SEMİNER KONUŞMALARI


 

“ÖRNEKLERLE HABER YAZMA TEKNİĞİ”

 

Orhan ERİNÇ

 

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni-TGC 2. Başkanı

 

Sayın Valim, Sayın Belediye Başkanı, Sayın Genel Müdür, Erzincan’ın Değerli Yöneticileri ve Değerli Meslektaşlarım.

 

Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün V. Yerel Medya Eğitim Seminerinde sizlerle birlikte olmaktan duyduğum mutluluğu belirtmek istiyorum. Çünkü biz, belki kıdemliliğin verdiği dezavantajlarla İstanbul dışına, bu tür vesileler olmadığı sürece çıkamıyoruz. O nedenle bu seminerler, bizim de hem ülkemizin görmediğimiz yerlerini görmeye, bir bölümünü isimlerinden tanıdığımız meslektaşlarla biraraya gelmemizi sağladığı için, tekrar vurguluyorum ben de mutluyum. Aynı zamanda bu tür seminerlerden biz de çok şey öğreniyoruz. Meslektaşlarımızın sorularından, değerlendirmelerinden öğrendiklerimiz de, bu seminerlerin bizlere kazandırdıkları oluyor.

 

Şimdi bir şeyi belirtmek istiyorum. Gazeteciler, özellikle Türkiye’de, kendi kendilerini yargılayan, öz eleştirilerini hiçbir art niyete kapılmadan yapan tek meslek sahipleri, ama biz bunu kendimizi eleştirmek adına yaparken, bu eleştirilerden, karşılıklı iletişimden sonuçlar çıkarmayı da biliyoruz ve gazeteciliğin hergün eskisinden daha iyi bir duruma gelmesinin yollarından birinin de bu tür ilişkilerden, karşılıklı etkileşimden yararlanmak olduğunu görüyoruz.

 

Bu seminerde bana ayrılan konu, “Örneklerle Haber Yazma Tekniği”. Önce şunu belirteyim. Sanıyorum ki, Sayın Vali bizim gibi dışarıdan gelmiş gazetecilere, Erzincan’ın önemli yerlerini de gezdirmeyi düşünüyor. O nedenle toplantıyı da öne aldık. Bir de benim zorunlu bir gezim var. Ben bu konuşmadan sonra Elazığ’a geçip, orada bir başka toplantıya, geziye katılmak durumundayım. O nedenle mümkün olduğunca, özellikle sizin de bildiğiniz kimi konuları yüksek sesle düşünerek, konuşup, arkasından da her ne kadar öğleden sonraki, yani bitiş kapanış oturumunda “soru-cevap -tartışma” bölümü varsa da, ben bulunamayacağım için bana yöneltmek istediğiniz sorular varsa onları da yanıtlamak istiyorum.

 

“Örneklerle Gazetecilik, Haber Yazma Tekniği”ne girerken şunu vurgulamakta yarar var. Haber nasıl yazılır? “Haber nasıl yazılır?” diye kesin bir kural koymak mümkün değil. Niye değil? Eğer, haber bir türlü yazılır ise, illerde de, ilçelerde de, Türkiye’de de tek gazetenin çıkmış olması lazım. Halbuki her ilde, ilçede, hatta beldelerde gazeteler çıkıyor. Gazeteler çıkarken, yayınlanma gerekçelerini de açıklıyorlar. Yani o nedenle, bu yayınlanma gerekçelerine, yayın ilkelerine uygun yayın yapma durumundalar.

 

Basından ençok istenen şey tarafsız olmasıdır, ama basının tarafsız olması belirli yayın ilkeleri çerçevesinde mümkün değildir. Önemli olan, basının bağımsız olmasıdır. Yani, o görüşleri savunurken bundan bir maddi veya politik çıkar beklememelidir. Elbette , haberi yazarken dikkate alınması gereken kurallar vardır. Hepimizin bildiği 5 N 1K kuralına yanıt verecek bilgiler mutlaka o haberde yer almalıdır. Bunun dışında, bilgiler soyut değil, somut olmalıdır. Çok sıkça rastladığımız haberler, mesela, trafik kazasına yönelik haberlerde bunu görmekteyiz. Ölü ve yaralı sayıları  konusunda değişik bilgiler alınmaktadır. Bu, gazetecilerin bu konuya verdikleri önem kadar, haber aldıkları kaynağın verdiği bilgilerle de sınırlıdır. Yani, gazeteciler zaman zaman yanlış yaparlar, ama bu yanlış, olaya konsantre olamamaktan veya önem verememekten değil, alınan bilginin, haber kaynağının verdiği bilginin yetersiz olmasından da kaynaklanabilir.

 

Şöyle bir eksiklik olduğunu görüyorum. Uzun yıllar, Vilayet Belediye muhabirliği yaptım. Aşağı yukarı yani Niyazi Akı Bey’den başlayarak, üç vali döneminde, İstanbul’da, Vilayet Belediye muhabirliği yaptım. Tabii bizim şu andaki eksiklerimizden biri, haber kaynakları ile karşılıklı güven duygusu içinde olamamamızdan kaynaklanıyor. Çünkü, biliyorsunuz, meslek ilkelerimiz açısından önemli olan kurallardan biri de, eğer bir ambargo sözkonusu ise ona uymak, ama bu özellikle gazete yöneticilerinin, atlatma haber bulabilme eğilimleri yüzünden, zaman zaman uygulanmayan bir kural haline geliyor ve bu da gazeteci ile yerel yöneticiler arasındaki ilişkilerin pek sağlam bir düzeyde yürütülmemesinin nedenlerini yaratıyor.

 

 

Sıkıntılarımızdan biri, Türkçe’nin iyi kullanılmamasından, kelime seçiminden kaynaklanıyor. O hale geldi ki, özellikle İstanbul’da yayınlanan gazeteler açısından, her yazarın kendine özgü bir dili olduğunu görmeye başladık. Bir de, kullanılan kelimelerdeki anlam sapmaları veya yanlış kullanmadan gelen olumsuz değişiklikler var. Tipik bir örnek vermek istiyorum. Mesela, “gözetim altına alma” uygulaması anlatılır oldu. Halbuki polisin yahut savcının yaptığı uygulama, “gözaltına alma”. “Gözetim altına alma” ise, eskiden “müşahade” denilen, mahkeme kararıyla, sanıkların adli tıpta,  o suçu işleyip, işleyemeyeceğine veya cezai ehliyeti olup, olmadığına ilişkin kararları anlatan, kararlar aşamasını anlatan bir kelime. Ama biz bunu, “gözetim altına alma” olarak kullanmaya başladık. Bu konuda da doğrusu özen gösterdiğimiz söylenemez.

 

Ben, iki örnekle “haber yazma tekniği” konusuna değinmek istiyorum. Birincisi, akademik yılın açılışında İstanbul Üniversitesi’ndeki tartışma ve bunun basında yer alması. Bu konuyu mümkün olduğu kadar politik değerlendirmenin dışına çıkarak, somut biçimde anımsatmak istiyorum. Biliyorsunuz, İstanbul Üniversitesi Rektörü, akademik yılın açılışında  bir konuşma yaptı. Daha sonra da, o açılış konuşması yapılırken, orada bulunan bir Bakan, o konuşmaya ilişkin bir değerlendirmede bulundu. Şimdi orada gördük ki, sonuçta gazetelere yansıdı, gerek haberlere, gerekse o haberlerden yola çıkarak yapılan yorumlara göre İstanbul Üniversitesi rektörü suçlandı, ama rektörün konuşmasında, kendisine yöneltilen suçlamalarla ilgili olarak herhangi bir bölüm yok. Daha doğrusu, düşünce özgürlüğünü tanımlaması ve her devletin kendini koruma yetkisini anlatması, birbirinden tamamen ayrı şeyler. Ama,  başta da söylediğim gibi haberler ve yorumlar, Bakanın değerlendirmesi üzerine kurgulandığı için, biz gazeteciler olarak kamuoyunu yanlış bilgilendirmiş ve yönlendirmiş olduk. Bu, ilk günkü tartışmalar bittikten sonra, Nokta dergisinde izledim. Şöyle bir başlık atmışlar ki, bu, bizim gazetecilik anlayışımızın pek de doğru olmadığını gösteriyor. “Rektör Alemdaroğlu aslında ne söyledi?” Şimdi bir olay yaşamışız. O olayla ilgili olarak haberler kamuoyuna yansıtılmış, ama o kamuoyuna yansıtılanlarla, rektörün ağzından çıkmış gibi yansıtılanlarla gerçek birbirine uymuyor. Bu yaşadığımız son olaylardan biri. Ben de konuşmanın metnini aldım, okudum, öyle çarpıtılacak bir tarafı olmadığını gördüm.

 

Şimdi, “Örneklerle Haber Yazma Tekniği” dediğimiz zaman, biz bu haberi yazarken, o konuşmanın metnini bulup, okuyup, inceleyip, haberimizi ona göre yapmalıydık, ama maalesef bu konuda, sayılı birkaç gazetenin dışında konuya özen gösteren meslektaşımız olmadı.

 

Bu seminerde, meslek ilkeleri ve hatta basın etiği konusunda değerli bir konuşmacı da var. O nedenle, haberleri yazarken aslında gazetecilerin dikkat etmeleri gereken konulara da şöyle bir değinmek istiyorum. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin geniş bir katılımla hazırladığı “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” diye bir metnimiz var. Burada, hem etik konular, hem de  “gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri” diye bir bölüm var.

 

Bunun birinci maddesi şöyle: Halkın bilgi edinme hakkı uyarınca, gazeteci kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçeklere ve doğrulara saygı duymak ve uymak zorundadır, deniyor. Yani ilke olarak haberi yazarken, doğruları arayıp, bulmak zorundayız.

 

Yine bir kural diyor ki, gazeteci temel bilgileri yok edemez, görmezlikten gelemez ve metinlerle, belgeleri değiştiremez, tahrip edemez. Yanlış, yanıltıcı ve tahrip edilmiş yayın malzemesi kullanmaktan uzak durur. Bu verdiğim örnek, maalesef bu kuralların yeteri kadar uygulanmadığını, değerlendirilmediğini gösteriyor.

 

İkincisi, şunu anlatmakta yarar gördüğümü belirteyim. Tabii, basın yapısal değişikliklere uğradı son yıllarda. Yaygın basın adına bunu söylüyorum. Gazetelerin büyük bölümü belirli holdinglerin, şirketlerin biri tarafından çıkarılan yayın organlarına dönüştü. Bu sadece gazeteler için değil, o holdinglerin radyo ve televizyonları için de söz konusu. İşadamlarının, holding sahiplerinin, birkaç tane gazete veya televizyonları olmasının, meslek açısından zararları, ama kendileri açısından yararları var.

 

Şimdi en önemli konulardan biri, doğru yapılıp, yapılmadığı da tartışılan özelleştirme. Neler özelleştiriliyor? En önemlileri enerji ile ilgili olanlar. Akaryakıt veya elektrik dağıtımı özelleştiriliyor veya iletişim alanında da cep telefonları özelleştiriliyor. Şimdi tabii, en önemli konulardan biri, özellikle enerji dağıtımı. Çünkü, hem kolay para kazanıp, toplama hem de fiyat uygulamasında kontrol dışına kaçma olanakları daha çok.

 

Yine hatırlayacaksınız, bir gazete üst üste üç gün, Türkiye’nin karanlıkta kalacağı yolunda yayın yaptı. “Türkiye karanlıkta kalacak, enerji darboğazına girdik, elektrikler kesilecek” denildi. Halbuki bu haberleri hem Elektrik Mühendisleri Odası hem de Enerji Bakanı doğrulamadı. Ama sonunda gördük ki, bu, enerji darboğazına girmiş olmamız ve Türkiye’nin karanlıkta kalacağı yolundaki haberler bir başka olay için yayınlanmış. Ne için yayınlanmış? Bir gazete ki, o haberleri koyan gazete, üç gün sonra, “iki milyonluk sertifikayla alırsanız, 125, üç milyonluk sertifikayla alırsanız 99 günde size jeneratör veriyorum, bir  de kesintisiz güç kaynağı veriyorum” dedi.

 

Olaya böyle baktığınız zaman, “biz gazeteciler ne yapmalıyız?” diye düşünüyoruz. Bizler gazeteci olarak, bu tür işler yapmamalıyız. Peki basın kuruluşları olarak ne yapmalıyız? Kamuoyunu bu tür çarpıtmalara veya çıkara endeksli haberlere karşı uyarmalıyız. Bu yeterli oluyor mu? Şu anda yeterli olduğunu söylemek biraz zor. Şuradan biliyorum. Biz de, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu olarak basın toplantıları düzenliyoruz, açıklamalar yapıyoruz, ama bu açıklamaların büyük bölümü holding basını tarafından kamuoyuna yansıtılmıyor. Niye yansıtılmıyor? Çünkü, kendilerine yönelik eleştirileri gönül rahatlığı ile algılayıp, yansıtmaları pek mümkün değil. Bu çıkar olayı sadece gazetelerin işverenleri, patronları, şirket yöneticileri için mi geçerli? İtiraf etmek zorundayız ki, onlarla  sınırlı kalmıyor.

 

Son günlerde ortaya atılan iki konu var. Önce Bulgaristan’da, yanlış hatırlamıyorsam, bir takıma ortak olan bir Beşiktaşlı yönetici, devir alma törenini izletmek için 18 gazeteciyle birlikte yola çıktı. Yolda, gazetecilere zarflar dağıtıldı, zarflar açıldığında içinden 150 mark çıktı. Bunun üzerine bazı arkadaşların bu uygulamaya karşı çıktıkları, aşağı yukarı 13-14 kişinin, böyle bir uygulamanın meslek etiği veya kendilerine olan, mesleklerine olan saygıları ile bağdaşmadığını belirterek, zarfları iade etme isteklerini dile getirmeleri, ama daha sonra bir bölümünün, bu paraların öyle bir kötü niyetle verilmediği konusunda ikna edilerek, zarfları iade eden gazeteci sayısının üçe indiğini okuduk ve öğrendik. Bu tabii, meslek etiği açısından bir yanlışlıktı. Çünkü, gazetecinin haber yapma konusundaki bilgilere ulaşırken, haber kaynaklarına çeşitli çıkarlar sağlamak, belki rüşvet niteliğinde değerlendirebileceğimiz ödeme yapmaktan kaçınması kadar, kendisinin de haber kaynağı ile olan ilişkilerinde bu tür parasal ilişkilere girmemesi gerektiği yolundaki mesleki kurallar.

 

Bu tür ilişkilerin son aşaması da, biliyorsunuz Emin Çölaşan’ın yazdığı bir yazıyla gündeme geldi. Bir ünlü köşe yazarının, banka özelleştirilmesi yahut içinin boşaltılması konularındaki çalışmalara, büyükçe bir arsanın el değiştirmesi nedeniyle, bir milyon dolar aldığı yolunda bir haber yayınlandı. Bu haberin doğru olmamasını isterdik, ama İçişleri Bakanı da “doğru” dedi, “böyle şey var” dedi, “çıktı” dedi. O nedenle, gazeteciliğin, zaten daha önce anlattığım uygulamalar nedeniyle azalan güvenilirliği, büstütün yıpranmış oldu. Gazeteciliğin, salt gazetecilik mesleği adına, gazeteciler tarafından yapılmadığı takdirde hem ülkenin, hem gazetecilerin, hem yurttaşların çok yanlış yönlere götürülebilecekleri bu somut uygulamalarla ne yazık ki ortaya çıktı.

 

Sıkıntılarımızdan bir başkası da özellikle televizyonlarda izlediğimiz magazin haberleri ile ortaya çıktı. Reyting uğruna veya izlenme uğruna gazetecilik, habercilik daha alt düzeyde. İnsanların hoşuna gidecek veya çeşitli dürtülerini gıdıklayacak haberlerin öne çıkmasıyla güvenilirliğimizi bir ölçüde daha kaybetme durumunda kaldık.

 

Bu eğitim seminerlerinde, daha önce de söylediğim gibi, karşılıklı bilgilenme, yüksek sesle düşünme ve meslek kurallarına uygunluk, uygun gazetecilik yapmak amacıyla birbirimizi desteklemek adına çalışıyoruz. Mesela, yine bizim meslek kurallarımızdan biri: “Gazeteci; çalıntı, iftira, hakaret, lekeleme, saptırma, manüpülasyon, söylenti, dedikodu ve dayanaksız suçlamalardan kesinlikle uzak durur” diyor. Ama özellikle, yasaya göre, ulusal nitelikteki televizyonlardan büyük bölümünde bu kurallara da ne yazık ki uyulmadığını görüyoruz. Bunu nasıl düzeltebiliriz? Bunun bizden sonra gelen kuşaklardaki arkadaşların çabasıyla düzeleceğine inanıyorum.

 

İkincisi de, bu düzelmenin yerel medyadan başlayarak gelişmesi gerektiği görüşüne sahibim. “Yerel medya deyiminden, özellikle ekonomik durumu nedeniyle fazla güçlü olmayan, yayınlarını belirli bir bölge içinde yapmak durumunda olan medyayı anlıyoruz, ama “yerel medya var da, yerel gazeteci var mı?” diye sorarsak, tabii bunun yanıtı yok. Çünkü gazetecilik evrensel bir meslek. Herhangi bir ilde de, yaygın basında da çalışarak yaptığımız meslek, gazetecilik mesleği. O nedenle, yerel gazeteci yok, ama yani haber olanakları veya o ilin, ilçenin yaşam gerekleri nedeniyle yapılan, ama aynı gazetecilik kurallarına uyularak yapılan bir gazetecilik söz konusu. O nedenle burada, “haber nedir, nasıl yazılır?” gibi konuları gündeme getirirken; yerel haber böyle yazılır, ulusal haber böyle yazılır, uluslararası haber böyle yazılır gibi bir ayrımın söz konusu olmadığını görüyoruz.

 

Yerel haberler, aynı zamanda Türkiye’ye yayılmış hemşehrilerinin bilgilenmeleri gereken haberler. Bu nedenle, yaygın basında da yerel haberlere yer ayrılmasının zorunluluğu kendini doğal olarak hissettiriyor. Zaten, yerel medyada çalışan arkadaşlarımızın bir bölümünün, yaygın medyanın da muhabirleri olduğunu, habercileri olduğunu ve bu sıfatları ile de haber konusunda yetkin işler yaptıklarını hep birlikte biliyoruz ve izliyoruz. İzin verirseniz konuşmamı burada keseyim. Sorular olursa, soruları yanıtlamaya çalışayım. Buyrun Efendim.

 

Hıdır KELEŞ (KARS): Biz, yaygın basının yanında sesi cılız kalan, fakat gayrimeşrulara bulaşmayan, bulaşma imkanı bulamayan, çıkar gruplarından uzak olma mecburiyetinde olan gazetecileriz. Efendim, biz büyük ölçüde kendi kaderine bırakılmış, bunu maddi anlamda demiyorum, manevi anlamda kendi kaderine bırakılmış, ne yaparsan yap, yapmazsan yapma, ama sadece onunla da kalmayan, kösteklenen, ileriye gitmemize engel olunan bir müesseseyiz, kurumuz, ne derseniz, deyin.

 

Sayın konuşmacı, müsaade ederseniz, bir tenkitimle başka yöne döneyim. Cumhuriyet gazetesinin sıkıntılar içerisinde olduğunu, çıkar ilişkilerine girmediğini biliyorum, ama birileri yüzbin lirayla, onu birilerine daha çok yayarken, Cumhuriyet, ben, 250 bin lirada kalacağım, kaliteliyim diyerek okuyucusunu belirli bir sınırda tutuyor ve halka inemiyor. Bunun zararını kendisi de görüyor, halkta görüyor. Ben temenni ediyorum ki, Cumhuriyet bu yanlış uygulamaya son verir.

 

Sayın konuşmacı, basının iyi yolda gitmesi için çare nedir? dedi. Bana göre çare, dünyada herşeyi idare eden nesne çıkardır. Çıkarın ötesinde birşeye inanmıyorum. Siyasiler çıkarlarını, basın mensuplarını da görüp, onları kullanarak bir yerlere gelmek istiyorlarsa ve onlara kaynak aktarıyorlarsa, yani yanlış yapanı mükafatlandırıyorlarsa, bu yanlışlar devam edip gidecektir, bunun biteceğine inanmıyorum.

 

Sayın konuşmacı, çok saygıdeğer meslektaşım, ben, Kars’ta olsam, olsam diyelim ki herhangi bir kuruluşa girsem, Sendika Başkanı olurum. Ama, Ankara’daki Genel Başkan olur. Benim, Genel Başkan olmam mümkün değil, çünkü Kars’tayım. Genel Başkan, Ankara’da olur. Yani Kars’taki yetenek, Ankara’daki yetenek kadar üstün değildir. Onu anlatmak istiyorum. Sizler bizim patronlarımızsınız, büyüklerimizsiniz. Bizden daha çok sesi çıkanlar, bizi savunması gerekenlersiniz. Size rica ediyoruz, diyoruz ki, yerel basını belirli ölçülerde koruyun. Ne ile koruyun? Yazılarınızla koruyun, dile getirin, zaman zaman bizim sorunlarımıza çare arayın ve seslerimiz size ulaştıkça, göreceksiniz ki, gayrimeşruların önüne de daha çok geçilmiş olacak. Biz çok dürüst insanlarız demiyorum, ama bizim imkanlarımız gayrimeşrulara müsait değil, kimse bize gayrimeşru vermez. Onun için biz, arada bir direk görevi yaparız, yani orta direk görevi. Bu arada bir şeyden daha yakınmak istiyorum. Biz, yerel basın olarak çok büyük sıkıntılar içindeyiz. Efendim “doğru haber vermiyor”. Biz, doğru haber veremeyiz. Doğru haber vermeye gayret ediyoruz, ama, düşünün. Bakın geçenlerde bir olay oldu. Bizim Köy Hizmetleriyle ilgili... İnsanları içeri almışlar. Savcı, basına adliyeye girmeyi yasakladı. Basın mensupları üzerine saldırıldı. Hakaret gördü, basın mensubu arkadaşlarımız. Polis bırakın müdahale etmeyi, seyirci kaldı. Biraz da hoşuna gitti. “Bırakın, tartaklasınlar” dedi. Şimdi böyle şartlarda basın nasıl doğru haber verebilir? Ben şaşırıyorum. Biz, valilerin inisiyatiflerine göre hareket eden, valilerin bakış açılarına göre davranan insanlarız. Ben zaman zaman farklı uygulamalara şahit oluyorum. Bu kadar yanlış uygulamalarla veya bu kadar çelişkili uygulamalarla, biz, nasıl doğru haber yapabiliriz? Kendi kendime şaşırıyorum. Jandarma kapısını kapatmış, 657 diyor, polis kapısını kapatmış, 657 diyor,  ben, valiyi günde kaç defa arayabilirim ki? Her haberde valiyi arayabilmem mümkün mü? Peki o zaman doğruya nasıl ulaşırım? Polis, bizi habere yaklaştırmaz. Polisle  birbirimize vururuz haber almak için. “Polise karşı geldi” denir, “mukavemet etti” denir, peki böyle şartlarda doğruyu bulmam mümkün olabilir mi? Bunu, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürümüzün huzurunda dile getirmekten de mutluluk duyuyorum. Kendilerine iletiyorum, biz sahipsiziz. Bize, birilerinin sahip çıkması lazım, bize birilerinin sahip çıkması gerekir derken de, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün zaman zaman yapacağı bu toplantılarla sesimizi Türkiye’ye duyurmamıza yardımcı olmalarını diliyor, saygılar sunuyorum.

 

ERİNÇ: Teşekkür ediyorum. Tabii o baştaki özel bölümü sonralarda konuşalım. Şimdi aslında sizin sıkıntılarınızla, İstanbul’daki arkadaşlarımızın sıkıntıları aynı. Yani yanlış hatırlamıyor isem, geçen gün bazı gazetecileri dövmek için kovalarken, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti binasına giren polisler için Cemiyet’in açtığı davanın duruşması vardı. Bu sadece Anadolu’ya özgü bir şey değil. Yani, gazetecilerin yaşadıkları zorluklar, haber almadaki, özellikle 657 sayılı yasanın 15. maddesi, galiba, merkezde bakanlar, illerde valiler ve yetkili kıldığı görevliler diyor. Tabii burada şu yanlış var. Değerlendirme yanlışı var bence. Şimdi orada bir politik değerlendirme yapılmasını yasaklıyor yasa. Demeç verilmesini yasaklıyor, bilgi verilmesini yasaklamıyor, ama Sayın Valim de hoşgörsün, yöneticilerin bir bölümü onu çok geniş yorumlayarak, zaman zaman açıklama yapmamanın kaynağı olarak gösteriyorlar. Tabii ki, yerel basının zor koşullar altında çalıştığını, gerçekten büyük bölümünün büyük özverilerle yayınını sürdürdüğünü biliyoruz. Belki de bunun nedeni, Türkiye’nin her ilinin yeteri ölçüde ekonomik yönden yahut imalat sanayi yönünden gelişmemiş olmasında, o illerdeki yahut ilçelerdeki ilanların daha çok resmi kurum ve kuruluşların verdiği ilanlarla sınırlı olmasında.

 

O nedenle, Türkiye’de basına ayrılan kaynaklarda çok büyük dengesizlikler var. Özellikle bir dönem İstanbul, Trakya, teşvik indirimi bölgesi olmaktan çıkarılmışlardı. Özellikle, İstanbul’da yapılacak yatırımların müteşebbislerin, girişimcilerin kendi kaynaklarından veya kendi mal varlıkları karşılığı özel bankalardan alacakları kredilerle gerçekleştirilmesi kuralı uygulanmaya konmuştu ama itiraf edelim ki, (tabii politika bizde, bana göre yanlış anlaşılıyor, belirli düzeye gelmiş politikacıların artık politikacı değil, devlet adamı gibi davranma zorunluluğu var, ama böyle davranmıyorlar), konu, “al gülüm, ver gülüm” meselesine giriyor. Yani, diyor ki, “sen beni desteklersen, ben sana hem ihale veririm, hem yüzde 30 faizli...” Benim yüzde 30 dediğim faiz, tabii yüzde 150’leri bulduğu dönemde...

 

Bir çelişkiyi de vurgulamakta belki yarar var. Yürütme bugün Türkiye’de uygulanmakta olan promosyon yöntemine karşı. Biliyorsunuz, Tüketiciyi Koruma Yasası’nın 11. maddesinde yapılan değişiklikle, promosyonlar,  kültür promosyonları (kitap, kaset, bilgisayar disketleri gibi) dışında yasak. Ama devlet, bir yandan bunu yasaklarken, bir yandan da büyük yayın kuruluşlarına diyor ki; sen  mesela buzdolabı veriyorsun promosyon olarak, onun yüzde 23’ü KDV’si, ama gazeteyi sattığın zaman aldığın KDV yüzde 1. O nedenle, sen bunun yüzde 23’ünü, bu yüzde 1’le karşılayamazsın, telafi edemezsin, onun için düşebildiğini düş, kalanını da gider yaz, diyor. Türkiye’deki çelişkileri özellikle basın alanındaki çelişkileri, saymakla bitiremeyiz, ama elbette bir dönemde, yerel basın için bir fon ayrılması gündeme gelmişti, ama ayrılacak fon, bir gazetenin yurt dışından getirebileceği bir makinanın karşılanmasını bile engelliyordu. O nedenle, bu fonun yürütülmesi mümkün olmadı.

 

Hazır buradayken, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’yle ilgili birşey söylemek bana düşmez, ama şunu da hatırlatmakta yarar var. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün, özellikle 657 sayılı yasanın haber kaynaklarına getirdiği sınırlamayı kaldırma konusunda basın yasası başta olmak üzere, çeşitli yasalarda yer alan basın yasasının geçici maddeleri dahil bir çalışma yaptığını biliyorum, o nedenle bu konuda, tabii sonuçta işler gelip, siyasal tercihe dayanıyor. Siyasal tercihte de şunu görüyoruz ki, ben, aşağı yukarı 44. yıla girdim. Türkiye’de partiler, olaylara iktidarda oldukları zaman başka, muhalefette olduklarında başka gözle bakıyorlar. Muhalefetteyken, basının önündeki bütün engelleri kaldıracağını söyleyerek, basından güç almaya çalışan siyasal parti, geldiğinde bakıyor ki, bu yetkileri kendi çıkarına kullanması mümkün, “o zaman niye değiştireyim?” diyor, bu sefer görüşlerini değiştiriyor, savunduğu görüşleri değişiyor. Bu nedenle, mutsuz veya karamsar olmayalım, ama basının önündeki engellerin böyle kısa sürede kalkacağına veya kaldırılacağına da inanmayalım, diye düşünüyorum. Buyrun efendim.

 

Sürmeli KILIÇ (ARDAHAN): Öncelikle Genel Müdürümüze ve Erzincan Valiliğine böyle bir organizasyon yaptıkları için teşekkür ediyorum. Ben, kısa, öz birşey soracağım. Değerli üstadım Hıdır Keleş sıkıntılarımızı arz etti. Sıkıntılara değinmeyeceğim. Yanılmıyorsam, “yerel basının muhabiri olmaz” gibi bir cümle sarfettiniz. Yanılmıyorsam, öyle bir cümle duydum. Yerel basının muhabiri neden olmasın? Biz, il içerisinde yayın yapıyoruz. İlçelerde temsilcilerimiz var, muhabirlerimiz var, köşe yazarlarımız var, fıkra bulmaca yazarlarımız var. Ben, buna cevap istiyorum. Teşekkür ederim efendim.

 

ERİNÇ: Efendim belki, eskilerin “zafı telif” dediği bir olayla karşı karşıyayız. Belki tam anlatamadım. Yerel muhabir olmazdan kastım, yerel medya var, ama yerel muhabir yok. Çünkü muhabirlik, gazetecilik evrensel bir iştir. Yani yaygın basında da çalışsa, yerel basında da çalışsa, muhabir, muhabirdir. Böyle bir ayrım sözkonusu olamaz. Gazeteci, gazetecidir. “Nerede iş yaparsa yapsın, nerede çalışırsa çalışsın” anlamına dedim. Yani, “yerel muhabir, yerel gazeteci yoktan” kastım yerel medya var, ama çalışanlar, muhabirler, yazarlar, yazı işleri müdürleri, genel, evrensel kurallara göre gazetecilik yapıyorlar, anlamına söylemiştim. Teşekkür ederim. Buyrun efendim.

 

KILIÇ: Bizler, bölgede haber yaptığımız, görev yaptığımız için bölgenin sorunlarıyla içiçe olmamız kaçınılmaz. Ancak, deminki ifadenizden de güç alarak, “muhabirlik evrensel bir görevdir” demiştiniz. Uzun süredir, bizlerin, Anadolu’da haber yapan, gazetecilik yapmaya çalışan arkadaşlarımızın karşılaşmış olduğu bir akreditasyon meselesi var. Bu bizleri rencide eden bir durum. Sizler de Cemiyet’te, yönetimde görev alan kişilersiniz. Bu konuyla ilgili çalışmalarınız var mı? Bizlere, Anadolu’da gazetecilik yapmaya çalışan muhabir arkadaşlarımıza bu uygulamaları kaldırıcı çalışmalarınız var mı? Bunu öğrenmek için kürsüye geldim. Teşekkür ediyorum.

 

ERİNÇ: Akreditasyon konusu, Türkiye çapında ve iller bazında söz konusu. Türkiye çapındaki akreditasyonun belgesi “Sarı Basın Kartı“.  Bunun için de, yürürlükte olan bir yönetmelik uyarınca aranan koşullar var. Bunun dışında, yerel bazda bakacak olursak, gazetelerin verdiği “tanıtma kartları” var. Yerel gazetecilerin taşıdığı tanıtma kartlarının geçerli olması konusunda sanıyorum ki, yerel örgütlerle, yerel yöneticiler arasında bir karşılıklı görüş alışverişinde bulunulması gerekiyor. Çünkü, o konuda bizim İstanbul’dan bakarak, kimin gazeteci olup, olmadığını anlayabilmemiz biraz zor. Yanlış hatırlamıyorsam, bir ilimizde şimdi şu anda ili hatırlamıyorum. Bir basın kuruluşu ile bir il yönetimi, başta il valisi olmak üzere, bir yönerge hazırlamışlar. O yönerge uyarınca, gazeteci şöyle olmalı, şöyle başvurmalı gibi bir takım kıstaslar da koymuşlar. Ama, Cemiyete yapılan bir başvurudan öğrendiğimize göre, onu pek doğru bulmayan, gazetecilerin haber alma hakkını büsbütün zorlaştıran bir uygulama olarak görenler de var. Yani bu akreditasyon sorununu, o ildeki örgütler veya çalışan arkadaşlar biraraya gelip, çözerlerse, daha tutarlı olur, diye düşünüyorum. Çünkü yöneticilerin, her ilin yöneticilerinin de, basınla ilişkileri konusunda kendine özgü değerlendirmeleri var. Yani, genel bir kural koymak biraz zor. Yerel yönetici arkadaşlarımızın meslek örgütlerindeki bu konuyu daha tutarlı  bir şekilde çözebileceklerini söylemek mümkün.

 

Refik ARAS (ERZİNCAN): Ben, öncelikle Erzincan’daki gazetecilerin en kıdemlisi olarak, 45 yıldır, Sürekli Basın Kartı sahibiyim. Şehrimize teşrif eden, bu toplantıya katılan, gerek Sayın Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürüne, diğer değerli ustalara, gazeteci arkadaşlarımıza hoşgeldiniz diyorum, saygılar sunuyorum.

 

Efendim bu oturumdaki konu, “haber tekniği”ydi. Ben, onun için diğer konulara değinmeyeceğim, herhalde onların zamanı gelecektir. “Haber tekniği” konuşulurken, çok belli kuralların, ilkelerin uygulanamadığı görüşü ortaya atıldı. Doğrudur. Ortaya atılmayan, konuşulmayan bir konu, haberde yorum olmaz. Ben bu mesleğe ilk başladığımda, gerek kitaplardan, gerekse ustalardan öğrendiğim buydu. Haberde yorum olmaz. Haber yazılırken, mutlaka doğru olmalı, iyi araştırılmalı, haberi yazanın kendisi bu doğruluğa mutlaka inanmalı, diye öğretildi yahut öyle öğrendik, ama uygulamada görüyoruz ki, haberde mutlaka bir yorum göze çarpıyor. Şimdi artık, son zamanlarda, özellikle son senelerde, haberi yapan arkadaşımız, haberi yapan gazeteci, habere kendi görüşünü katıyor, gibime geliyor. Bu görüş hangi doğrultudaysa, o görüş istikametinde haber yazıyor. Zaten bu, şundan da belli oluyor. Aynı haberi çeşitli gazetelerde okuyoruz yahut okuyorsunuz, bakıyoruz ki, haberde bir takım sapmalar göze çarpıyor oysa ki haberin belki de özü aynı. Bu değişmez kural Basın Konseyinin yayınladığı ilkeler var. O ilkelerde de, biraz evvel Sayın konuşmacı da okudu bir kısmını. Fakat benim merak ettiğim şu: Nasıl oluyor da, bu ilkelere bir türlü uyamıyoruz veya uymamız için ne yapılmalı, ne etmeli? Ne yapmalı da, gerçekten bu belirlenen ilkelere uygun yayıncılık olmalı, uygun haberler yapılmalı? Bu konuda Sayın konuşmacının görüşlerini ifade etmesini istiyorum. Teşekkür ederim.

 

ERİNÇ: Efendim, teşekkür ediyorum. Tabii sadece haberde yorum olması değil, köşe yazılarının, gazetenin manşeti olması da söz konusu  hale geldi. Sayın Aras benden kıdemli, ama ben Üniversitede de zaman zaman ders vermek veya konferans vermek vb. gibi görevler karşısında kalıyorum. Şöyle bir yorum yapıyorum, bilmiyorum katılır mısınız? Diyorum ki; “arkadaşlar, benim gazeteciliğe başladığımda doğru olan, aynı zamanda geçerli olandı”. Fakat şimdi doğru başka. Geçerli başka. Türkiye, bu sıkıntıyı nasıl aşar? Gazetecilik adına demiyorum, her dalda, her işte, her politik eylemde veya işlerde bu söz konusu. Ben şöyle bakıyorum, şimdi biz İstanbul’da oturarak, Erzincan haberlerini nasıl değerlendiririz? Türkiye’nin demokratik sıkıntıları, medyanın sıkıntıları aslında. İstanbul’da hazırlanan bir gazetenin Hakkari’de de satılmakta olması, halbuki Hakkari’de, hem Hakkari’nin sorunlarını hem de ülke veya dünya sorunlarını yayınlayabilen gazeteler çıksa, o zaman hem Türkiye’nin demokratikleşmesi ve halkın bilgilenmesi daha doğru olur, diye düşünüyorum.

 

Siz de yaşamışsınızdır. Mesela, bir miting veya basın toplantısı olduğu zaman, biz muhabirler, o zamanın deyimiyle hava yazmak isterdik, yani o toplantının havasını. Şimdi izlenim denen havayı yazmak isterdik. İstemezlerse mahzun olurduk, isterlerse sevinirdik. Çünkü sadece, o bizim hava dediğimiz, izlenim dediğimiz olguda, basın toplantısını yapanın başarılı görülüp görülmediği, tavırlarının ne olduğu gibi özel değerlendirmeler yapma olanağı bulabilirdik. Ama, şimdi haberler sizin de belirttiğiniz gibi hem haber hem de o haberin yorumunu içeriyor. Tabii; Türkiye’deki sıkıntılardan biri, elbette, bir haberin içinde yorumun yer alması, ama o haberin yorumunu, o konudaki uzman kişiler yahut bilgili kişiler yapmalıdır. İnsanlar, gazeteciler veya politikacılar canları istediği için öyle bir yorum getirmemelidir, ama bu bizim ülkemizde maalesef ana sorunlardan biri  olduğu için de basını da etkiliyor ve belki de itiraf etmek gerekiyor ki, yönlendiriyor. O nedenle, elbette haberde yorum olmamalıdır. Zaten meslek ilkelerinde de, haberle yorum birbirinden ayrılmalı ve haberde yorum olduğu da okura baştan duyurulmalıdır kuralı var. Ama şimdi Türkiye’de önemli olan en önemli kural, kuralsızlık haline geldiği için, yani ben de sizin gibi bu ayrımın yapılması gerektiğine inanıyorum. 

 

Mehmet BUYRUK (ERZİNCAN): Efendim, misafirlerimize öncelikle hoşgeldiniz diyorum. Ardından da konuşmacı arkadaşlarımızın ifade ettiği bazı konulara açıklık getirmenin faydalı olacağına ve bazı sorular sormak zorunda hissettiğimi özellikle belirtmek istiyorum. Şimdi arkadaşlarımız genellikle mahalli gazetelere bir desteğin olmadığını vurguladılar. Mahalli gazetelere desteğin olmayışının sebebi, mahalli gazetelerin merkeze uzaklığı değil, mahalli gazetelerin etkinliğinin, siyasi anlamdaki etkinliğinin, merkezden fazla hissedilmemesidir. Bu doğaldır, ancak bir husus var. Zannediyorum ki, bunu çok dikkatli incelemek lazım. Gazetelerin kendi etkinlikleri, kendi çabalarıyla, kendi geldikleri noktayla mümkün olabilmektedir. Gazetelerin güvenilirliği konusu genel olarak tartışılıyor. Bu güvenilirlik konusunda, gazetenin kendisini güvenilir hissettirmesi esas meseledir. Yani, okuyucu gazetede kendisini bulmalı, kendisini güvenilir hissettirecek unsurlarla karşılaşmalıdır. Bir örnek vermek gerekirse, özellikle yerel medyanın, İstanbul medyasının veya İstanbul’da yayın yapan gazetelerin temsilcileri olarak görev yaptığı malumlarınızdır. Diyelim ki, Erzincan’da haber yapan bir muhabir, yazdığı haberini İstanbul’a veya bölgesi nereyse oraya gönderiyor. Bu haber gittiği bölgede reyting uğruna makaslanarak belli ölçüde tahrif ediliyor. Ertesi gün bakıyorsunuz ki, sizin yazdığınız haber değişmiş, adeta kuşa döndürülmüş bir haber olarak gazetede yer alıyor. Şimdi bu habere yerel anlamda çalışma yapan arkadaşımız, özellikle muhatap olmak zorunda, çünkü altında imzası var, ama kendi yazdığı haber olmaktan uzak, reyting uğruna bazı unsurları değiştirilmiş, bazı konularda gerçekleri yansıtmayan ibareler olarak karşımıza çıkıyor. Bu ise gazetenin güvenilirliğini asgari düzeye indiriyor ve ben, şu anda gazeteci arkadaşlarıma sorsam, gazetecileri güvenilir buluyor musunuz? Zannediyorum ki, yüzde 50’lere  varan bir rakam ortaya çıkacaktır, güvenilir bulmayan.

 

Burada bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Yerel medyanın, yerel gazetelerin durumu bundan biraz daha farklı. Ben muhabiri olduğum bir İstanbul gazetesine, kendi yazdığım haberi tekzip ettirmek için bir ay uğraştım, ama Erzincan’da yayın yapan kendi gazetemin direkt telefonunu çevirdiği zaman okuyucu beni karşısında buluyor. Ama İstanbul’daki bir gazetenin yazı işleri müdürüne ulaşmak, İstanbul’da yayın yapan bir gazetenin muhabirine ulaşmak elbette çok zor. Dolayısıyla güvenilir olmak açısından ben, mahalli gazeteleri okuyucuyla direkt karşı karşıya olmasından dolayı daha sağlıklı, daha doğru haber veren bir unsur olarak görüyorum. Özellikle mahalli gazetelerin, kendi gazetemden örnek vereyim, Doğu gazetesinden. 13 Mart 1992 tarihinde deprem olduğu zaman binamız yıkıldı. Şu anda hala prefabrik bir binada çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Depremden sonra, o sıkıntılı günlerde herkesin ana baba derdine düştüğü, çocuk derdine düştüğü, cenaze derdine düştüğü günlerde biz, dünyada belki bir ilki başardık. Ne yaptık? Bir çadır kurduk. Hemen basit makinalarımızı çıkardık, Erzincan Belediyesi’nin bahçesinde bir çadırda, gazeteyi ağır şartlar içerisinde yürütmeye çalıştık. Bu çalışma, belki dünyada ilk kez yapılan bir çalışma. Bir ay yayınımızı çadırdan yürüttük. Şimdi bu kadar zor şartlarda yürüyen gazetelere, demin arkadaşımız bahsetti, akredite uygulaması geliyor. Erzincan için çok sıkıntılara girmiş, Erzincan için nice felaketleri birlikte göğüslemiş bir gazete, zaman geliyor bir bakıyorsunuz, oradan bir muhabire akredite uygulanıyor. Bu uygulama üstelik bazı mazeretlerin arkasına sığınılarak yapılıyor, “yönetmelikle”, deniyor. Bu yönetmelikleri, gazetecilikten anlamayan, gazeteciliği bilmeyen adamların, kişilerin yapmış olması, bence çok yanlış bir uygulama. Bunların biran önce Gazeteciler Cemiyeti olarak düzeltilmesi gerektiğini, bu konuda girişimlerde bulunulması gerektiğini hatırlatıyor, saygılarımı sunuyorum.

 

ERİNÇ: Teşekkür ediyorum efendim. Şimdi saat 12.00’ye geldi. Daha önce bir arkadaşımız söz istemişti. Ona, özetle sorusunu yöneltmesi koşuluyla söz vereyim. Sonra oturumu kapatalım. Aslında bu oturum ve bundan sonrakilerin tartışması bu akşamın sonunda yapılacak. Orada da benim değindiğim, çünkü haber dediğiniz zaman, hem medya etiğini kapsıyor, hem kişilik haklarına saygı göstermeyi kapsıyor. Arkadaşlarım Sayın İlkiz ile Sayın Baydaroğlu, hatta Tayfun Talipoğlu’da yetişebilirse, o da konuşacak, yani o bölümde soruları sormaya yeniden imkan olacak. Onu belirtmek istedim. Buyrun Efendim.

 

Nilgün KARA (K.MARAŞ): Sayın Genel Müdürüm, Değerli Valim. Toplantıya Kahramanmaraş’tan katılıyoruz. Kahramanmaraş Doğuş Gazetesi Yayın Yönetmeni, aynı zamanda Kanal D muhabiriyim. Hemen, Sayın Erinç’e sorumu sormak istiyorum. Hocam, “Örneklerle Haber Yazma Tekniği”nden bahsederken, incelemeyle ilgili bir konuşmaya değinmiştiniz. “Sayın Rektör” değerlendirmesini yaptınız. Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olarak, sizin de incelemeden yazdığınız haberler oluyor mu? Biz, sabahleyin büromuzu açtığımızda, yerel medyadan önce İstanbul medyasının gazetelerini değerlendiririz. Sizin, Cumhuriyet gazetesinin A dediği bir konu, bu Sabah’ta da olabilir veya diğer bir gazetede de olabilir, orada B diyor. Hocam, bunda bir ayrıcalık var. Biz, bunu yerel olarak bilebiliyoruz, ama bunu toplum veya halk nasıl bilecek? “Gazeteci temel bilgileri görmezlikten gelemez” dediniz, buradaki temel bilgiyi, acaba sizin gazete mi veya diğer bir gazete mi görmemezlikten geliyor? Teşekkür ederim.

 

ERİNÇ:  Ben teşekkür ederim. Önce birşeyi itiraf edelim. Dünyada kullanılmaya en açık meslek gazeteciliktir. Bu nedenle size bilgiyi verirken, işine geldiği oranda veren haber kaynağı vardır veya kendi adına başkalarını suçlamak için, bir haberi yönlendiren haber kaynağı vardır. Tabii haberler araştırılır, ama bütün araştırmalara rağmen öyle bir gün gelir ki, o ilde veya ilçede veya ülkede çok güvendiğiniz insanlar da sizlere yanlış bilgi verebilirler. Doğrudur, Cumhuriyet gazetesi de zaman zaman verdiği haberlerde yanlışlık yapmaktadır, ama Cumhuriyet gazetesinin ilkesi şu olmuştur: Cumhuriyet Gazetesi, kişilerin değil, kamunun malıdır. Çünkü, bir vakıf tarafından yönetilmektedir ve 1924’ten bu yana yayınlanmaktadır. Yanlış yapmış isek ve o yanlışla ilgili olarak gelen açıklama gerçekten bizim haberimizin yanlış olduğunu belgeliyorsa, onu ertesi gün veya geldiği günün ertesinde yayınlayarak hem yanlış yaptığımız kişiyle ilgili, hem de yanlış bilgilendirdiğimiz okurlarla ilgili düzeltmeyi yayınlamakta kendimizi sorumlu görüyoruz. “Ben yanlış yapmam” gibi bir büyüklük veya komplekse kapılmanın anlamı yok. Hemen hemen herkes  yanlış yapabilir. Ama önemli olan, bu yanlışın bir amaca yönelik değil, bir çıkara yönelik olarak değil, haber kaynağından yapılan bir saptırmanın  sonucu olarak yayınlanmış olmasıdır. “Cevap hakkı” dediğimiz meslek kuralları da zaten, bu tür yanlışların, hem kişilere ve zaman zaman kişilik haklarına saldırı niteliği taşıması, hem de kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesi nedeniyle düzeltmeyi zorunlu kılmaktadır. O nedenle, elbette diğer gazeteler gibi biz de yanlış yapabiliriz, ama, yanlış yaptığımızı itiraf etmek gibi bir alışkanlığımız ve meslek kuralına saygımız da var. Ben burada, izninizle bu bölümü kapatıyorum. Başta Sayın Vali olmak üzere Erzincan’ın değerli yöneticilerine ve meslektaşlarıma beni dinledikleri için teşekürlerimi sunuyorum. Sağolun efendim.