SEMİNER KONUŞMALARI


 

“EKONOMİ VE ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK”

 

 

Zülfikar DOĞAN

 

Milliyet Gazetesi

 

Öncelikle merhaba diyorum hepinize.

 

Daha önce, Mayıs ayında Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü tarafından Denizli’de düzenlenen yerel medya  eğitim seminerine ilk kez katılmıştım. Ondan sonra da,  bu  ikincisinde   yine birlikte  olmak  istediklerini iletti arkadaşlar.  Ben de   açıkçası, sizlerle  burada  beraber olup, hem ekonomi  gazeteciliği   üzerine hem de  araştırmacı  gazetecilik üzerine  sohbet  etmenin   yararlı olacağını  düşündüğüm  için sizlerle beraberim. 

 

Yerel   basının, özellikle  yerel  medyanın  tabii  yansımalarını  biz  pek   fazla göremiyebiliyoruz, büyük kentlerde gazetecilik yapan arkadaşlarınız  olarak.  Sabahleyin,  Iğdırlı  gazeteci  ağabeyimiz Aydın  Bey  ile  beraberdik,  çok  hoş  anektodlar  aldım.  Başından geçen çok hoş olaylar anlattı. Kendisine dedim ki;   “siz bunları  not alın, gerçekten ilginç anılar, ilginç olaylar”.  Sizlerin görev  yaptığı yerler tabii daha küçük, insan  ilişkilerinin  belki daha  yakın  olduğu, yaptığınız haberlerden  ötürü  çok  daha  sert tepkiler ile karşılaştığınız yerler. O  nedenle, belki bizlere  göre daha  sıkıntılı bir meslek yaşantınız  olabiliyor. Ama yine de şunu hepimiz bir ortak kanaat  olarak paylaşıyoruzdur  sanıyorum, gazetecilik mesleğini sevmesek,  zaten normal koşullarda  hakikaten yapılacak bir iş değil. Çünkü gördüğünüz  tepkiler, zaman zaman özel  yaşantınıza, sosyal yaşantınıza kadar müdahaleler olabiliyor,  ama  çok güzel bir mesleğimiz var, öncelikle  bunu  bir kez  daha  tespit  etmekte yarar var, diye düşünüyorum. 

 

Sözlerimin başında da belirttim, sizlere  biraz  ekonomi  gazeteciliği,  biraz da araştırmacı   gazetecilik   üzerine düşüncelerimi  aktarmaya çalışacağım. Tabii, “niye ikisi birbiri ile bağlantılı?”  diye düşünecek olursak, Türkiye’de ortaya çıkan haber boyutu    ile   ortaya  çıkan  skandallara,  büyük   olaylara baktığımız   zaman,  bunların  çoğunun  ekonomi  kaynaklı  olduğunu görüyoruz. Yani    büyük   soygunlar,   büyük   vurgunlar,    büyük yolsuzluklar,  bunun  yanı sıra siyasi skandallar da  yaşanabiliyor, polisiye    skandallar da   yaşanabiliyor.   Fakat   dediğim   gibi, Türkiye’yi   sarsan  olayların en azından  büyük  bölümü  ekonomik kaynaklı  ve  çıkar amaçlı ilişkileri içeren haberler olduğu  için araştırmacı    gazetecilik  boyutu da,  daha  çok   bu   alana yönelebiliyor. 

 

 

Ekonomi  gazeteciliğinden   başlayacak   olursak, 1970’li  yıllara  gelinceye kadar, Türkiye’de ekonomi  gazeteciliği aslında  o  kadar  önemli bir uzmanlık alanı değildi.  Gerekçesi de zaten  hepinizin   malumu. Türkiye ekonomisi,  çok  dışa  kapalı  bir ekonomiydi. Türkiye’nin dış ticaret rakamlarına, o  dönem itibarı ile  bakacak olursak, Türkiye’nin toplam ihracaatı 2 milyar dolar  civarındaydı. Oysa bugün 28-30    milyar   dolarlık  bir  ihracaat  hedefini   bile   yetersiz bulabiliyoruz. Türkiye’nin kapasitesini bu rakam  yansıtmıyor diyebiliyoruz.  Neden?  Çünkü,  o  yıllarda  dediğim  gibi   Türkiye ekonomisi dışa kapalı bir ekonomiydi. Kendimiz  içeride üretip, kendimiz yiyorduk. Dışarı ile bir bağımız yoktu. 

 

1980’den sonra, özellikle 1980’li yılların başından itibaren  Türkiye ekonomisi,  hem ihracata  dayalı  büyüme  modeline geçiş, hem   piyasa  ekonomisine geçiş,  hem de dışa açılma ile birlikte dünya  ekonomisi  ile  biraz içiçe    geçmeye    başladı.   Türk     işadamlarının, sanayicilerinin  dış  dünyaya  olan  ilgileri  arttı.    Dolayısıyla gazeteler de, bunu bir şekilde sayfalarına yansıtmak  mecburiyetinde kaldılar. Çünkü o zamana kadar, işte sadece buğday   taban  fiyatı, fındık  taban fiyatı veya maaş zamları gibi bir  takım  çok  kısır başlıklardan  oluşan  ekonomi haberciliği, giderek dünya  ekonomi olaylarını da  kavrayacak şekilde (piyasaların  gelişmesi  ile para   piyasaları  gelişti,  yatırımcılar, tasarruflar  açısından seçenekler   farklılaştı.   Yani   bugün   şu    salonda    oturan arkadaşlarımın bile sanırım, en azından bir  bölümünün sahip olduğu hisse   senetleri   vardır. Borsada  oynuyor    olabilirler   veya tasarruflarını  değişik  alanlarda   değerlendiriyor  olabilirler. Vadeli mevduatta, repoda,  hazine kağıtlarını değerlendiriyor olabilirler) çok daha geniş  bir  kesimin  ilgi alanı  haline  gelmeye  başladı. Gazeteciler de  mecburen  buna  yer ayırmak  zorunda   kaldılar. 

 

1980’li yılların  başına  geldiğimizde, benim  çalıştığım  gazete de dahil, Milliyet gazetesi de dahil,  büyük ve ciddi  gazetelerin ekonomi   sayfaları en fazla yarım sayfa veya bir sayfaydı. Bugün bakıyoruz, Türkiye’de halen iki  üç  tane, tamamiyle   ekonomi  haberi  veren  günlük  ekonomi   gazetesi yayınlanıyor.  Baştan  sona ekonomi  haberleri  ile  dolu. Günlük  gazetelerin hepsinde dört sayfa ile sekiz sayfa, 12 sayfaya kadar çıkan ekonomi bölümleri var. Bu bölümler kendi içlerinde  alt bölümlere ayrılıyor. Finanstı, iş dünyasıydı, dünya  ekonomisi ile  ilgili  haberler  falan...  Dolayısıyla  çok  geniş  bir   ekonomi haberciliği   boyutu  Türk  basınında  gündeme   gelmiş    durumda. Beraberinde,    bu   alanda   uzman   gazetecilerin   istihdamını da getiriyor.  Türk  basını,  maalesef bu  rüzgara  biraz  zayıf yakalandı. O nedenle de, ekonomi gazeteciliği alanında şu anda  bile, hala, Türkiye’deki   basın  kuruluşlarında   çalışan   insanların arkasından  yeni  kadrolar  gelmiyor,  yeni  insanlar  yetişmiyor. Bunun da  birinci  nedeni, dediğim gibi, ekonomi  gazeteciliği  diğer alanlara göre biraz daha farklı. Konular çok sıcak değil,   genelde soğuk konular. Rakamlar ile  hesap-kitap ile  uğraşıyorsunuz.  O nedenle,  pek  çok insana cazip gelmeyebiliyor  ekonomi  haberciliği. Bunun  yanı sıra  ihtisas alanı olarak  kendisine  bu  bölümü,  bu gazetecilik  alanını seçmiş  meslektaşlarımızın sayısı  o  dönemde yetersiz.  Her gazetede,  mesela ben Milliyet  gazetesine  1984 yılında   başladığımda,  ekonomi   alanında,  tek   başımaydım.   Yani Ankara’da,  benden  başka  Milliyet  gazetesinin  Ankara  bürosunda ekonomi  haberlerine bakan kişi  yoktu. Hala da  öyle.  Aradan geçen  16  yılda,  en  fazla  bir   arkadaşımız,  o  da  İzmir büromuzdan  Ankara’ya naklini istediği  için geldi. O  da  ekonomi haberlerine  bakıyor.  İki kişiyiz  Ankara’da,  ama  bütün  ekonomik gelişmeleri  gücümüz  yettiğince  takip etmeye  çalışıyoruz.  Oysa gazetelerin merkezlerinde,  ekonomi servisleri çok daha büyüdü,  çok daha boyutlandı.

 

Ekonomi  gazeteciliğini bu şekilde sizlere kısaca aktarmaya  çalıştıktan  sonra, tabii bizler  daha  çok  gazetelerin merkez  birimlerinde   çalışan  kişiler  olarak,  Türkiye  genelini ilgilendiren  ekonomi   haberlerine  bakıyoruz.  Bunlar  daha   çok, sayfalarımıza    yansıyabiliyor  ya da   dış   dünyayı,   Türkiye’yi ilgilendiren   ekonomik  gelişmeleri  bir  boyutu  ile   vermeye çalışıyoruz.  Fakat, Türkiye ekonomisinin yapısına baktığımız zaman, dünyanın   genelinde de bu böyle. Mesela, 20 gün kadar  önce Almanya’da   bir  toplantıya  katılmıştım, küçük  ve   orta   boy işletmeler ile ilgili, KOBİ’ler ile ilgili...  Hemen hemen  Türkiye’deki ekonomik  yapıyı orada da görmek  mümkün.  Yani  bugün, bizim KOBİ standardı dediğimiz, 15-20 ile   150-200’e  kadar  varan sayıda işçi istihdam eden, ya aile işletmesi  veya en fazla bir kaç ortaklı   işletmeler  şeklinde  örgütlenen   kuruluşlar,   Türkiye ekonomisinin  %95’ni  oluşturuyor.  Yani,  özel   sektör  dediğimiz kesimin  %95’ni,  bu tip işletmeler oluşturuyor   Türkiye’de.  Aynı oran  Almanya  için de geçerli. Yani, Alman  ekonomisinin  %90’dan fazlasını  KOBİ tarzındaki işletmeler  oluşturuyor,  bunlar  ayakta tutuyor. Çünkü bu işletmeler, ülkenin  büyük bölümüne yayılmış, yani bir  Koç Holding, bir Sabancı  Holding dediğiniz zaman, bunlar belki boyut  olarak  çok  büyük   guruplar. İmaj  olarakta  Türkiye  ekonomisi üzerinde çok etkinler,  fakat ekonominin  üretkenliği,   istihdamı  ve  diğer  alanlardaki   payı açısından  baktığımızda; bu  üç beş tane büyük grup,  isimleri  ile, azametleri  ile  orantılı   bir  büyüklüğe,  bir  ağırlığa   sahip değiller,  Türkiye  ekonomisi   açısından.

 

Asıl  görünmeyen   yönü ekonomimizin, dediğim gibi,  %90’nın üzerindeki bir bölümünü, bu  küçük ve  orta  boy  işletmeler  oluşturuyor. Bunlar da daha çok  Anadolu sathına  yayılmış   vaziyetlerde. Örneğin,  sanıyorum  Erzincan’da da, her halde bir organize sanayi bölgesi  vardır. Organize  sanayi bölgeleri, bulundukları illerin ekonomisini, sanayisini  ayakta  tutmaya   çalışan   kuruluşlar... O nedenle, ekonomi gazeteciliği,  haberciliği  bir boyutu  ile   sizleri de, yani yerel medya dediğimiz,  mahalli  basın dediğimiz   kuruluşları da ilgilendirebiliyor. Mesela biz,  Milliyet gazetesinde, zaman zaman haftada bir gün iki gün “Anadolu  ekonomisi” diye  özgün haberler, özel haberler yapmaya  çalışıyoruz. Bunun da   amacı,  az  önce  söylediğim   tespitten  yola    çıkarak gerçekleştirilen bir proje. Amaç okuyucunun, hergün Sakıp  Sabancı’nın  ne  dediğini, Bülent   Eczacıbaşı’nın  ne dediğini   okumasından  ziyade,  Anadolu’da da   gerçekten  çok   ciddi işadamları  var.  Uluslararası düzeyde  ürünler üreten,  yatırımlar yapan,  kendi boyutuna göre  sanayicilerimiz var, ama bunların  medyaya   yansımaları  pek   fazla  olmuyor. Bu tarz bir  habercilik ile en azından Anadolu’nun diğer kentlerinde de, ekonomi alanındaki yaşananları bir ölçüde  Türkiye çapında  duyurmaya çalışıyoruz. Ama bunu  asıl yapacak olan da sizlersiniz.  Bulunduğunuz  yerdeki  bu  tür  ekonomik hareketleri, canlılıkları, yeni yatırım alanlarını Türkiye’ye duyurmak sizlerin elinde, ama öncelikle ilinizde  belki bir moral etkisi  olacak şekilde duyurulması gerekebiliyor.

 

O nedenle, kendi gazetelerinizde, yayınlarınızda bunları yansıtmak için de ekonomi gazeteciliğinin belki, ilkelerini  dememeyim ama, çünkü illa bir  ekonomi  eğitimi  almak, mutlaka   bir  takım  kavramları, tanımları  çok  iyi bilmek gerekmiyor.  Çünkü, sonuçta  biz  işin gazetecilik  boyutunu  yapıyoruz. O, akademik  boyutu,  o  konunun uzmanlarını  ilgilendiriyor. Ama bizim  daha çok günlük  gazetelerde yapmaya  çalıştığımız  şey,  herkesin anlayabileceği, her  eğitim düzeyinden insanların  kavrayabileceği   bir  şekilde   ekonomik olayları  anlatmak, yani enflasyon dediğimiz  zaman, “enflasyon artıyor  veya  düşüyor”  dediğimiz  zaman,  bunu; “enflasyonun oluşumunda yaşanan süreç nedir? Endeks ne  demektir? Endeksin içindeki kalemlerin ağırlıkları nelerdir?”den  ziyade, çok basit  bir tanımla, enflasyon  dendiği  zaman   anladığımız,  kafamızda canlanan olay, hayat pahalılığı. Eğer, bugün  ekmeği 50’ye alıyorsanız yarın 75’e alıyorsanız, ekmeğin  fiyatı artmış, demek ki ülkede enflasyon var diye kafamızda  canlanabiliyor. Bunu  en  basit hali  ile  okuyucuya anlatmak,  önemli olan da bu.

 

Son yıllarda ekonomi  gazeteciliğinin önemi artmakla beraber, bir boyutu  ile de en çok sınırlanmaya çalışılan bir  gazetecilik  alanı.  Neden?  Çünkü, medyanın kendi yapısında çok  ciddi değişimler yaşanmaya başlandı. Son 8-10 yıldan bu yana Türkiye’de, dünyada olduğu gibi, gazetecilik, öyle gazetecilikten gelen insanların yapabileceği bir iş olmaktan  çıktı. Biraz geriye gittiğimiz  zaman gördüğümüz tablo neydi? Gazeteci gazete sahipleri vardı. Yani adam  kendi  gazetesini  kurmuş, ama kendisi de  gazeteci,  aynı zamanda  o  gazetenin   başyazarlığını yapıyor,  köşe  yazarlığını yapıyor, ama   gazeteci   arkadaşları da  kendisi   ile   beraber çalışıyorlar  ve bu şekilde  yaşayan, yaşayabilen gazeteler  vardı. Oysa    günümüzde,    ekonomik   ilişkilerin,    dışa açılmanın, piyasa  ekonomisine  geçişin   ve  çok  yoğun  rekabetin getirdiği  ilişkiler  ağı bu alana biraz  daha,  biraz  daha  değil hatta,  çok  ciddi bir şekilde büyük  sermayenin girmesini  zorunlu kıldı.  Büyük  sermaye bu alana  girince de, tabii bu  mesleği  izah eden  biz  gazetecilerin  manevra   alanları  bir  ölçüde  daraldı, diyebiliriz.  Çünkü,  büyük sermaye bu  alana  para  yatırırken,  bu alana  yatırım  yaparken, tabii bunun  karşılığını da  büyük  ölçüde bekliyor.   Bunun   karşılığını  nasıl    bekliyor?   Bu   alandaki etkinliğini kullanarak. Türkiye’de de  özellikle ekonomide  ve  bir takım  kredilerin veya buna benzer  şeylerin paylaşımında devletin etkinliği  gözönünde  tutulduğunda, medya alanına  yatırım  yapan büyük  sermaye  daha çok  medyayı da kullanarak, bu alandan  alacağı payın  artırılması  amacı   ile zaten giriyor. 

 

Gazetecilik, habercilik o  işin   bir  boyutu,   ama   eski   gazeteci ağabeylerimizin  kurduğu;  kendisi   gazeteci  olup,   aynı   zamanda gazetenin de sahibi olduğu  gazetelerin çok büyük bir bölümü  bugün yaşamıyor.    Niye?   Çok    idealist   düşünceler   ile    kurulan yapılanmalardı  onlar.  Oysa,   bugün  artık  herkes   şunu   kabul ediyor ki,   gazeteler de,   ticari   işletmeler.  Nasıl   Arçelik fabrikası kar etmek zorunda ise  veya bir televizyon fabrikası, bir başka   sanayi  tesisi,  tekstil   fabrikası  kar  etmek   zorundaysa, gazeteler de  kar  etmek  zorunda.  Çünkü adam:  “ben  işi  para kazanmak  için  kurdum, onun için  yapıyorum” diyor. Bunu da yaparken,  ilan-reklam  gelirinden  tutun, kredisine, sağlayacağı  teşviklere, desteklere   kadar  pek  çok   beklentisi  var.  Bu  beklentilerin karşılanması  noktasında da   sizin yapacağınız  habercilik  etkili olacak.  Nasıl  etkili   olacak?  Yani  insanları  küstürecek,   bu paylaşımı  sağlayan  veya   düzenleyen,  organize  eden  birimlerin başındaki  kişiler  ile  medya  grubunuzun  ilişkilerini  bozacak haberlerin  yapılmasına bir  ölçüde resmen ve duyurarak; “kardeşim  bunu yazmayın,  çizmeyin” şeklinde değil, ama  üstü  örtülü bir  şekilde,  bunların  yayınlanması, bu tür  haberlerin  yer alması noktasında  bazı  sıkıntılar olabiliyor.

 

Daha doğrusu,  gazetelerin sahiplik yapısı, öncelikle bugün, özellikle de ekonomi  basını üzerinde  çok  ciddi bir baskı aracı olabilir. Çünkü, büyük guruplar halinde  bugün artık organize olmuş olan Türk medyasına baktığımız zaman,   hemen  hemen her gurubun çok değişik alanlarda faaliyetleri var. Sadece,  gazetecilik yapmıyorlar. Bunun yanı sıra  bankacılık yapıyorlar,  turizm  işi ile uğraşıyorlar,  sigortacılık  işi  ile uğraşıyorlar,  otomotivden, tekstile kadar  çok  değişik  alanlarda faaliyet   gösteriyorlar, hatta  uluslararası   bir   takım yatırımlara da  yönelebiliyorlar. Dolayısıyla, iş  böyle  olunca,  bu konu  soru-cevap  bölümümüzde de, sanıyorum tartışmalarda da  gündeme gelecektir. Değerlendiririz. 

 

Büyük  medya   grupları, örgütlenmeleri,   işletmeleri   çok   değişik   alanlarda   faaliyet gösterdikleri için, ekonomi haberciliği bu gruplar açısından   çok önemli. Ama, bu haberciliğin yapılması sırasında   bir takım  sıkıntılar  doğabiliyor. Neden? Bugün, Türkiye’de  bir bankacılık   krizi  yaşanıyor.  Bankalar  ile  ilgili   haberlerin yapılmasında bir takım sıkıntılar yaşayabiliyoruz.  Çünkü  görev  yaptığımız grupların da hepsinin bir veya iki tane  bankası var. Bankalar ile ilgili  haber  yaparken çok dikkatli  olmak  zorundasınız.  Yasanın getirdiği   bir  takım  yasaklar,   sınırlamalar  var.   Ama,   bir taraftan da  bir  tercih  yapılmak   zorunda.  Çünkü,  bazı  şeyler de bilginiz dahilinde, yani  biliyorsunuz ki bugün Türkiye’de bir takım bankaların  çok ciddi  sıkıntısı var. Beş tanesine, sekiz  tanesine el  konulmuşsa,   aslında  el konulması  gereken  veya  el  konulma aşamasında  bulunan  banka sayısı belki 16 veya 20, ama bunlar  ile ilgili  haberler  yapma aşamasına gelindiğinde bir takım  engeller ile   karşılaşıyorsunuz. Çünkü, o bankaların bir kısmı  bazı  medya guruplarının  bankası,  dolayısıyla  televizyonları  var,  gazeteleri var.   Bunların   siyasi  iktidar  üzerinde  bir  takım   etkileri olabiliyor. O ilk beş bankaya el koyma kararı sırasında da,   mesela, bizler yıllardır bu konuyu takip eden  insanlar olarak  biliyorduk ve  bekliyorduk ki, bu sayı beşin üzerinde olmalıydı.   Çünkü  en az bir  o kadar  daha  banka, aynı kriterlerde değerlendirilmiş olsaydı,  yönetimlerine  el  konulma   aşamasındaydı. Fakat,   bu bankaların bazıları, dediğim gibi  televizyon veya yazılı medya kuruluşlarına ait olduğu için, belki  biraz da siyasal  iktidar,  bunların kendi  üzerine  gelmesinden  çekindiği için, bu bankaları  şimdilik unutmuş  gibi  göründü. Ama  ekonominin kendi  çıkarları,  tasarruf sahiplerinin   çıkarları    açısından  baktığımız   zaman da,   hala, Türkiye’de çok ciddi bir  tasarruf sahibi kesim risk altında.  Niye? Her   an   bu   bankalar da    çok  ciddi  darboğaza   girebilir, yükümlülüklerini  yerine  getiremez hale  gelebilir.  Ama,  dediğim gibi arkalarında bir  takım medya grupları olduğu için,  şu anda    normal    faaliyetlerini   sürdürebiliyorlar. 

 

Araştırmacı gazetecilik  boyutuna geldiğimiz zaman, “iş neden hep ekonomi  ile, bu tip gazetecilik  yaklaşımı  ile büyük  ölçüde  bağdaştırılıyor?” denildiğinde,  az önce anlattığım bu çıkar ilişkilerinden kaynaklanıyor olay. Yani, çıkar ilişkisi dediğiniz şey büyük ölçüde parasal ve maddi çıkara dayanan şeyler. Usulsüz kredi   temin etmek.  Dediğim  gibi, Türkiye’de zenginlikleri  dağıtan  daha   çok devlet olduğu için de; bu tür ilişkiler daha çok devlet ile  kurulan ilişkiler  düzeyinde  gelişiyor. Kamu  arazilerinin   ucuza kapatılması, usulsüz bir işlemin yapılarak  rakiplerinize  fark atmanız  veya  bir  yatırım  yapacaksanız,   bununla  ilgili  diğer, rakiplerinize  oranla veya rakipleriniz  olmasa da, bir  takım ilişkilerinizi   devreye  sokarak,  size   çok daha olağanüstü desteklerin   teşviklerin  sağlanması bilahare,  bunlar ortaya çıktığında da, dediğim gibi, bazı skandalların patlak vermesi...

 

Şimdi, hal  böyle  olunca. Birinci unsur olarak  tabii, neyi, nereden  takip edeceğiniz.  Örneğin, diyelim bir haber  geldi size, bir  istihbarat geldi,  şurada  şöyle şöyle bir olay var.  Ama, bunun usulsüz  olduğu kanaati  hakim, haksız çıkar sağlandığı  kanaati hakim,  bunu  nasıl ortaya  çıkartacaksınız?

 

Bunu ortaya  çıkartabilmek için birincisi; bu alana bakan veya bakmayı  düşünen arkadaşlarımızın, devletin işleyişini  çok iyi  bilmesi lazım. Yani bizim devlet  yapımız,  bizim yönetim yapımız...  Her zaman onu vurguluyorum. Nedir, yani  bir haberi  takip  ederken,  nereden girerseniz doğru bir çizgi  izlemiş olursunuz? Mesela, çoğu büyük gazetelerimizde de bu olabiliyor.   Yönetim  kademisindeki insanlar  dahil,  devletin  bu yapılanmasını,   işleyişini bilmedikleri  için  haber  kullanımında, haberin  yazımında   çok  ciddi  maddi  hatalar   yapılabiliyor. Kavramlarda   maddi hatalar yapılabiliyor. O nedenle, dediğim  gibi birincisi; Türkiye’deki   devlet   yapısını   çok   iyi   bilmek gerekiyor. Ne,   nereden?  Mesela,  teşvikler  diyoruz.  Teşvikler nereden   dağıtılıyor?  Yatırım teşvikleri  veya  bir  takım  vergi düzenlemeleri,  uygulamalar  buna  benzer  bir  takım   kolaylıklar yapılmışsa eğer, bunlar hangi birimler, hangi şartlar ile  insanlara veriliyor?  Bunu bilmek gerekiyor. Bu işleyişi  bilmedikten  sonra bazen  yanlış  kapı  çalabilirsiniz, çok somut bilgiler elinizde olduğu halde sonuç alamayabilirsiniz. O nedenle, her  ili de,  aynı zamanda  Türkiye’deki devlet yapılanmasının bir  mikro modeli  olarak düşünebiliriz.  Yani,  Ankara’ya  baktığımız    zaman,  Başbakanlık  var,  Başbakanlığın  yanı sıra  Başbakan   adına  onun yetkilerini kullanan Devlet  Bakanları var, bir de ihtisas bakanlıkları var. Maliyesi, Sanayi Ticareti, Ulaştırması, Milli Savunması vs. bunların hepsinin kendi  görev alanları var. Aynı şey, Erzincan iline  geldiğimiz zaman,  Erzincan’da da  Valiyi, diyelim,  Başbakan  olarak  nitelendirirsek, Vali  Yardımcıları  var, Devlet  Bakanları  bunun  yanı sıra da merkezdeki  bütün  kurumların taşra teşkilatları var. İl Bayındırlık Müdürü var, İl Sağlık Müdürü var, İl Eğitim  Müdürü var. Yani, bu yapılanma, Ankara’daki bu yapılanma, Türkiye’de il düzeyinde de aynı model olarak kurulmuş durumda. Bu  nedenle öncelikle, devletimizin nasıl  yapılandığını, örgütlendiğini  çok iyi bilmemiz gerekiyor.

 

İkinci  nokta,  bu  tür olayların  takibinde  ve  ortaya çıkartılmasında denetim  birimleri, kilit  birimler; yani, teftiş kurumları dediğimiz, denetim  kurumları dediğimiz kurumlar ve kurullar. Bu alan da çok etkili. Ben müfettiş  kökenli  olduğum için, daha önce  beş buçuk-altı  seneye yakın bir süre  müfettiş  olarak da görev yaptım devlette.  Bu   nedenle,  bu işleyişin hala tam olarak  bilinememesinden, mesela büyük gazetelerimizde  dahi  bilinememesinden ve takip   edilememesinden,  açıkçası,  bazen rahatsızlık duyduğum da oluyor.

 

Son 15  yılına baktığımız zaman Türkiye’nin; “neden bu kadar  çok skandallar patlak veriyor,  neden  bu kadar çok vurgunlar,  soygunlar yaşıyor  Türkiye” diye  baktığımızda, büyük ölçüde son  15-20 yıllık dönemde  siyasal iktidarların,  bu  teftiş  kurullarından, bu  denetim  birimlerinden rahatsız  olduklarını  ve  bunların mümkün  olduğu  kadar  etkisini kırma,  etkisini azaltma  yönüne gittiklerini görüyoruz.  Yani,  bir “denetimsiz   yönetim   anlayışı”  egemen  kılınmaya  çalışıldı   ve bununla da büyük ölçüde  başarılı olundu, denilebilir. Mesela,  her kurumun  kendi  teftiş   kurulları var,  birimleri  var.  Bunlar,  o kurumla  ilgili   harcamalardan tutun, atamalara  kadar  her  türlü işlemleri   inceliyorlar,  denetliyorlar.  Müfettişler  raporlarını yazıyorlar.  Ancak  bizde,  sistem  öyle  kurulmuş   ki,   denetim elemanının yapmış olduğu bir incelemenin sonucunu  uygulamaya koyma  yetkisi,  onun amirinde veya bağlı olduğu  Bakan  kimse onda.  Sadece, son bankalar olayını ele alacak olursak,  Bankalar Yeminli   Murakıpları Kurulu var. Hazine Müsteşarlığı  bünyesinde. Daha önce,  Maliye  Bakanlığı bünyesindeydi. 

 

1980  sonrası, ANAP hükümetleri döneminde, hatırlayacaksınız Bakanlar  Kurulu’nun  ilk çıkardığı  kararnamelerden bir tanesi, 20’ye  yakın  yeni,  Devlet Bakanlığı’nın kurulması ile lgili kararnameydi. Devlet  Bakanlıklarının sayısı  artırıldı.  Bu artırılışla birlikte de, dönemin  Başbakanı rahmetli Turgut  Özal, yetkilerin  büyük  bölümünü  kendisinde topladı. Ondan   sonra da bu   yetkileri, Devlet Bakanlarına paylaştırdı.  Devlet   Bakanlığı’na   getirdiği   kişilere. Yani, tasfiye  olanları,  özelleştirilenleri de   hatırlayacak olursak,  o  yıllarda, yani, 1980’li yılların başında 20’e  yakın  kamu bankası  vardı Türkiye’de.   Anadolu   Bankası’nı, Etibank’ı,   Denizcilik  Bankası’nı   ve   bunların hepsini katarsanız,  bugün  bu  bankaların hiç birisi yok  ortada.  Bazıları özelleştirildi  veya  bazıları başka bankalara  katılarak  tasfiye edildi. O dönemde, hemen hemen her Devlet Bakanı’na bağlı bir   veya iki tane banka vardı. Bankalar, birer ikişer  paylaştırılmıştı.  KİT dediğimiz  kuruluşlar,  yani devletin en  büyük  sanayi  ve  üretim kuruluşları,    aynı    şekilde    Devlet     Bakanları    arasında paylaştırılmıştı. Öyle bir yapı vardı ki, her  Bakan’ın bir  bankası var,  herkesin  bir  tane de  KİT’i var. İstediği   kişiyi  yönetime atıyor,  istediği kişiyi oraya getiriyor,  istediği  kişiden  alım yapıyor  falan.  Böyle,  “devlet  eli  ile   insan  zengin  etme modeli”nin  uygulandığını,  ben,  kişisel  kanaatim olarak söylüyorum.  Ama  bunu  yaparken de  tabii, en büyük rahatsızlık yaratacak unsur   neydi?  Denetim birimleri.  

 

Denetim birimlerini de  etkisizleştirme yoluna  gidildi.  Birimlerin,  kendi Teftiş  Kurulları  son  derece  zayıflatıldı.  Bunun  yerine  Başbakanlık’ta, Teftiş Kurulu  oluşturuldu. Başbakanlık  Teftiş Kurulu da  biraz devşirme yöntemi  ile derleme, toplama, diğer kurumlardan toplanan  müfettişlerden oluşan bir kurul. Bu  kurul sadece,  Başbakan talimat verirse inceleme yapıyor. Bugüne kadar da  geriye dönüp baktığımızda, çok ciddi incelemeler yapıldığı izlenimi  veren bir takım raporlar yayınlandı. Mesela,  Başbakanlık Teftiş   kurulu tarafından  bir  hayali  ihracat raporu yayınlandı. Çok ileri  düzeyde diyebileceğimiz iddialar yer almasına  karşın, bu  raporların  icraatını  sağlayacak   makam, siyasi   otorite   olduğu   için de  bu   raporların   hiçbirisi uygulanmadı. 

 

O  nedenle, belki ülkenin devlet yapısında,  bu  yönde bir değişikliğe gitmekte yarar olabilir. Yani, denetim  birimlerini özerkleştirmek, denetim birimlerini bağımsız hale  getirmek,  çünkü az  önce, bankalar olayını örnek verirken  söyledim. Ben, 20 yıla  yakın bir süredir Türk  ekonomisini izleyen bir  gazeteci arkadaşınız olarak   şunu   rahatlıkla  söyleyebilirim.   Hazine Müsteşarlığı’nda, daha önce Maliye Bakanlığı’na  bağlı dönemde de Bankalar  Yeminli  Murakkıpları Kurulu’nda, bugün battığı veya içinin   boşaltıldığı söylenen bankalar da dahil, ama  en azından şu anda   faaliyette  olan  pek  çok banka hakkında,  yönetimlerine  el konulması,  kapatılması,  tasfiye edilmesi veya yöneticilerinin derhal suç duyurusu ile  cezalandırılarak  görevden   alınması, bankacılıktan men edilmesini içeren raporlar var. Ama,  bu raporlar geliyor,  geliyor  Hazine  Müsteşarlığı’nın  bağlı   olduğu  Devlet Bakanı’nın  önüne.  Çünkü  Bakan onay  verecek.  tamam diyecek; “şu bankaya  el koyun veya şu bankayı tasfiye edin, bu  bankayı kapatın”. 

 

1 Eylül’e kadar Türkiye’deki sistem buydu.  Ama, bunların  hiçbirisi  yapılmadığı  için de bugün Türkiye’de,   bankacılık  sektörü maalesef  bu   hale geldi. Şimdi size sadece bir  tanesini örnek  olarak anlatacağım. O zaman sanıyorum, tablo biraz daha  gözünüzün  önünde canlanacak.  Ama  tabii bunları, dediğim  gibi  Bankalar  Yasası’nın koymuş  olduğu  yasaklar çerçevesinde  isim verebileceğim, çünkü  bazıları  halen faal  olan bankalar. Bazıları da  Türkiye’nin çok önde gelen büyük  kuruluşları,  olayda  kahraman   olarak  ismi  geçecek  olan birimler. Böyle olunca, kamuoyuna  yansıyamıyor bir takım şeyler,  bu yasaklardan ötürü.

 

Türkiye’nin en temel sorunlarından biri kurumların birimlerinin şeffaflaşamaması. Herkes herşeyi biliyor.  Sadece, o  olaylardan birebir etkilenen, o  olaylardan en olumsuz  şekilde   etkilenen vatandaşların hiçbir  şeyden  haberi yok. Yani, parası batan, varlığından olan insanların  hiçbir  şeyden haberi  yok, ama onlar  adına devleti, bankaları, kurumları    yöneten   insanlar;  denetçiler,   siyasetçiler, müfettişler,  bürokratlar ve biz gazeteciler. Büyük bölümü ile de bu olayları   izleyen,  takip  eden insanlar  olarak  bunların  çoğunu hepimiz biliyoruz, ama bazıları, dediğim gibi kanunla  yasaklanmış bankalar,  güven  müessesesi  olduğu  için  bunlar  hakkında   yazı yazamıyorsunuz. Kanun yasaklamış, itibar müesseseleri, “adımı vererek yazamazsın” diyor,   yazamıyoruz.   Bazıları   bilindiği    için yazılabileceği halde, sizlere az önce anlattığım, Türkiye’de  medya örgütlenmesinin, medya sahipliğinin son dönemde gösterdiği yapılanmadan ötürü yazılamıyor.  Çünkü, medya kuruluşlarının kendilerinin de   bu tür  kurumları  var.   Yani   bugün   medya kuruluşlarının   sahip   olduğu  bazı  bankalar   var ki,   Bankalar Birliği’ne  bunlar  her  üç  ayda bir bilançolarını  vermek  zorunda oldukları  halde (çünkü,  Bankalar  Birliği de,  Türkiye’deki   bütün bankaların bilançolarını ilan ediyor kitap halinde) bir kaç tane  banka  var, bunlar bilançolarını vermiyorlar.  Hala  faal olan   bu bankalar,  Bankalar  Birliği  defalarca  yazı   yazmasına   rağmen göndermiyorlar bilançolarını. “Göndermiyorum kardeşim, canımı mı  alacaksın, vermiyorum.”  Çünkü,  bilançosunu verdiği an, görülecek   zaten.  Banka,  fiilen  batmış  durumda, bitmiş. Faaliyet bile   göstermemesi  lazım, bugün   el  konulması  lazım,  ama  böyle  bir  tablo   ile   karşı karşıyayız.  Bu da  medya  gücünün,  biraz,  yani  “kötüye   kullanımı” tabirini   kullanmak  istiyorum. Kötüye  kullanımını da şu olay bizlere gösteriyor. 

 

Olay  şu; Bir banka düşünün. Türkiye’deki çok büyük  gruplardan birisine ait. Ama şu anda, el  konulmuş bankalar arasında  bu  banka.  Bundan, 3-4 sene önce   bu  bankayı,  yine Türkiye’nin  önde gelen bir siyasetçisi ve  sanayicisi,  çok  büyük bir  grubun sahibi almak istiyor. Karşı  tarafta çok büyük,  talip olanlar da çok büyük, banka da çok muteber  bir banka. Tamam diyorlar, aralarında  anlaşıyorlar. Yalnız  bankayı almadan önce,  adam;  “bunların   hepsi   devletin    arşivlerinde,   hatta   bir    kısmı savcılıkların  elinde,  fakat   savcılıklar  bile  bu   gruplardan birinin  etkinliğinden  öylesine ürküyorlar ki veya  bununla  bir dava  dosyasının  işleme  konulmasından öyle ürküyorlar ki,  Türkiye ekonomisi  sarsılabilir.   Çok büyük ve  ekonominin  her yerine  dal budak  sarmış bir grup.  Uluslararası düzeyde de çok ciddi, itibarı olan  bir  grup. O  nedenle, herkes şimdi bir suskunluk  döneminde. Yalnız  biz  size, bu  bankayı vermeden önce, siz bizim bu  bankadan yarım milyar  düzeyinde bir kredi alın” diyor, bankayı alacak olan kişiye. Bankayı  alacak olan  kişiye, satmayı  düşündüğü  banka için, 500 milyon dolara  yakın  bir  kredi  açıyor.  Fakat,  adama  krediyi vermiyor. “Sen”  diyorlar, “bu krediyi aldım diye, şuraya imzanı at ama sana para  yok.”  Aynı  grup, parayı yurt dışındaki diğer  bankasına havale  ediyor. 500 milyon dolar, yurt dışına gidiyor. Bir ay  sonra, bankanın   satış  işlemleri  gerçekleştiriliyor.  

 

Şimdi   düşünün. Bankayı  alan  adam, bir ay önce zaten o bankadan 500 milyon  dolar kredi  almış,  satın aldığı bankaya borçlu durumda,  500 milyon  dolar. Banka kendisine geçtikten sonra bakıyor ki,  bankanın içinde  hiçbir  şey yok. Epey bir para götürülmüş  zaten,   bir de üstelik,  banka  satılmadan önce kendisine de bankadan  500   milyon dolar kredi açılıp, borçlandırılmış bankaya. Aradan bir  ay geçiyor, ama  bu  arada  şunu da  görüyor. Kendisine bankayı  satan   grubun şirketlerinin de,  o  bankadan  aldığı  çok  ciddi  krediler    var. Bunların  tutarı da 500 milyon doları aşıyor. Çok büyük   şirketler bunlar.  Yurt dışına   gönderdikleri  krediyi,  bankayı  satan   yurt dışındaki bankasından   geri   getiriyor.  Diyor ki;  “kardeşim,    bizim   sana sattığımız  bankada şirketlerimizin almış olduğu krediler  vardı. Biz  sana  bankayı sattık,  borcumuzu harcımızı da  temizliyoruz.  500 milyon  dolarını da  ödüyoruz. Senin, bizim şirketlerimizden  kredi alacağın falan da kalmıyor. Hadi bakalım  tokalaşalım.” Yani,  herşey kağıt  üzerinde,  herşey belgeli, herşey bilgisayar kayıtlarında da var,  dosyalarında var, o kadar bariz.

 

Düşünün,  bankayı  alan adamın  hem  siyasi hayatı, hem  ekonomik hayatı artık  neredeyse bitme aşamasına gelmiş, adam  hüngür hüngür ağlıyor. Diyor ki,  “en  büyük kazığı yiyen benim” diyor. “Hem bana kredi açıldı, ama  ben krediyi  almadım, bana  içi boşaltılmış bir banka satıldı.” Yani, “daha bankayı almadan 500 milyon dolar içeri girmiştim,”  diyor. “Bankayı  aldım   bir beşyüz daha içeri girdim, çünkü alırken de  para ödedim.  Bir   de üstelik, bana verdikleri, ama cebime  koymadıkları krediyi,   kendi, yurt dışındaki bankalarında çevirip  geri  getirip, kendi   şirketlerinin benim bankama olan borçlarını  kapatmakta  o parayı   kullandılar.  Dolayısıyla, zaten ben bankayı  aldığımda,  bir milyar   dolara yakın, bu bankanın içi boşaltılmış, zarara  sokulmuş ve ben  bir de üstelik, 500 milyon dolar da ekstradan borçlandırılmış durumdaydım.” 

 

Bütün  bunları,  bankayı  alırken,   o da biliyordu.  Tabii o da, çok fazla  temiz  bir  insan  değil. Çünkü, o da biliyor ve almadığı bir krediyi “aldım“ diye 500  milyon  dolar  borcun altına giriyor. Demek ki; “bankayı  alalım da,  bir 500’de biz götürürüz aldıktan  sonra”   diye düşünerek  almış ama, asıl burada ilginç olan, bu  satış   işlemine devletin hazinesi cevaz veriyor. Diyor ki, “tamam bu  banka  çok  iyi bir banka, satılabilir”. Bilançosu herşeyi, falan  filan düzgün, çünkü 1 Eylül  öncesine  kadar  Türkiye’de  bankacılık  lisansları  Hazine Müsteşarlığı tarafından  veriliyordu. Kim bankacılık yapabilir, kim yapamaz?  Bu  adama   lisansını da devletin  hazinesi  veriyor. Hazinenin  bağlı  olduğu  Devlet Bakanı da mühürünü  basıyor.  “Tamam kardeşim,  al  kapı gibi,  çok iyi bir iş yaptın. Pırıl  pırıl bir  banka aldın.  Hadi başla faaliyetine” diyor.

 

Şimdi herşey, ilişkiler,   organizasyon, o kadar güzel kurulmuş ki, tamamiyle bir soygun,  bir