Yrd.Doç.Dr.Süleyman
İRVAN
G.Ü.
İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi
Bu,
Erzincana ilk gelişim. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğünün daveti vesilesiyle Erzincanı görmekten çok mutlu
oldum. Çünkü, Türkiyenin
görmediğim nadir bölgelerinden biri Erzurum-Erzincan bölgesiydi.
Kaldığım süre az da olsa bir fikir edinmiş oldum
aslında. Erzincana ilk girdiğimde ilk söylediğim de şu
oldu: Ne kadar zengin bir şehir? İnsan emekli olunca gelip buraya
yerleşebilir. Teşekkür ediyorum beni davet ettikleri için.
Konum
çok netameli bir konu aslında. Çünkü, dün akşam son
konuşmacı Fikret Beyi dinleyebildim.
Hem Fikret bey, hem bu sabah konuşan diğer
konuşmacılar, bir biçimde hepsi, etikten söz ettiler. Aslında
bu, işimi zorlaştıran bir şey oldu. Çünkü hem onlar bir
şey söylediler, hem ben onların üzerine yeni bir şeyler söylemem
gerektiğini düşünüyorum.
Amerikada
ünlü bir vakıf, etik konulu seminerler düzenliyor. İlk olarak
doktorlara yönelik olarak düzenliyor böyle bir semineri. Doktorlar geliyorlar,
dinliyorlar, seminer sonucunda memnun ayrılıyorlar ve döndüklerinde
de Etik Komitesi oluşturuyorlar. Diyorlar ki; etik ilkelere uygun olarak
bu mesleği nasıl icra ederiz? Doktor-hasta ilişkilerini
nasıl yürütmeliyiz? Bir dergi çıkarıyorlar. Çok memnun
oluyorlar. Vakıfta memnun oluyor yaptığı işin sonucunu
görmekten. Sonra avukatlar geliyor, onlar da aynı şekilde komiteler
oluşturuyorlar, tartışma grupları oluşturuyorlar.
Sonra gazetecileri çağırıyorlar. Gazeteciler geliyorlar,
dinliyorlar, sonra gidiyorlar. Hiçbir şey yapmıyorlar. Çok ilginç
yani, Vakıf bunu araştırıyor. Niye, gazeteciler hiç bir
şey yapmıyor? diye.
Bugünkü
yerel gazetelerde konu ile ilgili değerlendirmeler var. Örneğin,
elimde Erzincan Doğu gazetesi var. Köşe yazarı Şefik Aras
Bey, medya ve ilkeler diye bir yazı yazmış. Neredeyse bugün
benim konuşacağım konulara uygun bir yazı. Böyle
duyarlı bir köşe yazarının olmasına çok sevindim.
Muhtemelen çoğu gazeteci, ilkeler konusunda duyarlı. Fakat nasıl
oluyor da sorunlar çıkıyor?
Tabii
ben, akademik açıdan bakacağım, çünkü, hiç pratik yapmadım
açıkçası, hiç gazetecilik yapmadım. Gazeteci yetiştiren bir
okulda hocalık yapıyorum. Öğrencilerim, gazeteci oluyor. Onlarla
övünüyorum, bazen kızıyorum onlara, yaptıkları
yanlış haberlerden dolayı. Bir gün bir öğrencim geldi, çok
sevinerek geldi. Hocam, dün akşam SHOW TVyi izlediniz mi dedi. Orada
çalışıyor, orada muhabir. Ben de zaplıyordum dedim. Orada benim haberim vardı, görmediniz
mi dedi. Anlat, nedir? Seni farkedemedim dedim. Anlattı olayı. Bu
öğrencimiz, bir hocanın hastasına büyü yaparken vb. şeyler
vardır ya, gizli kamera çekimleri. Öyle bir haber yapmış. O
kadar çok üzüldüm ki. Dedim ki sen, mesleğin başındasın,
bu tür haberleri ne olur yapma, bir daha böyle bir şey için gelme bana
dedim. Halbuki o, benden takdir edilmeyi bekliyordu. Bir daha da gelmedi, bir
daha da konuşmadık zaten. Ama sonra, verdiğimiz eğitimi
sorgulamaya başladım. Biz acaba ne yapıyoruz, sektör ne
yapıyor? Dolayısıyla arada bir şey var.
Gazeteciler
ile karşı karşıya kaldığımız zaman bu
tür toplantılar vasıtası ile konuşuyoruz, aslında
herkesin bir biçimde şikayetçi olduğu, ama nedense kimsenin çok
uymadığı bir konu etik. Çünkü, şöyle bir sorun var
sektörde. Zülfikar Bey de söz etti. Medyadaki yapılanmanın
getirdiği bir sonuç. O yapılanmada, etik son planda ya da sonlarda
kalan bir konu. Toplantılarda
konuşuluyor, belki gazeteciler kendi aralarında konuşuyorlar,
ama iş pratiğe geldiği zaman, gündelik rutinlere
bakıldığı zaman gazeteci, etiği en son düşünüyor
belki.
Bunun
içinden nasıl çıkılabilir? konusunda ben genel bir çerçeve
çizmeye çalışacağım. Etik nedir? diye bir soru
sorulmuş olsaydı. Etik aslında, ahlakla ilişkili bir kavram
olmakla birlikte, daha çok herhangi bir mesleğin, mesleği
uygulayanların davranışlarını değerlendirme
sistemi. İyi ya da kötü biçimde. İyi mi, kötü mü? Bu
davranışlar doğru mu? kararını vermek için
geliştirilmiş ilkeler getiriyor aslında. Dolayısıyla
etik, gazetecilerin eylemlerine bakıyor, eylemlerini değerlendiriyor.
Bu çerçeveden bakıldığında, gazetecilerin şu ya da bu
biçimde bir etik bilince sahip olması gerekiyor.
Şu
anda elimde, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi var. Bilmiyorum
buradaki katılımcı gazeteci arkadaşlarda bu bildirgeden var
mı? Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin hazırladığı ve
gönüllü olarak benimsenen, yani hiç bir zorlama olmadan benimsenen ilkeler
bütünü. Bu bildirgenin temel felsefesi şu: Biz gazeteciler, bu
mesleği icra ederken bu kurallara uymaya söz veriyoruz. Eğer bunu
cebinizde taşıyorsanız, bu kurallara uymak için kendi
vicdanınızda söz vermişsiniz demektir. Etik, vicdan ile
ilişkilidir.
Dün
Fikret Bey söz etti, kişilik hakları, hukuk ile çok ilişkili
görünmekle birlikte ayrı. Hukuk konusunda, Fikret Beyin de söylediği
gibi gazeteci, hukuktan kaçınmanın yollarını aramak
zorunda. Yani siz bir haberde, örneğin habere konu olan kişinin özel
yaşamını ihlal ederseniz, bunun karşısında
hukuken cezalandırılabilirsiniz. Ama, etik öyle değil. Etikte
öyle bir cezalandırma sistemi yok. Yani, maddi bir cezalandırma
sistemi yok en azından. Dolayısıyla, ikisi çok farklı.
Belki aynı konularda da etik ilkeler var, ama bir tanesi vicdana
sesleniyor, yani gazetecinin vicdanına seslenen bir etik. Hukuk ise
apayrı bir konu. Orada eğer size, yaptığınız
eyleme bir cezai müeyyide uygulamışlar ise, yasada bir müeyyidesi var
ise, o zaman siz, o kuraldan kaçınmak zorundasınız. Aksi
takdirde ceza alacaksınız. Oysa etikte böyle bir şey yok. O
zaman demek ki, bir anlamda uyulmasa da olur ilkelerden oluşuyor.
Peki,
o zaman uyulmasa da olur ilkelerinin ne anlamı var? Niye o zaman bu tür
ilkeler geniş tutuluyor?
Uyulmasada
olur ilkelerini, gazeteciler, uyulması gereken ilkeler haline getirmeye
çalışıyorlar. Bu, hukuktan kaçınmak için yapılan bir
şey değil. Diğer konuşmacıların da söz
ettiği gibi, gazeteciliğin saygınlığı için,
saygın bir meslek olabilmesi için var, etik.
Size,
geçen yıl yapılan bir araştırmadan bir örnek vermek
istiyorum. Piar Gallupun yaptığı bir araştırma. Belki
hatırlıyorsunuzdur, Milliyette yayınlandı. Şöyle
sormuşlar: En çok güvendiğiniz kurumlar nelerdir? En çok güvenilen
kurum tahmin edildiği gibi Türk Silahlı Kuvvetleri, sonra polis.
Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi, Başbakan, Meclis Başkanı.
Bunlar yüzde kırksekiz, elli ve üzeri. En gerilere baktığımızda,
en dipte politikacılar var. Onun üzerinde, birazcık üzerinde
gazeteciler var. Yani Türkiyede halk, ne politikacıya güveniyor, ne
medyaya güveniyor, ne gazeteciye güveniyor. İkisi de aslında demokrasinin
en önemli unsuru. Hem politikacı, hem gazeteci. Yani politikacı
olmadan ve medya olmadan demokrasinin yürümesi mümkün değil. Ama, güven
vermiyor iki kurum.
Politikacılara
niye güven duymuyor halk? O benim konum değil. Ama medyaya niye
güvenmiyor? Medyaya güvenmemesinin altındaki en önemli neden bence,
medyanın saygınlığını yitirmesi. Medyanın
yazdığı haberlerin doğruluğundan, halk kuşku
duymaya başladı artık, kuşku duyuyor. Bir haber
yazıldığı zaman,
acaba bunun arkasında neler var? Onu merak etmeye başlıyor ya da
inanmıyor ya da biliyor ki bazı kurumları, o medya kuruluşu
yazmıyor.
Çünkü
1990dan sonra, değişen medya ekonomi politiği sonucu patronlar
değişti. Bir patron tipi ortaya çıktı. Şöyle bir
ayırımın doğru olduğunu düşünmüyorum
aslında. Gazetecilikten gelen patronlar daha iyidir, gelmeyenler daha
kötüdür. Bu, bence çok geçerli bir yaklaşım değil. Ama,
gazetecilik dışından gelen patronların, gazetecilik ikinci
uğraşları. Sorun buradan kaynaklanıyor. Gazetecilik
aslında, bunların kullandıkları bir silah. Örneğin,
Korkmaz Yiğiti hatırlarsanız... Medya dünyasına
hızlı bir giriş yapmıştı. Televizyon aldı,
gazeteler aldı. Sonra bir röportaj yapılmış kendisi ile.
Soruyorlar: Ne işin var bu sektörde diye? Cevap olarak şunu
söylüyor. Aslında bu gerçeği yansıtıyor. Diğerleri
bunu söylemese de, bu, diğerleri için de geçerli. Ekonomik olarak
büyüdüğünüz zaman size sağdan soldan sataşmalar olur, üstünüze
gelirler, sizinle uğraşırlar, ancak elinizde medya gücü var ise,
bu sizin açınızdan caydırıcılık olur.
Medyayı kendi ekonomik çıkarlarını korumak,
geliştirmek için, caydırıcı bir unsur olarak görüyor.
Tabii, bu, sadece sözde kalan bir şey, ama biz neleri gördük.
Örneğin,
Uzan grubunun gazetesi Starda, Sütaş hakkında haberler
çıktı. sonra öğrendik ki bu aslında bir reklam
şantajıymış. Gene, Çukurova grubunun SPK ile
ilişkilerinden dolayı, SPK Başkanının arkasına
muhabirler katıldı, kamu görevlileri için özel kasetler
hazırlatıldı, gerektiği zaman yayına sürmek amacı
ile. Tabii bunu yapanlar gazeteciler. Aslında bütün bunları
gazeteciler yapıyor. Sonuçta Cem Uzan gidip yapmıyor bunları.
Pratikte gazetecilik yapan kişiler yapıyor bunları.
Peki
nasıl oluyor, bu insanlar daha önce bunları yapmıyorlardı
da, şimdi birdenbire niye bu tür şeyler yapmaya başladılar?
Bunlar, hiç etik düşünmüyorlar mı? Yani, etik konusu bunları
bağlamıyor mu? Onların, insanlıktan çıkmış
kişiler olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Ama, anlamak
kolay değil. Ekonomik çıkarlar gereği, artık gazetecinin
patronu adına iş takip etmesinin, ihalelere girmesinin, kamu
yöneticilerinin makamlarını etkilemeye
çalışmasının yanlış bir gazetecilik
davranışı olduğunu düşünmemeye başladım.
Şimdi
biz, halk olarak, ben de bir okur olarak söylüyorum. Nasıl güvenelim böyle
bir mesleğe? Örneğin, enerji ihaleleri konusunda Doğan grubunun
yaptığı haberlere nasıl güvenelim? Güvenemiyorum. Çünkü,
Doğan grubu aynı zamanda bu ihalelere de giriyor. Öylese burada bir
çıkar çatışması söz konusu. Yani medya patronu aynı
zamanda başka sektörlerde de, bankacılık sektöründe de ya da bir
enerji sektöründe de... Ekonomik çıkarları olduğu için,
gazeteciler ya bu konulara hiç girmiyorlar ya da girdikleri zaman, bunları
çok olumlu haberlermiş gibi aktarıyorlar. Halkı yanıltacak,
yönlendirecek şekilde yazıyorlar.
Otosansür
diye bir kavram gelişti Türkiyede. Yani, gizli bir otosansür
uyguluyorlar. Bazı kurumları yazmıyorlar. Şimdi çok ilginç
bir şey vardır, otosansür konusunda. Öğrencilere sorarım;
otosansürle, otokontrol arasındaki ayırım nedir? diye.
Otokontrol,
yani öz yönetim dediğimiz konu, gazetecilerin, olumlu gazetecilik için
kendilerini denetlemeleri. Otosansür öyle değil. Otosansür aslında,
yazılması gerekeni yazmamaktır. Gazeteci yazılması
gerekeni yazmıyorsa, bu otosansürdür. Kişi kendisini sansür ediyor
yani.
Şöyle
bir öykü anlatılır. Genç bir gazeteci, bir gazeteye geliyor, bir
haber yapıyor. Araştırmacı gazetecilik ürünü bir haber, çok
güzel bir haber. Şefine götürüyor, şef bakıyor habere. Diyor ki;
biz, bu haberi yayınlayamayız. Çöpe atıyor haberi. Aradan bir
süre geçiyor. Gene, bu genç gazetecinin aklına bir fikir geliyor. Güzel
bir konu. Gene gidiyor şefine, çok güzel bir konu buldum, bunu haber
yapacağım diyor. Şef diyor ki; bunu da yapamayız, sen
bundan vazgeç diyor. Gidiyor gazeteci, sonra tekrar aklına başka bir
fikir geliyor. Ben gitsem söylesem şefime bunu, gene bana haber
yaptırmaz deyip, gitmiyor. Dördüncü sefer, gazetecinin aklına fikir
gelmiyor.
Türkiyede
ulusal medyada çalışan gazetecilerin aklına, artık fikir
gelmemeye başladı. Bu kötü bir şey tabii. Şu anda
Türkiyedeki gazetelere ve televizyonlara bakıldığında,
araştırmacı gazetecilik ürünü diye bize sunulan haberlere
bakıldığında, bunların araştırmacı
gazetecilik ile ilgileri yok, büyük bir çoğunluğunun yok en
azından. Artık, televizyonların günlük kamera ekipleri var.
Araştırmacı gazetecilik ekibi yok, ama kendi kamera ekibi var.
Ne yapıyor bu gizli kamera ekibi? Bir ihbar gelince, alıyor eline
kamerayı, gidiyor, çekiyor, (sözüm meclisten dışarı)
pespaye görüntüler ile bize bunları araştırmacı gazetecilik
ürünü, diye sunuyorlar.
Bu
genel girişten sonra, süremi de dikkatlice kullanmaya çalışarak
bazı temel, etik sorunlardan söz edeceğim. Bir tanesi özel yaşam
konusu. Çok önemli, özellikle trilyonlar için daha önemli olduğunu
düşünüyorum. Yani, özel yaşamın sınırı nedir?
Bu aslında, hukukçular tarafından da
tartışılıyor, gazeteciler tarafından da,
akademisyenler tarafından da karar verilebilmiş bir konu değil.
Özel yaşamın sınırı nedir? Gazeteci nereye kadar girebilir?
Hukuki açıdan bakıldığında, aslında etik ile
hukukun bu konuya bakışı arasında çok büyük
farklılık yok. Özel yaşam konusunda etik açıdan, bence
sınır olması gereken sınır, eğer ihlal
edilecekse, özel yaşamın ihlalini haklılaştıracak bir
kamusal çıkarın olması. Eğer, bir kamusal çıkar söz
konusuysa ve gazetecinin bu ihlalden dolayı vereceği zarardan daha
büyük bir yarar söz konusuysa eğer, o zaman, özel yaşam ihlal
edilebilir. Burada genellikle şöyle bir ayırım
yapılır. Kamu görevlileri ile sıradan insanların özel yaşamları
arasında bir fark vardır. Siz ikisini aynı biçimde
değerlendiremezsiniz. Sıradan insanların eylemlerinden toplum
etkilenmez. Ama, bir kamu görevlisinin eyleminden dolayı toplum
etkilenecektir. Bence en önemli ayırım bu. Bu haberden elde edilecek
yarar açısından bir değerlendirme
yapıldığında, kamusal yarar, verilecek zarardan daha fazla
ise özel yaşama müdahale edilebilir.
Çok
çarpıcı örnekler oldu geçtiğimiz yıllarda. Bir iki
tanesinden kısaca söz edeyim.
Şöyle bir olay olmuştu. Arena programında Şerafattin
Yardımcı isminde bir hoca, gizli kameraya yakalanmıştı,
bir kadına sarkıntılık ederken, sonra zaten intihar etti.
Şimdi gazeteci, acaba bu eyleminden dolayı sorumlu mu? Adam öldü,
sizin yaptığınız haberden dolayı. Şimdi bunu
nasıl değerlendireceğiz? Bu Açıkçası zor bir soru.
Sizin yaptığınız haber, kişilere zarar veriyor,
verebilir. Ama, bir tarafta kamusal çıkarlar var, bir taraftan
haberciliğinizi yapmak zorundasınız. Ama sizin haberinizden
etkilenerek birisi intihar edebiliyor. Şöyle bir soru sorulabilir.
İntihar edecek diye, bu tür haberleri yapmayalım mı? Zor bir
soru. Ben de cevabını bilmiyorum açıkçası. Ama, ben olsam
sonuçlarını düşünürdüm, diye bir cevap verebilirim.
Bir
başka olay, gene geçtiğimiz yıllarda. Bir doktor hastasına
cinsel tacizde bulunurken, çekimler oldu, bunlar televizyonda yayınlandı.
Televizyonda yayınlanmadan önce, Sabah gazetesinde anket düzenlendi. Bu
haberi yayınlayalım mı? diye. Türk basın tarihinde, benim
hatırlayabildiğim, ilk defa, bir gazete, göreceli haber için anket düzenledi.
Bugüne kadar hiç olmadı. Bu işler niye oluştu? Gazetelerin hergün
yayınladıkları haber için anket mi düzenliyorlar; biz bugün
şu haberleri yayınlayacağız, onaylıyor musunuz? Ama,
bu haberde böyle bir şey yaptılar. Daha sonra öğrendik ki, bu
olayda konu mankeni kullanılmış.. Konu mankeni hasta doktoru
tahrik etmiş vs, vs. Yani çok uzun bir şey. Burada, kamusal
çıkar unsuru kuşkusuz var, ama öte yandan bilgi elde etmek için
gazeteci her yolu deneyebilir mi, her yol mübah mıdır?
Bir
başka konu, eleştiri ve iftira meselesi. Çoğu zaman, eleştiri
ile iftira çok yakın konular, hukuki açıdan da belki sorumlu olan
konu, ama, etik açıdan bakıldığında şu çok
önemli. Eleştiri yapılan kişiye cevap hakkı veriliyor mu, verilmiyor mu? Çoğu zaman
buna da çok özel bakmıyorlar, çünkü gazeteciler kendilerini bir aracı
gibi görüyorlar. Yani filanca söyledi, ben de yazdım. Yarın öbürkü
cevap verecek, onu yazacağım. Böyle bir şey olmamalı.
Eğer birisi suçlanıyorsa, mutlaka gazeteci, suçlanan kişiye
cevap hakkı vermek zorunda. Eğer vermiyorsa veya vermek için bir çaba
göstermemişse, o zaman, etik açıdan bu haberde eksiklik var demektir.
Yine,
sadece Türk basını ile ilgili değil çoğu ülkede de egemen olan bir haber, yorum
ayırımı meselesi var. Anglo-Sakson geleneği dediğimiz
İngiliz-Amerikan gazeteciliğinde bunlara çok riayet edilir. Haber ile
yorum asla karıştırılmamaya çalışılır.
Ama son yıllarda köşe yazarı muhabirler var. Yani manşete
bakıyorsunuz haber, ama altında, bakıyorsunuz bu haber
değil, köşe yazısı. Okuyucu bunu haber olarak mı
değerlendirecek, köşe yazısı olarak mı
değerlendirecek? Çünkü içinde yorum var. Köşe yazısı,
yoruma dayalı bir yazıdır. Ama gazete bunu almış,
manşete taşımış, haber yapmış. Dolayısıyla
aradaki çizgi ortadan kalkıyor. İlkeler, bunları
ayırın dediği halde, Türk basını bu ikisini karıştırdı.
Köşe yazarlarını muhabir gibi kullanıyor ya da muhabirleri
aynı zamanda köşe yazarı yapıyor. Aradaki farkı
ortadan kaldırdı.
Önemli
konulardan biri de paralı habercilik.
Çek defteri verildi gene, mesela. Batıdaki kötü gazetecilik
örnekleri zamanla Türkiyeye de geliyor. Burada tabii asıl sorun, etik
açıdan bakıldığında, haberin artık bir metaya
dönüştüğünü görüyorsunuz. Yani para ile alınıp satılan
bir meta haline geliyor haber. Eğer haber, bir meta haline dönüşürse
o zaman, siz, ne okuyucunun bilgi edinme hakkından, ne gazetecinin haber
alma özgürlüğünden söz edebilirsiniz artık. Çünkü o, alınıp
satılabilen bir meta haline dönüşmüştür. Çok yüksek para
ödeyerek gazeteciler, televizyoncular... Çok yakınlarda gördük.
Hatırlıyorsanız bir kız çocuğu mendil satarken
buzdolabına konuyor, sonra dışarıda televizyon
kanalları birbirleri ile kavga ediyorlar. Sen götüreceksin, ben
götüreceğim çocuğu diye. Bir rezalet oluyor ki, yani haber alma
hakkı yok mu bütün kanalların, nasıl bir habercilik
anlayışı, canlı yayına çıkarabilmek için
gazeteciler birbirlerine giriyorlar. O gazeteciler hiç mi düşünmüyorlar,
bu yaptığımız kötü bir şey değil mi? diye.
Önemli
konulardan bir tanesi de, yerel düzeyde de muhtemelen çok sık
karşılaşılan etik sorunlardan biri, gazeteciler ile haber
kaynakları arasındaki ilişkiler nasıl olmalı?
Genellikle buradaki temel kural şudur: Gazetecilik bir temastır,
mesafedir. Gazeteci kuşkusuz, haber kaynakları ile temas kuracak, ama
arasında bir mesafe olacak. Fakat bu gazeteciler genellikle mesafeyi
unuturlar, mesafeyi ortadan kaldırırlar. Yani, temas üzerine kurulu
bir meslek haline getirirler bunu. Bu çok sakıncalı. Çünkü sonuçta,
gazeteci ile haber kaynağı arasında bir mesafe konulmazsa, o
zaman gazeteci çok kolay biçimde manüpülasyona uğrayabilir. Haber
kaynakları manüpüle edilebilir. Haber kaynağının aleyhine
olabilecek bir gelişmeden dolayı, gazeteci kendisini bu olay
hakkında kamuoyunu bilgilendirmekle görevli hissetmemelidir. Onun amacı
sadece haber kaynağını koruma noktasında kalır.
Öte
yandan, resmi kaynaklar çok ketum davranır gazetecilere. Yıllar önce
bize, fakülteye bir konuşmacı gelmişti. Şöyle bir şey
demişti, iyi bir gazeteci olmak için, bir kurumda ya da alanda en az 9 ay
çalışmak lazım. Niye? Çünkü o alanda 9 ayda iyi kaynaklara
sahip olabilirsiniz. Yani öyle bir
noktaya geliyor ki, artık Türkiyede gazeteciler, ulusal medyadan söz
ediyorum. Haber kaynakları ile ölçülen gazeteciler... Bir gazetecinin ne
kadar çok iyi haber kaynağı, gizli haber kaynağı var ise, o
kadar değerli. Transfer olduğunda da o kadar yüksek para alır.
Dolayısıyla bu giderek kaynağa dayalı bir habercilik
şekline dönüştürülür. Bu aynı zamanda, gazetecilik
kaynağını zorunlu hale getiren bir şey. Halbuki, Batı
ülkelerinde gazetecilerin çalıştığı birimler zaman
zaman değiştirilir. Adliye muhabirini parlementoya verir, parlamento
muhabirini siyasi partilerin bir tanesine verir. Biz öyle değiliz. Bizde
siyasi partilerin muhabirleri hiç değişmez. Bizde spor muhabirleri
hiç değişmez. Bu durum çok tehlikelidir. Çünkü o zaman gazeteci,
kendisini o partinin bireyi gibi hissetmeye başlar. Hatta bir
bakıyorsunuz, o gazeteci bir süre sonra o partiden milletvekili
olmuş. İlişkiler de iyi gelişiyor. O açıdan, ben
nasıl güvenirim? O muhabirin verdiği haber, her zaman kuşkuludur
benim için.
Gene
ulusal düzeyde... Yerel düzeyde nasıl, çok iyi bilmiyorum ama, reklam
veren firmaların medya üzerinde önemli etkileri var ve bu etkilerden
gazeteciler de çok rahatsız değiller. Örneğin bir limited
şirket şöyle bir yazı gönderiyor, kendi reklamını
yayınlayacak olan dergilere. Olası çatışmalardan
kaçınmak amacı ile tahrik edici ya da saldırgan olarak
yorumlanabilecek bir makale ya da cinsel, siyasal, toplumsal sorunlara
değinen bir yazıya yer verileceği zaman Krastraff şirketinin
önceden uyarılması gerekmektedir. Krastaf reklamının
yayınlanacağı sayılarda yer verilecek yazıların
kısa özetleri mutlaka gönderilmelidir. Yani şunu söyleyeceğim,
size reklam veririz, ama reklam vermeden önce, o sayıda sizin ne tür
haberlere yer vereceğinizi bilmek istiyoruz. Şimdi bu
açıkçası, reklamcının elindeki gücü kullanarak,
kuruluşları denetlemesidir. Kuşkusuz Türkiyede böyle
açığa çıkmış bir şey yok. Ama, istemeden bu tür
reklam verenlerin gazetelere yönelik uyarıları söz konusu. O zaman ne
yapıyorsunuz? Size reklam veren bir firmanın aleyhinde bir
gelişmeyi haber yapamıyorsunuz. Yani en büyük reklam veren
kuruluşlardan kimler var? Koç grubu diyelim. Koç grubu ile ilgili olumsuz
haber yok medyada. Niye yok? Çünkü yapamazsın veya yaparsanız
reklamı keser ya da patrona telefon eder sizi işten attırır
vs. Dolayısıyla kimse girmez. Yani otosansür burada devreye giriyor.
Çetrefilli
konulardan bir tanesi de ulusal çıkarlar meselesi. Gazetecilik mesleği ile ulusal
çıkarların çatıştığı zamanlar; önce
gazetecilik mi gelir, yoksa ulusal çıkarlar mı? Örneğin, 1995
yılında Kardak krizi çıkmıştı, biliyorsunuz.
Hürriyet gazetesi muhabirleri gittiler. Yunanlı gazeteciler geldiler,
bizimkiler gittiler, bayraklar dikildi karşılıklı, sonra
ordular çıktı, savaşın eşiğine geldik. Bu konuya
duyarlı olan insanlar, Basın Konseyine şikayet ettiler Hürriyet
gazetesini. Basın Konseyinin, etik açıdan doğru mu
yanlış mı olduğu
konusunda bir karar vermesi istendi. Basın Konseyinin verdiği
kararda şöyle diyor: Kardak adası ile ilgili yayınlardan ötürü
Basın Konseyine şikayet edilen yayınların Türkiyenin
meşru haklarını ve fırsat biçimlerini korumaktan başka
bir amaç gütmediğine, ikincisi; bir gazetecinin kendi ülkesinin
bütünlüğü gibi hayati önem taşıyan bir konuda, tarafsız bir
üçüncü şahıs savı üstlenmesinin gerçekci
sayılamıyacağına. Bununla birlikte Hürriyet ve Milliyet
gazeteleri muhabirlerinin, Kardak adalarına bayrak dikmelerinin
gazetecilik görevlerinin sınırlarını aşan
yanlış bir hareket olduğuna, ancak hareketlerindeki
yanlışın, gazeteci olarak kendilerinin
saygınlığı ile ilgili bir tartışmayı yaratsa
bile, mesleklerinin saygınlığına gölge düşürecek bir
nitelik taşımayacağına... diye devam ediyor. Yani burada,
gazetecilerin suçlu olmadığını ya da etik açıdan
yanlış bir şey yapmadıklarını söylüyor Basın
Konseyi.
Bu
karar, yanlış bir karar. Ama
buradaki temel ayırım şu: Gazeteci hangi yollar ile olursa olsun
eylemci rolüne soyunduğu andan itibaren gazetecilikten
çıkmış demektir. Başka bir şey yapıyor, yani gazetecilik
yapmıyor. Gazeteci kimliği dışında bir kimlik ile bir
şey yapabilir. Yani, bir yurttaş olarak yapabilir. Ama gazeteci
kimliği ile bir şey yapıyorsa, örneğin Sırbistana
giden bir gazeteci şöyle bir haber uydurmuş: 3 Sırp vurdum.
Bu, gazetede manşet oldu. Sonra, Sırbistana hiçbir Türk gazeteciyi
almadılar. Gazetecinin görevi nedir? Gazeteci, olayları aktarmak için
oradadır. Eğer gazeteci asli görevini bırakıp, başka
bir görev yapıyorsa, o zaman gazetecilik yapmamalı, bence başka
bir şey yapmalı. Dolayısıyla ulusal çıkarlar ya da
savaş durumlarında gazeteci bazı bilgileri yazmaya gider, ama
asla gazetecilik görevinin gerektirdiği, kamuoyunu aydınlatmak
görevini unutmamalı.
Peki
bu konuda ne yapmalı? Bütün bu sorunları nasıl çözüme
kavuşturmalıyız noktasında neler yapılıyor? Bu
konuda üç temel yol var. Öz denetim konusunda üç önemli yol var. Bir tanesi
ilkeler gelişimi. Meslek kuruluşları... Bilemiyorum siz herhangi
bir meslek kuruluşuna bağlı mısınız?
Bağlıysanız, meslek ilkeleriniz var mı? Çok ümitli
değilim, ama ilkeler geliştiriyorlar kendi aralarında.
Çünkü herhangi bir meslek kuruluşu
kendi ilkelerini geliştiriyorsa bu iyi bir şeydir. Çünkü en
azından onlar tarafından hazırlandığı için
tepeden inme bir şey olmadığı için, yani şu anda
Türkiyede RTÜKün tartışılmasının nedeni bu.
Çünkü, RTÜK Yasasındaki ilkeler,
yani yayın ilkeleri yukarıdan indirilmiştir genelde. Uyulmaya çalışılabilir
ilkeler değildir. Dolayısıyla yayın kuruluşları
bundan kaçınmanın yollarını arıyorlar. Oysa meslek
ilkeleri böyle değil. Biz, şunlara şunlara uyalım, bunlar
doğru, bağlayıcı kurallar diyorlar. Bir tanesi bu.
İkincisi;
Basın Konseyleri dediğimiz, daha çok, gene bu ilkelerden yola
çıkarak oluşturulmuş, etik sorunları izleyen ve kararlar
veren, ama bu kararları, hiç bir zaman maddi yaptırımı
olmayan uyarı, kınama şeklinde olan, daha çok manevi
yaptırımları olan müeyyideler.
Bir
üçüncü yol da, ombudsman dediğimiz ya da hakem dediğimiz, Türkiyede
de tartışılan, yani ekonomi alanında, siyaset alanında
tartışılan bir konu. Ombudsmanlık sistemi, Türkiyede
şu anda sadece Milliyet gazetesinde olan bir sistem. Bu daha çok, o
yayın kuruluşuna, o yayın kuruluşundaki haberlere
ilişkin halkın şikayetlerini, okurların şikayetlerini
bir tür karara bağlayan kişi. Hem gazete tarafından
maaşı ödeniyor, ama aynı zamanda bağımsız
çalışıyor. Dolayısıyla bir tür iç muhasebe
sağlıyor. Bir tür iç arınma sağlıyor, o açıdan
önemli. Bence de, bu üç temel kurum arasında en etkili olanı, çünkü o
gazetedeki her muhabir ombudsmanla karşı karşıya
gelebileceğini biliyor. Ombudsman her muhabiri uyarabiliyor. Zaten bir
gazete, bir yayın organı, bir televizyon ombudsmana sahip ise,
baştan belli ilkelere uymaya söz vermiş demektir.
Şimdi
temel olarak, aslında bu modeller var önümüzde, ilkeler var. O zaman
nasıl oluyor da etik sorunlar çıkıyor? Toplantılarda, etik
konular tartışılmak zorunda kalıyor. Bu konuda muhtemelen,
sizin de söyleyecekleriniz olacaktır, ama bir kaç temel düşüncem var.
Bir
tanesi, medyanın içinde bulunduğu piyasa koşulları.
Tekelleşme, medya yapısındaki değişmeler vs.
nedenlerle, artık gazeteciler başka önceliklere sahip olmaya
başlıyor.
İkincisi;
medya patronlarının, gazetelerini,
medya kuruluşlarını bir silah olarak kullanma
arzuları.
Üçüncüsü;
serbest piyasanın, yani bugünlerde, son on yıldır çok övülen
politikaların aslında magazinleşmeyi teşvik etmesi. Çünkü
bugün, medyanın tek ölçüsü
kaldı. O da reyting. Başka ölçü yok. Tek amaç, reyting olunca, o
zaman en çok ilgilenilen programlar yapmamız gerekiyor. En çok izlenen
programlar ise, gene biz ekonomiden biliyoruz. En alt düzeye seslenen
programlardır. En alt düzeye seslendiği için, en çok kişiyi
yakalama şansı doğar. O zaman ne yapacaksınız? Oraya
seslenen, daha kolay hazmedilir, daha magazin içerikli, siyasal konulara çok
girmeyen haberler yapmalısınız. Dolayısıyla Türkiyede
şu anda en çok bu tür programlar izlememizin nedeni bu. Çünkü, daha alt
düzeye sesleniyor. Magazin ağırlıklı haberler
yapıyorlar.
Bir
başka neden, bir yığın etik ilke var, ama bu etik ilkeler
birbirleriyle çatışıyorlar. Çatıştıkları
için, gazeteci çok inanmadığı için, bu ilkelerden kendisine en
uygun olan ilkeyi seçiyor. Yani eğer özel yaşam söz konusu ise,
örneğin, kamu çıkarını bahane ediyor. Veya başka bir
şey olduğu zaman başka bir ilkeyi ön plana alıyor.
Aslında inanmıyor, sadece kaçınmak için, bir manevi
yaptırımdan kaçınmak için, ben şu ilkeye değil de bu
ilkeye sahip çıkıyorum diyor.
Bir
de yaptırım meselesi var. Manevi bir yaptırım olduğu
için, ilkelere tamamen gönüllü uymak ya da uymamak sizin elinizde, yani kimse sizi mahkum etmiyor, hapse
atmıyor. Dolayısıyla, o zaman herhangi bir yaptırım
olmayınca, eğer bilinçli değilse gazeteci, yani buna uyma konusunda
bir bilinç geliştirmemişse bunlardan vazgeçebilir. Umarım
yararlı bir konuşma olmuştur. Çok teşekkür ederim.