilgi dolaşımını denetleyen hayatımızın her alanında bu böyle. Çocuğunuzun sorusuna verdiğiniz cevap bile, bir bilgi dolaşımıdır. Siz, o çocuğu istediğiniz şekilde yönlendirmek için, o soruya istediğiniz cevabı verebilirsiniz ya da son derecede tarafsız sorunun somut cevabını verip, yorum katmadan bırakabilirsiniz. Dolayısıyla, bence bilginin egemen olmasından çok, bilgi dolaşımını denetleyenlerin egemen olmasını engellemek gereki-yor. Sayın Hocamız o kadar güzel anlattılar ki, internettte kendi gazetenizi oluşturmanızı, bugün “Yahoo”yu açtığınız zaman, kenarda bakıyorsunuz. “Bu sayfayı kişiselleştirin” diyor. Basıyorsunuz, istediğiniz gazetelerden, istediğiniz  haberleri, isterseniz spor, isterseniz ekonomi, isterseniz teknoloji. CNN’de de var aynı şey. Yani açtığınız zaman, bin tane siteyi değil, bir siteyi dolaşıyorsunuz, orada, gözünüzün önünde, o, sizin kişisel gazetenizdir. Zaten bu olmaya başladı. Artık zamanınızı başka yerlerde harcamıyorsunuz, oraya bakıyorsunuz ve bitiriyorsunuz, ama orada da, o sayfayı kendinize göre güncelleştirirken, düzenlerken, kişiselleştirirken de unutmamanız gereken bir şey var. O sayfa, bilgi dolaşımını denetleyen bir kuruluşun size verdiği bilgileri içeren bir sayfadır. Dolayısıyla aslında sizin bilginizin egemen olabilmesi için herşeyin zihninizde gerçekleşmesi gerekiyor. Bütün o kaynaklardan kişiselleştirdiğiniz bilgileri alıp, ne kadar özümsüyorsunuz ve ne kadar kendinize özgü bir bilgi haline getiyorsunuz. İşte eğer, onu gerçekleştirirseniz, o zaman, bilgi egemen olacak. Yani gene, kişidir önemli olan. Çünkü herkes, her editör, kendi dünyaya bakışına göre o haberleri veriyor. Gazetede de böyle, radyoda da, televizyonda da, internette de. Önemli olan sizin bütün aldığınız bilgilerden kendinize kalan bilgi. Egemen olan o bilgi.

 

Aydın SEZGİN: Üç konuşmacımız da sermaye-medya ilişkileri ve bunun sonuçlarını güzel izah ettiler. Bende, bir-iki hususu ilave etmek istiyorum. Dünyanın birçok ülkesinde böyle bir ilişki var. Amerika’da olsun, Fransa’da olsun, İtalya’da olsun, Almanya’da olsun, yani Batı demokrasilerinde bu durum yaşanıyor. Belirli sınırlamalar var. Sayın Başkan, Almanya’dan örnek verdi. Doğru, Almanya’da, medya sektöründe faaliyet gösteren kuruluşların, medya dışında başka bir sektörde faaliyet göstermesi çok ciddi bir şekilde engelleniyor, ama orada da medya alanında çok ciddi bir tekelleşme var, özellikle yazılı basın açısından. Amerika’da, Amerika’nın çok büyük şirketlerinin aynı zamanda televizyon ve yazılı basına yöneldiklerini biliyoruz. Fransa’da keza öyle. İtalya’da hepimiz “Berlusconi” örneğini biliyoruz, ama bu saydığım ülkelerde gerçekten, yerel basın çok kuvvetli. Yaygın basın, çok nadiren öne çıkıyor. Sayın Güreli, daha önce de değindi. Ya böyle fevkalade tarihsel meşruiyeti olan ve Le Monde gibi gazeteler yahutta çok ciddi entellektüel yönü çok ağır gazeteler yaygın ölçekte faaliyet gösterebiliyor. Demek ki, bu ülkelerde yerel basın fevkalade güçlü. Fransa’nın en çok satış yapan gazetesi, yerel gazete. En çok satış yapan ilk, iki-üç gazetesi, yerel gazeteler, ama hiçbir ülkede bu gibi bir mesaj vermek açısından söylemiyorum, tespit bağlamında belirtmek istiyorum. Hiçbir ülkede nüfusla orantıladığımız zaman, Türkiye’deki kadar çok yerel gazete, yerel radyo, yerel televizyon yok. Türkiye’de bunların sayısındaki fazlalıktan memnunluk duyuyoruz açıkçası. Naçizane, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü olarak, biz bundan çok mutlu oluyoruz. Yabancılarla görüşürken, bununla övünüyoruz, ama bir gerçektir ki, diğer ülkelerde, diğer demokrasilerde böyle bir duruma rastlanmıyor.

 

Adnan TARIM (BODRUM): Sayın Başkan Nail Güreli’ye bir sorum olacak. Özeldir, yanıtlamayabilir, ama bu özel sorunlardan bir genelleme yapmak istiyorum. Meslek hayatınız boyunca mutlak bir tatil yapmak kararı almışınızdır ve bunu uyguladınız mı? Bir yere tatile çıktınız mı? Tek başınıza veya ailenizle. Sorumun devamı gelecekti, ama, altında birşeyler var, belki sezdiniz, cevaplamayabilirsiniz. 

 

GÜRELİ: Tatile çok çıkmadığımı düşünüyorum. Hatırlamıyorum, çünkü ben, işte, sendikacılık hayatım vardı, şimdi de cemiyetçilik hayatım var. O nedenle, mesela, işte iki gün, üç gündür yokum işimde, değilim. Yine hep böyle seminerler, toplantılar, cemiyette işim var. Arkadaşlarım da bana anlayış gösteriyorlar bu konuda, bunun dışında kalkıp da, ben ayrıca bir yıllık izin yapacağım, gideceğim, onbeş gün-bir ay demiyorum pek, ama meslek hayatım uzun tabii, daha önceki yıllarda çıkmışımdır, ama kesin, hani bende iz bırakan, anıları olan bir tatil hayatım yok.

 

TARIM: Peki gittiğiniz bir yeri hatırlayabiliyor musunuz? Mesela, işte Fethiye’dir, Marmaris’tir, Bodrum’dur, ne bileyim...

 

 

GÜRELİ: Evet eskiden bir onbeş günlük Bodrum tatilim oldu. Yok yok, 15 günlük olmadı. Eşim 15 gün kaldı da ben, bir haftalığına gidebildim.

 

TARIM: Ne kadar güzel, inşallah tekrarını daha sık yaparsınız. Peki, bu tatil sırasında ilk sabah veya ikinci sabah da markete gidip, alışveriş yaptığınız oldu mu, olduysa, hangi gazeteyi satın aldınız?

 

GÜRELİ: Ben şimdi tatilde de, işime gitmediğim günler, yani hafta sonları yahut işte burada yarın sabah çıkacağım, alacağım dört tane gazete var. Üç ya da dört gazete alıyorum, ama onları söylersem, reklam olur.

 

 

TARIM: Hayır, yabancı yok aramızda. Reklam ...

 

 

GÜRELİ: Bir tanesi Cumhuriyet, bir tanesi kendi gazetem, efendim bir tanesi de Binyıl, bazen Hürriyet oluyor.

 

TARIM: Dördünü bu şekilde... Üç gündür buradasınız, yerel bir gazete satın aldınız mı?

 

 

GÜRELİ: Alıyorum. Topluyorum, üstelik saklıyorum. Yaygın gazete bazında söyledim. Yoksa bugün de buradaki arkadaşlarıma söyledim. Denizli Cemiyet Başkanı arkadaşıma, yerel gazeteleri biriktirdiğimi söyle-dim. Eksik olmasın, bana getirecek. 

 

TARIM: Peki teşekkür ederim.

 

GÜRELİ: Ben teşekkür ederim.

 

-------------------: Radyo Televizyon Haber Sorumlusuyum. Önce benim bir eleştirim var. Müsaade ederseniz, önce onu söyleyeceğim. Bundan kahve öncesi, arada Sayın Osman Arolat, bir temsilcimizin verdiği örneğe; “sen önce, işine bak” şeklinde bir örnek verdi. Bunu üzülerek izledim. Maalesef kendisi burada yok, ona söyleyemedim. Evet, sorularım ise şunlar:  Demokrasiyle yönetilen bir ülkede yaşıyoruz. Burada haberin öneminin neye göre belirtilmesi gerekiyor? Yani, en önemli haber, halkın sorunlarını ön plana çıkaran haber olmalı. Şu an görüyoruz, ulusal televizyonlarımızda, bazı elit tabakanın haberleri daha ön planda tutuluyor. Buna biraz daha dikkat edilmesi mümkün mü? TRT üyemize sormak istiyorum.

 

GERÇEKER: Kusura bakmayın, elitten neyi kastediyorsunuz, o önemli.

 

------------------: Elitten, efendim biliyorsunuz, Başbakan, işte Bakan haberleri ve klasik zengin işadamlarımızın haberlerini kastediyorum. Halkın sorunları, bunlar daha arka planda veya kısa haber şeklinde geçiliyor. Haber kaynaklarımıza biz röportaj için gittiğimizde, genelde bize işte “efendim, bizim yetkimiz yok. Bu konuda yeni bir genelge gelmişti. Genel Müdürümüz yasakladı” deniyor.

 

Sayın Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürümüz, bu konuda bir kulis yaparak, bunun biraz daha esnek hale getirilebilmesine çalışabilir mi?

 

GERÇEKER: Sadece bana mıydı o elitler? Ben hiç elit, yani özellikle TRT’de elit bir şey olduğunu hiç sanmıyorum. Devlet haberi ayrı...

 

 

-----------------: Şimdi son zamanlarda o terkedildi, ama genelde bir yayın organının kendine hedef aldığı bir kitlesi olması lazım. Hedef kitle, onu gazetelerimiz, televizyonlarımız tam yapıyorlar mı? işte NTV bir ölçüde yapıyor, hedef kitlesini de buluyor, en başında da Gerçeker geliyormuş, değil mi, öğrendik, NTV’yi izliyor. Yani, herkese her ölçüde hitap edin dediğiniz zaman, zannediyorum ki, iyi sonuç alamıyorlar. Tabii bunların temeli sadece hitap etmekten ibaret değil. Güven verebilmek. Hitap ettiğiniz her kitle için bunun geçerli olması gerekir. Önce kendi mesleğimiz açısından geçerli olması gerekir. İkincisi de, hedef kitleyi doğru seçebilmekte ve o hedef kitlenin ilgi alanlarını iyi bulabilmekte. Yani, bir başka deyişle halkın gündemiyle, medyanın gündemi örtüşmüyor çoğu zaman.

 

GERÇEKER: Şimdi Sayın Genel Müdürümüzden önce ben, hemen bir şey söylemek isterim. “Halk niye yer almıyor, halkın haberleri niye yok?” dediniz. Aynı sorunları, BBC, İngiltere’de yaşadı. BBC, aynı TRT’nin bir zamanlar sahip olduğu, şimdi biraz değişmiş olan havasına sahipken, yani insanların kafasına vurarak, bazı şeyler anlatmak gibi bir yayın politikası izlerken, ITV açılmıştı. Fakat, ITV’nin açılması da kesmedi, baktılar BBC halen bir sağırlar diyaloğu halinde, yani konuşanla, dinleyen zaten aynı türden konuşuyor. Aynı kelimelerle konuşuyor, onun dışındakiler anlamıyor. Ne oldu? Çok büyük bir devrim yaşadı BBC. BBC, mahalle radyolarına ve neredeyse mahalle televizyonlarına kadar indi. Şimdi zincirinizi bu şekilde uzatmadığınız takdirde, ben size söyleyeyim, İstanbul’daki herhangi bir yayın organı, Hakkari’deki Zap Suyu’nun üzerine kaya düşmesiyle hiç ilgilenmez, ama İstanbul Boğazı’nda bir teknenin karaya vurması, çok önemlidir onun için. Çünkü, kendi alanında yayın yapacak. Kime dinletecek? O, İstanbul Boğazı’nın çevresinde, İstanbul’da oturan adama, yahut Boğaz’daki adama dinletecek. Yahutta “Bergama’da altın siyanür tartışması”, Samsun’daki adam için hiç önemli değil. Orada, altını belki görmemiş insanlar var, abartıyorum tabii. Birazda, siyanürün ne olduğunu, yenir mi, içilir mi, onu bilmeyen insanlar var, olabilir ve ilgilenmiyorlar, bilseler bile. Dolayısıyla, aslında sorun, gerek büyük yayın kuruluşlarında, yaygın basında, gerekse yerel basının güçlü olanlarında, merkezden yönetme tutkusu. Yani, yayın politikasını elbette bir merkez belirleyecek, öncelikleri, ama uygulamaya geldiği zaman, o yayın politikasının içindeki kareleri dolduracak renkleri oralar verecek. Onlar vermediği zaman hiçbir şey yapamazsınız. Bu engellendiği zaman, halk, sizin halk diye tanımladığınız uzaklardaki kişiler kendi sorunlarıyla yer almayacaktır. Oysa ben, her defasında, bütün arkadaşlarım, ben, eğitim de yaptım kendi kurumumda, söylüyorum. Halkın kendisinin yer almadığı bir program, halkın sorunlarının yer almadığı bir program seyredilmez. Şimdi buradan Denizli’de bulunan bir kişi, kendisinin televizyona kaydedildiğini görsün, bu akşam, sabaha kadar o televizyonu açıp, seyredecek “ben ne zaman görüneceğim?” diye. Ya da burada konuşan herhangi birisi, o televizyona konuşan herhangi birisi, kamera çekerken, sabaha kadar oturacak, göre-yim, hatta videosu varsa, onu kaydedecek. İlgi, kişinin kendisini ya da sorunlarını ya da düşüncelerini bulmasıdır programın içinde. İlgiyi sağlayan o. O olmazsa olmaz. Dolayısıyla, mesela TRT’nin haberleri deriz. Ta Cumhurbaşkanından başla, bilmem hangi partinin başkanına, oradan bilmem hangi sendikanın başkanına kadar. Haber diyorsanız buna, haber değil. Bunu herkes de biliyor, bizde biliyoruz, ama TRT, özel yayın kuruluşlarından, özel medya kuruluşlarından çok farklı bir konuma sahip. Biz, devletin parasını kullanıyoruz, biz kendi paramızı üretmiyoruz. Demin, arşiv konusunda söyledim. Bu, vergilerden geliyor, bu, elektrikten olan katkılardan geliyor. Dolayısıyla, özerk televizyonun olması mümkün değil. Özerklik, mali özerklikle olur. Paranızı eğer kendiniz üretiyorsanız, kafa tutma imkanına sahipsiniz. Paranızı üretmiyorsanız, birşey yapamazsınız. Bir zaman bir Genel Müdür ile TRT Genel Müdürüyle İstanbul’da konuşurken... Karşılıklı arkadaşım. Samimi konuşuyoruz. “Yahu artık bu kadar da olmaz. Bir basın toplantısı yap, şunu şöyle, söyle “dediğim zaman”, “peki” dedi, “maaşlarımı nasıl ödeyeceğim sonra” dedi. Para, devletten geliyor. Yani bir kurum, bu çerçeve içinde, tabii, o güne göre değiştik, onu kabul ediyorum ama gene de kopmuş değiliz.

 

Aydın SEZGİN: TRT söz konusu olduğunda, para devletten geliyor, ama devletin her kuruşu gibi sonuçta vatandaştan çıkıyor. TRT için çok doğrudan öyle. Bilgi edinme hakkı... O konuda biliyorsunuz geçen yıl üzerinde çok konuşuldu. Hem siyasette, hem bürokraside bunun gelişti-rilmesini teşvik eden ciddi bir duyarlılık var. Ancak, geçen yıl daha doğrusu birbuçuk yıl önce bu konuda hazırlanan metin sonuçlandırılamadı, yani yasa haline getirilemedi. Yasada gerekli değişiklik sağlanamadı. Ancak, duyarlılık sürüyor. Bizim kendi yetkimiz dahilinde, bu yönde hatırlatmalarımız var. Ayrıca, bir basın yasası çalışmamız var. Orada da konuya mümkün mertebe esneklik getirilmesine, yine basın yasası çerçevesinde kalmak suretiyle, gayret sarfedeceğiz. Evet, yani, sualinize olumlu cevap verebiliyorum, ama şu anda somut herhangi bir şey yok bu konuda. Ancak, ciddi bir duyarlılık olduğunu teyit etmek istiyorum.

 

GERÇEKER: Efendim, Sayın Genel Müdür de bileceklerdir. Ben, 1982 yılında Tanıtma Müsteşarlığındaydım, devlet iki yıl tahammül edebildi o Tanıtma Müsteşarlığı’na, sonra, hemen lav etti. Baktı ki, biz diktatörlük kuruyoruz. Orada, buna çok ciddi olarak eğildik. Yani, insanların bilgi almak hakkı vardır, bilgiye ulaşma hakkı vardır, gizli bilgi de vardır. Gizli bilgi, zaten o bilgi, o kişilere ulaşmaz ama açık bilgi, herkese ait bilgidir, açıklanmalıdır prensibinden hareket ettik. Bütün bakanlıkları düşünerek ve bağlı kuruluşlarına bir düzenleme getirdik. 18 yıl önceydi, bakın 1982’de olmadı, hala aynı şeyi konuşuyoruz.

 

Aydın SEZGİN: Bir cümlede ben ilave edeyim mi? 

 

GERÇEKER: Buyrun efendim.

 

Aydın SEZGİN: Bir adım daha ilerisini söylüyorum ben, zaman zaman. Bilgi edinme hak olmaktan da öte görevdir: vergi vermek gibi, askerlik yapmak gibi. Vatandaşlık görevidir diyorum.

GERÇEKER: Efendim, son iki soru buyrunuz. 

 

Mehmet YÖRÜKOĞLU (UŞAK): Sabahtan, Osman Arolat Bey’i biraz tenkit etmiştim ben. Kendileri bana bir tabirde bulundular. “Dangalak” yerine koydular. Uşaklı arkadaşım beni savunmak durumunda kaldı. Ben, Türklük özverisiyle, hoşgörüsüyle kendilerini hoş karşıladım, çünkü bamtellerine bastım. Bana söylediklerinde, ben, size ispat edeyim. Ben, kendilerinin Dünya gazetesinin 1997’den beri, kimlikli araştırmacısıyım. Fakat ben, kendi kendimize öz eleştiride bulundum. Hata buradaydı, onun için şimdi bunu burada açıklama gereğini duydum.

 

GERÇEKER: Efendim açıkladınız, ama kesinlikle yanlış anlaşılmadır. Ben, Osman Beyin öyle bir şey yapacağını hiç sanmıyorum. Osman Beyin söylediği zaten size yönelik bir özel değerlendirmesi değil. Hiç öyle bir şey yapacağını sanmıyorum. Efendim, şimdi son iki soruyu alacağız.

 

Orhan ERİNÇ: Sayın Gerçeker, ben soru değil de, daha önce sorulmuş sorularla ilgili birkaç söz söylemek istiyorum: Şimdi, “3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü” günü nedeniyle, dün Ankara’da bir panel vardı, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu ve Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın düzenlediği. Konu şu: “AB adaylığı sürecinde Türkiye’de Basın Özgürlüğü ve Çalışanların Hakları”. Çalışanların hakları konusu yarınki gündem konumuz. Ancak bu “Basın Özgürlüğü” konusunda biraz bilgi sunmak istedim. AB Avrupa Parlamentosu ya da Avrupa Komisyonu aracılığıyla yedi kriter belirlemiş. Şimdi bunlardan birisi de “kamu belgelerine ulaşma hakkı”. Bir ülkede gazeteciler, kamu belgelerine ulaşma hakkından yoksunlarsa, o ülkenin basını özgür değil, anlamına geliyor. Biliyorsunuz, Amerikan Anayasasında bilgi edinme hakkı şart. Şimdi tabii, demin televizyoncu arkadaşın dediği, hatırlattığı gibi Devlet Personeli Yasası’nın 16. maddesi diyor ki, merkezde Bakanlar, illerde Valiler veya belirledikleri yetkililer diyor. Şimdi araştırmalı gazetecilik açısından bu önemli. Niye önemli? Bir yargı kurulunda bile bu uygulanıyor. Nasıl uygulanıyor? Biliyorsunuz, enerji ihalesinde, enerji hatları ihalesinde, medya patronları da yasaya aykırı olarak ihaleye girdiler, ihale aldılar. Şimdi Te-İş Sendikası yani Türkiye Enerji İşçileri Sendikası, bunun iptali için Danıştay’a başvurdu ve Danıştay, başvuru sırasındaki ortaklık dağılımı nedeniyle ihaleyi iptal etti. Şimdi ben, Ankara’daki arkadaşlarıma dedim ki: “Ya arkadaşlar, şunu bir alın da, bir haber yapın, artarsa, Pazartesi de ben yazayım.” Arkadaşlar bunu alamadılar. Çünkü, o dosyanın içinde hem karar var, hem de o karara dayanak olan RTÜK’ten istenmiş sermaye dağılımı var, fakat elde edemedik. Te-İş Sendikasına da ancak, gerekçeli kararı verdiler. Şimdi yani, o nedenle bu konuda yayın yapılmamışsa, gerekçesi bu bilgilere ulaşılamamış olmasından, çünkü her ne kadar bu şirketlerin Anonim Şirketler olarak sicili, ticaret gazetesinde yayınlanıyor ise de henüz değişmiş, ortaklık pay defterine girmiş, ama yayınlanmadığı için, sıra gelmediği için kesinleşmemiş bir ortaklık yapıları da var. Yani o nedenle, bu konuları yazarken, hata payı ve sonunda da hukuki veya cezai sorumluluk doğması payı yüksek. Bu nedenle, Sayın Genel Müdürün de dediği gibi, eğer bizde de gazetecilerin kamu belgele-rine ulaşma hakkı tanınırsa, sorunun büyük bölümde çözüleceğini sanıyorum. Teşekkür ediyorum.

 

DEDA: Efendim aynı konuda. 

 

GERÇEKER: Sorun, Türkiye’deki idari yargılama usulünde... Bir madde getirildi. Yasa değişikliği yapıldı. Dosya gelirse gizlidir. Tarafları bile görmüyor.

 

DEDA: Hangi dosya gelirse, efendim.

 

GERÇEKER: Bir dava dosyası, Radyo Televizyon Üst Kurulu’ndan dosya geldi. Usul hükümlerinden birisi bunun görülmesine engel. Hem de kim, Sendikanın Avukatı, Mahkeme Reisinden istese, “gizlidir, göremez”, diyor. Şimdi anlatamadığımız şu. Türkiye’de böyle kanunlar var. Araştıran gazeteciler için bu önemlidir. Bu iyi bir haberdir. Bu konuda avukatlar bir toplantı yaptığı zaman, haber değeri olmuyor, ama geldiği nokta budur. Halen devam etmektedir. Bilgi edinme hakkına aykırıdır. Açıklık ilkesine kesinkes aykırıdır. Özür dilerim beş cümle oldu. Efendim, hakikaten çok güzel oldu. Bir dakika efendim kendi anımı aktaracağım ben size. Ben Türkiye’nin gördüğü adları vermeyeceğim, kusura bakmayın. En dehşetli, en güçlü dört Başbakan ile çalıştım. Başbakanlık Basın-Yayın Genel Müdürlüğünde Daire Başkanıyken ve bunların hepsi bilirsiniz... Basın toplantılarının metinleri önceden gelir, biz bunları çeviririz, ben, ekipler kurar, çevirtirdim. Arkadaşlarım da var bunları bilirler ve basın toplantısı sabahında İngilizce, Almanca, Fransızca metinler oraya gider, herkes alır. Şimdi bu yasada, devlet memurunun bilgi vermesi yasak. Ben, bu Başbakanlardan ya da görevlendirdikleri Enformasyon Bakanlarından her birine teker teker söyledim, dedim ki, askeri yönetim de dahil bunun içine. Burada verdiğiniz stratejik istihbarattır. Nereden nereye barajlar kurulacak, hangi hatlar yapılacak, nerede yollar yapılacak, nereye hava limanları, evet uzaydan görülüyor, ama bir ülkenin Başbakanı bir numaralı yetkili kişisi, altındaki memurların düşünemeyeceği derecede büyük bir bilgiyi yazılı olarak sunu-yor. Kimlere? Yabancı devletlerin ajanlarına, yani Türkiye aslında böyle çelişkileri de yaşıyor. Şimdi o kadar yok. O, biliyorsunuz, basın toplantıları döneminde yapılan şeylerdi bunlar ve beni dinlemediler.