RADYO
VE TELEVİZYONDA GÖRÜŞME TEKNİKLERİ
Mustafa K. GERÇEKER
TRT
Yayın Denetleme Kurulu Üyesi
Bütün
iletişim araçlarını gözden geçiriniz. İster gazete, ister
radyo, isterse televizyon olsun, hepsinde en çok ilgi gören konular, dikkat
çeken yerler, insan hikayelerinin anlatıldığı,
fotoğrafların bulunduğu, insanların yer
aldığı ve kendilerini okuyucunun, dinleyicinin, izleyicinin
karşısına çıkardıkları bölümlerdir. Çevrenizde,
insanın içinde, ortaya çıkmasında bir insan olmasa bile,
sonuçlarının içinde kesinlikle insan vardır.
Sonuçlarının içinde insanın buunmadığı bir
depremi, bir seli, fırtınayı ele alalım, hepsinin
insanların bulunmadığı bölgelerde olduğunu varsaysak
bile, bunlardan haberimiz olmasını sağlayan da insandır ya
da bir insanın yaptığı aygıttır. Bir toplumda
insanların ne yaptığına, kimlerle görüştüğüne, ne
yiyip içtiğine, tercihlerinin ne olduğuna vb. ilişkin bu kadar
büyük merak olursa, yayınlar da doğaldır ki, bu merak paralelinde
yapılır; en yüksek tirajlı gazeteler bile, ek çıkaracaksa,
bilgi içeriği yüksek olanı değil, görsel malzemesi yüksek
olanı seçer. Bu görsel malzemenin de olabildiğince kadınlar ve
kadınlarla ilgili şeyler olmasına dikkat edilir. Bu
kadınların sayısının değişmemesi, hergün
çeşitli iletişim araçlarında görülüyor olmaları,
herşeylerinin artık bütün ayrıntılarıyla
ezberlenmiş olması bile bir değişiklik yaratmayacaktır.
Çünkü onları merak eden birisi her zaman, her yerde vardır.
Monica
ile Clintonın yaşadığı macerayı; Prense
Diananın yaşamını; Hillary Cilonton hakkında
yazılıp söylenenleri hatırlayın. Bunlara ve benzeri türdeki
hikayelere merak duyanları, bomboş midesinin karşı konulmaz
dürtüleriyle başını lokantanın vitrinine dayayıp
içeriyi seyreden ve düş kuran insanlara benzetebiliriz. Boş midenin
gurultusunu suturma isteği nasıl kaçınılmazsa, perdesi
çekilmiş pencerelerin ardında olanları görmek, bilmek; kulaklara
fısıldananların ne olduğunu duyabilmek; kafaların
içindeki düşünceleri bilmek isteği de önüne geçilmezdir.
Başından
geçen bir olayı anlatmak için iletişim araçlarında boy
gösterenleri; haklarında dedikodu üretildiğini ileri sürüp,
herşeyin doğrusunu anlatmak iddiası ile mikrofon ya da kamera
karşısına geenleri; bildiklerimi açıklarsam, deprem olur
iddiasıyla kendini gösterenleri, gerine gerine dolaşanları
düşünün, hepsinin temeinde insanın doymak bilmeyen merakı
vardır. İşte bu merakı iyi bilen ve istismar eden
iletişim araçları da kendilerini gönül rızası ile
kullandırmaktadır. Çünkü doymak bilmeyen meraklara seslenmenin bir
getirisi vardır: Ratingler ve kazanç! İşte bu nedenle
paparazzi olarak tanımlanan programlar yapılır. Televoleler
bir iken ikiye, iki iken üçe çıkar. Bir kişiyi sevgilisi olarak
damgalayabilecekleri bir başka kişiyle birlikte görüntüleyebilmek
veya gerçekten sevgilisiyle yakalayabilmek için geceleri eğlence
mekânlarının kapılarında, karanlık köşelerde foto
muhairleri bekler, flaşlar patlar. Gizli kamera programları bunun
için yapılır.
Merak
yalnızca böyle şeylere yönelmez. Kanlı olaylara, çekilen
ızdıraba da merak duyulur. Bu tür hasta beyinler oldğu içindir
ki, reality diye adlandırılan programlar yapılır;
hastahane dizileri çekilir. Acil servisler görüntülenir. Onun için,
ağır yaralanmış insanların ağzına mikrofon
uzatılır, kamera objektifleri yöneltilir ve hiç bir tanıma
sığmayan, neler hissediyorsunuz, olay nasıl oldu? diye
sorulur.
Şimdi
ortak noktalara bakalım. İki kilit sözcük var: İlgi ve merak.
Kim kimdir? Güzel midir, çirkin midir, iyi midir, hoş mudur, yamuk mudur,
düzgün müdür? Parası nereden gelir? Taktığı
takıştırdığı şeyleri nereden
bulmuştur? İlgi ve merak bu
konulara yönelirken, konuların merkezinde insan var. Kadın ya da
erkek farketmiyor. İlgi ve merak hepsine yöneliyor. Ama ilgi ve
merakın daha çok yöneldiği kadın. Çünkü doğanın
temelindeki dürtü, cinsellik, kadını daha çekici yapıyor.
Konuların ele alınmasında olumlu ya da olumsuz
yaklaşım da farketmiyor. Çünkü reklamın iyisi kötüsü olmaz
kuralı işliyor. İyi ya da kötünün düşünülmediği bir
ortamda ilgi ve merak konusu olmak, olayların merkezinde olmak,
tanınmayı, bilinmeyi getiriyor. Tabii o da parayı.
Burada
unutulmaması gereken çok önemli bir konu, olayların ortasındaki
bu kişierin satışı dır. Yani ambalajıdır,
görüntüsüdür, havasıdır. Ambalaj yani hava iyiye satış
müthiştir. Herkes haklı haksız, yerli yersiz, geçerli geçersiz
görüş bildirmeye başlar. Reklamın iyisi kötüsü olmaz
kuralı işlemektedir. Kişi medyanın ilgisini çeker, çünkü
tüketilebilecek bir malzemedir. Dinleyici, izleyici getirecektir, dinleyici ve
izleyiciler reklamı getirecek, reklam da parayı getirecektir.
İşte
burada iletişim araçları,
yaygın tanımıyla medya açısından en
patlayıcı, parlayıcı karışım ortaya
çıkar: İnsan ilgi ve merak - satış/hava - tanınmak - kazanç. Bu ögeler bir
araya geldiğinde artık gerek iletişim araçları gerekse
medyanın seslendiği tüketiciler açısından karşı
konulamaz bir durum ortaya çıkmıştır. Bizler oturur, haber
bülteni adı altında uzayıp giden aktüalite, hatta daha da
doğru tanımıyla magazin yapımlarını izlemeye
başlarız. Defalarca başa alınan görüntüler,
ağlayanlar, dövünenler, sinirlenen, bağıran insanlar, kan,
şiddet, dehşet vb. Düzenlenmiş, gerçek olmayabilecek mizansen
olayar, görüntüler.
Bu,
ad koyamayacağım yapımlar, bazen satış için, bazen
tehdit için, bazen şantaj vb. şeyler için kullanılabiliyor.
Ratingleri alt üst edecek, deprem yaratacak yapımlar ortaya
çıkıyor. O, radyolar, gazeteler, televizyonlar, o programlar, o yaklaşımlarıyla
dinleyici, izleyici, okuyucu buluyorlar. GÜnümüzün düzeni bu.
Yaklaşımların
doğru olduğu örnekler için değil, amacın sansasyon
olduğu örnekler için konuşuyorum. Yayınlarda gördüğümüz
bütün o olumsuz yaklaşımlar önlenebilir mi? İletişim araçlarında
çalışanların sorumlulukları yükümlülükleri var
mıdır? Vardır. Yazılı, sözlü ve görüntülü basında
sorumlulukların, yükümlülüklerin sınırı, kamunun
çıkarıdır, kamu güvenliğidir. Biraz önce özetlediğim
ilgi ve merakın yöneldiği kişisel, özel özgürlükler alanı,
ancak kamu çıkarının olduğu, kamu güvenliği
gerektirdiği taktirde açıklanmalıdır. Peki, kamunun
çıkarı nerededir? Dedikodular ya da temel insan
zayıflıklarının sergilenmesinde mi, yoksa gerçeklerin
ortaya çıkarılmasında mı? Basın mensubunun görevi,
kamunun genelini ilgilendirme sınırında başlar ve biter.
Özel alanlar, kişilerin rızası olmadan ortaya
çıkarılamaz. Kişisel özgürlükler alanına girilemez.
Kişilerin izni olsa bile, açıklahanabilecek, açıklanamayacak
konular olduğu unutulmamalıdır. Peki, diyeceksiniz ki, bu
sınırdan öteye geçilemeyecekse, o insanı nasıl
tanıyacağız? Kamusal alanda olan sizler, yani okuyucular,
izleyiciler, dinleyiciler, o kişisel özgürlük alanına giremeyecek ve
ancak bilmeniz gereken kadarıyla o kişiyi tanıyacaksınız.
Kural bu. Özel hayatlar, kişisel özgürlük alanları kamunun
güvenliğini, kamu sağlığını, kamunun
varlığını sürdürmesini ilgilendiriyorsa, yine ancak
gerektiği oranda özel, kişisel özgürlük alanlarına girilebilir
ve bu konuda açıklamalar yapılabilir. Uyulması gereken
başka kurallar da var: Program sırasında orada olmayan ve cevap
veremeyecek durumda olan kişilerle ilgili bir şey söylememek.
Kendisini savunamayacak durumdaki kişiye suçlamalar yöneltmemek. Yan
tutmak. Kişilik haklarına saldırmak. Hakaret etmek. Kanıt
olmadan suçlamada bulunmak. Görüşmeyi, amaçlı ve zorlayıcı
biçimde yönlendirmek. Bunlar kabul edilebilecek şeyler değil. Yani
yapılacak görüşmede uyulması, olması gereken etik-ahlakî
kurallar.
Bir
yanda bu etik zorunluluklar, öte yanda kazanç demek olan rating. Medya
çalışanı ikisinin arasına sıkışmış.
Medya
açısından, kışkırtıcı, baştan
çıkarıcı ve koyduğumuz kuralı bozmaya bizi iten daha
başka yapay nedenler de var: Medyanın
sığındığı ratingler, yani izleyici ölçümleri.
Bunlar aslında, reklamların değerlendirilmesi için bulunan ve
uygulanan, ama ülkemizde programların izlenmesine yönelik olarak
kullanılan ölçüm teknikleri. Bu ratinglerin anlattığı
varsayılan, en çok seyredilen biziz veya halk böyle istiyor biz de onun
istediğini veriyoruz biçimindeki açıklamalar çok
yanıltıcı. Daha doğrusu kolaycılık. Ama bu da
hayatımızın bir gerçeği ne yazık ki...
Mesleğinin
kuralları ile reyting baskısı arasına
sıkışmış bir yayıncı...
Şimdi
geliyoruz işin teknik bölümüne. Söyleşi tekniğine.
Söyleşiyi yapan kişinin, yani konukla konuşacak olan
kişinin öncelikle aklında tutması gereken şey şudur:
Görüşmenin sahibi kendisidir. Ele alınacak konunun sahibi konuktur. O
konuk anlatacakları olduğu için
çağırılmıştır. Öyleyse kendisinde buunan bilgiyi
açıklamasına, anlatmasına olanak verilmelidir. Söyleşiyi
yapan kişinin birinci görevi, bu bilginin üçüncü kişilere,
dinleyicilere izleyicilere aktarılmasını sağlamaktır.
Kısaca, söyleşiyi yapan konuğun kendisinden daha bilgili
olduğunu bilecek, bu bilgiyi dinleyecilere-izleyicilere
aktarmasını sağlamak amacıyla görüşmeyi
başlatacak, sürdürecek ve bitirecektir. Bir söyleşi
programının, amaçlandığı biçimde bilgi
aktarıcı olabilmesi için belirli ön koşullar vardır.
Bunlardan birincisi, o söyleşinin, günlük yayın
akışında açıklanmış olduğu saatte
başlamaması gerektiğidir. Ne demek bu? diyeceksiniz.. Peki
hangi saatte başlasın? Çok öncesinden başlaması gerekir.
Çünkü söyleşiyi yapacak olan kişi öncelikle araştırma
yapmalıdır. Ele alınacak konunun, dağılmadan,
anlaşılır bir bütün halinde dinleyicilere-izleyicilere
aktarılabilmesi için, söyleşiyi yapan kişi çok derine inemese de
en azından konunun ne olduğunu öğrenmelidir. Söyleşi
yapanın çok işine yarayabilecek başka şeyler arasında
en önemlisi, kamuoyunda, ele alınacak konu açısından sorulmakta
olan ve cevap bekleyen sorulardır. Konunun değişik yönleri
varsa, bir tartışma sürmekteyse, çeşitli görüşleri ortaya
atan uzmanlara danışılmalıdır. Sonra sıra
konuğa gelir. Konuk nasıl bir kişidir? Kekeme midir?
Heyecanlı mıdır? Tutuk mudur? Kendini beğenmiş midir?
Aklı dağınık, düşüncelerini toparlayamayan bir
kişi midir? Sahip olduğu bilgiyi, yalnızca kendisinin
anlayabileceği sözcüklerle mi anlatır? Listeyi uzatabilirsiniz, ama
bunlar yapılması gerekenlerin en önemlileri.. Ancak bunlar yapıldıktan
sonra, söyleyişi yapacak kişi, söyleşiye ilk adımı
atmış sayılabilir. Sayılır demiyorum, çünkü bu
söyleşi yapılıp bitinceye kadar daha yapılması gereken
birçok şey var.
Söyleşiyi
yapacak olan kişi ile konuk, söyleşiden önce karşı
karşıya gelmelidirler. Amaç sansasyon yaratmak, kişiyi zor durumda
bırakmak vb. gibi şeyler değil de, bilgi aktarmak ise, iki
kişinin böyle karşılaşmaları ve sorulacak sorular
üzerinde görüş birliğine
varmaları esastır. Ama sanılmasın ki, söyleşide
yalnızca, gözden geçirilen bu sorular sorulacaktır. Konu üzerinde önceden
yapılmış olan araştırma, söyleşi
sırasında değinilmeyen bir bölüm, geri planda kalan önemli bir
nokta vb. yeni sorular sorulmasına olanak tanıyacaktır.
Söyleşi böylece daha kapsamlı, daha renkli hale gelecektir. Yani
söyleşiyi yapan, sorması kesinlikle gereken sorular
dışında ek sorular da hazırlamalıdır.
Bu
basamaklar geçildikten sonra, belki de ilk kez stüdyoya girecek olan
konuğun, bu yabancı ortamdan ürkmemesini sağlamak için
rahatlatılmasına sıra gelir. Bir yayıncı için hiçbir
ürkütücü yanı olmayan bir stüdyo konuk için tam anlamıyla korku
kaynağı olabilir. Yıllardır aynı işi yapan haber
sunucuların da bile programın başlamasının hemen
öncesinde kısa süreli de olsa kalp atış hızının
dakikada 120nin üstüne çıktığı, tansiyonun tehlikeli
derecede yükseldiği, solunumunun aksadığı
bildirilmiştir. Böylesine deneyimli kişiler bile böylesine
etkileniyorlarsa, ilk kez stüdyoya geleni bir düşünün. Onun için
söyleşiyi yapacak olan kişi, konuğu, yayının öncesinde
stüdyoya sokmalı, orada biraz süre geçirmesini sağlamalı,
çevredeki aygıtlar hakkında bilgi vermelidir. Çünkü amaç,
söyleşiyi başarıya ulaştırmaktır. Söyleşiyi
yapacak olan kişi, programın başlamasından hemen önce
konuğuna, stüdyodaki aygıtları unutmasını
yalnızca karşılıklı yapacakları konuşma
üzerinde yoğunlaşmasını söylemelidir.
Her
söyleşinin bir amacı olmalıdır. Amaç bilgilendirmekse,
görüşme bir noktadan başlamalı ve belirli bir noktaya
yönelmelidir. Bu amaca ulaşmak için biraz önce söylediklerimin hepsi
gerekli olmakla birlikte yeterli değildir. Amacı olan bir
söyleşide üç temel zorunluluk var:
1.
Giriş doğru yapılmalıdır. Çünkü giriş bir
sergilemedir, görüşmenin çerçevesini çizecek başlangıçtır.
2.
Doğru sorular sorulmalıdır. Doğru sorular sorulmadıkça
görüşme amaçsız kalacaktır. Ya da bir amaç olsa bile, ona
ulaşılamayacaktır. Bu ilki, iki gereklilik için
araştırma çok önemlidir.
3.
Sorular doğru sorulmalıdır. Sorular doğru sorulmazsa, yani
anlaşılır, düzgün, doğru Türkçe kullanılmazsa
yapılanların tümü boşa gidecektir.
Artık
söyleşi başlasın. Soruları soran dinlemesini bilmek
zorundadır. Dinlemediği taktirde, görüşmenin yönünün
sapmasına yol açabileceği gibi, sorduğu ve cevabını
aldığı soruyu tekrarlaması tehlikesi bulunacaktır.
Hiçbir yayıncı bu duruma düşmemelidir. Soru soran,
görüşmenin yıldızı değildir. Konuk, görüşmenin
yıldızıdır. Soruları soran, yalnızca konukla
dinleyici-izleyici arasında bir aracıdır. Orada oturup
soruları soran yalnızca görevini iyi yapmak zorundadır. Öne
çıkmayı, yıldız olmayı, ünlü olmayı
düşünmemelidir. Görevini iyi yaptığında beklediklerinin
tümünü zaten elde edecektir.
Görüşmeyi
yapan, yani soruları soran hiçbir zaman bilgiçlik
taslamamalıdır. Usta bir konuşmacı bilgisizlik
görüntüsünden yola çıkarak, karşısındaki konuktan en
kapsamlı bilgiyi elde edebilir. Bir rakip ile karşı
karşıya olmadığını gören konuk rahatlayacak ve
açılacaktır.
Çok
iyi ön hazırlıklardan geçmiş olan bir söyleşi bile sonuna
kadar akıcı gitmeyebilir. Konuğun dikkati dağılabilir,
söyleyeceğini unutabilir, sıkılabilir, üzülebilir, tutulabilir vb.
Bu gibi hallerde kullanılmak üzere, soru soran kişi yan konular
hazırlamış olmalıdır. Bu konular ele alınan konu
ile ilgili olmayabilir: Gazetedeki bir fıkra; o gün radyolarda
televizyonlarda duyulan, görülen ilginç bir olay; konuğun içinde
bulunduğu engelleyici havayı değiştirecek bir konu vb. çok
kısa bir süre içinde de olsa, konuğun takılmasına yol açan
etkiyi ortadan kadırabilir ve görüşmenin sürmesini sağlayabilir.
Soruları
soran, yani söyleşiyi yapan, değişik roller üstlenebilmelidir.
Görüşmenin gidişine göre, ısrarlı bir
araştırıcı, güvenilir bir sırdaş, dost, ruh
bilimci, kurnaz bir görüşmeci, başarılı bir
pazarlıkçı, bazen de etkili bir pazarlamacı olabilmelidir. Yalnızca
boyu uzun; yüzü ve vücudu güzel olan; amaçsız boş
konuşmayı, yani zevzekliği iyi beceren bir kişi, çizmek
istediğim çerçevede konuşmacı, görüşmeci, sunucu olamaz.
Mankenlik, sunuculuğun hiçbir zaman ön koşulu olamaz. Olsa olsa
ratingin ön koşulu olabilir. Konuşmayı, görüşmeyi,
sunuşu yapanın bacaklarının uzunluğu,
göğüslerinin güzelliği vb.
şeyler hiç önemi olmayan şeylerdir. Çünkü sunucu,
konuşmacı, görüşmecinin göstermesi gereken bunlar değil,
sözleri kullanma ustalığıdır.
Soruları
soran, girişim üstünlüğünü karşısındakine
kaptırmamalıdır. Soru sormak, yalnızca soru soranın, yani
görüşmeyi yapanın hakkıdır. Görüşmeyi yapan, hep
soruları soran olmalıdır. Konuk da hep cevap veren olarak
kalmalıdır. Konuk rolünü ezberlemiş, birbirini izleyen bilgileri
susmadan, ardı ardına sıralamaya başlamışsa,
görüşmenin kontrolu elden gidiyor demektir. Soruları soran mühadahele
etmeli, bu ezberci gidişi kesmek için araya girmeli, ama aynı zamanda
karşısındakini durdurmaktan da kaçınmalıdır.
Akış, her zaman, görüşmeyi yapanın denetiminde
olmalıdır.
Amacın,
bilgi aktarımı olduğunu söylemiştim. Soru soran ve cevap
veren yalnızca kendilerinin anladığı sözcüklerle
konuşmaya başladığında, bilgi aktarımı
bitmiş demektir. Onun için, görüşmede anlaşılmazlıkla
sonuçlanacak özel bir terminoloji kullanılmasından
kaçınılmalıdır. Önemli olan, herkesin anlayacağı
dilde konuşmaktır. Görüşmeyi bu yönde tutmak da, soruları
soran ve görüşmeyi yöneten kişinin sorumluluğudur.
Görüşmede
çok önemli bir başka nokta seslenme biçimidir. Sayın seyirciler ya
da Sayın dinleyiciler en çok kullanılanları. Oysa
düşünün, sayın diye seslendiğiniz kişilerin içinde haydut
var, hırsız var, dolandırıcı var, ahlaksız var.
Bunların hiçbiri bu sözcüğü hakeden kişiler değil. Sonra
bir yayıncının izleyici, dinleyici için saygı
duyduğunu sözlerle belirtmesine gerek yok. İşini iyi yapması,
profesyonel olması yeterlidir. Sonra, sevgili, çok sevgili, çok
sayın, ağabey, abla gibi sözcükler de hiç kullanılmamalı.
Yayıncının kullandığı dil dolaysız seslenme
dili olmalıdır. Günlük yaşantınızda biraz önce
söylediğim türden sözcükleri kullanıyor musunuz? Ayrıca,
izleyici-dinleyici açısından, görüşmeyi yapan ilk konuk
arasındaki akrabalık, duygular, kişisel ilişkiler hiç bir
anlam taşımamaktadır. Biraz önce saygı göstermek için sayın
demenin gerekmediğini söyledim. Çözüm çok kolay: Diyelim ki karşınızda
Cumhurbaşkanı var, soruyu ona soracaksınız. Ya Sayın
Cumhurbaşkanı dersiniz, çünkü bu o kişinin resmi
ünvanıdır, ama adını eklemezsiniz ya da Sayın
Süleyman Demirel veya Sayın Demirel diyebilirsiniz. Böyle resmi ünvan
sahibi olmayan ama ünlü bir kişi ile karşı karşıya
iseniz, yapmanız gereken ad ve soyadını birlikte söylemek,
sonraki seslenişlerde ise yalnızca siz demektir. Ünlü
kişilerle karşılaştığınızda böyle bir
yol izlemek hem uygun hem de şık olur. Ünlü olmayan kişilerle
yapılan görüşmede ise günlük hayatta kullanılan dolaysız
seslenme biçimi kullanılmalıdır.
Şimdi
görüşmenin sonuna gelelim. Söyleşinin sonu nasıl
olmalıdır? Her söyleşinin bir amacı olmalıdır,
ama her söyleşi sonuçlanmak zorunda değildir. Söyleşinin sonunda
söylenenleri toparlamak, özetlemek, artık dinleyiciye-izleyiciye hakaret
gibi bir şey olmaktadır. Herkes söylenenden kendi payına
düşeni alır ve anlar. Onun ötesinde bir şeyler anlatmaya
çalışmak anlamsız bir çabadır. Söyleşide zorlama
yoktur. Söyleşinin bitmesi gerekmiyor. Sürenin sonunda görüşme
bitmiyorsa, görüşmeyi yapan mikrofona ya da kameraya uygun bir biçimde
veda eder ve kapatır. Örneğin: Görüyorsunuz konu çok yönlü ve bu
sürede burada bir sonuç alınması mümkün değil. Tartışma
sürecek, biz gerektiğinde yine burada konuyu ele alacağız
biçiminde bir şey söylenir ve program kapatır. Bazen sorulan soruya
alınan yorum yok cevabı gerçek bir cevaptan daha anlamlı
olabilir. O açıdan, bitirmeye çalışmaktansa, tartışma
sürüyor, biz şimdilik veda ediyoruz biçiminde bir kapanış çok güçlü
bir son nokta olabilir.
RADYO
NASIL BİR İLETİŞİM ARACIDIR?
Ülkemizde
yayın ortamından tekelin kalkmasından sonra özel
televizyonlarımızda kavgalı, kanlı görüntülerin nasıl
bir anda ekranları doldurduğunu hatırlayınız. Niçin?
Çünkü bu görüntüler sergiledikleri yoğun duygusal ortamlar nedeniyle
izleyiciler için çekiciydi, televizyonların rating ihtiyacı
vardı. Onlar bu görüntüleri verdiler, kandan, şiddetten,
dehşetten hoşlananlar izlediler. Benim gibi düşünenler ise,
kansız, şiddetsiz, dehşetsiz kanallara geçmeyi tercih ettiler.
Oysa ben ve benim gibi düşünenler, bu olayları radyodan dinliyor
olsaydık böylesine etkilenmeyecektik. Televizyonun müstehcen bir
iletişim aracı olması,
yani gizlisinin saklısının bulunmaması, herşeyin dolduğu
gibi görünmesi bir grup izleyiciyi o görüntülerden kaçmaya itmişti. Radyo
ise böyle müstehcen bir araç değildir. Çünkü görüntü yoktur. Çünkü
duyduğumuz sözler, algılanabilmek için beynimizdeki süreçlerden
geçerken bir tür filtre edilir ve yapımıza, yönelişlerimize,
ihtiyaçlarımıza, beklentilerimize uygun biçimde zihinsel görüntüler
haline dönüşür. O son derecede kanlı ve acı veren sahneyi kendi
filtremizden geçirdikten sonra, kendimize göre dayanılabilir bir hale getiririz.
Radyo
dinleyicisi beynindeki düşünsel görüntülerle başbaşa kalan
kişidir. Bu konuşmam sırasında kullandığım
radyocu tanımlaması da radyoya sahip olan, radyoya para
yatırmış olan kişiyi değil; radyoda, sesi, efekti,
müziği, sözü ve bunları dinleyicilere iletmek için o işletmede
var olan araç gereci kullanan kişiyi/kişileri anlatmaktadır.
Ben
çok teknik ve odaklanmış konuşmak istiyorum. Radyocu elindeki
söz-müzik-efekt unsurları ile ne kadar etkili düşünsel görüntüler
çizebilirse o kadar etkili, o kadar başarılı olur. Kısaca
söylemek gerekirse; radyo yapımcılığı, düşünsel
görüntüler çizme sanatıdır.
Bu
görüntüler ne ile ve nasıl çizilir? Ses-söz, müzik, efekt ile çizilir.
Bunları bir programın yapı taşları olarak
tanımlayalım. İnsanların beyinlerinde yaratılan
görüntüler, bazen anlatılan ile hiç ilgisi olmayan ama
çağrışım yaparak başka şeyleri hatıratan
görüntülerdir. Anlatılan bir doğum hikayesi ise, çocuğunuzun
doğumunu hatırlatabiir. Bir ölüm ise, yakın çevrenizde tanık
olduğunuz ve sizi çok etkilemiş bir ölümü aklınıza
getirebilir. Bunların hiçbiri olmayabilir de. Beyninizde yaratılan
görüntüler, olayla hiç ilgisi olmayan, kullanılan yapı
taşlarının kullanılış biçimine göre oluşan
görüntüler de olabilir. Bunlar artık o olayın gerçek görüntüleri
değil, olayın sizdeki etkilerinin yarattığı
kişisel izlenimin görüntüleridir, bilimsel bir tanımla bir
illüzyondur-yanılsamadır. İşte bu görüntüler, bu
yanılsama sizi ne kadar çok mutlu edebilirse, etkileyebilirse,
irkitebilirse, ürkütebilirse, vb. o kadar başarılı
olacaktır. Bir kez daha yineliyorum: Buradaki sevinç, üzüntü, ürküntü,
korku vb. gerçekle ilgisi olmayan, sizin düşün-bellek sisteminizde
yaratılmış olan duygulardır. Öznel-kişisel
duygulardır. Öznel algılamanın sonucudur. Aynı haberin,
aynı yayının her kişide aynı-tek tip etki yaratması
mümkün değildir.
Radyonun
etkisi işte buradadır. Sizden gelen etkilere, yani biraz önce sözünü
ettiğim filtreye olanak verdiği için, hayal kurmanıza da zemin
hazırlar. İnsan, hayal kurmasına olanak veren bir şeyi mi sever, yoksa gözünü
ayırmasına bile zaman bırakmayan televizyon gibi bir
iletişim aracını mı? İnsanın hayal kurabilmesi
için kendisiyle başbaşa kalması gerekir. Eğer size hayal
kurduracak olan bir iletişim aracı ise, onunla da başbaşa
kalmalısınız. Radyo buna da olanak verir. Hem de dilediğiniz
her yerde. İşte, otomobilde, yatakta, yemekte, banyoda, tuvalette.
Listeyi siz uzatabilirsiniz. Radyo hala olabilecek en değerli
arkadaştır. En önemli iletişim aracıdır.
Bütün
bu anlattıklarımın bir özeti şu: Radyo kişiseldir.
Öznel bir iletişim aracıdır. Televizyon toplu olarak izlenir,
sinema filmi de öyle... Ama radyoyu toplu olarak izlemek mümkün değildir.
Radyonun kişiselliği ve bilgi iletimindeki hızı onun
öneminin sürmesini sağlıyor. Radyoyu, düşünsel görüntüleri en
iyi ve etkili biçimde yaratmak ve bilgiyi en hızlı iletmek için
kullanan radyocu en başarılı olur.
İnsanlar
gözlerini kapattıklarında görmek istemediklerini engelleyebilirler.
Radyo dinleyicisi ise kulaklarını kapatamaz. Kulaklarını
elleriyle kapattığında çevresiyle de ilişkisini kesmiş
olacaktır. Hoşlanmadığı bir şey olduğunda
radyoyu kapatmalıdır. Çünkü radyo çevre ile çok rahat uyum
sağlayabilen bir iletişim aracıdır. Kendini dinletmek için
odaklanmış bir dikkat istemez. Kıskanç değildir, Radyo
dinleyiciyi esir etmez özgür bırakır.
Radyo
günümüzde hala en hızlı iletişim aracıdır. Haberler,
gelişmelerin izlenmesi, kamu duyuruları, ivedi durum anonsları,
trafik, hava durumu vb., radyonun hız üstünlüğünün
tartışılmazlığını gösteren
uygulamalardır. Bu uygulamaların olmadığı bir radyo,
çok önemli bir üstünlüğünü yitirmiş, amacının
yarısına ulaşamamış demektir. Üstelik radyonun
taşınabilirliğinin getirdiği, mekanda hareketlilik
böylesine büyük bir avantaj sağlamışken...
RADYO-DİNLEYİCİ
İLİŞKİSİ
Radyonun
hangi amaçla kullanılacağı çok önemlidir. Bunu belirleyen de
seçilmiş olan hedef kitledir. Yani radyo kimler için yayın
yapacaktır? Hedef kitle seçildiğinde, bu kitlenin yapısı
araştırılmalıdır. Radyonun kişisel-öznel bir iletişim
aracı olduğunu söylemiştim, O nedenle radyonun
yayınının saptanan hedef kitledeki bireylere tam olarak
ulaşması, en yüksek etkiyi yapmak açısından önemlidir.
Kullandığınız dil anlaşılmazsa, seçtiğiniz
müzik o hedef kitle içindeki insanların çoğunluğuna
seslenemiyorsa, programlarınızı yerleştirdiğiniz zaman
dilimleri içinde hedef kitleniz radyo başında değilse,
televizyondaki programları tercih etmişse, onlara
ulaşamazsınız.
Böylece
hedef kitleyi tam olarak belirledikten sonra, bu kitleye göre bir yayın
planlaması yapmak esastır. Yayın planlaması radyoyu
başarıya götürecek olan dinamodur. Bu, radyo açısından
bakıldığında görünenler. Bir de dinleyici
açısından bakalım. Çünkü, bir radyonun hedef kitlesine göre
yayın yapması tek başına yeterli değildir. Hesaba
katılması gereken bir başka önemli nokta, Dinleyicinin radyo ile
ne yaptığıdır. Dinleyici radyoyu bütün dikkatini vererek mi
dinlemektedir? Yoksa radyoyu çevrede bir fon olarak, yani geri planda mı
dinlemektedir? Hedef kitle, zamanının önemli bir bölümünü otomobilde
geçiren hareketli bir grup ise, otomobilde geçirilen süre ne kadardır?
Otomobil kullanırken tercih ettiği yayın, söz yayını
mıdır, müzik yayını mıdır? Hedef kitle içindeki
dinleyicilerin televizyonu tercih ettikleri zaman dilimleri hangisidir?
Yaş gruplarının radyo tercihi ne yöndedir? Eğitim durumuna göre
ağırlıkla seçilen radyo hangisidir? Bütün bunlar radyonun
dinleyici ile en uyumlu ilişkiyi kurması açısından
belirleyici olan faktörlerdir.
RADYO
YAPIMLARI
Başlarken
söyledim, programın yapı taşları vardır. Söz, müzik,
efekt.. Aslında bunların tümü sestir. Ama dinleyicinin duyduğu
ses karışımının, yani programının içinde
bu yapı taşlarının hangi oranda bulunduğu çok
önemlidir. Yalnızca müzik parçalarının arka arkaya dizildiği
bir yapım, benim burada anlatmak istediğim yapım değildir.
Doğru anlamda, bir yapım değildir. Yalnızca sözden
oluşmuş bir yapım da doğru anlamda bir radyo
yapımı değildir. Çünkü her iki örnek de, kullanılması
gereken yapı taşları açısından eksiktir. Efektsiz bir
yapım düşünsel görüntüleri somutlaştırma
açısından eksik yapım olacaktır. Yalnızca müzikten
oluşan bir yayında bilgi içeriği yoktur. Yalnızca söz
yayınının, müzik ve efekten oluşması gereken estetik
des-teği yoktur. Bu eksiklikler, tekdüzeliğe, dinleyicilerde ilgi
dağılımına, bıkkınlığa ve başka
istasyonlara geçme isteğine yol açabilir. Çözüm, anlamlı biçimde
birleştirilmiş ve birbirini destekleyerek etki yapan insan sesi,
müzik ve efekt karışımını yakalayabilmektir.
RADYO
YAYINI NASIL OLMALIDIR?
Radyo
yayınlarının ilk günlere göre biraz değişmesine, söz
yayınlarının öneminin anlaşılmasına
karşın, ülkemizde radyo yayınları çok büyük oranda müzik
ağırlıklıdır. Bu müzik
ağırlığı da belirli bir amaca yönelik olarak
oluşturulmamaktadır. Her türden müzik parçası birbirini
izlemekte, karmakarışık biçimde dinleyiciye sunulmaktadır;
aralarında da, konuştuğunu, birşeyler söylediğini
sanan erkek ya da kadın birçok kişi gevezelik etmektedir. Oysa radyo
müzik kutusu değildir. İnsanlarımızın içinde
bulunduğu düşünsel tembellik, televizyonlarda adı eğlence
olan, içi bomboş, en küçük bir düşünce içeriği
taşımayan, aptalca yapımlara yol açmaktadır. Çünkü, bunlar
düşük maliyetlerle yapılabilmekte ve düşünmeyi aklının
ucundan geçirmemiş televizyon izleyicilerinin mekanlarına yerleştirilmiş
ölçüm aygıtlarıyla, ratinglere yansımakta ve sanki Türk
halkı bunları izlemek istiyormuş gibi bir görüntü ortaya
çıkmaktadır. Oysa son günlerde Show TVde yayınlanmaya
başlayan bilgi yarışmasının niçin bir anda bu kadar
çok reklam alabildiğini hiç düşündünüz mü? Herkesin kendisini
sınamasına olanak veren bilgi içeriği, yarışmanın
heyacanı, ben olsam bilirdim kanısı ve doğal olarak para
ödülünün yüksekliği... Televizyon yöneticisi
arkadaşlarımıza örnek olmasını dilerim. Dönelim
radyoya, televizyon izleyicisindeki bu düşünsel tembelliğin, kafa
yormaktan kaçınmanın radyo alanındaki somutlaşması,
müzik radyolarında hiçbir seçime bağlı olmadan arka arkaya
getirilmiş sonsuz müzik parçalarından oluşan
yayınlardır. Yayın zamanının tümünü müziğe
ayıran radyo, günümüz insanının gereksinmelerine tam olarak
cevap vermiş sayılmamalıdır. Bir şeyi anlatmada en
etkili yöntem olan söz, yayında yer almıyorsa ya da hiç denecek kadar
düşük bir düzeyde ise, o radyo özelliği olan bir istasyon değil,
sıradan, olağan, ortalama bir radyo olmayı seçmiş demektir.
Yalnız müzikle dinleyicisine ulaşmak isteyen bir radyonun seçtikleri
ve yayınladıkları, popüler olmak zorundadır. Oysa aynı
popüler müziği sonu gelmez biçimde yayınlayan çok sayıda radyo
vardır. Bu kadar çok istasyondan yayınlanan bu müzik ürünlerinin
oluşturduğu yapımı ve yayını farklı hale
getirmek son derecede önemlidir. Yani bir yapımcının ötekilerden
farklı ustalığı, hüneri gereklidir. Bir plağı,
kaseti, CDyi, içindeki parçalardan yalnız birini veya birkaçını
beğendiği için satın alan seçici bir müzik
meraklısını düşünelim. Bu kişi, her istasyonda
duyduğundan farklı müzik yayını yapamayan bir radyoyu
seçecek midir, dinlemeyi sürdürecek midir?
Radyonun,
ulusal, bölgesel olmaktan çok, yerel olduğu zaman etkisi daha yüksek
olmaktadır. Çünkü insanları öncelikle ilgilendiren, ceplerindeki
para, yakın çevrelerindeki insanlar, günlük işler,
yaşadıkları çevredir. O nedenle radyo, yakın çevreden
aldığı girdilerle, yakın çevresine yayın
yapmalıdır. Yakın çevreden, bölge, ülke ve dünya olaylarına
bakan bir yaklaşım başarı getirecektir. İstanbul
boğazından geçen tankerlerin oluşturduğu tehlike,
Boğazla ilgisi bulunmayan bir bölgede yaşayanlar için evinin önünden
akan lağım kadar önem taşımamaktadır. Çünkü, istanbul
Boğazı kendi yakın çevrelerinde değildir. Pamukkaledeki
travertenlerin kararması, ülkenin başka bir yerinde yaşayan,
bunları henüz görmemiş, oradaki değişimi
yaşamamış bir kişi için evinin önündeki sokağın
çamurundan daha önemli değildir.
Radyo
yayınlarına kişiler katılmalıdır. Dinleyicinin
kendi çevresinden tanıdığı, bildiği kişiler
yayında ne kadar çok yer alırsa, dinleyici yayınları o
kadar benimseyecektir. Kısaca, radyo bir yakın çevre iletişim
aracıdır. Dinleyici her istediği zaman onun yanında olmalı,
ukalalık etmemeli, dinleyicinin zaten bilmekte olduğunu tekrarlamamalı,
çözümler, çıkış yolları sunmalıdır.
Radyo
içinde bulunduğu çevrenin, mahallenin, semtin, bölgenin örgüsünde yer
almalıdır, orada yaşayan bir iletişim aracı
olmalıdır. İçinde bulunduğu, dinleyicilerin
oluşturduğu çevre ile birlikte yaşamalıdır. Onlarla
birlikte uyanmalı, günün telaşını yaşamalı ve
uykuya dalmalıdır. Sabah, gün ortası, öğleden sonra,
akşam, gece hep farklı yayın yaklaşımları
gerektiren farklı zaman dilimleridir. Sabah insan algılaması
düşüktür, metabolizma yavaş yavaş hareketlenmektedir. Yüksek
tempolu bir müzik, bilgi içeriği yüksek, keskin bir algılama
gerektiren bir yayın bu zaman dilimi için uygun değildir. Düşük
tempo, yumuşak bir sunuş, giderek oranı artan bir söz
içeriği gerekir. Gece için de böyledir. Ama gece yayınlarında
söz oranının yüksek olduğu, sorunları çözmeyi amaçlayan,
dinleyicilerin telefonla katılımına olanak veren, sohbetlerin
yapıldığı, günün getirdiği olumsuzlukların geride
bırakılmasına zemin hazırlayan, müzikle destekli bir
yayın daha uygundur. Yarışma saatleri sabahın geç
saatleridir. Sabah, nostalji daha etkilidir. Bellek doruktadır.
Düşünsel ustalık ve hüner öğleden sonra düşer. Öğleden
sonra uyku, dinlenme için yumuşak anonslar ve sunuş, yumuşak bir
yayın uygundur. Akşam duygusal algılama doruktadır.
Akşam saatleri insanların duygusal anlamda en açık
oldukları saatlerdir.
Radyo
öteki iletişim araçlarının, özellikle kaydedilmiş müzik
ortamlarının (müzik kaseti, video klip ve CD) rekabeti ile
karşıkarşıya olduğunu bilerek yayın
yapmalıdır. Bir program, sürprizi, yeniliği, tazeliği,
bilinmezliği, değişkenliği biraz uzunca süre
unuttuğunda dinleyicisini rakiplerine
kaptırdığını görecektir.
Yayın
uygulamaları konusunda yapılan araştırmalar, yaygın
inanışın tersine, odaklanmış, çok belirgin, dar bir
hedef kitleye yayın yapan ve yayın planlamasını buna göre
oluşturan bir radyonun daha başarılı olduğunu
götermektedir (Aynı durum televizyon alanında da geçerli olduğu
için, yalnız haber, spor, belgesel, müzik, çizgi film vb. gibi yayın
yapmaya başlayan tematik televizyonlarda da görülmektedir).
RADYO
MÜZİK
Yalnızca
boş zamanları doldurmak için; sunucuların parçalar arasında
gevezelik yapmalarına zemin hazırlamak için; dinleyicilerin hepsinin
liste parçalarını beğendikleri sanıldığı
için, müziğin peşpeşe dizilmiş parçalar halinde verilmesi
çok yanlıştır. Müzik, insanın içinde bulunduğu havaya
ne kadar uygun olursa o kadar olumlu etki yapacaktır. Ama, yalnızca
havaya uygun olmak yeterli değildir. Araştırmalara göre içinde
bulunduğu havaya uygun müzik dinlemenin mutluluğunu yaşayan bir
insanın aynı zamanda havasını değiştirecek bir
parçanın çalınacağı umudunu ve heyecanını da
yaşamaktadır. Süpriz, her zaman oluduğu gibi, son derecede
yararlıdır. O nedenle müzik hem var olan duygusal duruma uymak ve o
duygusal durumu değiştirmek için kullanılmalıdır.
RADYONUN
YARATTIĞI İZLENİM
Radyo
aynı zamanda moral veren bir iletişim aracıdır. Bazen,
omuzuna başınızı dayacağınız bir anne
gibidir. Bazen, öğüdü dinlenecek bir babadır. Bazen birşeyler
paylaşacağınız bir sevgili olur. Dinleyicide oluşturduğu
özgün düşünsel görüntülerle bazen bir sırdaştır.
Yalnızlığa çare olan bir dosttur. Bilgi
kaynağıdır, sessizliğin etkisini azaltan bir ses,
bomboş bir zamanı doldurma aracı, hepsinin ötesinde, bir
arkadaştır. Radyo yayın planlamacıları, yukarıda
açıklanmış olan zaman dilimleri, yaşantı ritmi,
kişisel konumlar, duygusal durum, rakip iletişim
ortamlarının (televizyon, ses kaseti, video klip, CD) durumu vb.,
değişkenleri gözönünde tutarak yukarıdaki kişiliklerden
hangisini ne zaman kullanacaklarına karar vermeli ve yapımları
ona göre yerleştirmelidirler.
RADYODA
SES
Bir
radyo programında müzik, efekt ve sesin biraraya getirilmiş
olması yeterli değildir. Bu yapımı sunan insan sesi, bu
sesi alıp yansıtacak olan mikrofon, mikrofon ve sunucunun birlikte içinde
bulundukları ses uzayı yani stüdyo boşluğu da iyi
kullanılmalıdr. Sunucunun kullandığı en etkili ses
çığırtkan ve uzak bir ses değil, yakın, sıcak,
sevecen, espirili, zeki bir ses olmalıdır. Çığırtkan
ses, duyuru, açıklama sesidir. Düşünsel görüntüler yaratmayı
amaçlayan bir yapımda hiç uygun değildir. Çığırtkan
ses mikrofondan uzakta kullanılır, bizim
amaçladığımız ses ise mikrofona yakın kullanılan
sestir. Tıpkı kulağa yakın yapılan bir konuşma
gibi. Bu bir mikrofon tekniğidir, program içinde, metnin
gerektirdiği, yaratılmak istenen etkinin zorunlu
kıldığı gibi kullanılmalıdır. Yani, bir
sunucu programın başında kullandığı sesi, sonuna
kadar sürdürmemelidir. Bu aynı zamanda bir ses uzayı yaratmak için
de yararlıdır.
RADYODA
YAYIN PLANLAMASI
Radyonun
en büyük rakibi televizyondur. Televizyon tüm gün izlenebilecek bir
iletişim aracı olarak görülebilir. Ama aslında, televizyon
yayınlarına ilginin düştüğü zaman dilimleri, bunlara ek
olarak televizyon izlemeyi seçmeyenlerin çoğunlukta olduğu zaman dilimi,
televizyon izleyemeyecek durumda onlanların çoğunluğu elde
ettiği zaman dilimleri bulunmaktadır. Radyodaki yayın
plancıları bu zaman dilimlerini çok yakından izlemeli,
programlarını ona göre yerleştirmelidir. Çünkü radyonun en kolay
dinleyici bulacağı, en etkin biçimde dolduracağı zaman
dilimleri bunlardır. Gözden kaçırılmaması gereken bir
başka zaman dilimi, sürücülerin otomobillerinde geçirdikleri süredir. Bu
sürelerden sabah işe gidiş, akşam işten dönüş
süreleri, sürücülerin çok yoğun biçimde yollarda olduğu, trafik
sıkışıklıklarının
yaşandığı sürelerdir. Bu zaman dilimleri içinde de
sürücülerin tek eğlencesi radyodur. Bu sürücülerin direksiyon
başında, trafikte hangi tür yayını tercih ettikleri
bilinmelidir.
Bir
radyo istasyonunun ne türde programlar yayınlayacağının
bilinmesi önemlidir. Çünkü böylece radyo tutarlı olacak, dinleyicileri
açısından güvenilirlik elde edecektir. Ama, buradaki çok büyük bir
tehlike akılda tutulmalıdır. Hep aynı türde bir yayın
planlaması, aynı tarzda tanıtımlar, hiç değişmeyen
günlük yayın akışı, sürprizlerin bulunmamaması, hangi
zaman diliminin neresinde neyin yayınlanacağının tahmin
edilir olması bıkkınlık yaratacaktır. Öyleyse
yayın planlamacılarının önünde bir ikilem
bulunmaktadır. Güvenilirliği son derecede yüksek bir yayın
akışı mı, yoksa sürprizler içerecek biçimde-ama,
yaklaşımı yitirmeden-küçük değişiklikler içeren bir
yayın akışı mı daha iyidir? Yani asıl
başarıyı getiren hesaplanmış sürprizler midir? Bazen,
hatta belki çoğunlukla, başarı tutarsızlığı
gerektirebilir. İşte böyle bir tutarsızlık; dinleyicilerin
tercihlerine göre oluşturulmuş yayın
akışını, dinleyicileri kaçırmadan, kısa süreler
için değiştirmek belki daha büyük başarı getirebilir.
Unutmayınız,
yarınki yayınınızı belirleyen bugünkü
yayınınızdır. Yani, bugünkü yayın
akışını, noktası ve virgülüne kadar yarın da
yinelerseniz, büyük olasılıkla başarı grafiğiniz
düşecektir. Yine unutmayınız, dinleyicilerin beğenileri,
zevkleri, tercihleri günden güne değişiyor. Dinleyiciler
arasında değişik yönelişler oluşturan
etkileşimler son derecede yoğundur. Böyle bir ortamda her gün
aynı yayın akışını yinelerseniz, aynı
türleri denerseniz, sürekli değişen ortamda tek değişmeyen
olursunuz ki, başarısızlığınıza zemin
hazırlarsınız. Dinleyicinizi daha değişken, sürprizli,
heyecan verici bir radyoya kaptırırsınız. Yayın
plancıları sıcak saatleri, soğuk saatleri çok iyi
saptamalı, öteki radyoların yayın akışlarını
çok iyi izlemeli, hepsinden önemlisi ne olursa olsun dinleyici
araştırmaları yapma alışkanlığını
kazanmalı ve sürdürmelidir.
RADYODA
SESLENME BİÇİMİ
Amerika
Birleşik Devletlerinde Arthur Godfrey adlı bir radyo sunucusu 1931
yılında trafik kazası geçirmiş ve bir kaç aydır
hastahanede yatıyordu. Bol bol radyo dinliyor, yayınlara
eleştirel açıdan akıyor ve doğruları yanlışları
saptamaya çalışıyordu. O günün sunucularının bir
kişiye değil, daha çok bir gruba seslendiğini saptadı.
Bayan ve bay radyo dinlecileri diye başlıyorlardı.
Konuşurken binlerce milyonlarca dinleyiciden oluşan bir kitle
canlandırıyorlardı gözlerinde. Çok büyük bir toplantı
salonunda halk önündeymiş gibi konuşuyorlardı.
Konuşmaları net olsun diye sessiz harfleri abartıyorlardı.
Herşeyi çok yüksek sesle ve değişen tonlamalarla söylüyorlardı.
Kürsü konuşmacıları, politikacılar gibiydiler. Godfrey, radyoyu,
bir kaç kişi bir arada dinlese bile, sunucunun dinleyicilerin her birine
ayrı ayrı seslendiğinin farkına vardı. Dinleyicilere
tek tek seslenmeye karar verdi. Aynı zamanda ben sözcüğünü de
kullandı.
İşte
bu saptama ve uygulama ile birlikte radyo, kendisini buldu. Çünkü radyo
kişiseldi, radyo dinleyicisinin algılaması özneldi. Yani her
kişinin kendisine özgüydü. Godfrey bir anda dinleyicilerin büyük
çoğunluğunu kendi programına topladı ve onun bu saptamasının
bu kadar kısa zamanda ne kadar büyük bir etki
yaptığını görenler aynı tarzı benimsediler ve
tekil seslenme, senli benli konuşma radyonun üslubu oldu.
O
halde, radyodan dinleyiciye seslenirken, çoğul seslenirseniz, yani
sayın dinleyiciler, siz, sizler, oradakiler gibi çoğul
seslenme türleri kullanırsanız, radyonun doğasına
aykırı hareket etmiş olursunuz. Radyoda seslenme biçiminiz tekil
olmalıdır: Sen demelisiniz, Herhangi bir spiker ya da sunucu sen
biçiminde seslendiğinde saygısızlık etmiş
olacağını sanmamalıdır. Bunun saygı ile ilgisi
yoktur, iletişim aracının doğasının
getirdiği bir zorunluluktur.
Bir
başka dikkat edilmesi gerekli nokta, sayın dinleyiciler
seslenişidir. Düşününüz ki, seslendiğiniz dinleyiciler
arasında, hırsız var, soyguncu var, terörist var, sayın
tanımlamasını hak etmeyen bir çok kişi var. Sonra günlük
yaşamınızda, sayın, çok sayın,
saygıdeğer gibi seslenişleri ne kadar kullanıyoruz. Resmi
bir yaklaşım yoksa, hiç kimse günlük yaşantısında
böyle bir ağdalı dil kullanmıyor, doğrudan samimi
sesleniş biçimini, birinci tekil şahıs seslenişini tercih
ediyor. Radyodaki kötü alışkanlık çok eskiden gelmekle birlikte,
yeni spiker ve sunucu kuşaklarında yerleşmesinin nedeni, TRTnin
eğitim projelerinde Almanların ağırlık
taşımasıdır. Bir Alman radyosunu ya da televizyon
kanalını dinleyin ve izleyin, liebe zuhörer, liebe zuschauer
seslenişlerini neredeyse her cümlenin başında
duyacaksınız. Televizyon için doğru olan bu çoğul
sesleniş, radyo için yanlıştır.
SONUÇ
Radyo
günümüzde, artık mahalle ölçeğine kadar inmiş, son derecede
hızlı bilgi iletimi sağlayan, her yere taşınabilen,
her yerde dinleme olanağı veren, dikkatlerin odağı olmak
iddiası bulunmayan, kıskanç olmayan son derecede etkili bir
iletişim aracıdır. Bu yapıyı iyi irdeleyen,
değerlendiren ve yukarıda kısaca özetlenen noktaları
dikkate alan radyo istasyonları mutlaka başarıya
ulaşacaklardır.