Eshamil
KARADEMİR (K.MARAŞ):
Kahramanmaraş Gazeteciler Cemiyeti Başkanıyım. Bir
kısım haberler var ki, toplumda, insanlarımızın ruh ve
ahlak sağlığını bozuyor. Şimdi toplumun ruh,
ahlak sağlığı mı birinci plandadır yoksa o
haberin yayınlanması mı birinci plandadır? Bu konudaki
görüşlerinizi istiyorum.
FAKİHOĞLU: Şimdi, toplumun ruh ahlak yapısı nasıl
bozulur, nasıl bozulmaz uzmanların ilgileneceği bir alan,
yalnız şunu söyleyeyim bir malın alıcısı varsa
satıcısı mutlaka oluyor. O, şiddet haberleri veya toplumun
ruh, ahlak yapısını bozan haberler, eğer toplumun
hoşuna gitmiyorsa, yapılacak iş belli. Akşama kadar
okuyucu, eğer o yayın kuruluşunu protesto ederse, telefonla,
faksla vb. kendiliğinden sağlanır, yani bu tür haberler verildiği
zaman okuyucu bu hakkını kullanmalı. Verilmiyorsa, akşama
kadar telefonlarla bana sorup, başka gazete aldırma yönünde
misiniz? diyorlarsa, o durumda da, o insanlar da bunu niye veriyorsunuz
demeliler. Bunu demezlerse, bu kararları biz veremeyiz. Bizim vermemiz
zor. Çünkü, neresi bozar, neresi bozmaz, o tartışmalıdır.
Şimdi
şöyle birşey var aslında,
basın özgürlüğü kavramı diyoruz. Basın
özgürlüğü, aynı zamanda sorumlulukla birlikte kullanılması
gereken birşey. Yani özgürlük, ama sorumsuz bir özgürlük değil.
Dolayısıyla medya, toplumu da düşünerek yayın yapmalı.
Fakat şimdi bu söylediklerin televizyon için geçerli daha çok. Televizyon,
tıpkı genç yaştaki insanları uyuşturucuya alıştırmak
gibi birşey. Önce çok az dozda bir uyuşturucu veriyorsunuz, sonra
giderek dozajını artırıyorsunuz. Televizyonlar da
aslında biraz o noktaya geldiler, yani bu kötü haberleri vere vere toplum
bunlara alıştı. Aslında burada, toplumu suçlamak yani, son
noktada, halk izliyor bunu yapmaya devam edelim gibi bir
anlayışın çok doğru olmadığını
düşünüyorum. Çünkü televizyonlar sadece reytingi düşünen
kuruluşlar olmamalı, aynı zamanda toplumun eğitim düzeyini
yükselten, sağlığını düşünen yapıda
insanlardan kurulu olmalı. Yoksa, en sansasyonel programları
yapanlar, en makbul gazetecilerdir anlayışının giderek
piyasa da egemen olmaya başladığını görüyorsunuz. Yani
bir piyasa kuralı vardır. Ben ekonomiden pek anlamam, ama kötü mal,
iyi malı piyasadan kovar derler. Bunların umurunda değil
aslında, toplum sağlığı filan, onlar için önemli olan
daha yüksek trajlar, daha yüksek reytingler. Ama öyle birşey ki,
halkı alıştırıyorsunuz, ondan sonra kendiniz de tatmin
oluyorsunuz. Yaptığınız şeyin kötü olduğunu
biliyorsunuz, fakat geri dönüş yok, çünkü toplum bunu istemeye
başlamış sizden. Siz, bunun daha fazlasını
vermelisiniz, yani nasıl uyuşturucuya alışmış
birisi uyuşturucudan kurtulamıyorsa bu kötü yayınlara
alışmış. Toplum da artık bunları talep etmeye
başlıyor. Dolayısıyla piyasa böyle talep yaratıyor,
sonra da bu talep edenleri suçlamaya başlıyor. Yani benim
verebileceğim cevap bu.
GERÇEKER: Bence de toplumun sağlığı, toplumun
değerleri çok önemli, ama şimdi bugünkü rekabet düzenine hangi
noktadan başladığımıza bir bakalım. TRT varken,
birden STAR çıktı. STARın slagonu neydi, sansürsüz
yayın. Sansürsüz yayın ne idi? Gece yarısı bir
kadın, 10-15 dakika çıkıyor, bikini mayoyla müzikle dans
ediyordu. İnsanlar erken yatıyordu. Ben çevreme bakıyordum,
bekliyordum özellikle, o saatte herkes kalkıp onu seyrediyordu. Tutti
furitti diye bir program vardı, hatırlar mısınız? Bir
sürü kadın bikinilerini çıkartıyorlar, orada
yarışmacı var, filan. İnsanlar yatıyor, erkenden
kalkıyor, onu seyrediyorlardı. Ne oldu? Şimdi o programlar
gitti. Özellikle o açıdan bakarsanız size çok katılıyorum,
reklamcıların da yaptığı iş budur. Şimdi biz
burada rahat rahat otururken Mesela Hasbi Bey bu koltukta oturuyor.
Reklamcı ihtiyaç yaratıyor, Hasbi Bey, siz böyle bir koltukta
oturmayın, size daha rahat, sallanan bir koltuk verelim, o çok daha
iyidir diyor. Birden Hasbi Beyin kafasında, hakikaten burada çok rahat
bir koltuk olabilir fikri uyanıyor. Ondan sonra diyor ki;
dışarıda koltuklarımız hazır, buyrun bir
tanesini seçin. Önce bir ihtiyaç. Sansürsüz yayın. Kafalarda, eyvah
bizler bir çok şeyi gizlerdik, toplum zaten aç.
Kız
erkek birarada aynı okulda okumuyor, alışkanlığı
yok. İnsanların uygar davranma alışkanlığı
yok. Cinslerin birbirlerine karşı aralarında
arkadaşlığı geliştirecek ilişki ortamları
olmamış, aynı yerde oturmamışlar, elele
tutuşmamışlar, konuşmamışlar. Böyle bir topluma,
bir anda sansürsüz yayın diyorsunuz. Zaten, merak hepimizin derdi, o
değil mi, meraktan başımıza herşey geliyor. O zaman ne
oldu? Buradan başladık ve böylece bir ihtiyaç yaratıldı,
şimdi o ihtiyaç geldi. Tam durulurken, gene bir örnek vereceğim.
Televole diye bir program çıktı. Topçuyla popçuyu bir araya
getirdiler, iki tarafın da ahlakı bozuldu. Herkesin bozuldu, ama size
de katılıyorum. Reklamcı yine ihtiyacı yarattı, tam,
senin ihtiyacına bu cevap veriyor diye, üç tane Televole oldu. Ama bunun
karşılığında, hiç bilgi yarışması
yokken, SHOWda bir bilgi yarışması başladı. Çünkü,
herkesin kafasında; Mehmet Alinin yaptığı gibi,
şaklabanlık para getiriyor düşüncesi hakimdi. Bir baktılar
öbür taraf ta Kenan Işık gibi bir adam, ama para veriyor, soru
soruyor hep. İnsanların merakı, içinde hem para, hem de bilgi,
herkes yarışmaya başladı. Ben de oturup, hiç televizyon
seyretmeyen adam (yani bu tür yayınları seyretmeyen) oturup, SHOWun
o yarışmasını seyretmeye başladım.
Arkasından kaç tane bilgi yarışması geldi.
Size
katılıyorum. İz bırakıyor, ama, o bırakılan
izleri silmek için de bu örneği verdim, bilgi yarışması
örneğini. Doğru örnekleri verdiğiniz zaman, doğru saatte
hedef kitlesine ulaştırdığınız zaman, bütün öbür
izleri silmek mümkün, ama asıl sorun şu: Toplum, bu izlerin,
kendisinde kalmasından ve o tür yayının devam etmesinden yana
mı? Çünkü, bu belirliyor bizi. Yoksa yeni bir örnek verilirse, eskisini
unutup yenisini kabul edecek mi? O da, toplumun tercihi ve bunu da
bilemiyoruz. Ne yazık ki, o reyting düzeni bize tamamen yanlış
şeyler gösteriyor. Herkes de onun peşinden gidiyor.
Salih
TEKİN (ERZİNCAN):
Süleyman Bey, az önce bazı medya kuruluşlarının
yaptıkları yayınlarla ilgili bilgi verdi, örnekler anlattı.
Şimdi ülkemizde bir berberin iş yeri açabilmesi için ustalık
belgesi olması lazım, bir yerlerden izin alması lazım.
Peki, bu medyada, bir gazete çıkartabilmek için, bir yayın
kuruluşu açmak için herhangi bir yerden izin var mı, yani bir
yerlerde bu işin ustalığının tespiti var mı, usta
olduğunu belirtmesi şart mıdır? Böyle bir uygulama
getirilirse nasıl olur acaba?
İRVAN: Bildiğim kadarıyla böyle bir belge istenmiyor.
Yani istenen bazı şeyler var. İkametgahdır, sorumlu
kişidir, şudur budur. Veriyorsunuz, gazete çıkartıyorsunuz,
çıkartma hakkına kavuşuyorsunuz. O kadar. Herhangi bir belge
istenmiyor. Berberlikten daha kolay.
Zaten
aslında, bizim de sendikamız, cemiyetlerimiz vb. var, ama sizin
dediğiniz kurallar, mesela, mimarlar odası var, barolar var, oralara
girmek, orada kalmak belirli kuralları gerektiriyor. Bizde böyle
birşey yok maalesef. Bizde bir karışıklık var, bir
belirsizlik var ve bir boşluk var. Türkiyede siyaseti ve futbolu herkes
biliyor, bir de gazeteciliği herkes biliyor.
İzin
alma meselesine tarihsel süreç olarak bakıldığında, eskiden
krallar izin verirlermiş, yani sen gazete çıkartacaksın vb.
Tabii o, iktidarla medya arasında da bir yakınlaşmayı
getirdiği için kimse de istemiyor aslında, böyle izin müessesesi
olmasını. Şu andaki izin müessesesi bildiğim
kadarıyla, cezayi müeyyide olduğu zaman, polisin adresi bulması
için adres gerekiyor. Fakat burada daha temel birşey var. Mesela, etik vb.
konularda konuşuyoruz, aslında etik, genellikle profesyonel anlamda
yapılan meslekler için geçerli. Gazetecilik de profesyonel bir meslek
olmak iddiasındadır, ama profesyonel bir meslek değildir. Niye
değildir? Çünkü bir okulu yoktur, bir sürü iletişim fakültesi var,
ama bir gazetecinin iletişim fakültesini bitirme zorunluluğu yoktur.
İkincisi;
bilgi birikimi yoktur bu mesleğe özgü. Yani sizin doktor olabilmeniz için,
tıp fakültesine gitmelisiniz, tıp eğitimi
almalısınız, başka türlü size doktorluk yaptırmazlar,
ama gazeteci olmak için bunların hiç birine gerek yok. Paranız varsa
ya da paranız yoksa bile bir gazetede
muhabir olarak başlayabilirsiniz. Eğitim şartı yok,
okul şartı yok hiçbir şeyin şartı yok. Rahatlıkla
çalışabilirsiniz.
Dolayısıyla,
sorun buradan kaynaklanıyor. Bunun için aslında bazı
girişimler, biz, iletişim fakültesi olarak kendi yararımıza
olsun diye bazı girişimler yapıyoruz, mesela, yerel ve ulusal
televizyonlara iletişim fakültesi mezunu kişi istihdam etme
zorunluluğu getirme gibi, ama bunu sektörün çok anlayışla
karşılayacağını zannetmiyorum.
Temelde
sorulması gereken şu, bir beyaz eşya üreticisi, gazete patronu
olmalı mı, olabilir mi? Otomobil satıcısı gazete
patronu olabilir mi, olmalı mı? Dişçi, doktor olmalı
mı, olabilir mi? Bizim alanımız düzenlenmemiş bir alan
olduğu için bunların hepsi oluyor. Sonra
sıkıntılarını da biz çekiyoruz. Ben, devletten
olduğum için çekmiyorum, ama bir sürü insan çekiyor. Para orada.
Kenan
BULUT (AĞRI): Bir genç
katılımcı olarak aranızdan bulunmaktan mutluluk duyuyorum.
Benim, Anadolu Ajansı Genel Müdürüne bir sorum olacaktı, fakat o
burada olmadığı için, o soruyu size yöneltsem acaba olur mu,
bilmiyorum.
GERÇEKER: Sorun bakalım, cevap verebilirsek veririz tabii.
Memnuniyetle
BULUT: Mehmet Bey, en son cümlesinde şöyle bir ifade
kullanmıştı, laik haber, çağdaş haber, demokratik
haber anlayışımızın çerçevesindedir demişti. Ben
haberin laiki veya antilaiki, antidemokratik, demokratik haber,
çağdaş veya çağdışı haberin olup
olmadığını soracaktım. Ayrıca, böyle bir haberin
etik yapı içerisindeki, etik çerçeve içerisindeki durumu
nasıldır, yani biz, bir haberi nasıl çağdaş ya da
çağdışı bir haber olarak değerlendirebiliriz,
nasıl, bir haberi laik ya da antilaik bir haber olarak
değerlendirebiliriz, bunu basına ya da gazeteye ne şekilde yansıtabiliriz?
GERÇEKER: Ben de, Mehmet Beye sordum sizin gibi. Buradaki
maksadınız neydi? dedim. Dedi ki, buradaki maksadımız,
kimseyi inançlarından dolayı ayırmayız, kimseyi
dışlamayız, demokratik bir ortamda yayın yaparız, bunu
kastettim dedi. Bana da mantıklı geldi. Zaten başka türlü
algılamamıza da gerek yok. Yani, bu insan hristiyandır, onun
haberini yapmayayım, şu adam benim gibi düşünmüyor, haberini
yapmayayım yönünde değil. O şekilde düşündüğünü
söyledi, onu kastettiğini söyldi. Ben sordum sizden önce.
Bakın
kural şu; bütün konuşmacılar değindi, Sayın İrvan
da değindi. Haber ayrı, değerlendirme ayrıdır.
Şimdi burada söylenene ben de katılıyorum. Haberin laiki,
çağdaşı, demokratiği olmaz, haber haberdir. Haber, siz ne
güzel söylediniz, olanı olduğu gibi vermektir. Yani, radyoyu
anlattım ya, kafada düşsel bir görüntü çizmek, o bile yok.
Bunların hepsinin altına yazacaksınız. Ahmet şurada,
şu zaman, şu nedenle, şunu yaptı. Haber bu. Ötesi, bu laik
miydi, çağdaş mıydı? Böyle saçma şey olmaz, ama değerlendirmeye
geldiğimiz zaman bunların hepsi giriyor, değerlendirmeyle haberin
ayrılmasının nedeni zaten, duyguların işe
karışmamasıdır, yönelişlerin işe
karışmamasıdır. Habere bakış açısı
olmaz. Yani, habere şuradan bakayım, habere bu tarafından
bakayım diyemezsiniz. Ama, burada birşey var, yazarken bir muhabir
olabildiğince tarafsızlığa yaklaşabilir, ama
kamerayı sırtına alan bir muhabir, bir televizyon muhabiri
düğmeye bastığı anda yoruma başlamış
demektir. Yorumsuz görüntülü haber olmaz. Neden derseniz? Bu, kamera
tekniğinden ileri gelir. Kamera, bir kişiye yukarıdan bakarsa, o
kişiyi küçülten bir görüştür bu, dramatik olarak etkisi öyledir.
Kamera merceği insanın boyunu kısaltır, genişletir,
sizin gibi uzun boylu bir insan, cüce haline gelir. Buna mukabil, kısa
boylu bir adama yerden yukarıya doğru kamerayı tutarsanız,
onu uzun boylu incecik bir insan haline getirirsiniz. Yani, kamerayla
şuradan ya da buradan bakmaya başladığınız anda,
yani aman şurasından alayım dediğiniz anda yoruma
başlamışsınız demektir. Burada, kameranın
yapacağı, tarafsızlığa en fazla yakın
olacağı nokta, göz hizası, yani görüntülemek istediğiniz
şey, kameranın, sizin gözünüzün hizasında olacak, ne sağ
açıdan, ne sol açıdan, ne yukarıdan, ne aşağıdan
oynayacak. Yüzeyden ve hiç bir kamera tiriği kullanmadan karartma, açma
kullanmadan olduğu gibi oradan tespit, yani olayı yüzünden tespitle
ancak ulaşabilirsiniz, ama şuna katılıyorum yazıda
tarafsızlık çok daha mümkün, ama görüntüde tarafsızlık çok
zor. Hele radyoda, çok daha zor. Seçmek, sözcük seçmek onları yan yana
dizmek, birini önce, diğerini sonra, virgülü buraya veya şuraya
koymak insanların kafasında çok değişik görüntüler
yaratabilir. Radyoda çok zor, gazetede kolay, televizyonda dikkkat isteyen bir
iş. Ama haberin çağdaşı, demokratiği olmaz, haber
haberdir.
Hıdır
KELEŞ (KARS) : Adamın birinin çok
derdi var. Derdini anlatacak. O anlatmadan, o başlıyor anlatmaya,
adam oturup ağlıyor. Niye ağladın? diyor. Senin derdine
ağladım diyor. Şimdi biz yerel basın olarak, buraya gelmişiz, patronlarımıza
birşeyler anlatacağız. Bunlar da bizim sorunlarımızı
Ankaraya taşıyacak, efendim bize çareler getirecek derken, o kadar
sızlandınız ki, ben sizin halinize ağlamaya
başladım. Şimdi buradan başlayarak, bizim gazete sahibimiz
burada, zaman zaman içimde uhde kalmış, o uhdemi burada dile
getirsem, beni bağışlasın ama, bu bütün patron
basının huzurunda, belki onun şahsına yöneltilmiş
olur, ama ben bütün patron basın için veyahutta patron basını
dersek, biraz yanlış mı olur, tekelleşmiş basın
diyelim. Siz, tekelleşmiş basının, içinde değilsiniz,
bunu biliyorum. 29 yıldır onun içindeyim. Kimin ne
yaptığını da biraz biliyorum.
Benim
size soracağım iki soru var.
Birincisi, haberin kutsallığından söz ettiniz, ama birşeyi
unutmayalım, bizi
bağışlayın anlatırken içimizde uhde
kalıyor.
İnsan
unsuru değişkendir. İnsan unsurunu bir potaya koyup tam
eritemezsiniz. İnsan unsurunu bir potada eritmek mümkün değil, bu
biraz hayal olur. Bundan çıkmak lazım. İlkeleri
anlatıyoruz, o doğru, ama birşey var. Haber özelliği çok
önemli. Onun kutsallığından söz ettiniz. Ama taşraya bir
muhabir atıyorsunuz yahut bir muhabir buluyorsunuz. Diyorsunuz ki; sen
benim muhabirimsin. Parayı da Ahmetin de eline veriyorsunuz, Mehmetin
de eline. O, meslekten anlıyor mu, anlamıyor mu? O ayrı. Bize,
yerel basına sıkıntı yaratıyor o da ayrı. Sahsiyetiyle
yaratıyor, kişiliğiyle yaratıyor, bilgisiyle, gidip öyle
şeyler söylüyor ki; ben basınım diyor, valiye öyle şeyler
diyor ki, bu benim hakkımdır diyor. Onun hakkı yok, orada
kanun da yok, nizam da yok, birşey de yok. O bize sıkıntı
getiriyor, sahsiyetimizi zedeliyor. Şimdi muhabir haber gönderiyor,
doğru haber kolay kolay gazetenin manşetlerine girmez, ama adam kendi
haberini gazetenin manşetinde görmek için uyduruyor. Şimdi doğru
yazdığı zaman sen onu almıyorsun manşete,
adamın onuruna dokunuyor, ben de
manşete gireyim veya ben de haber yapayım... Bu sefer yalanları
uyduruyor. O yalanları uydurunca, gelip manşete giriyor, onu gören
bir başkası, ben de uydurayım bu yalanı diyor. O da
manşete giriyor.
Şİmdi
orada birşeye bakmak lazım. Acaba bu yalan haberi yazan mı,
yoksa onu yazdıran mı? Şimdi buna iyi bakmak lazım, takdiri
size bırakıyorum.
İkincisi;
biz hep şunu deriz, bir gerçek var. Siz büyük marketsiniz, ben küçük
bakkalım. Ben, mahalli gazeteci olarak çok küçük görüyorum kendimi sizin
karşınızda, çünkü ben sadece Karsa hitap ediyorum, siz
Türkiyeye hitap ediyorsunuz, ama o hitabenizin içerisinde kârınız
kendinize, benim de kârım kendime. Ben, az hitap ediyor, az
kazanıyorum ama müşterek bir davamız var. Basın
dendiği zaman, ne sizi ayırıyor ne beni ayırıyor. Bana
da, size de basın diyor. Size
büyük basın deniyor, o ayrı. Burada şahsiyetlerimizde
ortaktık. Şimdi bu ortak şahsiyetten hareketle şunu söyleyeceğim.
Halk basını iyi görmüyor. Tamam, eğer basın yalan haber
veriyorsa, o halk onu istiyor, ben tohumu nereye ekerim? Üzüm nerede biterse,
oraya ekerim, Buğdayın biteceği yere ekerim, arpayı da
biteceği yere. Eğer bu halk böyle istiyorsa, bu halk yalan haberleri
kendi doğuruyordur, kendi doğurduğu için basın veriyordur
önce suçlu müşterektir, halktır, ama ben şuna inanıyorum,
Halkın önünde olmak lazım, halkın gerisinde değil.
Siz
dediniz ki; ben, haberi böyle istedikleri için veriyorum. Kim yönlendirecek?
Bu halkı birileri yönlendirecek. Bana göre medya yönlendirecek, basın
yönlendirecek, doğruları yönlendirecek. Bu doğruları ne
zaman vereceğiz? Ben doğruyu verirsem, az satarım. Kabul de,
doğruyu vererek çok satmanın yolu yok mu acaba? Bana göre var. Nedir?
Halka inmiyorsunuz, Anadoluya, Ankaradan üç numaralı gözlükle
bakıyorsunuz. Bana, benim karşıma, beş numaralı gözlük
lazım. Ben, bir gazete çıkartsaydım eğer, o gazetenin mesul
müdürü olsaydım veya sorumlu bir kişisi olsaydım, halka inerdim.
Nereye? Adapazarına, Konyaya, Karsa, Hakkariye, Vana, heryere
giderdim. Önce halk ne istiyor? Halkın özüne inerdim. Kime? Köylüsüne,
çobanına gidip, Karsa geldim. Valiye gittim, Belediye Başkanına
gittim. Kars budur. Olmaz! ATV bir haber verdi, bir çarıklı
çoçuğu çıkarttı, efendim işte Kars dedi. O kadar
utandım, o kadar üzüldüm ki... Halbuki Karsta her caddeyi dolduran
arabalar var, Kars o kadar... yani sen bir insan bulmuşsun, Kars
demişsin. Olacak şey değil.
Şimdi
bir defa kendimize bakalım, Halka inemiyoruz, halkın ne
istediğini bilemiyoruz, halkı tespit edemiyoruz. Bir valiyle, bir
belediye başkanıyla halkı tespit edemezsiniz. Benimle halkı
tesbit edemezsiniz, Karstaki beş tane tüccarla halkı tespit
edemezsiniz, esnaf kuruluşlarıyla edemezsiniz, çünkü esnaf
kuruluşları, zaten kendi kuruluşundan kendini
soyutlamış. O zaman halkın özü, özü önemlidir, o özünü bulmak,
ona inmek, ne istediğine hitap etmek, trajı artırmak, ama
doğru yönde artırmak, doğru yönde yönlendirmek vatan görevidir,
insanlık görevidir. Bunu yapmak zorundayız ve bunu yapmak basına
düşer. Saygılar sunuyorum.
FAKİHOĞLU: Birinci maddeye geleyim. Şimdi, Türkiyedeki insan
kalitesi bellidir. Her gazete elbette yetişmiş, kültürlü,
donanımlı bir muhabir ister. Gazeteler için bu bir prestijdir. Zaten
mümkün olduğu kadar, onu da yapmaya çalışır, ama hiçbir
gazete tam güvenmediği, tam tanımadığı bir muhabirin
gönderdiği haberi doğru kabul ederek, araştırmayarak,
manşete çıkartmaz, yani sansasyonel olayların peşinde olan
gazeteler hariç. Diyelim ki Karstan, Vandan... Bırakın Karstan,
Vandan... Ankaradan, İstanbuldan bir muhabirimiz, o söylediğiniz
şekilde bir haber yaparsa, onu araştırmadan biz zaten
büyütmeyiz. Değişik kaynaklardan doğrulatmadan bunu vermeyiz,
ciddi hiçbir gazete de bunu yapmaz.
Bütün
bunları yaptınız. Buna rağmen yanıldınız.
Mümkündür, insansınız. O, binde bir olur ama, düzeltmesini
verirsiniz. Bir muhabirimizin ille manşete çıkayım diye
yaptığı yalan haber bizde manşet olmaz. Bizim gazete için
bu geçerli değil.
İkincisi;
halk istiyor demek tabii farklı, yani ben yalan haberi vereyim,
şunu vereyim, halk onu istiyor demek değil. Bunu kasdetmedim,
verdiğim bazı örnekler vardı, şimdi üçüncü sayfa haberleri
için söyledim, intihar haberleri, cinayet haberleri vb. Hepiniz evinize bir
gazete alın, gidin gözlemleyin. Evinizde gazete açılınca ilk
önce neresi okunuyor? Objektif olarak düşünün. Ben, sadece bir intihar
haberini vermeden, vermediğim için daha doğrusu, o gün maruz
kaldığım okuyucu tiplerini aktardım. Bunun beni
ezdiğini söyledim, yani o ağırlığı ben her gün
kaldıramam, ama eğer okuyucu, sizin gibi duyarlı olan okuyucu,
olumsuz haberler için aynı tepkiyi gösterirse, onun
ağırlığını da kaldıramam. Yani, beni
dengeleyin, o zaman beni tek taraflı bırakmayın, hoşunuza
giden şeyleri bildirin. Hep halk adına ahkam kesiyoruz, halk
dediğimiz kim? Halk hakikaten bizim söylediğimiz, bizim beynimizde,
zihnimizde canlandırdığımız insanlar mı? Yani,
halka rağmen ben halkı nasıl değiştiririm? Ben, sadece
habercilik yaparım, gerçekleri bildiririm, mümkün olduğu kadar,
halkın zararına gördüğüm şeyleri vermemeye
çalışırım. Benim başka bir misyonum var mı?
Bilmiyorum, gerisi bilim adamlarının işidir. Onların
anlattıklarını aktarırız. Daha fazla da
ayrıntıya girmeyim ama yanılttığımı
zannetmiyorum
Efendim
gazetelerde 15-20ye yakın yazar var. Bir bakıyorsunuz bir
yazarımızın yazdığına, bir tepki telefonu
geliyor. Allah belasını versin böyle yazar mı olur? Yarım
saat sonra birisi geliyor ne güzel yazılmış, ne güzel fikirler
var. Şimdi, halk hangisidir? Bunlarda zaten bizim
yanıldığımız nokta şu, benim
anladığım kadarıyla, benim gibi düşünmeyen ölsün.
Herkes benim gibi olmak zorunda, benim gibi düşünmek zorunda, en
doğrusunu ben bilirim. Hayır öyle değil. Toplum
çeşitlidir, renklidir, 60 milyon insan var Türkiye de, 60 milyon ayrı
insan var. Kimisi elmayı sever, kimisi üzümü sever, kimisi armutu sever,
hepsini illa elma ye diye mahkum edemeyiz ki. Belli kurallar var, ilkeler
var, yasalar var. Bunun içinde kalmak üzere yazarlar görüşlerini yazar,
onlar serbesttir, müdahale edemeyiz. Renklilik buradadır. Mesela benim, Sabah
gazetesinde tiryakisi olduğum yazarlar var. Hürriyet gazetesinde tiryakisi
olduğum yazarlar var, ama yazısının
başlığını dahi görmek
istemediğim insanlar var, yani şimdi hangisi doğrudur?
Bilemiyorum, burada anlatabildim mi, bilmiyorum.
İkinci
husus, halka inme meselesine gelince, halka inmeyen, köşklerde
yaşayan insanların sayısı bir elin beş
parmağını geçmez, onu söyleyeyim size. Gerisi ister Ankarada
olsun, ister İstanbulda olsun, hepimiz halkın arasındayız,
halkın arasından çıktık hiç korkmadan. Yani, çok az
sayıdaki azınlığı da genelleştirmemek lazım.
O söylediğiniz örnekler için, belki olabilecek bazı gazeteler var.
Sansasyonel haberlere ağırlık verir onlar, bizim
dışımızdadır bunlar, ben bunu ciddi gazeteler için
söylüyorum. Ya o söylediğiniz o hastalıklar, o gazetelerde
vardır. Onlar da bunu bilerek yapıyor, alanlar da bunu bilerek,
okuduğu haberin de uydurma olduğunu bilerek alıyor. Bu bir
hastalıktır. Allah ıslah etsin.
GERÇEKER: Bende bir kaç şey söylemek istiyorum bu konuda.
Yerel
sorunların, yerel olayların ulusal alana taşınmaması meselesi, aslında ulusal
olayların uluslararası alana taşınmamasıyla çok
paralellik gösteriyor.
Ben,
bundan 10-12 yıl önce İngiltereye gitmiştim. İngiltereye
giderken, Türkiyenin ne kadar büyük bir ülke olduğunu düşünüyordum.
İngiliz medyası, bizden nasılsa söz eder, oradan takip ederim
diye, her gün açıyordum İngiliz gazetelerini, Türkiyeye ilişkin
hiç haber yok. Olanlar da ara sıra çıkıyor, çok olumsuz
haberler.
Bunun
temel nedeni şu: ulusal medya nerede tüketiliyorsa oraya göre haber
yapıyor. Dolayısıyla yerel düzeyden gelen haberler olumsuz olmak
zorunda. Olumlu bir haber Erzincandan, buğday rekoltesi çok yüksek
gibi, bu haber olmaz, ama Erzincanı sel basarsa haber olur, deprem olursa
haber olur. Dolayısıyla, ulusal medyanın gözünde yerel olaylar
hiç görülmez, sadece olumsuzluklar vardır ulusal medyada. Onun için
muhabirler de bunu keşfetmişlerdir aslında, ona göre habercilik
yaparlar. Bilemiyorum tam pratiğini.
Bir başka sorun, bunun çözümü yok. Ulusal medya bunu nasıl çözer bilemiyorum, ama bu yerel düzeyde çözülebilir. Şöyle ki, aslında yerel medya çok önemli, biz tabii yerel medyaya ilgisiziz.
İRVAN: Ben, gerçi medyadan değilim, ama üzerime
alındım. Şimdi şöyle birşey var, dünyada giderek
farklı bir gazetecilik türü denenmeye başladı. Türkiyede henüz
bunun örneği yok, umarım şimdiden birileri bunu dener. Sivil
gazetecilik diye bir gazetecilik türü. Tamamen halkın güdümüyle hareket
eden bir gazetecilik türü. Mesela, seçimler olacak. Seçimler öncesinde bir
kamuoyu yoklaması yapıyorlar. Halkın gündeminde neler var?
Erzincanın sorunları nelerdir? Siyasetçiler ne söylerse söylesin,
medya bu sorunları takip ediyor, siyasetçilerin gündemini izlemiyor,
siyasetçi geldiği zaman, o halkın oradaki sorunları
doğrultusunda soru soruyor, o sorunları takip ediyor, sorun
gazeteciliği yapıyor, eğer bu tür bir gazetecilik Türkiye de
denenirse, eminim bu ancak yerel düzeyde başarılı olabilir, yani
yerel demokrasinin güçlenmesi acısından da bunun çok önemli
olduğunu düşünüyorum.
FAKİHOĞLU: Ben birşey ifade etmek istiyorum. Biz dahil hepimiz bu
ulusal medyaya çok yükleniyoruz. Bana göre biraz haksızlık
yapıyoruz. Şimdi hepimizin tenkit ettiği bir nokta var, en çok
İstanbul haberleri çıkar. Hiç dikkat ettiniz mi, İstanbulda bu
gazetelerin satış rakamlarına hiç baktınız mı?
İstanbulun Türk ekonomisindeki ağırlığına
baktınız mı? Gazeteler neredeyse satışının
yarısını İstanbulda yapıyor, müsaade edin de o
yarısına, hitap ettiği insanlara da o kadar yer versin.
İkinci
husus; haber zaten genellikle insanı rahatsız eden birşey olur.
Her taraf güllük gülüstanlıksa sık sık haber olmaz, zaten, bir
insan yürüyor. Bu adam düzgün yürüdü demezsiniz, ayağı taşa
takıldı, düştü, o zaman dikkatinizi çeker. Ama buna rağmen
siz veya başkaları çok güzel bir haberi gönderdiğiniz zaman
girmedi mi gazetelere? Ben, hiç şahit olmadım. İnsanlara moral
veren, insanları güldüren, sevindiren, müjdeli bir haber geldiği
zaman, biz atlıyoruz o habere, onu söyleyeyim, ama herşey normal
zamanda devam ediyor. Bu zaten, haber değil, nesini anlatacağız
bunun? Şimdi burada duralım. Bize vurun da, düşünerek vurun,
yani biz felaket tellalları değiliz, bunu söyleyeyim. Hepimiz güler
yüzlü bir gazete vermek istiyoruz, hepimiz öyleyiz, haberleri ararken, insanların
hoşuna giden birşey var mı, ona bakıyoruz, gerçekten
bakıyoruz, hepimiz de öyleyiz, ama siz bunları ararken, bir adam
kendi ailesinden beş kişiyi öldürmüş, bununla
karşılaşıyorsunuz. Vermeyecek misiniz? Bunu verdik diye,
siz niye bunu veriyorsunuz? dememek lazım, bilmiyorum.
Ali
ESKALEN (K. MARAŞ): Ben Süleyman hocama bir
soru sormak istiyorum. Konuşmasında, bir öğrencisinin mezun
olduğunu, daha sonra yanına geldiğini, SHOW TVde bir haber
yaptığını, kendisinin de tabii bunu izlemediğini söylediğini
anlattı bize. Haberi de, konusunu da öğrendikten sonra, bu tür
şeyler için yanına gelmemesi gerektiğini bize anlattı ve
kendi kendini sorguladığını söyledi. Acaba burada Süleyman
Bey kendi kendini sorgularken, kendi öğrencisine de sordu mu, neden böyle
bir haberciliği seçti? diye. Teşekkür ediyorum.
İRVAN: Bir yanlış anlamayı düzelterek konuya
gireyim. Bu öğrencimiz mezun değil. Dolayısıyla onu
sorgulayacak vaktim var. Şimdi burada şunu söylüyorum ben. Biz
aslında bu toplantıda da, okulda da konuşurken aslında
anlaşıyoruz, yani burada benim söylediklerime ya da sizin
söylediklerinize karşı çıkan olmuyor. Sorun birden bire, medya
sektörüne girince başlıyor. Bunu çözemiyoruz. Nedir? Bu insanlar
burada güzel güzel düşünüyorlar, herşeyde anlaşıyoruz,
sonra piyasaya çıkınca birden bire sanki biz onları hiç
tanımamışız, hiç onlarla konuşmamışız
gibi, bambaşka bir insan çıkıyor karşımıza.
Kendimi
de sorguluyorum tabii, yani bende eksik olan nedir ya da öğrencilerle
iletişim problemim mi var acaba? diye. Bu tabii aslında sadece benim
sorunum değil. Bu, herkesin sorunu. O sektördekilerin de sorunu. Ben
diyorum ki; senin haber müdürün kim? Haber müdürünü söylüyor. Ben haber
müdürünü tanıyorum. O insana da diyorum ki, ben senin haber müdürüne söyleyeceğim,
bak bunları sana yaptırmasın, bunlar yanlış
şeyler, peki niye yaptırıyor bunları sana, bunların
yanlış olduğunu bu bilmiyor mu?
Buradaki
sorun şu, eğer bir gazetede, bir televizyonda siz muhabire ne
söylerseniz söyleyin, haber müdürü, genel yayın yönetmeni, gazete,
televizyonun patronu sizin savunduğunuz ilkeleri savumuyorsa, o gazetede
siz, bu ilkeleri gerçekleştiremezsiniz. Patronun iyi niyetinden söz
etmiyoruz, hep gazetecinin iyi niyetinden söz ediyoruz, halbuki
patronların da aynı etik anlayışa uygun olması
lazım. Olmadığı zaman, patronun gücü var, sizi alır
kapının önüne koyar. Nitekim koyuyor da, hatta bunun için değil,
etik davrandığınız için değil, işinizi
göremediği için veya reytingi artıramadığınız
için kovuyor.
Dolayısıyla
gazeteciler, o zaman, karın doyurmak mı, etik düşünmek mi?
ikileminde kaldığı zaman, etik düşünmezler. Kimseden de
bunu bekleyemezsiniz. Dolayısıyla biz çok büyük bir kaos
içerisindeyiz, bir yandan iyi bir gazeteci nesli yetiştirelim, diye
uğraşıyoruz, ama öbür taraftan sektörün dayattığı
bir mantık var, bir piyasa ahlakı var, yani bizim
onaylamadığımız, piyasanın kendi ahlakı var.
Böyle bir ahlak anlayışı var. Dolayısıyla bozuyor. Ne
gönderirsek gönderelim, orada kendi standartına uyduruyor geleni. Bu
nasıl çözülebilir? Gazete yönetmenleri, genel yayın yönetmenleri,
haber müdürleri de aynı bilinç içinde habercilik yapmaya karar verirlerse.
Başka türlü, muhabirleri çokta suçlamıyorum açıkçası ama,
şu önemli. Muhabirin en azından yaptığının
yanlış olduğunu bilmesi önemli benim için. O öğrencim
bilmiyordu. Ben, onun için üzüldüm. Yaptığının
yanlış olduğunu bilmiyor. Öğrencim bilse en azından
hayıflanacak, yani böyle bir haber yaptık, zorla bana
yaptırdılar, ama yanlıştı diyecekti.
Hanifi
POLAT (AĞRI): Ben öncelikle Erzincan
Valiliğine ve Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne,
böyle bir organizasyondan dolayı ve bizlere sorunlarımızı
dile getirme imkanı tanıdıkları için teşekkür
ediyorum.
Şimdi
dünden beri konuşmacılarımızın
konuşmalarını dinledik ve benim dikkatimi çeken birşey
oldu. Genelde bütün konuşmacılarımız gazeteciliğin
gerekliliklerinin yerine getirilmediğini, habercilikten uzak, habercilik
adına çok daha başka şeylerin
yapıldığını söylediler. Çeşitli nedenler de
ortaya attılar. Bunları tek tek söylemeye gerek yok. Bunun yanı
sıra bir de basın yayın kuruluşlarına, basın
yayınla, medyayla veya gazetecilikle ilgisi olmayan insanların patron
olduklarını söylediler. Bu tip şikayetler sürekli olarak dile
getirildi, ama bununla ilgili, hiç bir şekilde, nasıl bir çözüm
getirileceği söylenilmedi. Bu konuda herhalde çözüm getirecek kişiler
bizler değiliz, zira böyle bir zihniyete sahip olan patronların
direktifleri doğrultusunda çalışan kişileriz. Biz, yerel
bazda çalışıyoruz ve biz ne kadar gerçekçi bir haber, doğru
bir haber gönderirsek gönderelim, mutlaka bir sansür uygulanıyor ya da
kedi menfaatleri doğrultusunda bu haber yayınlanıyor ya da
yayınlanmıyor. Bu konuda yaptırım gücü olan herhangi bir
kamu kuruluşunun olup olmadığı veya varsa, bu konuyla
ilgili herhangi bir çalışmanın yapılıp
yapılmayacağına dair kimse birşey söylemedi. Bu konuda bir
açıklama getirilirse çok memnun olurum.
İkincisi;
basın özgürlüğünden bahsedildi. Basının özgür
olmadığı söylenildi, ancak ben bu konuda bir ikilemdeyim.
Niye? diyeceksiniz. Çünkü, bir tarafta kendi görevinin gerekliliklerini
yerine getirmeye çalışan, kendi sorumluluğunun bilincinde olan
bir basın var ve bunu canını dişine takarak, görevini
yerine getirmeye çalışan insanlar var, ama bunu yapmakla birlikte bir
sürü zorluklarla karşılaşıyor bu insanlar. Yani, bir sürü
engeller onların önüne çıkıyor ve bunları tek tek anlatmaya
gerek yok, siz daha iyi bilirsiniz ve herkes bunu anlattı.
Dolayısıyla, bu insanlar özgür değil, ama diğer tarafta da
çok aşırı derecede özgür olan bir basın var. Kendi
menfaatleri doğrultusunda yayın yapan, asan, kesen, biçen, yeri
geldiğinde yargıya, yürütmeye, yasamaya yani ondan daha
ağır bir şekilde kendi gücünü ortaya koyan, maalesef böyle bir
basın var Türkiyemizde. Bu konuyla ilgili de bir açıklama
yapılırsa memnun olurum. Çok teşekkür ediyorum.
FAKİHOĞLU: Şimdi tabii siz, işin hep karanlık
noktalarını gördünüz. Burada anlatan arkadaşlarımız,
genel ilkeleri anlattılar, uymamız gereken ilkeler bunlardır,
şunlara yeteri kadar uyamıyoruz, eksiklerimiz bunlardır dediler,
tabii ki anlatacağız, tabii eksiğimiz varsa üstünü örtecek
halimiz yok
İkinci
husus, patronları galiba yalnış anlıyoruz, yani sanki
patron gazetede, televizyonda sabahtan akşama kadara her işe müdahale
ediyor, şu haber girsin, şu girmesin diyen bir adam.
Patronların bununla ilgisi yok. Patron, bir ekibe teslim etmiş.
Çoğu patron, gazetesi veya televizyon haberleri çıktıktan sonra
haberdar olur. Oradaki arkadaşların inisiyatifidir, oradaki
arkadaşlar da belki sizden 10 yıl önce Ağrıdaydı veya
Diyarbakırdaydı, sonra Ankara da, sonra....
Bir
başka konu; sizin gönderdiğiniz güzel bir haberi, hiç bir gazeteci
çöpe atamaz, o lüksü yok, yani profesyonelce. Gerçi hocam, kabul etmiyor, ama
ben öyle söyleyeyim, profesyonelce gazetecilik yapan birisi önüne gelen çok
güzel bir haberi görmeyecek. Bu mümkün mü? Mümkün değil. Fakat,
farklı olan nokta şu, yani size göre çok güzel olan bir haber, belki
ona göre iyi değil. Siz Ağrıda, o çerçeveyle bakıyorsunuz,
sizin için çok çok önemli ama, o adam, belki başka türlü düşünüyor,
daha tepeden bakıyor.
Bir
de, belki haberin doğruluğuna emin değil, yani siz, orada bir
bürokratı yerden yere vurmuşsunuz, mesela, sizin
yaptığınız bu haberden sonra savcı beni
çağıracak, beni sorguya çekecek, şimdi hesabı ben
veriyorum, sen vermiyorsun veya siz birisine birşeyler söylemişsiniz,
onun parasal değerini patron ödüyor. Şimdi bu haberleri
değerlendirirken hepsine dikkat etmek zorunda. Bunlarda kişilik
haklarına saldırı var mı, hakaret var mı, vb.,
yarın DGMye çağırıp ifade alırlar mı? Hepsinin
ışığında habere bakarak değerlendiriyor, yani
sizi yok saymak, size bir düşmanlık, patronluk, faşistlik...
Patronlar öyle vampir insanlar değil. Niye patron olursun? Patronda
sermaye var, onun için, yani gazetelerin şimdiki alt
yapılarını, dünyanın parasını yatırıp
ancak yaparsınız. Onu patronlar yapabilir, onun için patronlar
giriyor bu işe. Patronlar olmazsa Türk basını bu noktaya
gelemezdi. Yani ne şimdiki uydu teknolojisi, ne şimdiki bilgisayarlar
vb. olmazdı. Bu işler parayla oluyor, eksiklikse bu da onların
eksikliği, yani hepsini birarada tutup çöpe atmamak lazım.
POLAT: Özür dilerim. Siz, patronlar olmazsa bu imkanlar
olmazdı dediniz. Bana göre patronlar, yani bazı patronlar, bir
genelleme yapmıyorum, bazı patronlar olmasaydı bugün yerel
basın bu sorunları da belki yaşamazdı. Niye?
diyeceksiniz. Çoğu kez, daha doğrusu bizim bildiğimiz bir sürü
medya patronu, gazetecilikle ilgisi olmayan insanlar... Bir de siz diyorsunuz
ki; patronlar habere müdahale etmiyor. Ne yazık ki ediyor. Biz bunu
sürekli olarak görüyoruz, herkes görüyor, ki siz
konuşmalarınızda kendiniz belirttiniz bunları. Kendi
ideolojileri doğrultusunda veya kendi menfaatleri doğrultusunda haber
yapan bir sürü yayın kuruluşu var ve ben bir örnek vermek istiyorum, hükümetin
adını da vermek istemiyorum. Bir hükümet geldi iktidara. Bir
basın yayın kuruluşunun gidişatını ben takip
ettim. İlk başta o hükümet, çok güzel bir şekilde desteklendi. O
hükümetten herhalde bazı beklentileri vardı. Daha sonra bu konuyla
ilgili beklentilerini alamadığı için, bu sefer hükümete
yüklenmeye çalıştı, bunu eleştirmeye
çalıştı. Belki sizler de bunun farkına
varmışsınızdır.
Diğer
bir husus; siz dediniz ki; sizin haberiniz güzel olursa, sansür uygulanmaz,
güzel bir haber olursa yayınlanır. Bir örnek vermek istiyorum bu
konuda. İki-üç ay önce, belki Ağrı kurulduğundan bu yana
ilk kez sağlık alanında çok güzel gelişmeler oldu.
Hastanede olsun, sağlık kurumunun diğer bölümlerinde olsun, çok güzel
gelişmeler oldu ve bunlar çok belirgindi. Buna sevindik. Çok güzel
gelişmelerin olduğunu gördük, gittik bir haber yapmaya
çalıştık. Güzel bir haber ortaya çıktı. Ben, bunu
gönderdim. Daha önce kendisine çalıştığım medya
kuruluşuna, gazeteye ve televizyona gönderdim. Bana, televizyondaki haber
müdürünün söylediği şey şu; biz bunu bu şekilde
değil, sen gidip, falan falan görüntüleri çekip getireceksin, biz,
sağlık sorunu, sağlık skandalı olarak geçeceğiz
dedi. Biz, güzellikleri göstermeye çalışırken, bizim ellerine
baktığımız patronlarımız, bu şekilde davranıyor.
Teşekkür ediyorum.
FAKİHOĞLU: Şimdi tabii ben, bunun ayrıntısını
bilmiyorum, ama aklı başında hiç bir haber müdürü, siz,
şöyle güzel birşey var diyorsanız, sen bunu kötü bir
şekilde yap, skandal olarak verelim... Aklı başındaysa,
dememesi lazım. Kötü emsal, emsal kabul edilmez, onu da söyleyeyim. Sonra,
patronların sansür etmesi, etmemesi zannediyorum yanlış
biliniyor. Tekrar söylüyorum, patronlar belki belli şeyleri söyler, fakat
müdahale etmez, sık sık müdahale etmez . Bir ekibe vermiştir.
Üçüncüsü;
gazeteci olmayan patronlar diyorsunuz. Kaç patron tanıyorsunuz? Gazeteci
olmadığını nereden biliyorsunuz, hepimiz birbirimize
vuralım, hepimiz tenkit edelim, ama hep böyle kara çerçeveyle, hep olumsuz şeyleri söylemek...
Bilmiyorum, biraz yanlış, söylediklerinizin doğru
olanlarını, eksiklerimizi dünden beri zaten biz de söylüyoruz, hep
söylüyoruz, ama şimdi bu eksiklerimizi kar topu gibi büyütüp büyütüp bir
kaç kişiye yapıştırıyoruz. Biraz adaletsiz oluyor gibi
geliyor bana, ama samimiyetimle söylüyorum bunu size. Patronlara, kimseye
yaranmak gibi bir durumum yok, bunu tekrar söyleyeyim size, ama objektif olarak
gördüğüm bu.
GERÇEKER: Şimdi efendim, artık kapanış
konuşmasını yapıyorum.
Bakın,
bundan beş altı yıl önce böyle bir toplantıda, sadece bir sayfa,
iki sayfa, üç sayfa gazete basan yazılı basın mensupları
vardı, yani biz onları görüyorduk. Sorunlar, sorunlar... Devlet,
makina almama yardım etsin, binama yardım etsin, kredi versin...
Beş altı yıl sonra, bugün
geldiğimiz noktada, radyolar var,
televizyonlar var. Bunlar hem yerel
planda yayın yapıyorlar hem ulusal basının, yaygın
medyanın muhabirleri olarak görev yapıyorlar. Düzenlenmemiş bir
ortamda çalışıyorsunuz. 212 sayılı yasa yok, iş
kanunu, basın iş kanunu vs. Toplum öylesine büyük bir hızla
gelişiyor ki, oralarda, bundan üç beş yıl önce konmuş olan
kurallar, üç-beş yıl sonra etkisiz kalıyor. Boşlukları
görülüyor, ama ne yazık ki yasama, o hızla toplumun
değişimine ayak uyduramıyor. Elbetteki bu düzenlenmemiş
ortamda çalışıyor olmanın bazı
sıkıntıları var. Bir kere bunu düşünmek lazım.
Ama beş, altı yılda nereden nereye geldiğimizi bir
düşünün, onun için eleştirilerde biraz insafsız olmaktan
kaçınıp, insafa doğru yönelmekte fayda var.
İkincisi;
size bir olay anlatacağım. Bu bir televizyon yönetiminde görülen bir
olay. Her sabah, oğlum, çabuk AGBnin rakamları geldi mi?
Oğlum, nerede kaldı? Getir de bakalım, dün
yayınladığımız programlar ne olmuş,
kaçıncı olmuş? Şimdi bakın, bir reklam verelim, yani
diyelim ki TOFAŞ fabrikasının kendi ürünlerini tanıtmak
için reklam ihtiyacı var. Bu reklamı TOFAŞ
fabrikasının ürünlerini alabilecek hedef kitleye
ulaştırması lazım. Kimdir? Otomobilleri, altı milyar
ile on milyar arasında satılıyorsa, demek ki, her yıl
altı milyarla, on milyar arasında para harcayabilecek, 300 bin
otomobili alabilecek, 300 bin adama bu mesajını
ulaştırması lazım, benim otomobillerim iyi. Bu
düşünceyle reklam firmasına diyor ki; şu otomobilleri satacak
bir reklam hazırla. Reklamcı, reklamını
hazırlıyor. Kimlere? Altı milyarla-on milyar arasında her
yıl para ödeyebilecek tipte insanlara. Üniversite mezunu, vs. şu
kadar para kazanır... bir izleyici portresi çıkartıyor. Bu
izleyici portresi hangi programları izler? A,B,C programlarını.
Tamam, bu reklamları buraya koyalım diyor. Koyuyor ve reklam
yayınlandıktan sonra reklam verene diyor ki; senin hedef kitlenin
izlediği şu programlara, ben reklamı koydum,
dolayısıyla senin izlenme oranın şudur. Bu programı
şu kadar kişi izledi.
Şimdi,
reklamların etkili olup olmadığını değerlendirmek
için yapılan bu sistemi getirip alıyorsunuz, burada programların
değerini belirlemek üzere kullanıyorsunuz. Yanlış. Bu
yanlış dolayısıyla sizin gönderdiğiniz o olumlu
hastane haberi hiçbir işe yaramaz. Oysa, o olumlu hale dönüşmüş
hastane özelleştirilecek olsaydı, yani o işletme para üretecek
olsaydı aynen girerdi, ama üretecek bir durumda olmadığı
için, hemen program değerlendirmeye, o değerlendirmeye
bakıyorsunuz. O zaman, buna bir olumsuzluk getirelim, haberlerin içine
sokalım, seyirciyi artıralım, reklam daha fazla gelsin
diyorsunuz.
Ben
kaçıncı defadır katılıyorum. Bu masanın, bu
tarafında oturan kişiler olarak, sizlerle konuşmaktan,
görüşmekten son derece mutlu oluyoruz.
Bunu bir kez daha herkes adına tekrarlamaktan, ben de çok büyük
mutluluk duyuyorum. Ben, burada sizden öğrendiklerimi, kendi
kuruluşuma gidip rapor ediyorum. Diyorum ki, ihtiyaçları
şudur. Ben, bir sözü söyledim mi yaparım. Bunu yapacağım
dedim, yaptım da. Buraya geldiğim gece, bana çok büyük mutluluk veren
bir haberi ilettiler. TRT, Yerel Radyo Televizyonlar Birliğiyle bir
anlaşma imzalamış. Yıllar önce yapılmalıydı.
TRT ona, kendisini çok önce hazırlamalıydı. Çünkü TRT okul diye,
içi boş bir laf söylemektense, okul olduğunu göstermeliydi. Geç
kaldı. Eğitim Dairesi denilen bir dairemiz var. Göreceksiniz,
Ankaraya gidip görseniz, nelerin nasıl eğitildiğini.
Araştırma İmalat Dairemiz var. Yapmadıkları hiçbir
cihaz yok. Bunu görmeliydiniz, göreceksiniz. Bundan sonra, zararın neresinden
dönülse kardır. Bu çok büyük bir mutluluk bizler için. Buradan da
götüreceğim mesajlar var, çünkü bekliyorlar, perspektif getiriyor
insanlar, herkesin buraya gelip bunları dinlemesi mümkün değil,
herkesin işi gücü var. Bir görevli geliyor, burada katılıyor,
dinleyip, gidip yazıyor ve de peşini bırakmıyor, takip
ediyor. İnşallah bunu sonuca ulaştıracağız, ama
sadece biz değil, siz de buradan attığınız
imzanın mürekkebinin hiç kurumamasına dikkat ediniz. Kuruduğu zaman,
o kağıdı bir tarafa kaldırıverirler, sonra imza da
kalmaz, hiçbir şey de kalmaz.
Öncelikle
Sayın Valimize, Sayın yardımcılarına son derece
teşekkür ediyoruz. Bizi büyük bir misafirperverlikle
ağırladılar. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğüne büyük teşekkür borçluyuz. Bizi, sizlerle
karşılaştırıyor. Şu nedenle, bu nedenle. Bir
zamanlar yerel basındı, şimdi yerel medya oluyor. Bakın burada
yazıyor, medya oldu. Bakalım bundan üç-beş yıl
sonra, yerel internet eğitim semineri de diyebiliriz, o günler de gelecek,
hiç şaşırmayın o günün medyası bu günün interneti
olacak. Herşeyimizi orada yapacağız, hatta doktor bile bize
koyduğu ufacık bir yongayla, tedavisini kendi hastanesinde o yonga
aracılığıyla yapacak. Hiç merak etmeyin, bugünkü
gazetelerin birinde gördüm. İhtiyaçları bildiren buzdolapları
yapıyorlar artık süt eksildi diye markete söyleyen, şu kadar
süt gönder bu adrese diyen. Daha neler göreceğiz kimbilir?
Sayın
Valimize, Sayın Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğüne son derece candan, içten teşekkürlerimizi bildiririz.
Bir dahaki sefere nerede buluşuruz, kimlerle buluşuruz, hiç
bilmiyorum, ama ben şahsen kendi adıma bütün arkadaşlarımız da öyle olmalı,
ihtiyatla, hasretle, istekle bekliyorum, yeni şeyler öğrenmek için.
Çok teşekkür ederim.