ÖRNEKLERLE
HABER YAZMA TEKNİĞİ
Orhan
ERİNÇ
Cumhuriyet
Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni-TGC 2. Başkanı
Sayın
Valim, Sayın Belediye Başkanı, Sayın Genel Müdür,
Erzincanın Değerli Yöneticileri ve Değerli
Meslektaşlarım.
Basın-Yayın
ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün V. Yerel Medya Eğitim Seminerinde
sizlerle birlikte olmaktan duyduğum mutluluğu belirtmek istiyorum.
Çünkü biz, belki kıdemliliğin verdiği dezavantajlarla
İstanbul dışına, bu tür vesileler olmadığı
sürece çıkamıyoruz. O nedenle bu seminerler, bizim de hem ülkemizin
görmediğimiz yerlerini görmeye, bir bölümünü isimlerinden
tanıdığımız meslektaşlarla biraraya gelmemizi
sağladığı için, tekrar vurguluyorum ben de mutluyum.
Aynı zamanda bu tür seminerlerden biz de çok şey öğreniyoruz.
Meslektaşlarımızın sorularından,
değerlendirmelerinden öğrendiklerimiz de, bu seminerlerin bizlere
kazandırdıkları oluyor.
Şimdi
bir şeyi belirtmek istiyorum. Gazeteciler, özellikle Türkiyede, kendi
kendilerini yargılayan, öz eleştirilerini hiçbir art niyete kapılmadan
yapan tek meslek sahipleri, ama biz bunu kendimizi eleştirmek adına
yaparken, bu eleştirilerden, karşılıklı
iletişimden sonuçlar çıkarmayı da biliyoruz ve
gazeteciliğin hergün eskisinden daha iyi bir duruma gelmesinin
yollarından birinin de bu tür ilişkilerden,
karşılıklı etkileşimden yararlanmak olduğunu
görüyoruz.
Bu
seminerde bana ayrılan konu, Örneklerle Haber Yazma Tekniği. Önce
şunu belirteyim. Sanıyorum ki, Sayın Vali bizim gibi
dışarıdan gelmiş gazetecilere, Erzincanın önemli
yerlerini de gezdirmeyi düşünüyor. O nedenle toplantıyı da öne
aldık. Bir de benim zorunlu bir gezim var. Ben bu konuşmadan sonra
Elazığa geçip, orada bir başka toplantıya, geziye
katılmak durumundayım. O nedenle mümkün olduğunca, özellikle
sizin de bildiğiniz kimi konuları yüksek sesle düşünerek,
konuşup, arkasından da her ne kadar öğleden sonraki, yani
bitiş kapanış oturumunda soru-cevap -tartışma bölümü
varsa da, ben bulunamayacağım için bana yöneltmek istediğiniz
sorular varsa onları da yanıtlamak istiyorum.
Örneklerle
Gazetecilik, Haber Yazma Tekniğine girerken şunu vurgulamakta yarar
var. Haber nasıl yazılır? Haber nasıl yazılır?
diye kesin bir kural koymak mümkün değil. Niye değil? Eğer,
haber bir türlü yazılır ise, illerde de, ilçelerde de, Türkiyede de
tek gazetenin çıkmış olması lazım. Halbuki her ilde,
ilçede, hatta beldelerde gazeteler çıkıyor. Gazeteler çıkarken,
yayınlanma gerekçelerini de açıklıyorlar. Yani o nedenle, bu
yayınlanma gerekçelerine, yayın ilkelerine uygun yayın yapma
durumundalar.
Basından
ençok istenen şey tarafsız olmasıdır, ama basının
tarafsız olması belirli yayın ilkeleri çerçevesinde mümkün
değildir. Önemli olan, basının bağımsız
olmasıdır. Yani, o görüşleri savunurken bundan bir maddi veya
politik çıkar beklememelidir. Elbette , haberi yazarken dikkate
alınması gereken kurallar vardır. Hepimizin bildiği 5 N 1K
kuralına yanıt verecek bilgiler mutlaka o haberde yer
almalıdır. Bunun dışında, bilgiler soyut değil,
somut olmalıdır. Çok sıkça rastladığımız
haberler, mesela, trafik kazasına yönelik haberlerde bunu görmekteyiz. Ölü
ve yaralı sayıları
konusunda değişik bilgiler alınmaktadır. Bu,
gazetecilerin bu konuya verdikleri önem kadar, haber aldıkları
kaynağın verdiği bilgilerle de sınırlıdır.
Yani, gazeteciler zaman zaman yanlış yaparlar, ama bu
yanlış, olaya konsantre olamamaktan veya önem verememekten
değil, alınan bilginin, haber kaynağının verdiği
bilginin yetersiz olmasından da kaynaklanabilir.
Şöyle
bir eksiklik olduğunu görüyorum. Uzun yıllar, Vilayet Belediye muhabirliği
yaptım. Aşağı yukarı yani Niyazi Akı Beyden
başlayarak, üç vali döneminde, İstanbulda, Vilayet Belediye
muhabirliği yaptım. Tabii bizim şu andaki eksiklerimizden biri,
haber kaynakları ile karşılıklı güven duygusu içinde
olamamamızdan kaynaklanıyor. Çünkü, biliyorsunuz, meslek ilkelerimiz
açısından önemli olan kurallardan biri de, eğer bir ambargo
sözkonusu ise ona uymak, ama bu özellikle gazete yöneticilerinin, atlatma haber
bulabilme eğilimleri yüzünden, zaman zaman uygulanmayan bir kural haline
geliyor ve bu da gazeteci ile yerel yöneticiler arasındaki
ilişkilerin pek sağlam bir düzeyde yürütülmemesinin nedenlerini
yaratıyor.
Sıkıntılarımızdan
biri, Türkçenin iyi kullanılmamasından, kelime seçiminden
kaynaklanıyor. O hale geldi ki, özellikle İstanbulda yayınlanan
gazeteler açısından, her yazarın kendine özgü bir dili
olduğunu görmeye başladık. Bir de, kullanılan kelimelerdeki
anlam sapmaları veya yanlış kullanmadan gelen olumsuz
değişiklikler var. Tipik bir örnek vermek istiyorum. Mesela, gözetim
altına alma uygulaması anlatılır oldu. Halbuki polisin
yahut savcının yaptığı uygulama, gözaltına
alma. Gözetim altına alma ise, eskiden müşahade denilen, mahkeme
kararıyla, sanıkların adli tıpta, o suçu işleyip, işleyemeyeceğine veya cezai
ehliyeti olup, olmadığına ilişkin kararları anlatan,
kararlar aşamasını anlatan bir kelime. Ama biz bunu, gözetim
altına alma olarak kullanmaya başladık. Bu konuda da
doğrusu özen gösterdiğimiz söylenemez.
Ben,
iki örnekle haber yazma tekniği konusuna değinmek istiyorum.
Birincisi, akademik yılın açılışında
İstanbul Üniversitesindeki tartışma ve bunun basında yer
alması. Bu konuyu mümkün olduğu kadar politik değerlendirmenin dışına
çıkarak, somut biçimde anımsatmak istiyorum. Biliyorsunuz,
İstanbul Üniversitesi Rektörü, akademik yılın
açılışında bir
konuşma yaptı. Daha sonra da, o açılış
konuşması yapılırken, orada bulunan bir Bakan, o
konuşmaya ilişkin bir değerlendirmede bulundu. Şimdi orada
gördük ki, sonuçta gazetelere yansıdı, gerek haberlere, gerekse o
haberlerden yola çıkarak yapılan yorumlara göre İstanbul
Üniversitesi rektörü suçlandı, ama rektörün konuşmasında,
kendisine yöneltilen suçlamalarla ilgili olarak herhangi bir bölüm yok. Daha
doğrusu, düşünce özgürlüğünü tanımlaması ve her devletin
kendini koruma yetkisini anlatması, birbirinden tamamen ayrı
şeyler. Ama, başta da
söylediğim gibi haberler ve yorumlar, Bakanın değerlendirmesi
üzerine kurgulandığı için, biz gazeteciler olarak kamuoyunu
yanlış bilgilendirmiş ve yönlendirmiş olduk. Bu, ilk günkü
tartışmalar bittikten sonra, Nokta dergisinde izledim. Şöyle bir
başlık atmışlar ki, bu, bizim gazetecilik
anlayışımızın pek de doğru
olmadığını gösteriyor. Rektör Alemdaroğlu
aslında ne söyledi? Şimdi bir olay yaşamışız. O
olayla ilgili olarak haberler kamuoyuna yansıtılmış, ama o
kamuoyuna yansıtılanlarla, rektörün ağzından
çıkmış gibi yansıtılanlarla gerçek birbirine uymuyor.
Bu yaşadığımız son olaylardan biri. Ben de
konuşmanın metnini aldım, okudum, öyle çarpıtılacak
bir tarafı olmadığını gördüm.
Şimdi,
Örneklerle Haber Yazma Tekniği dediğimiz zaman, biz bu haberi
yazarken, o konuşmanın metnini bulup, okuyup, inceleyip, haberimizi
ona göre yapmalıydık, ama maalesef bu konuda, sayılı birkaç
gazetenin dışında konuya özen gösteren meslektaşımız
olmadı.
Bu
seminerde, meslek ilkeleri ve hatta basın etiği konusunda
değerli bir konuşmacı da var. O nedenle, haberleri yazarken
aslında gazetecilerin dikkat etmeleri gereken konulara da şöyle bir
değinmek istiyorum. Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin geniş bir
katılımla hazırladığı Türkiye Gazetecileri Hak
ve Sorumluluk Bildirgesi diye bir metnimiz var. Burada, hem etik konular, hem
de gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri
diye bir bölüm var.
Bunun
birinci maddesi şöyle: Halkın bilgi edinme hakkı uyarınca,
gazeteci kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere
ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır, deniyor. Yani
ilke olarak haberi yazarken, doğruları arayıp, bulmak
zorundayız.
Yine
bir kural diyor ki, gazeteci temel bilgileri yok edemez, görmezlikten gelemez
ve metinlerle, belgeleri değiştiremez, tahrip edemez.
Yanlış, yanıltıcı ve tahrip edilmiş yayın
malzemesi kullanmaktan uzak durur. Bu verdiğim örnek, maalesef bu kuralların
yeteri kadar uygulanmadığını, değerlendirilmediğini
gösteriyor.
İkincisi,
şunu anlatmakta yarar gördüğümü belirteyim. Tabii, basın
yapısal değişikliklere uğradı son yıllarda.
Yaygın basın adına bunu söylüyorum. Gazetelerin büyük bölümü
belirli holdinglerin, şirketlerin biri tarafından çıkarılan
yayın organlarına dönüştü. Bu sadece gazeteler için değil,
o holdinglerin radyo ve televizyonları için de söz konusu.
İşadamlarının, holding sahiplerinin, birkaç tane gazete
veya televizyonları olmasının, meslek açısından
zararları, ama kendileri açısından yararları var.
Şimdi
en önemli konulardan biri, doğru yapılıp,
yapılmadığı da tartışılan özelleştirme.
Neler özelleştiriliyor? En önemlileri enerji ile ilgili olanlar.
Akaryakıt veya elektrik dağıtımı özelleştiriliyor
veya iletişim alanında da cep telefonları özelleştiriliyor.
Şimdi tabii, en önemli konulardan biri, özellikle enerji
dağıtımı. Çünkü, hem kolay para kazanıp, toplama hem
de fiyat uygulamasında kontrol dışına kaçma olanakları
daha çok.
Yine
hatırlayacaksınız, bir gazete üst üste üç gün, Türkiyenin
karanlıkta kalacağı yolunda yayın yaptı. Türkiye
karanlıkta kalacak, enerji darboğazına girdik, elektrikler
kesilecek denildi. Halbuki bu haberleri hem Elektrik Mühendisleri Odası
hem de Enerji Bakanı doğrulamadı. Ama sonunda gördük ki, bu,
enerji darboğazına girmiş olmamız ve Türkiyenin
karanlıkta kalacağı yolundaki haberler bir başka olay için
yayınlanmış. Ne için yayınlanmış? Bir gazete ki,
o haberleri koyan gazete, üç gün sonra, iki milyonluk sertifikayla
alırsanız, 125, üç milyonluk sertifikayla alırsanız 99
günde size jeneratör veriyorum, bir de
kesintisiz güç kaynağı veriyorum dedi.
Olaya
böyle baktığınız zaman, biz gazeteciler ne
yapmalıyız? diye düşünüyoruz. Bizler gazeteci olarak, bu tür
işler yapmamalıyız. Peki basın kuruluşları olarak
ne yapmalıyız? Kamuoyunu bu tür çarpıtmalara veya çıkara
endeksli haberlere karşı uyarmalıyız. Bu yeterli oluyor mu?
Şu anda yeterli olduğunu söylemek biraz zor. Şuradan biliyorum.
Biz de, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu olarak basın
toplantıları düzenliyoruz, açıklamalar yapıyoruz, ama bu
açıklamaların büyük bölümü holding basını tarafından
kamuoyuna yansıtılmıyor. Niye yansıtılmıyor?
Çünkü, kendilerine yönelik eleştirileri gönül rahatlığı ile
algılayıp, yansıtmaları pek mümkün değil. Bu
çıkar olayı sadece gazetelerin işverenleri, patronları,
şirket yöneticileri için mi geçerli? İtiraf etmek zorundayız ki,
onlarla sınırlı
kalmıyor.
Son
günlerde ortaya atılan iki konu var. Önce Bulgaristanda, yanlış
hatırlamıyorsam, bir takıma ortak olan bir
Beşiktaşlı yönetici, devir alma törenini izletmek için 18
gazeteciyle birlikte yola çıktı. Yolda, gazetecilere zarflar
dağıtıldı, zarflar açıldığında içinden
150 mark çıktı. Bunun üzerine bazı arkadaşların bu
uygulamaya karşı çıktıkları, aşağı
yukarı 13-14 kişinin, böyle bir uygulamanın meslek etiği
veya kendilerine olan, mesleklerine olan saygıları ile
bağdaşmadığını belirterek, zarfları iade
etme isteklerini dile getirmeleri, ama daha sonra bir bölümünün, bu
paraların öyle bir kötü niyetle verilmediği konusunda ikna edilerek,
zarfları iade eden gazeteci sayısının üçe indiğini
okuduk ve öğrendik. Bu tabii, meslek etiği açısından bir
yanlışlıktı. Çünkü, gazetecinin haber yapma konusundaki
bilgilere ulaşırken, haber kaynaklarına çeşitli
çıkarlar sağlamak, belki rüşvet niteliğinde
değerlendirebileceğimiz ödeme yapmaktan kaçınması kadar,
kendisinin de haber kaynağı ile olan ilişkilerinde bu tür
parasal ilişkilere girmemesi gerektiği yolundaki mesleki kurallar.
Bu
tür ilişkilerin son aşaması da, biliyorsunuz Emin
Çölaşanın yazdığı bir yazıyla gündeme geldi. Bir
ünlü köşe yazarının, banka özelleştirilmesi yahut içinin
boşaltılması konularındaki çalışmalara, büyükçe bir
arsanın el değiştirmesi nedeniyle, bir milyon dolar
aldığı yolunda bir haber yayınlandı. Bu haberin
doğru olmamasını isterdik, ama İçişleri Bakanı da
doğru dedi, böyle şey var dedi, çıktı dedi. O
nedenle, gazeteciliğin, zaten daha önce anlattığım
uygulamalar nedeniyle azalan güvenilirliği, büstütün
yıpranmış oldu. Gazeteciliğin, salt gazetecilik
mesleği adına, gazeteciler tarafından
yapılmadığı takdirde hem ülkenin, hem gazetecilerin, hem
yurttaşların çok yanlış yönlere götürülebilecekleri bu
somut uygulamalarla ne yazık ki ortaya çıktı.
Sıkıntılarımızdan
bir başkası da özellikle televizyonlarda izlediğimiz magazin
haberleri ile ortaya çıktı. Reyting uğruna veya izlenme
uğruna gazetecilik, habercilik daha alt düzeyde. İnsanların
hoşuna gidecek veya çeşitli dürtülerini gıdıklayacak
haberlerin öne çıkmasıyla güvenilirliğimizi bir ölçüde daha
kaybetme durumunda kaldık.
Bu
eğitim seminerlerinde, daha önce de söylediğim gibi,
karşılıklı bilgilenme, yüksek sesle düşünme ve meslek
kurallarına uygunluk, uygun gazetecilik yapmak amacıyla birbirimizi
desteklemek adına çalışıyoruz. Mesela, yine bizim meslek
kurallarımızdan biri: Gazeteci; çalıntı, iftira, hakaret,
lekeleme, saptırma, manüpülasyon, söylenti, dedikodu ve dayanaksız
suçlamalardan kesinlikle uzak durur diyor. Ama özellikle, yasaya göre, ulusal
nitelikteki televizyonlardan büyük bölümünde bu kurallara da ne yazık ki
uyulmadığını görüyoruz. Bunu nasıl düzeltebiliriz?
Bunun bizden sonra gelen kuşaklardaki arkadaşların
çabasıyla düzeleceğine inanıyorum.
İkincisi
de, bu düzelmenin yerel medyadan başlayarak gelişmesi gerektiği
görüşüne sahibim. Yerel medya deyiminden, özellikle ekonomik durumu
nedeniyle fazla güçlü olmayan, yayınlarını belirli bir bölge
içinde yapmak durumunda olan medyayı anlıyoruz, ama yerel medya var
da, yerel gazeteci var mı? diye sorarsak, tabii bunun yanıtı
yok. Çünkü gazetecilik evrensel bir meslek. Herhangi bir ilde de, yaygın
basında da çalışarak yaptığımız meslek,
gazetecilik mesleği. O nedenle, yerel gazeteci yok, ama yani haber
olanakları veya o ilin, ilçenin yaşam gerekleri nedeniyle
yapılan, ama aynı gazetecilik kurallarına uyularak yapılan
bir gazetecilik söz konusu. O nedenle burada, haber nedir, nasıl
yazılır? gibi konuları gündeme getirirken; yerel haber böyle
yazılır, ulusal haber böyle yazılır, uluslararası
haber böyle yazılır gibi bir ayrımın söz konusu
olmadığını görüyoruz.
Yerel
haberler, aynı zamanda Türkiyeye yayılmış
hemşehrilerinin bilgilenmeleri gereken haberler. Bu nedenle, yaygın
basında da yerel haberlere yer ayrılmasının
zorunluluğu kendini doğal olarak hissettiriyor. Zaten, yerel medyada
çalışan arkadaşlarımızın bir bölümünün,
yaygın medyanın da muhabirleri olduğunu, habercileri
olduğunu ve bu sıfatları ile de haber konusunda yetkin
işler yaptıklarını hep birlikte biliyoruz ve izliyoruz.
İzin verirseniz konuşmamı burada keseyim. Sorular olursa,
soruları yanıtlamaya çalışayım. Buyrun Efendim.
Hıdır
KELEŞ (KARS): Biz, yaygın
basının yanında sesi cılız kalan, fakat
gayrimeşrulara bulaşmayan, bulaşma imkanı bulamayan,
çıkar gruplarından uzak olma mecburiyetinde olan gazetecileriz.
Efendim, biz büyük ölçüde kendi kaderine bırakılmış, bunu
maddi anlamda demiyorum, manevi anlamda kendi kaderine
bırakılmış, ne yaparsan yap, yapmazsan yapma, ama sadece
onunla da kalmayan, kösteklenen, ileriye gitmemize engel olunan bir müesseseyiz,
kurumuz, ne derseniz, deyin.
Sayın
konuşmacı, müsaade ederseniz, bir tenkitimle başka yöne döneyim.
Cumhuriyet gazetesinin sıkıntılar içerisinde olduğunu,
çıkar ilişkilerine girmediğini biliyorum, ama birileri yüzbin
lirayla, onu birilerine daha çok yayarken, Cumhuriyet, ben, 250 bin lirada
kalacağım, kaliteliyim diyerek okuyucusunu belirli bir
sınırda tutuyor ve halka inemiyor. Bunun zararını kendisi
de görüyor, halkta görüyor. Ben temenni ediyorum ki, Cumhuriyet bu yanlış
uygulamaya son verir.
Sayın
konuşmacı, basının iyi yolda gitmesi için çare nedir? dedi.
Bana göre çare, dünyada herşeyi idare eden nesne çıkardır.
Çıkarın ötesinde birşeye inanmıyorum. Siyasiler
çıkarlarını, basın mensuplarını da görüp,
onları kullanarak bir yerlere gelmek istiyorlarsa ve onlara kaynak
aktarıyorlarsa, yani yanlış yapanı
mükafatlandırıyorlarsa, bu yanlışlar devam edip gidecektir,
bunun biteceğine inanmıyorum.
Sayın
konuşmacı, çok saygıdeğer meslektaşım, ben,
Karsta olsam, olsam diyelim ki herhangi bir kuruluşa girsem, Sendika
Başkanı olurum. Ama, Ankaradaki Genel Başkan olur. Benim, Genel
Başkan olmam mümkün değil, çünkü Karstayım. Genel Başkan,
Ankarada olur. Yani Karstaki yetenek, Ankaradaki yetenek kadar üstün
değildir. Onu anlatmak istiyorum. Sizler bizim
patronlarımızsınız, büyüklerimizsiniz. Bizden daha çok sesi
çıkanlar, bizi savunması gerekenlersiniz. Size rica ediyoruz, diyoruz
ki, yerel basını belirli ölçülerde koruyun. Ne ile koruyun?
Yazılarınızla koruyun, dile getirin, zaman zaman bizim
sorunlarımıza çare arayın ve seslerimiz size
ulaştıkça, göreceksiniz ki, gayrimeşruların önüne de daha
çok geçilmiş olacak. Biz çok dürüst insanlarız demiyorum, ama bizim
imkanlarımız gayrimeşrulara müsait değil, kimse bize
gayrimeşru vermez. Onun için biz, arada bir direk görevi yaparız,
yani orta direk görevi. Bu arada bir şeyden daha yakınmak istiyorum.
Biz, yerel basın olarak çok büyük sıkıntılar içindeyiz.
Efendim doğru haber vermiyor. Biz, doğru haber veremeyiz. Doğru
haber vermeye gayret ediyoruz, ama, düşünün. Bakın geçenlerde bir
olay oldu. Bizim Köy Hizmetleriyle ilgili... İnsanları içeri
almışlar. Savcı, basına adliyeye girmeyi yasakladı.
Basın mensupları üzerine saldırıldı. Hakaret gördü,
basın mensubu arkadaşlarımız. Polis bırakın
müdahale etmeyi, seyirci kaldı. Biraz da hoşuna gitti.
Bırakın, tartaklasınlar dedi. Şimdi böyle şartlarda
basın nasıl doğru haber verebilir? Ben
şaşırıyorum. Biz, valilerin inisiyatiflerine göre hareket eden,
valilerin bakış açılarına göre davranan insanlarız.
Ben zaman zaman farklı uygulamalara şahit oluyorum. Bu kadar
yanlış uygulamalarla veya bu kadar çelişkili uygulamalarla, biz,
nasıl doğru haber yapabiliriz? Kendi kendime
şaşırıyorum. Jandarma kapısını
kapatmış, 657 diyor, polis kapısını
kapatmış, 657 diyor, ben,
valiyi günde kaç defa arayabilirim ki? Her haberde valiyi arayabilmem mümkün
mü? Peki o zaman doğruya nasıl ulaşırım? Polis, bizi
habere yaklaştırmaz. Polisle
birbirimize vururuz haber almak için. Polise karşı geldi
denir, mukavemet etti denir, peki böyle şartlarda doğruyu bulmam
mümkün olabilir mi? Bunu, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürümüzün huzurunda dile getirmekten de mutluluk duyuyorum. Kendilerine
iletiyorum, biz sahipsiziz. Bize, birilerinin sahip çıkması lazım,
bize birilerinin sahip çıkması gerekir derken de,
Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün zaman zaman
yapacağı bu toplantılarla sesimizi Türkiyeye duyurmamıza
yardımcı olmalarını diliyor, saygılar sunuyorum.
ERİNÇ: Teşekkür ediyorum. Tabii o baştaki özel bölümü
sonralarda konuşalım. Şimdi aslında sizin
sıkıntılarınızla, İstanbuldaki
arkadaşlarımızın sıkıntıları aynı.
Yani yanlış hatırlamıyor isem, geçen gün bazı
gazetecileri dövmek için kovalarken, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti binasına
giren polisler için Cemiyetin açtığı davanın
duruşması vardı. Bu sadece Anadoluya özgü bir şey
değil. Yani, gazetecilerin yaşadıkları zorluklar, haber
almadaki, özellikle 657 sayılı yasanın 15. maddesi, galiba,
merkezde bakanlar, illerde valiler ve yetkili kıldığı
görevliler diyor. Tabii burada şu yanlış var. Değerlendirme
yanlışı var bence. Şimdi orada bir politik
değerlendirme yapılmasını yasaklıyor yasa. Demeç
verilmesini yasaklıyor, bilgi verilmesini yasaklamıyor, ama
Sayın Valim de hoşgörsün, yöneticilerin bir bölümü onu çok geniş
yorumlayarak, zaman zaman açıklama yapmamanın kaynağı
olarak gösteriyorlar. Tabii ki, yerel basının zor koşullar
altında çalıştığını, gerçekten büyük
bölümünün büyük özverilerle yayınını sürdürdüğünü
biliyoruz. Belki de bunun nedeni, Türkiyenin her ilinin yeteri ölçüde ekonomik
yönden yahut imalat sanayi yönünden gelişmemiş olmasında, o
illerdeki yahut ilçelerdeki ilanların daha çok resmi kurum ve
kuruluşların verdiği ilanlarla sınırlı
olmasında.
O
nedenle, Türkiyede basına ayrılan kaynaklarda çok büyük dengesizlikler
var. Özellikle bir dönem İstanbul, Trakya, teşvik indirimi bölgesi
olmaktan çıkarılmışlardı. Özellikle, İstanbulda
yapılacak yatırımların müteşebbislerin,
girişimcilerin kendi kaynaklarından veya kendi mal
varlıkları karşılığı özel bankalardan alacakları
kredilerle gerçekleştirilmesi kuralı uygulanmaya konmuştu ama
itiraf edelim ki, (tabii politika bizde, bana göre yanlış
anlaşılıyor, belirli düzeye gelmiş
politikacıların artık politikacı değil, devlet
adamı gibi davranma zorunluluğu var, ama böyle davranmıyorlar),
konu, al gülüm, ver gülüm meselesine giriyor. Yani, diyor ki, sen beni
desteklersen, ben sana hem ihale veririm, hem yüzde 30 faizli... Benim yüzde
30 dediğim faiz, tabii yüzde 150leri bulduğu dönemde...
Bir
çelişkiyi de vurgulamakta belki yarar var. Yürütme bugün Türkiyede
uygulanmakta olan promosyon yöntemine karşı. Biliyorsunuz, Tüketiciyi
Koruma Yasasının 11. maddesinde yapılan değişiklikle,
promosyonlar, kültür promosyonları
(kitap, kaset, bilgisayar disketleri gibi) dışında yasak. Ama
devlet, bir yandan bunu yasaklarken, bir yandan da büyük yayın
kuruluşlarına diyor ki; sen
mesela buzdolabı veriyorsun promosyon olarak, onun yüzde 23ü
KDVsi, ama gazeteyi sattığın zaman aldığın KDV
yüzde 1. O nedenle, sen bunun yüzde 23ünü, bu yüzde 1le
karşılayamazsın, telafi edemezsin, onun için
düşebildiğini düş, kalanını da gider yaz, diyor.
Türkiyedeki çelişkileri özellikle basın alanındaki
çelişkileri, saymakla bitiremeyiz, ama elbette bir dönemde, yerel
basın için bir fon ayrılması gündeme gelmişti, ama
ayrılacak fon, bir gazetenin yurt dışından
getirebileceği bir makinanın karşılanmasını bile
engelliyordu. O nedenle, bu fonun yürütülmesi mümkün olmadı.
Hazır
buradayken, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüyle
ilgili birşey söylemek bana düşmez, ama şunu da
hatırlatmakta yarar var. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel
Müdürlüğünün, özellikle 657 sayılı yasanın haber
kaynaklarına getirdiği sınırlamayı kaldırma
konusunda basın yasası başta olmak üzere, çeşitli yasalarda
yer alan basın yasasının geçici maddeleri dahil bir
çalışma yaptığını biliyorum, o nedenle bu konuda,
tabii sonuçta işler gelip, siyasal tercihe dayanıyor. Siyasal
tercihte de şunu görüyoruz ki, ben, aşağı yukarı 44.
yıla girdim. Türkiyede partiler, olaylara iktidarda oldukları zaman
başka, muhalefette olduklarında başka gözle bakıyorlar.
Muhalefetteyken, basının önündeki bütün engelleri
kaldıracağını söyleyerek, basından güç almaya
çalışan siyasal parti, geldiğinde bakıyor ki, bu yetkileri
kendi çıkarına kullanması mümkün, o zaman niye
değiştireyim? diyor, bu sefer görüşlerini
değiştiriyor, savunduğu görüşleri değişiyor. Bu
nedenle, mutsuz veya karamsar olmayalım, ama basının önündeki
engellerin böyle kısa sürede kalkacağına veya
kaldırılacağına da inanmayalım, diye düşünüyorum.
Buyrun efendim.
Sürmeli
KILIÇ (ARDAHAN): Öncelikle Genel Müdürümüze
ve Erzincan Valiliğine böyle bir organizasyon yaptıkları için
teşekkür ediyorum. Ben, kısa, öz birşey soracağım.
Değerli üstadım Hıdır Keleş sıkıntılarımızı
arz etti. Sıkıntılara değinmeyeceğim.
Yanılmıyorsam, yerel basının muhabiri olmaz gibi bir
cümle sarfettiniz. Yanılmıyorsam, öyle bir cümle duydum. Yerel
basının muhabiri neden olmasın? Biz, il içerisinde yayın
yapıyoruz. İlçelerde temsilcilerimiz var, muhabirlerimiz var,
köşe yazarlarımız var, fıkra bulmaca yazarlarımız
var. Ben, buna cevap istiyorum. Teşekkür ederim efendim.
ERİNÇ: Efendim belki, eskilerin zafı telif dediği bir
olayla karşı karşıyayız. Belki tam anlatamadım.
Yerel muhabir olmazdan kastım, yerel medya var, ama yerel muhabir yok.
Çünkü muhabirlik, gazetecilik evrensel bir iştir. Yani yaygın
basında da çalışsa, yerel basında da çalışsa,
muhabir, muhabirdir. Böyle bir ayrım sözkonusu olamaz. Gazeteci, gazetecidir.
Nerede iş yaparsa yapsın, nerede çalışırsa
çalışsın anlamına dedim. Yani, yerel muhabir, yerel
gazeteci yoktan kastım yerel medya var, ama çalışanlar,
muhabirler, yazarlar, yazı işleri müdürleri, genel, evrensel
kurallara göre gazetecilik yapıyorlar, anlamına söylemiştim.
Teşekkür ederim. Buyrun efendim.
KILIÇ: Bizler, bölgede haber yaptığımız, görev
yaptığımız için bölgenin sorunlarıyla içiçe
olmamız kaçınılmaz. Ancak, deminki ifadenizden de güç alarak,
muhabirlik evrensel bir görevdir demiştiniz. Uzun süredir, bizlerin,
Anadoluda haber yapan, gazetecilik yapmaya çalışan
arkadaşlarımızın karşılaşmış
olduğu bir akreditasyon meselesi var. Bu bizleri rencide eden bir durum.
Sizler de Cemiyette, yönetimde görev alan kişilersiniz. Bu konuyla ilgili
çalışmalarınız var mı? Bizlere, Anadoluda gazetecilik
yapmaya çalışan muhabir arkadaşlarımıza bu
uygulamaları kaldırıcı çalışmalarınız
var mı? Bunu öğrenmek için kürsüye geldim. Teşekkür ediyorum.
ERİNÇ: Akreditasyon konusu, Türkiye çapında ve iller
bazında söz konusu. Türkiye çapındaki akreditasyonun belgesi
Sarı Basın Kartı.
Bunun için de, yürürlükte olan bir yönetmelik uyarınca aranan
koşullar var. Bunun dışında, yerel bazda bakacak olursak,
gazetelerin verdiği tanıtma kartları var. Yerel gazetecilerin
taşıdığı tanıtma kartlarının geçerli
olması konusunda sanıyorum ki, yerel örgütlerle, yerel yöneticiler
arasında bir karşılıklı görüş
alışverişinde bulunulması gerekiyor. Çünkü, o konuda bizim
İstanbuldan bakarak, kimin gazeteci olup, olmadığını
anlayabilmemiz biraz zor. Yanlış hatırlamıyorsam, bir
ilimizde şimdi şu anda ili hatırlamıyorum. Bir basın
kuruluşu ile bir il yönetimi, başta il valisi olmak üzere, bir
yönerge hazırlamışlar. O yönerge uyarınca, gazeteci
şöyle olmalı, şöyle başvurmalı gibi bir takım
kıstaslar da koymuşlar. Ama, Cemiyete yapılan bir
başvurudan öğrendiğimize göre, onu pek doğru bulmayan,
gazetecilerin haber alma hakkını büsbütün zorlaştıran bir
uygulama olarak görenler de var. Yani bu akreditasyon sorununu, o ildeki
örgütler veya çalışan arkadaşlar biraraya gelip, çözerlerse,
daha tutarlı olur, diye düşünüyorum. Çünkü yöneticilerin, her ilin
yöneticilerinin de, basınla ilişkileri konusunda kendine özgü
değerlendirmeleri var. Yani, genel bir kural koymak biraz zor. Yerel
yönetici arkadaşlarımızın meslek örgütlerindeki bu konuyu
daha tutarlı bir şekilde
çözebileceklerini söylemek mümkün.
Refik
ARAS (ERZİNCAN): Ben, öncelikle
Erzincandaki gazetecilerin en kıdemlisi olarak, 45 yıldır,
Sürekli Basın Kartı sahibiyim. Şehrimize teşrif eden, bu
toplantıya katılan, gerek Sayın Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürüne, diğer değerli ustalara, gazeteci
arkadaşlarımıza hoşgeldiniz diyorum, saygılar
sunuyorum.
Efendim
bu oturumdaki konu, haber tekniğiydi. Ben, onun için diğer konulara
değinmeyeceğim, herhalde onların zamanı gelecektir. Haber
tekniği konuşulurken, çok belli kuralların, ilkelerin
uygulanamadığı görüşü ortaya atıldı.
Doğrudur. Ortaya atılmayan, konuşulmayan bir konu, haberde yorum
olmaz. Ben bu mesleğe ilk başladığımda, gerek
kitaplardan, gerekse ustalardan öğrendiğim buydu. Haberde yorum
olmaz. Haber yazılırken, mutlaka doğru olmalı, iyi
araştırılmalı, haberi yazanın kendisi bu
doğruluğa mutlaka inanmalı, diye öğretildi yahut öyle
öğrendik, ama uygulamada görüyoruz ki, haberde mutlaka bir yorum göze
çarpıyor. Şimdi artık, son zamanlarda, özellikle son senelerde,
haberi yapan arkadaşımız, haberi yapan gazeteci, habere kendi
görüşünü katıyor, gibime geliyor. Bu görüş hangi
doğrultudaysa, o görüş istikametinde haber yazıyor. Zaten bu,
şundan da belli oluyor. Aynı haberi çeşitli gazetelerde okuyoruz
yahut okuyorsunuz, bakıyoruz ki, haberde bir takım sapmalar göze
çarpıyor oysa ki haberin belki de özü aynı. Bu değişmez
kural Basın Konseyinin yayınladığı ilkeler var. O
ilkelerde de, biraz evvel Sayın konuşmacı da okudu bir kısmını.
Fakat benim merak ettiğim şu: Nasıl oluyor da, bu ilkelere bir
türlü uyamıyoruz veya uymamız için ne yapılmalı, ne etmeli?
Ne yapmalı da, gerçekten bu belirlenen ilkelere uygun yayıncılık
olmalı, uygun haberler yapılmalı? Bu konuda Sayın
konuşmacının görüşlerini ifade etmesini istiyorum.
Teşekkür ederim.
ERİNÇ: Efendim, teşekkür ediyorum. Tabii sadece haberde yorum
olması değil, köşe yazılarının, gazetenin
manşeti olması da söz konusu
hale geldi. Sayın Aras benden kıdemli, ama ben Üniversitede de
zaman zaman ders vermek veya konferans vermek vb. gibi görevler
karşısında kalıyorum. Şöyle bir yorum yapıyorum,
bilmiyorum katılır mısınız? Diyorum ki;
arkadaşlar, benim gazeteciliğe başladığımda
doğru olan, aynı zamanda geçerli olandı. Fakat şimdi
doğru başka. Geçerli başka. Türkiye, bu
sıkıntıyı nasıl aşar? Gazetecilik adına
demiyorum, her dalda, her işte, her politik eylemde veya işlerde bu
söz konusu. Ben şöyle bakıyorum, şimdi biz İstanbulda
oturarak, Erzincan haberlerini nasıl değerlendiririz? Türkiyenin
demokratik sıkıntıları, medyanın
sıkıntıları aslında. İstanbulda hazırlanan
bir gazetenin Hakkaride de satılmakta olması, halbuki Hakkaride,
hem Hakkarinin sorunlarını hem de ülke veya dünya
sorunlarını yayınlayabilen gazeteler çıksa, o zaman hem
Türkiyenin demokratikleşmesi ve halkın bilgilenmesi daha doğru
olur, diye düşünüyorum.
Siz
de yaşamışsınızdır. Mesela, bir miting veya
basın toplantısı olduğu zaman, biz muhabirler, o
zamanın deyimiyle hava yazmak isterdik, yani o toplantının
havasını. Şimdi izlenim denen havayı yazmak isterdik.
İstemezlerse mahzun olurduk, isterlerse sevinirdik. Çünkü sadece, o bizim
hava dediğimiz, izlenim dediğimiz olguda, basın
toplantısını yapanın başarılı görülüp
görülmediği, tavırlarının ne olduğu gibi özel
değerlendirmeler yapma olanağı bulabilirdik. Ama, şimdi
haberler sizin de belirttiğiniz gibi hem haber hem de o haberin yorumunu
içeriyor. Tabii; Türkiyedeki sıkıntılardan biri, elbette, bir
haberin içinde yorumun yer alması, ama o haberin yorumunu, o konudaki
uzman kişiler yahut bilgili kişiler yapmalıdır.
İnsanlar, gazeteciler veya politikacılar canları istediği
için öyle bir yorum getirmemelidir, ama bu bizim ülkemizde maalesef ana
sorunlardan biri olduğu için de
basını da etkiliyor ve belki de itiraf etmek gerekiyor ki,
yönlendiriyor. O nedenle, elbette haberde yorum olmamalıdır. Zaten
meslek ilkelerinde de, haberle yorum birbirinden ayrılmalı ve haberde
yorum olduğu da okura baştan duyurulmalıdır kuralı
var. Ama şimdi Türkiyede önemli olan en önemli kural,
kuralsızlık haline geldiği için, yani ben de sizin gibi bu
ayrımın yapılması gerektiğine inanıyorum.
Mehmet
BUYRUK (ERZİNCAN): Efendim, misafirlerimize
öncelikle hoşgeldiniz diyorum. Ardından da konuşmacı
arkadaşlarımızın ifade ettiği bazı konulara
açıklık getirmenin faydalı olacağına ve bazı
sorular sormak zorunda hissettiğimi özellikle belirtmek istiyorum.
Şimdi arkadaşlarımız genellikle mahalli gazetelere bir
desteğin olmadığını vurguladılar. Mahalli
gazetelere desteğin olmayışının sebebi, mahalli gazetelerin
merkeze uzaklığı değil, mahalli gazetelerin
etkinliğinin, siyasi anlamdaki etkinliğinin, merkezden fazla
hissedilmemesidir. Bu doğaldır, ancak bir husus var. Zannediyorum ki,
bunu çok dikkatli incelemek lazım. Gazetelerin kendi etkinlikleri, kendi
çabalarıyla, kendi geldikleri noktayla mümkün olabilmektedir. Gazetelerin
güvenilirliği konusu genel olarak tartışılıyor. Bu
güvenilirlik konusunda, gazetenin kendisini güvenilir hissettirmesi esas
meseledir. Yani, okuyucu gazetede kendisini bulmalı, kendisini güvenilir
hissettirecek unsurlarla karşılaşmalıdır. Bir örnek
vermek gerekirse, özellikle yerel medyanın, İstanbul
medyasının veya İstanbulda yayın yapan gazetelerin
temsilcileri olarak görev yaptığı
malumlarınızdır. Diyelim ki, Erzincanda haber yapan bir
muhabir, yazdığı haberini İstanbula veya bölgesi nereyse
oraya gönderiyor. Bu haber gittiği bölgede reyting uğruna
makaslanarak belli ölçüde tahrif ediliyor. Ertesi gün bakıyorsunuz ki,
sizin yazdığınız haber değişmiş, adeta
kuşa döndürülmüş bir haber olarak gazetede yer alıyor.
Şimdi bu habere yerel anlamda çalışma yapan
arkadaşımız, özellikle muhatap olmak zorunda, çünkü altında
imzası var, ama kendi yazdığı haber olmaktan uzak, reyting
uğruna bazı unsurları değiştirilmiş, bazı
konularda gerçekleri yansıtmayan ibareler olarak karşımıza
çıkıyor. Bu ise gazetenin güvenilirliğini asgari düzeye
indiriyor ve ben, şu anda gazeteci arkadaşlarıma sorsam,
gazetecileri güvenilir buluyor musunuz? Zannediyorum ki, yüzde 50lere varan bir rakam ortaya çıkacaktır,
güvenilir bulmayan.
Burada
bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Yerel medyanın, yerel gazetelerin
durumu bundan biraz daha farklı. Ben muhabiri olduğum bir
İstanbul gazetesine, kendi yazdığım haberi tekzip ettirmek
için bir ay uğraştım, ama Erzincanda yayın yapan kendi
gazetemin direkt telefonunu çevirdiği zaman okuyucu beni
karşısında buluyor. Ama İstanbuldaki bir gazetenin
yazı işleri müdürüne ulaşmak, İstanbulda yayın yapan
bir gazetenin muhabirine ulaşmak elbette çok zor. Dolayısıyla
güvenilir olmak açısından ben, mahalli gazeteleri okuyucuyla direkt
karşı karşıya olmasından dolayı daha
sağlıklı, daha doğru haber veren bir unsur olarak
görüyorum. Özellikle mahalli gazetelerin, kendi gazetemden örnek vereyim,
Doğu gazetesinden. 13 Mart 1992 tarihinde deprem olduğu zaman
binamız yıkıldı. Şu anda hala prefabrik bir binada
çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Depremden sonra, o
sıkıntılı günlerde herkesin ana baba derdine düştüğü,
çocuk derdine düştüğü, cenaze derdine düştüğü günlerde biz,
dünyada belki bir ilki başardık. Ne yaptık? Bir çadır
kurduk. Hemen basit makinalarımızı çıkardık, Erzincan
Belediyesinin bahçesinde bir çadırda, gazeteyi ağır
şartlar içerisinde yürütmeye çalıştık. Bu
çalışma, belki dünyada ilk kez yapılan bir çalışma.
Bir ay yayınımızı çadırdan yürüttük. Şimdi bu
kadar zor şartlarda yürüyen gazetelere, demin arkadaşımız
bahsetti, akredite uygulaması geliyor. Erzincan için çok
sıkıntılara girmiş, Erzincan için nice felaketleri birlikte
göğüslemiş bir gazete, zaman geliyor bir bakıyorsunuz, oradan
bir muhabire akredite uygulanıyor. Bu uygulama üstelik bazı
mazeretlerin arkasına sığınılarak yapılıyor,
yönetmelikle, deniyor. Bu yönetmelikleri, gazetecilikten anlamayan,
gazeteciliği bilmeyen adamların, kişilerin yapmış
olması, bence çok yanlış bir uygulama. Bunların biran önce
Gazeteciler Cemiyeti olarak düzeltilmesi gerektiğini, bu konuda
girişimlerde bulunulması gerektiğini hatırlatıyor,
saygılarımı sunuyorum.
ERİNÇ: Teşekkür ediyorum efendim. Şimdi saat 12.00ye
geldi. Daha önce bir arkadaşımız söz istemişti. Ona, özetle
sorusunu yöneltmesi koşuluyla söz vereyim. Sonra oturumu kapatalım.
Aslında bu oturum ve bundan sonrakilerin tartışması bu
akşamın sonunda yapılacak. Orada da benim değindiğim,
çünkü haber dediğiniz zaman, hem medya etiğini kapsıyor, hem
kişilik haklarına saygı göstermeyi kapsıyor.
Arkadaşlarım Sayın İlkiz ile Sayın Baydaroğlu,
hatta Tayfun Talipoğluda yetişebilirse, o da konuşacak, yani o
bölümde soruları sormaya yeniden imkan olacak. Onu belirtmek istedim.
Buyrun Efendim.
Nilgün
KARA (K.MARAŞ): Sayın Genel Müdürüm,
Değerli Valim. Toplantıya Kahramanmaraştan
katılıyoruz. Kahramanmaraş Doğuş Gazetesi Yayın
Yönetmeni, aynı zamanda Kanal D muhabiriyim. Hemen, Sayın Erinçe
sorumu sormak istiyorum. Hocam, Örneklerle Haber Yazma Tekniğinden
bahsederken, incelemeyle ilgili bir konuşmaya değinmiştiniz.
Sayın Rektör değerlendirmesini yaptınız. Cumhuriyet
Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olarak, sizin de incelemeden
yazdığınız haberler oluyor mu? Biz, sabahleyin büromuzu
açtığımızda, yerel medyadan önce İstanbul
medyasının gazetelerini değerlendiririz. Sizin, Cumhuriyet
gazetesinin A dediği bir konu, bu Sabahta da olabilir veya diğer bir
gazetede de olabilir, orada B diyor. Hocam, bunda bir ayrıcalık var.
Biz, bunu yerel olarak bilebiliyoruz, ama bunu toplum veya halk nasıl
bilecek? Gazeteci temel bilgileri görmezlikten gelemez dediniz, buradaki
temel bilgiyi, acaba sizin gazete mi veya diğer bir gazete mi
görmemezlikten geliyor? Teşekkür ederim.
ERİNÇ: Ben teşekkür
ederim. Önce birşeyi itiraf edelim. Dünyada kullanılmaya en açık
meslek gazeteciliktir. Bu nedenle size bilgiyi verirken, işine
geldiği oranda veren haber kaynağı vardır veya kendi
adına başkalarını suçlamak için, bir haberi yönlendiren
haber kaynağı vardır. Tabii haberler
araştırılır, ama bütün araştırmalara rağmen
öyle bir gün gelir ki, o ilde veya ilçede veya ülkede çok güvendiğiniz
insanlar da sizlere yanlış bilgi verebilirler. Doğrudur,
Cumhuriyet gazetesi de zaman zaman verdiği haberlerde
yanlışlık yapmaktadır, ama Cumhuriyet gazetesinin ilkesi
şu olmuştur: Cumhuriyet Gazetesi, kişilerin değil, kamunun
malıdır. Çünkü, bir vakıf tarafından yönetilmektedir ve
1924ten bu yana yayınlanmaktadır. Yanlış yapmış
isek ve o yanlışla ilgili olarak gelen açıklama gerçekten bizim
haberimizin yanlış olduğunu belgeliyorsa, onu ertesi gün veya
geldiği günün ertesinde yayınlayarak hem yanlış
yaptığımız kişiyle ilgili, hem de yanlış
bilgilendirdiğimiz okurlarla ilgili düzeltmeyi yayınlamakta kendimizi
sorumlu görüyoruz. Ben yanlış yapmam gibi bir büyüklük veya
komplekse kapılmanın anlamı yok. Hemen hemen herkes yanlış yapabilir. Ama önemli olan,
bu yanlışın bir amaca yönelik değil, bir çıkara
yönelik olarak değil, haber kaynağından yapılan bir
saptırmanın sonucu olarak
yayınlanmış olmasıdır. Cevap hakkı
dediğimiz meslek kuralları da zaten, bu tür
yanlışların, hem kişilere ve zaman zaman kişilik
haklarına saldırı niteliği taşıması, hem de
kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesi nedeniyle düzeltmeyi zorunlu
kılmaktadır. O nedenle, elbette diğer gazeteler gibi biz de
yanlış yapabiliriz, ama, yanlış
yaptığımızı itiraf etmek gibi bir
alışkanlığımız ve meslek kuralına
saygımız da var. Ben burada, izninizle bu bölümü kapatıyorum.
Başta Sayın Vali olmak üzere Erzincanın değerli
yöneticilerine ve meslektaşlarıma beni dinledikleri için
teşekürlerimi sunuyorum. Sağolun efendim.