EKONOMİ
VE ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK
Zülfikar
DOĞAN
Milliyet
Gazetesi
Öncelikle
merhaba diyorum hepinize.
Daha
önce, Mayıs ayında Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğü tarafından Denizlide düzenlenen yerel medya eğitim seminerine ilk kez
katılmıştım. Ondan sonra da, bu ikincisinde yine birlikte olmak istediklerini
iletti arkadaşlar. Ben de açıkçası, sizlerle burada
beraber olup, hem ekonomi
gazeteciliği üzerine hem
de araştırmacı gazetecilik üzerine sohbet
etmenin yararlı
olacağını
düşündüğüm için
sizlerle beraberim.
Yerel basının, özellikle yerel
medyanın tabii yansımalarını biz
pek fazla göremiyebiliyoruz,
büyük kentlerde gazetecilik yapan arkadaşlarınız olarak.
Sabahleyin,
Iğdırlı
gazeteci ağabeyimiz
Aydın Bey ile
beraberdik, çok hoş
anektodlar aldım. Başından geçen çok hoş
olaylar anlattı. Kendisine dedim ki;
siz bunları not alın,
gerçekten ilginç anılar, ilginç olaylar.
Sizlerin görev
yaptığı yerler tabii daha küçük, insan ilişkilerinin belki daha yakın olduğu, yaptığınız
haberlerden ötürü çok
daha sert tepkiler ile
karşılaştığınız yerler. O nedenle, belki bizlere göre daha
sıkıntılı bir meslek yaşantınız olabiliyor. Ama yine de şunu hepimiz
bir ortak kanaat olarak
paylaşıyoruzdur
sanıyorum, gazetecilik mesleğini sevmesek, zaten normal koşullarda hakikaten yapılacak bir iş
değil. Çünkü gördüğünüz
tepkiler, zaman zaman özel
yaşantınıza, sosyal yaşantınıza kadar
müdahaleler olabiliyor, ama çok güzel bir mesleğimiz var,
öncelikle bunu bir kez
daha tespit etmekte yarar var, diye
düşünüyorum.
Sözlerimin
başında da belirttim, sizlere
biraz ekonomi gazeteciliği, biraz da araştırmacı gazetecilik üzerine
düşüncelerimi aktarmaya
çalışacağım. Tabii, niye ikisi birbiri ile
bağlantılı? diye
düşünecek olursak, Türkiyede ortaya çıkan haber boyutu ile
ortaya çıkan skandallara, büyük olaylara
baktığımız
zaman, bunların çoğunun ekonomi
kaynaklı olduğunu
görüyoruz. Yani büyük soygunlar, büyük vurgunlar, büyük yolsuzluklar, bunun
yanı sıra siyasi skandallar da yaşanabiliyor, polisiye
skandallar da
yaşanabiliyor. Fakat dediğim gibi, Türkiyeyi
sarsan olayların en
azından büyük bölümü
ekonomik kaynaklı ve çıkar amaçlı ilişkileri
içeren haberler olduğu için
araştırmacı
gazetecilik boyutu da, daha
çok bu alana yönelebiliyor.
Ekonomi gazeteciliğinden başlayacak olursak, 1970li
yıllara gelinceye kadar,
Türkiyede ekonomi gazeteciliği
aslında o kadar
önemli bir uzmanlık alanı değildi. Gerekçesi de zaten hepinizin malumu. Türkiye
ekonomisi, çok dışa kapalı bir
ekonomiydi. Türkiyenin dış ticaret rakamlarına, o dönem itibarı ile bakacak olursak, Türkiyenin toplam ihracaatı
2 milyar dolar civarındaydı.
Oysa bugün 28-30 milyar dolarlık bir ihracaat hedefini
bile yetersiz bulabiliyoruz.
Türkiyenin kapasitesini bu rakam
yansıtmıyor diyebiliyoruz.
Neden? Çünkü, o
yıllarda dediğim gibi
Türkiye ekonomisi dışa kapalı bir ekonomiydi.
Kendimiz içeride üretip, kendimiz
yiyorduk. Dışarı ile bir bağımız yoktu.
1980den
sonra, özellikle 1980li yılların başından itibaren Türkiye ekonomisi, hem ihracata
dayalı büyüme modeline geçiş, hem piyasa
ekonomisine geçiş, hem de
dışa açılma ile birlikte dünya
ekonomisi ile biraz içiçe geçmeye
başladı. Türk işadamlarının, sanayicilerinin dış dünyaya olan ilgileri
arttı.
Dolayısıyla gazeteler de, bunu bir şekilde
sayfalarına yansıtmak
mecburiyetinde kaldılar. Çünkü o zamana kadar, işte sadece
buğday taban fiyatı, fındık taban fiyatı veya maaş
zamları gibi bir takım çok kısır başlıklardan oluşan ekonomi
haberciliği, giderek dünya ekonomi
olaylarını da kavrayacak
şekilde (piyasaların
gelişmesi ile para piyasaları gelişti,
yatırımcılar, tasarruflar açısından seçenekler
farklılaştı.
Yani bugün şu
salonda oturan
arkadaşlarımın bile sanırım, en azından bir bölümünün sahip olduğu hisse senetleri
vardır. Borsada
oynuyor olabilirler veya tasarruflarını değişik alanlarda
değerlendiriyor
olabilirler. Vadeli mevduatta, repoda,
hazine kağıtlarını değerlendiriyor olabilirler)
çok daha geniş bir kesimin
ilgi alanı haline gelmeye
başladı. Gazeteciler de
mecburen buna yer ayırmak zorunda
kaldılar.
1980li
yılların
başına
geldiğimizde, benim
çalıştığım
gazete de dahil, Milliyet gazetesi de dahil, büyük ve ciddi
gazetelerin ekonomi
sayfaları en fazla yarım sayfa veya bir sayfaydı. Bugün
bakıyoruz, Türkiyede halen iki
üç tane, tamamiyle ekonomi
haberi veren günlük
ekonomi gazetesi
yayınlanıyor. Baştan sona ekonomi haberleri ile dolu. Günlük gazetelerin hepsinde dört sayfa ile sekiz sayfa, 12 sayfaya kadar
çıkan ekonomi bölümleri var. Bu bölümler kendi içlerinde alt bölümlere ayrılıyor.
Finanstı, iş dünyasıydı, dünya ekonomisi ile ilgili haberler
falan... Dolayısıyla çok
geniş bir ekonomi haberciliği boyutu
Türk basınında gündeme
gelmiş durumda.
Beraberinde, bu alanda
uzman gazetecilerin istihdamını da getiriyor. Türk
basını, maalesef bu rüzgara
biraz zayıf yakalandı.
O nedenle de, ekonomi gazeteciliği alanında şu anda bile, hala, Türkiyedeki basın
kuruluşlarında
çalışan
insanların arkasından
yeni kadrolar gelmiyor,
yeni insanlar yetişmiyor. Bunun da birinci
nedeni, dediğim gibi, ekonomi
gazeteciliği diğer
alanlara göre biraz daha farklı. Konular çok sıcak değil, genelde soğuk konular. Rakamlar
ile hesap-kitap ile uğraşıyorsunuz. O nedenle,
pek çok insana cazip
gelmeyebiliyor ekonomi haberciliği. Bunun yanı sıra ihtisas alanı olarak kendisine
bu bölümü, bu gazetecilik alanını seçmiş
meslektaşlarımızın sayısı o
dönemde yetersiz. Her
gazetede, mesela ben Milliyet gazetesine
1984 yılında
başladığımda,
ekonomi alanında, tek
başımaydım. Yani
Ankarada, benden başka
Milliyet gazetesinin Ankara
bürosunda ekonomi haberlerine
bakan kişi yoktu. Hala da öyle.
Aradan geçen 16 yılda,
en fazla bir
arkadaşımız,
o da İzmir büromuzdan
Ankaraya naklini istediği
için geldi. O da ekonomi haberlerine bakıyor. İki kişiyiz Ankarada, ama
bütün ekonomik
gelişmeleri gücümüz yettiğince takip etmeye
çalışıyoruz. Oysa
gazetelerin merkezlerinde, ekonomi
servisleri çok daha büyüdü, çok daha
boyutlandı.
Ekonomi gazeteciliğini bu şekilde sizlere
kısaca aktarmaya
çalıştıktan
sonra, tabii bizler daha çok
gazetelerin merkez birimlerinde çalışan kişiler olarak, Türkiye
genelini ilgilendiren
ekonomi haberlerine bakıyoruz. Bunlar daha çok, sayfalarımıza yansıyabiliyor ya da
dış
dünyayı, Türkiyeyi ilgilendiren ekonomik
gelişmeleri bir boyutu
ile vermeye
çalışıyoruz. Fakat,
Türkiye ekonomisinin yapısına baktığımız zaman,
dünyanın genelinde de bu böyle.
Mesela, 20 gün kadar önce
Almanyada bir toplantıya katılmıştım, küçük ve orta boy işletmeler ile ilgili,
KOBİler ile ilgili... Hemen
hemen Türkiyedeki ekonomik yapıyı orada da görmek mümkün.
Yani bugün, bizim KOBİ
standardı dediğimiz, 15-20 ile
150-200e kadar varan sayıda işçi istihdam eden,
ya aile işletmesi veya en fazla
bir kaç ortaklı
işletmeler
şeklinde örgütlenen kuruluşlar, Türkiye ekonomisinin
%95ni oluşturuyor. Yani,
özel sektör dediğimiz kesimin %95ni,
bu tip işletmeler oluşturuyor Türkiyede. Aynı
oran Almanya için de geçerli. Yani, Alman
ekonomisinin %90dan
fazlasını KOBİ
tarzındaki işletmeler
oluşturuyor, bunlar ayakta tutuyor. Çünkü bu işletmeler,
ülkenin büyük bölümüne
yayılmış, yani bir Koç
Holding, bir Sabancı Holding
dediğiniz zaman, bunlar belki boyut
olarak çok büyük guruplar. İmaj
olarakta Türkiye ekonomisi üzerinde çok etkinler, fakat ekonominin üretkenliği,
istihdamı ve diğer
alanlardaki payı
açısından
baktığımızda; bu
üç beş tane büyük grup,
isimleri ile, azametleri ile
orantılı bir büyüklüğe, bir
ağırlığa
sahip değiller, Türkiye ekonomisi
açısından.
Asıl görünmeyen
yönü ekonomimizin, dediğim gibi,
%90nın üzerindeki bir bölümünü, bu küçük ve orta boy
işletmeler
oluşturuyor. Bunlar da daha çok
Anadolu sathına
yayılmış vaziyetlerde.
Örneğin, sanıyorum Erzincanda da, her halde bir organize
sanayi bölgesi vardır. Organize sanayi bölgeleri, bulundukları illerin
ekonomisini, sanayisini ayakta tutmaya
çalışan
kuruluşlar... O nedenle, ekonomi gazeteciliği, haberciliği bir boyutu ile sizleri de, yani yerel medya
dediğimiz, mahalli basın dediğimiz kuruluşları da
ilgilendirebiliyor. Mesela biz,
Milliyet gazetesinde, zaman zaman haftada bir gün iki gün Anadolu ekonomisi diye özgün haberler, özel haberler yapmaya çalışıyoruz. Bunun da amacı, az önce
söylediğim tespitten yola
çıkarak gerçekleştirilen bir proje. Amaç okuyucunun, hergün
Sakıp Sabancının ne
dediğini, Bülent
Eczacıbaşının
ne dediğini
okumasından ziyade, Anadoluda da gerçekten çok ciddi işadamları var.
Uluslararası düzeyde
ürünler üreten,
yatırımlar yapan,
kendi boyutuna göre
sanayicilerimiz var, ama bunların
medyaya
yansımaları pek fazla
olmuyor. Bu tarz bir habercilik
ile en azından Anadolunun diğer kentlerinde de, ekonomi
alanındaki yaşananları bir ölçüde Türkiye çapında
duyurmaya çalışıyoruz. Ama bunu asıl yapacak olan da sizlersiniz. Bulunduğunuz
yerdeki bu tür
ekonomik hareketleri, canlılıkları, yeni
yatırım alanlarını Türkiyeye duyurmak sizlerin elinde, ama
öncelikle ilinizde belki bir moral
etkisi olacak şekilde
duyurulması gerekebiliyor.
O
nedenle, kendi gazetelerinizde, yayınlarınızda bunları
yansıtmak için de ekonomi gazeteciliğinin belki, ilkelerini dememeyim ama, çünkü illa bir ekonomi
eğitimi almak, mutlaka bir
takım kavramları,
tanımları çok iyi bilmek gerekmiyor. Çünkü, sonuçta biz işin
gazetecilik boyutunu yapıyoruz. O, akademik boyutu,
o konunun
uzmanlarını ilgilendiriyor.
Ama bizim daha çok günlük gazetelerde yapmaya
çalıştığımız şey, herkesin
anlayabileceği, her eğitim
düzeyinden insanların
kavrayabileceği bir şekilde ekonomik olayları
anlatmak, yani enflasyon dediğimiz
zaman, enflasyon artıyor
veya düşüyor dediğimiz zaman, bunu; enflasyonun
oluşumunda yaşanan süreç nedir? Endeks ne demektir? Endeksin içindeki kalemlerin
ağırlıkları nelerdir?den
ziyade, çok basit bir
tanımla, enflasyon
dendiği zaman anladığımız, kafamızda canlanan olay, hayat
pahalılığı. Eğer, bugün ekmeği 50ye alıyorsanız yarın 75e
alıyorsanız, ekmeğin
fiyatı artmış, demek ki ülkede enflasyon var diye
kafamızda canlanabiliyor. Bunu en
basit hali ile okuyucuya anlatmak, önemli olan da bu.
Son
yıllarda ekonomi
gazeteciliğinin önemi artmakla beraber, bir boyutu ile de en çok sınırlanmaya
çalışılan bir
gazetecilik alanı. Neden?
Çünkü, medyanın kendi yapısında çok ciddi değişimler yaşanmaya
başlandı. Son 8-10 yıldan bu yana Türkiyede, dünyada
olduğu gibi, gazetecilik, öyle gazetecilikten gelen insanların
yapabileceği bir iş olmaktan
çıktı. Biraz geriye gittiğimiz zaman gördüğümüz tablo neydi? Gazeteci gazete sahipleri
vardı. Yani adam kendi gazetesini
kurmuş, ama kendisi de
gazeteci, aynı zamanda o
gazetenin
başyazarlığını yapıyor, köşe
yazarlığını yapıyor, ama gazeteci
arkadaşları da
kendisi ile beraber çalışıyorlar ve bu şekilde yaşayan, yaşayabilen gazeteler vardı. Oysa günümüzde,
ekonomik ilişkilerin, dışa açılmanın,
piyasa ekonomisine geçişin ve çok yoğun
rekabetin getirdiği
ilişkiler ağı bu
alana biraz daha, biraz
daha değil hatta, çok
ciddi bir şekilde büyük
sermayenin girmesini zorunlu
kıldı. Büyük sermaye bu alana girince de, tabii bu
mesleği izah eden biz
gazetecilerin manevra alanları bir ölçüde daraldı, diyebiliriz. Çünkü,
büyük sermaye bu alana para
yatırırken, bu
alana yatırım yaparken, tabii bunun karşılığını
da büyük ölçüde bekliyor.
Bunun
karşılığını nasıl bekliyor? Bu
alandaki etkinliğini kullanarak. Türkiyede de özellikle ekonomide ve
bir takım kredilerin veya
buna benzer şeylerin
paylaşımında devletin etkinliği gözönünde
tutulduğunda, medya alanına
yatırım yapan
büyük sermaye daha çok medyayı da
kullanarak, bu alandan
alacağı payın
artırılması
amacı ile zaten
giriyor.
Gazetecilik,
habercilik o işin bir
boyutu, ama eski
gazeteci ağabeylerimizin
kurduğu; kendisi gazeteci
olup, aynı zamanda gazetenin de sahibi
olduğu gazetelerin çok büyük bir
bölümü bugün yaşamıyor. Niye?
Çok idealist düşünceler ile kurulan
yapılanmalardı onlar. Oysa,
bugün artık herkes
şunu kabul ediyor ki, gazeteler de, ticari
işletmeler. Nasıl Arçelik fabrikası kar etmek zorunda
ise veya bir televizyon fabrikası,
bir başka sanayi tesisi,
tekstil fabrikası kar
etmek zorundaysa, gazeteler
de kar
etmek zorunda. Çünkü adam:
ben işi para kazanmak için kurdum, onun
için yapıyorum diyor. Bunu da
yaparken, ilan-reklam gelirinden
tutun, kredisine, sağlayacağı teşviklere, desteklere
kadar pek çok
beklentisi var. Bu
beklentilerin karşılanması noktasında da sizin
yapacağınız
habercilik etkili olacak. Nasıl
etkili olacak? Yani
insanları küstürecek, bu paylaşımı sağlayan veya düzenleyen,
organize eden birimlerin başındaki kişiler ile medya grubunuzun
ilişkilerini bozacak
haberlerin yapılmasına
bir ölçüde resmen ve duyurarak;
kardeşim bunu yazmayın, çizmeyin şeklinde değil, ama üstü
örtülü bir şekilde, bunların yayınlanması, bu tür
haberlerin yer alması
noktasında bazı sıkıntılar olabiliyor.
Daha
doğrusu, gazetelerin sahiplik
yapısı, öncelikle bugün, özellikle de ekonomi basını üzerinde çok
ciddi bir baskı aracı olabilir. Çünkü, büyük guruplar halinde bugün artık organize olmuş olan
Türk medyasına baktığımız zaman, hemen
hemen her gurubun çok değişik alanlarda faaliyetleri var.
Sadece, gazetecilik yapmıyorlar.
Bunun yanı sıra
bankacılık yapıyorlar,
turizm işi ile
uğraşıyorlar,
sigortacılık işi ile uğraşıyorlar, otomotivden, tekstile kadar çok
değişik alanlarda
faaliyet gösteriyorlar, hatta uluslararası bir takım
yatırımlara da
yönelebiliyorlar. Dolayısıyla, iş böyle
olunca, bu konu soru-cevap
bölümümüzde de, sanıyorum tartışmalarda da gündeme gelecektir.
Değerlendiririz.
Büyük medya
grupları, örgütlenmeleri,
işletmeleri çok değişik alanlarda faaliyet
gösterdikleri için, ekonomi haberciliği bu gruplar açısından çok önemli. Ama, bu haberciliğin
yapılması sırasında
bir takım
sıkıntılar
doğabiliyor. Neden? Bugün, Türkiyede bir bankacılık
krizi yaşanıyor. Bankalar
ile ilgili haberlerin yapılmasında bir
takım sıkıntılar yaşayabiliyoruz. Çünkü
görev
yaptığımız grupların da hepsinin bir veya iki
tane bankası var. Bankalar ile
ilgili haber yaparken çok dikkatli
olmak
zorundasınız.
Yasanın getirdiği
bir takım yasaklar,
sınırlamalar var. Ama,
bir taraftan da bir tercih
yapılmak zorunda. Çünkü,
bazı şeyler de
bilginiz dahilinde, yani biliyorsunuz
ki bugün Türkiyede bir takım bankaların çok ciddi
sıkıntısı var. Beş tanesine, sekiz tanesine el
konulmuşsa,
aslında el konulması gereken
veya el konulma aşamasında bulunan
banka sayısı belki 16 veya 20, ama bunlar ile ilgili
haberler yapma
aşamasına gelindiğinde bir takım engeller ile karşılaşıyorsunuz.
Çünkü, o bankaların bir kısmı
bazı medya
guruplarının bankası, dolayısıyla televizyonları var,
gazeteleri var.
Bunların siyasi iktidar
üzerinde bir takım
etkileri olabiliyor. O ilk beş bankaya el koyma kararı
sırasında da, mesela, bizler
yıllardır bu konuyu takip eden
insanlar olarak biliyorduk
ve bekliyorduk ki, bu sayı
beşin üzerinde olmalıydı.
Çünkü en az bir o kadar
daha banka, aynı kriterlerde
değerlendirilmiş olsaydı,
yönetimlerine el konulma
aşamasındaydı. Fakat,
bu bankaların bazıları, dediğim gibi televizyon veya yazılı medya
kuruluşlarına ait olduğu için, belki biraz da siyasal
iktidar, bunların
kendi üzerine gelmesinden çekindiği için, bu bankaları şimdilik unutmuş
gibi göründü. Ama ekonominin kendi çıkarları,
tasarruf sahiplerinin
çıkarları
açısından
baktığımız
zaman da, hala, Türkiyede çok
ciddi bir tasarruf sahibi kesim risk
altında. Niye? Her an bu bankalar da çok
ciddi darboğaza girebilir, yükümlülüklerini yerine
getiremez hale gelebilir. Ama,
dediğim gibi arkalarında bir
takım medya grupları olduğu için, şu anda normal
faaliyetlerini
sürdürebiliyorlar.
Araştırmacı
gazetecilik boyutuna geldiğimiz
zaman, iş neden hep ekonomi ile,
bu tip gazetecilik
yaklaşımı ile
büyük ölçüde bağdaştırılıyor?
denildiğinde, az önce anlattığım
bu çıkar ilişkilerinden kaynaklanıyor olay. Yani, çıkar
ilişkisi dediğiniz şey büyük ölçüde parasal ve maddi çıkara
dayanan şeyler. Usulsüz kredi
temin etmek. Dediğim gibi, Türkiyede zenginlikleri dağıtan daha çok devlet
olduğu için de; bu tür ilişkiler daha çok devlet ile kurulan ilişkiler düzeyinde
gelişiyor. Kamu
arazilerinin ucuza kapatılması, usulsüz bir
işlemin yapılarak
rakiplerinize fark
atmanız veya bir
yatırım
yapacaksanız, bununla ilgili
diğer, rakiplerinize oranla
veya rakipleriniz olmasa da, bir takım ilişkilerinizi devreye
sokarak, size çok daha olağanüstü desteklerin teşviklerin sağlanması bilahare,
bunlar ortaya çıktığında da, dediğim gibi,
bazı skandalların patlak vermesi...
Şimdi,
hal böyle olunca. Birinci unsur olarak
tabii, neyi, nereden takip
edeceğiniz. Örneğin, diyelim
bir haber geldi size, bir istihbarat geldi, şurada şöyle
şöyle bir olay var. Ama, bunun
usulsüz olduğu kanaati hakim, haksız çıkar
sağlandığı kanaati
hakim, bunu nasıl ortaya
çıkartacaksınız?
Bunu
ortaya çıkartabilmek için
birincisi; bu alana bakan veya bakmayı
düşünen arkadaşlarımızın, devletin
işleyişini çok iyi bilmesi lazım. Yani bizim devlet yapımız, bizim yönetim yapımız... Her zaman onu vurguluyorum. Nedir, yani bir haberi takip ederken,
nereden girerseniz doğru bir çizgi
izlemiş olursunuz? Mesela, çoğu büyük gazetelerimizde de bu
olabiliyor. Yönetim kademisindeki insanlar dahil,
devletin bu
yapılanmasını,
işleyişini bilmedikleri
için haber kullanımında, haberin yazımında çok
ciddi maddi hatalar
yapılabiliyor. Kavramlarda
maddi hatalar yapılabiliyor. O nedenle, dediğim gibi birincisi; Türkiyedeki devlet
yapısını
çok iyi bilmek gerekiyor. Ne, nereden?
Mesela, teşvikler diyoruz.
Teşvikler nereden
dağıtılıyor?
Yatırım teşvikleri
veya bir takım
vergi düzenlemeleri,
uygulamalar buna benzer
bir takım kolaylıklar yapılmışsa
eğer, bunlar hangi birimler, hangi şartlar ile insanlara veriliyor? Bunu bilmek gerekiyor. Bu
işleyişi bilmedikten sonra bazen
yanlış kapı çalabilirsiniz, çok somut bilgiler elinizde
olduğu halde sonuç alamayabilirsiniz. O nedenle, her ili de,
aynı zamanda Türkiyedeki
devlet yapılanmasının bir
mikro modeli olarak
düşünebiliriz. Yani, Ankaraya
baktığımız
zaman,
Başbakanlık var, Başbakanlığın yanı sıra Başbakan adına onun
yetkilerini kullanan Devlet
Bakanları var, bir de ihtisas bakanlıkları var. Maliyesi,
Sanayi Ticareti, Ulaştırması, Milli Savunması vs.
bunların hepsinin kendi görev
alanları var. Aynı şey, Erzincan iline geldiğimiz zaman,
Erzincanda da Valiyi,
diyelim, Başbakan olarak
nitelendirirsek, Vali
Yardımcıları var,
Devlet Bakanları bunun
yanı sıra da merkezdeki
bütün kurumların taşra
teşkilatları var. İl Bayındırlık Müdürü var,
İl Sağlık Müdürü var, İl Eğitim Müdürü var. Yani, bu yapılanma,
Ankaradaki bu yapılanma, Türkiyede il düzeyinde de aynı model
olarak kurulmuş durumda. Bu
nedenle öncelikle, devletimizin nasıl yapılandığını, örgütlendiğini çok iyi bilmemiz gerekiyor.
İkinci nokta,
bu tür olayların takibinde
ve ortaya
çıkartılmasında denetim
birimleri, kilit birimler; yani,
teftiş kurumları dediğimiz, denetim kurumları dediğimiz kurumlar ve kurullar. Bu alan da
çok etkili. Ben müfettiş
kökenli olduğum için, daha
önce beş buçuk-altı seneye yakın bir süre müfettiş olarak da görev yaptım devlette. Bu nedenle, bu işleyişin hala tam olarak bilinememesinden, mesela büyük
gazetelerimizde dahi bilinememesinden ve takip edilememesinden, açıkçası, bazen
rahatsızlık duyduğum da oluyor.
Son
15 yılına baktığımız
zaman Türkiyenin; neden bu kadar çok
skandallar patlak veriyor, neden bu kadar çok vurgunlar, soygunlar yaşıyor Türkiye diye baktığımızda, büyük ölçüde son 15-20 yıllık dönemde siyasal iktidarların, bu
teftiş kurullarından,
bu denetim birimlerinden rahatsız
olduklarını ve bunların mümkün olduğu
kadar etkisini kırma, etkisini azaltma yönüne gittiklerini görüyoruz.
Yani, bir denetimsiz yönetim
anlayışı
egemen kılınmaya çalışıldı ve bununla da büyük ölçüde başarılı olundu, denilebilir.
Mesela, her kurumun kendi
teftiş kurulları var, birimleri
var. Bunlar, o kurumla
ilgili harcamalardan tutun,
atamalara kadar her
türlü işlemleri
inceliyorlar,
denetliyorlar.
Müfettişler
raporlarını yazıyorlar.
Ancak bizde, sistem
öyle kurulmuş ki,
denetim elemanının yapmış olduğu bir
incelemenin sonucunu uygulamaya
koyma yetkisi, onun amirinde veya bağlı
olduğu Bakan kimse onda.
Sadece, son bankalar olayını ele alacak olursak, Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu var. Hazine
Müsteşarlığı
bünyesinde. Daha önce,
Maliye Bakanlığı
bünyesindeydi.
1980 sonrası, ANAP hükümetleri döneminde,
hatırlayacaksınız Bakanlar
Kurulunun ilk
çıkardığı
kararnamelerden bir tanesi, 20ye
yakın yeni, Devlet Bakanlığının
kurulması ile lgili kararnameydi. Devlet
Bakanlıklarının sayısı artırıldı. Bu artırılışla birlikte
de, dönemin Başbakanı
rahmetli Turgut Özal, yetkilerin büyük
bölümünü kendisinde
topladı. Ondan sonra da bu yetkileri, Devlet Bakanlarına
paylaştırdı. Devlet Bakanlığına getirdiği kişilere. Yani, tasfiye
olanları,
özelleştirilenleri de
hatırlayacak olursak,
o yıllarda, yani, 1980li
yılların başında 20e
yakın kamu bankası vardı Türkiyede. Anadolu
Bankasını, Etibankı,
Denizcilik
Bankasını ve bunların hepsini katarsanız, bugün
bu bankaların hiç birisi
yok ortada. Bazıları özelleştirildi veya bazıları
başka bankalara
katılarak tasfiye edildi. O
dönemde, hemen hemen her Devlet Bakanına bağlı bir veya iki tane banka vardı. Bankalar,
birer ikişer
paylaştırılmıştı. KİT dediğimiz kuruluşlar, yani devletin en
büyük sanayi ve
üretim kuruluşları,
aynı şekilde Devlet
Bakanları arasında
paylaştırılmıştı. Öyle bir yapı vardı
ki, her Bakanın bir bankası var, herkesin bir tane de
KİTi var. İstediği
kişiyi yönetime
atıyor, istediği kişiyi
oraya getiriyor, istediği kişiden alım yapıyor
falan. Böyle, devlet
eli ile insan
zengin etme modelinin uygulandığını, ben,
kişisel kanaatim olarak
söylüyorum. Ama bunu
yaparken de tabii, en büyük
rahatsızlık yaratacak unsur
neydi? Denetim birimleri.
Denetim
birimlerini de etkisizleştirme
yoluna gidildi. Birimlerin,
kendi Teftiş
Kurulları son derece
zayıflatıldı.
Bunun yerine Başbakanlıkta, Teftiş
Kurulu oluşturuldu.
Başbakanlık Teftiş
Kurulu da biraz devşirme
yöntemi ile derleme, toplama,
diğer kurumlardan toplanan
müfettişlerden oluşan bir kurul. Bu kurul sadece,
Başbakan talimat verirse inceleme yapıyor. Bugüne kadar
da geriye dönüp
baktığımızda, çok ciddi incelemeler
yapıldığı izlenimi
veren bir takım raporlar yayınlandı. Mesela, Başbakanlık Teftiş kurulu tarafından bir
hayali ihracat raporu
yayınlandı. Çok ileri düzeyde
diyebileceğimiz iddialar yer almasına karşın, bu
raporların
icraatını sağlayacak makam, siyasi otorite
olduğu için de bu
raporların hiçbirisi
uygulanmadı.
O nedenle, belki ülkenin devlet
yapısında, bu yönde bir değişikliğe
gitmekte yarar olabilir. Yani, denetim
birimlerini özerkleştirmek, denetim birimlerini
bağımsız hale
getirmek, çünkü az önce, bankalar olayını örnek
verirken söyledim. Ben, 20
yıla yakın bir süredir Türk ekonomisini izleyen bir gazeteci arkadaşınız
olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Hazine
Müsteşarlığında, daha önce Maliye
Bakanlığına
bağlı dönemde de Bankalar
Yeminli Murakkıpları
Kurulunda, bugün battığı veya içinin boşaltıldığı söylenen bankalar da
dahil, ama en azından şu
anda faaliyette olan
pek çok banka
hakkında, yönetimlerine el konulması, kapatılması,
tasfiye edilmesi veya yöneticilerinin derhal suç duyurusu ile cezalandırılarak görevden
alınması, bankacılıktan men edilmesini içeren
raporlar var. Ama, bu raporlar
geliyor, geliyor Hazine
Müsteşarlığının bağlı
olduğu Devlet
Bakanının önüne. Çünkü
Bakan onay verecek. tamam diyecek; şu bankaya el koyun veya şu bankayı tasfiye
edin, bu bankayı kapatın.
1
Eylüle kadar Türkiyedeki sistem buydu.
Ama, bunların hiçbirisi yapılmadığı için de bugün Türkiyede, bankacılık sektörü maalesef bu hale geldi.
Şimdi size sadece bir tanesini
örnek olarak anlatacağım. O
zaman sanıyorum, tablo biraz daha
gözünüzün önünde
canlanacak. Ama tabii bunları, dediğim gibi
Bankalar Yasasının
koymuş olduğu yasaklar çerçevesinde isim verebileceğim, çünkü bazıları halen faal olan bankalar.
Bazıları da Türkiyenin çok
önde gelen büyük
kuruluşları,
olayda kahraman olarak
ismi geçecek olan birimler. Böyle olunca, kamuoyuna yansıyamıyor bir takım
şeyler, bu yasaklardan ötürü.
Türkiyenin
en temel sorunlarından biri kurumların birimlerinin
şeffaflaşamaması. Herkes herşeyi biliyor. Sadece, o
olaylardan birebir etkilenen, o
olaylardan en olumsuz
şekilde etkilenen
vatandaşların hiçbir
şeyden haberi yok. Yani,
parası batan, varlığından olan insanların hiçbir
şeyden haberi yok, ama
onlar adına devleti,
bankaları, kurumları yöneten insanlar;
denetçiler, siyasetçiler,
müfettişler, bürokratlar ve biz
gazeteciler. Büyük bölümü ile de bu olayları izleyen, takip eden insanlar olarak bunların çoğunu hepimiz biliyoruz, ama
bazıları, dediğim gibi kanunla
yasaklanmış bankalar,
güven müessesesi olduğu
için bunlar hakkında yazı yazamıyorsunuz. Kanun yasaklamış,
itibar müesseseleri, adımı vererek yazamazsın diyor, yazamıyoruz. Bazıları bilindiği için yazılabileceği halde,
sizlere az önce anlattığım, Türkiyede medya örgütlenmesinin, medya sahipliğinin son dönemde
gösterdiği yapılanmadan ötürü yazılamıyor. Çünkü, medya kuruluşlarının
kendilerinin de bu tür kurumları var. Yani bugün
medya kuruluşlarının
sahip olduğu bazı
bankalar var ki, Bankalar Birliğine bunlar
her üç ayda bir bilançolarını
vermek zorunda oldukları halde (çünkü, Bankalar Birliği
de, Türkiyedeki bütün bankaların
bilançolarını ilan ediyor kitap halinde) bir kaç tane banka
var, bunlar bilançolarını vermiyorlar. Hala
faal olan bu bankalar, Bankalar
Birliği defalarca yazı
yazmasına rağmen
göndermiyorlar bilançolarını. Göndermiyorum kardeşim,
canımı mı
alacaksın, vermiyorum.
Çünkü, bilançosunu verdiği
an, görülecek zaten. Banka,
fiilen batmış durumda, bitmiş. Faaliyet bile göstermemesi lazım, bugün
el konulması lazım,
ama böyle bir
tablo ile karşı
karşıyayız. Bu da medya
gücünün, biraz, yani
kötüye kullanımı
tabirini kullanmak istiyorum. Kötüye kullanımını da şu olay bizlere
gösteriyor.
Olay şu; Bir banka düşünün.
Türkiyedeki çok büyük gruplardan
birisine ait. Ama şu anda, el
konulmuş bankalar arasında
bu banka. Bundan, 3-4 sene önce bu
bankayı, yine
Türkiyenin önde gelen bir siyasetçisi
ve sanayicisi, çok
büyük bir grubun sahibi almak
istiyor. Karşı tarafta çok
büyük, talip olanlar da çok büyük,
banka da çok muteber bir banka. Tamam
diyorlar, aralarında
anlaşıyorlar. Yalnız
bankayı almadan önce,
adam; bunların hepsi
devletin
arşivlerinde, hatta bir
kısmı savcılıkların elinde, fakat savcılıklar bile
bu gruplardan birinin etkinliğinden öylesine ürküyorlar ki veya
bununla bir dava dosyasının işleme
konulmasından öyle ürküyorlar ki,
Türkiye ekonomisi
sarsılabilir. Çok büyük
ve ekonominin her yerine dal budak sarmış bir grup. Uluslararası düzeyde de çok ciddi,
itibarı olan bir grup. O
nedenle, herkes şimdi bir suskunluk döneminde. Yalnız
biz size, bu bankayı vermeden önce, siz bizim
bu bankadan yarım milyar düzeyinde bir kredi alın diyor,
bankayı alacak olan kişiye. Bankayı alacak olan kişiye,
satmayı düşündüğü banka için, 500 milyon dolara yakın
bir kredi açıyor. Fakat, adama krediyi vermiyor. Sen diyorlar, bu krediyi aldım diye,
şuraya imzanı at ama sana para
yok. Aynı grup, parayı yurt
dışındaki diğer
bankasına havale ediyor.
500 milyon dolar, yurt dışına gidiyor. Bir ay sonra, bankanın satış işlemleri
gerçekleştiriliyor.
Şimdi düşünün. Bankayı alan
adam, bir ay önce zaten o bankadan 500 milyon dolar kredi
almış, satın
aldığı bankaya borçlu durumda,
500 milyon dolar. Banka
kendisine geçtikten sonra bakıyor ki,
bankanın içinde hiçbir şey yok. Epey bir para
götürülmüş zaten, bir de üstelik, banka satılmadan
önce kendisine de bankadan 500 milyon dolar kredi açılıp,
borçlandırılmış bankaya. Aradan bir ay geçiyor, ama bu arada şunu da görüyor. Kendisine bankayı
satan grubun şirketlerinin
de, o
bankadan
aldığı çok ciddi
krediler var. Bunların tutarı da 500 milyon doları
aşıyor. Çok büyük
şirketler bunlar. Yurt
dışına
gönderdikleri krediyi, bankayı satan yurt dışındaki
bankasından geri getiriyor.
Diyor ki; kardeşim, bizim
sana sattığımız
bankada şirketlerimizin almış olduğu krediler vardı. Biz sana bankayı
sattık, borcumuzu
harcımızı da temizliyoruz. 500 milyon
dolarını da ödüyoruz.
Senin, bizim şirketlerimizden
kredi alacağın falan da kalmıyor. Hadi bakalım tokalaşalım. Yani, herşey kağıt üzerinde,
herşey belgeli, herşey bilgisayar kayıtlarında da
var, dosyalarında var, o kadar
bariz.
Düşünün, bankayı alan adamın hem siyasi hayatı, hem ekonomik hayatı artık neredeyse bitme aşamasına
gelmiş, adam hüngür hüngür
ağlıyor. Diyor ki, en büyük kazığı yiyen benim
diyor. Hem bana kredi açıldı, ama
ben krediyi almadım,
bana içi boşaltılmış
bir banka satıldı. Yani, daha bankayı almadan 500 milyon dolar
içeri girmiştim, diyor.
Bankayı aldım bir beşyüz daha içeri girdim, çünkü
alırken de para ödedim. Bir
de üstelik, bana verdikleri, ama cebime
koymadıkları krediyi,
kendi, yurt dışındaki bankalarında çevirip geri
getirip, kendi
şirketlerinin benim bankama olan borçlarını kapatmakta
o parayı
kullandılar.
Dolayısıyla, zaten ben bankayı aldığımda,
bir milyar dolara yakın,
bu bankanın içi boşaltılmış, zarara sokulmuş ve ben bir de üstelik, 500 milyon dolar da
ekstradan borçlandırılmış durumdaydım.
Bütün bunları, bankayı
alırken, o da biliyordu. Tabii o da, çok fazla temiz
bir insan değil. Çünkü, o da biliyor ve
almadığı bir krediyi aldım diye 500 milyon
dolar borcun altına
giriyor. Demek ki; bankayı
alalım da, bir 500de biz
götürürüz aldıktan sonra diye düşünerek almış ama, asıl burada ilginç
olan, bu satış işlemine devletin hazinesi cevaz
veriyor. Diyor ki, tamam bu banka çok
iyi bir banka, satılabilir. Bilançosu herşeyi, falan filan düzgün, çünkü 1 Eylül öncesine
kadar Türkiyede bankacılık lisansları Hazine Müsteşarlığı tarafından veriliyordu. Kim bankacılık
yapabilir, kim yapamaz? Bu adama
lisansını da devletin
hazinesi veriyor. Hazinenin bağlı olduğu Devlet
Bakanı da mühürünü
basıyor. Tamam
kardeşim, al kapı gibi, çok iyi bir iş yaptın. Pırıl pırıl bir banka aldın. Hadi başla faaliyetine diyor.
Şimdi herşey, ilişkiler, organizasyon, o kadar güzel kurulmuş ki, tamamiyle bir soygun, bir