ANADOLU
ULUSAL MEDYAYA NE KADAR YANSIYOR?
Tayfun
TALİPOĞLU
NTV
Arkadaşlar
öncelikle merhaba. Anadolu ulusal medyaya ne kadar yansıyor? Son dönemde
yansıyor, ama, yine yakışmayacak şekilde yansıyor.
Çünkü, beni daha önce dinleyenler bilirler, benim iddiam şudur: Bugün,
Türk medyası işgal altındadır. İşgal altında
olduğu için yansımalar da ona göre sağlıksız oluyor.
Hemen örnekle başlamak istiyorum. Biraz önce Anadolu Ajansı Genel
Müdürü ile konuşuyoruz, geçtiğimiz günlerde SHOW TVde bir haber
vardı, Anadolu Ajansı kaynaklı diye sunulan. Ben de
şaşırdım. Çünkü, Anadolu Ajansı nın, hem
muhabirleri, hem de yöneticileri çok ciddi insanlardır. Orada, Mehmet
Güler birşey söyledi, dedi ki: Bizim muhabirlerimiz de diğer
muhabirler gibidir. Anadolu Ajansı, devletin ajansı değil, bir anonim
şirkettir, hiçbir farkı yoktur. Ama şu bir gerçek ki, Anadolu
Ajansı muhabirlerinin elbetteki diğer muhabirlerden farkı yok.
Ama yöneticilerinin biraz farkı var. Çünkü, Anadolu Ajansı
yöneticileri, ihale bağlamıyorlar, Türk basınının bir
çok kuruluşunda olduğu gibi. Haber şuydu: Dokuz yaşında
bir çocuk öğretmenlik yapıyor diye. Bütün insanlar bunu izlediler.
Hepimiz öğrencilik yaptık. Biliriz ki, üst sınıflardaki
öğrencilere, doğal olarak alt sınıflarda hoca
gelmediği zaman, hadi oğlum sen bak, kızım sen bak
derler. Haber şöyle sunuldu: Dokuz yaşındaki çocuk, üç
aydır öğretmenlik yapıyor. Ama, okullar açılalı 15
gün olmuştu. Demek ki çocuk, Haziran ayından itibaren, orada
öğretmenlik yapıyordu ve bu, bir günlük olmuş birşeydi.
Yalnız, Milli Eğitim Bakanımız, orada çok
ummadığım şekilde, çünkü son dönemde bürokratlar, çok fazla
medyanın üstüne gitmiyorlar, ama, birileri demek ki zaman zaman gidecek
veya gitmek durumundalar. Orada sunucu; ben orada ders verebilir miyim?
deyince, hayır, öğretmenlik formasyonunuz yoksa ders veremezsiniz diyerek
güzel bir yanıt verdi. Çünkü, bu ülkenin bürokratları da cesur olmak
zorundalar arkadaşlar. Benim, birgün, Türkiyede, bürokrasiyi
savunacağım aklıma gelmezdi, kimsenin aklına gelmezdi
belki. Fakat o kadar lüzumsuz saldırılar olmaya başladı ki,
artık vicdanen rahatsızlık duymaya başladım. Sunucu,
şöyle kağıdı salladı, Sayın Bakan bu Anadolu
Ajansı kaynaklı bir haber dedi ve ona
dayandığını söyledi. Oysa, Anadolu Ajansının
haberinde bundan hiç eser yok, yani bu tür birşey yok. Sadece, oraya
öğretmen gelsin, diye dikkat çekmeye yönelik bir haber. Çocuk da bir
günlüğüne gitmiş.
Ulusal
medyaya Anadoluyu böyle yansıtmaktan vazgeçmek gerekir diye
düşünürken, kötü, sürekli olarak alkışlandığı
için ülkede, kimin iyi, kimin kötü olduğu, bir müddet sonra karışmaya
başladı. Şimdi ben gittiğim her yerde, haberimi
yaptıktan sonra, inanın bana, üşenmiyorum ve birbuçuk saat
bunları konuşuyorum. Beni anlasınlar ya da anlamasınlar o
anlamda kaygıya düşmüyorum. Çünkü beş kişiden birine bunu
anlatabilirsem mutluyum. Yani benim ağzımdan, televizyon
seyretmiyorsanız ve gazete okumuyorsanız mutlu
insanlarsınız cümlesi çıkıyor,
şaşırıyor adamlar. Çünkü izledikleri kanallar, genellikle
bu tür kanallar olduğu için, çünkü daha eğlenceli kanallar.
İzliyorlar, inanmıyorlar, basına olan güvenleri
sarsılıyor. Bu arada, bu halk, bütün gazetecileri, aynı şekilde tanıyor. Ama,
sonuçta izliyorlar.
Arkadaşlar,
kötü izlenmeyecek. Siz de gittiğiniz yerde, herşeyden önce
kentlerinizde bunu anlatın. İzlenmemesi gerekir diye düşünüyorum
ve sen niye izledin? derseniz, ben arada bir bakıyorum ki,
konuşmalarda kullanmak üzere
elimde malzeme olsun, çok uğraş da gerekmiyor. Çünkü, her haber
bülteninde, iki ayda bir izleseniz, üç ayda bir izleseniz de mutlaka böyle bir
dangalaklığı yakalıyorsunuz. Seyretmeyin kötü olanı,
eleştirmeyin. Çünkü, adamların derdi, artık beğenilmek ya
da doğru haber vermek değil, izlenmek. Çünkü, bu reyting denen bir
hadise var ve bu hadise, insanların gelirlerini tespit eder oldu. Bir
numara diye birşey var. 1500 cihazla, bu bir numaralık ortaya
çıktı, biz, bir numarayız, o zaman bizi izleyin, bize
isterseniz gülebilirsiniz, bize aptal diyebilirsiniz, geri zekalı
diyebilirsiniz. Ama, bizi izleyin mantığı hakim. Tam, birinden
kurtulduk derken, küçük küçük adamlar çıkıyor, böyle, yani ürüyor
bunlar.
Bir
dönem asparagas gazeteci vardı. İsim vermek istemiyorum, sonra, onun,
o ismin yetiştirdiği adamları, Türk basınından
temizliyemedik arkadaşlar. Benim
kuşağımda bile birsürü adam çıktı, o yönde. Çünkü gazete,
bir milyon satıyor kardeşim. Adı, Tan olur, man olur, ama
satıyor zihniyetiyle kötü alkışlandı. Kötü
alkışlanınca, onlar ekonomik açıdan güç sahibi oldular.
Ekonomik açıdan güç sahibi olunca, ilişkileri
farklılaştı, medyanın içindeki tüccarlara dönüştüler.
Böylece, sanayici, tüccar, gazeteci, her kavram birbirine
karıştı. Şimdi sizler de, yörelerinizde biliyorum ki
aynı problemleri fazlasıyla yaşıyorsunuz. Sizin işiniz
daha zor. Çünkü ben, hep Anadoluda olduğum için, aslında,
İstanbul medyasından çok daha uzağım. Çünkü, ömrümün büyük
bir bölümü buralarda geçiyor. Sizler yüzyüzesiniz haber
kaynağınızla. Biraz önce Doğu TVnin sahibi
arkadaşımla birlikte geldik buraya. Bunları konuştuk.
Yüzyüze olunca da araya hatırlı kişiler giriyor, bilmem ne oda başkanı giriyor,
yahu bu haberi burada keselim noktasına geliniyor ve doğal olarak siz
yaptığınız haberden tatmin olmuyorsunuz. Çünkü, sizi
savunacak kurumunuzu da bulamıyorsunuz. En büyük problem bence bu. Yani
gazetecilerin en büyük problemi, kurumlarının kendilerine sahip
çıkmamasıdır. Bence, Anadoludaki en büyük problem bu. Çünkü,
kurumlar için, Anadoludaki muhabirler, sadece oradan zaman zaman haber verip,
orada adamım bulunsun açısından bakılan insanlar, diye düşünüyorum.
Başlarına birşey geldiğinde, sahip
çıkılmıyor, bunu yaşıyoruz. Doğru bir haber
yapıldığında, eğer o insanın yukarıda
tanıdıkları varsa, hepiniz tehdit edilmişsinizdir
değil mi?, Ben, senin genel müdürünü tanıyorum, senin müdürünü
tanıyorum, ona söylerim, bu haberi durdururum. Ama sen de, işte
benimle kötü olduğunla
kalırsın gibi kritikler yaşanıyor. Tabii, ben, sizin
sorunlarınızı sizden iyi bildiğim iddiasında
değilim, ama, her yörede sizlerle konuştuğum için, aynı
şeyleri çok rahat duyabiliyorum.
Biz,
herşeyden önce yöremizde ciddi insanlar olacağız, asparagas
haber yapmayacağız. Çünkü, yine İstanbulun gözüyle,
İstanbul haber müdürlerinin gözüyle, Anadolu haberlerine bakış,
acaba mizansen mi yapılmış? şeklinde. Aman
arkadaşlar, bu işten kaçının. Çünkü, bir dönem
taşradaki muhabir arkadaşlarımız gazetelerde yer almak için
bu yola başvurdular. Biraz önce yine konuşuyorduk, Palandökende
İranlı kadınlar kayıyor diye. İki erkek kayıyor
ve bunu da üstelik asparagasın babası bir kuruluş
eleştiriyor, o hale düştü ülke... O anlamda, kim kimi
eleştiriyor, o da başka mesele. Ama sonuçta, yerel muhabirlere
karşı bakış açısı, aman bu asparagas,
şüpheli diye. Bazı, öyle şeyler var ki, yahu gerçekten böyle
mi? dediğiniz şeyler. İstanbula kaset geliyor. Ben, bunu
yaşadım. Bu kadar değildir, bu mizansendir şeklinde
yorumlar oldu.
Biz,
önce kendimize saygımızı taze tutacağız ve kendimize
saygı duyacağız, mesleğimize saygı
duyacağız. Herşeyden önce birbirimizi seveceğiz. Haber
rekabeti çok önemli ama, birbirimizi ihbar etmek olayı da, bence biraz
çirkin oluyor ve böylece insanlar çok sık yer değiştirebiliyor
kurumlar arasında. Herkes birbirini iyi kötü tanıyor. Yani,
İstanbul ile taşranın arasında, artık çok fazla fark
kalmadı. Her kentte zaten kaç gazeteci var? Üç, beş tane gazeteci var.
Bunu İstanbul da tanıyor, İstanbul da tanıyınca bize
güven duymaya başlanıyor. Bize diyorum, popülistlik anlamında
söylemiyorum. Dediğim gibi, ben, sürekli sizlerle beraber
yaşıyorum. Ben istiyorum ki, çünkü, Yol Hikayesinin, Bam Telinin
başlangıcı buydu arkadaşlar. Yani ana haber bültenlerinde
ya da haber bültenlerinde bizler, yani
bu ülkenin vatandaşları, çok az yer alıyordu. Ancak, beş
bacaklı çocuk, bilmem ne filan abuk, subuk ya da cinayet haberlerinde, o
da üçüncü sayfayı geçemez pek. Hiçbir toplumsal sonucu hesaplanmadan
verilen haberlerden öte geçmiyordu. Oysa, buradaki insanların
yaşayışı, bence en büyük haber. Çünkü, bu ülkenin
hükümetinin belirleyeceği ekonomik politikalarda bile bu
yaşayış biçimlerini bilmeleri gerekiyor illa absürd bir olay
olması ya da sıradışı bir olay olması gerekmiyor,
diye düşünüyorum.
Bu
kentlerde gazetecilik yaparken, aman o oradan başka bir şekilde
atılsın da biz oraya girelim şeklinden çok, birbirimize
nasıl destek oluruza bakacağız. Elbetteki haber
yarışı yapacağız. Haber yarışı çok
güzel birşey. O, dinamizmi sağlıyor. Mesela, ben, bunu
Antalyada yaşadım. Antalya muhabirleri, gerçekten, gecenin kaçı
olursa olsun, her yere birlikte ulaşabiliyorlar ve bir de birliktelik
sağlamışlar, hani bir diğeri atlamış olmasın
diye öbürleri haber veriyorlar, bu çok hoşuma gitti benim. Çünkü zaten,
bir kaza haberidir, şudur budur. Zaten onun dışında
yaptığınız haberlere, nedense insanlar, dedim ya güvenilir
bakmıyorlar. Paraşüt operasyonunu yerel bir muhabir ortaya
çıkarsaydı, acaba ulusal basın bu kadar yer verecek miydi?
Elbetteki vermeyecekti, zaten bizi baştan susturacaklardı. Ama, bu
kadar kirlenen bir medya için de birilerinin gelip, size temiz kalın
demesini çok yadırgamayın, bizim sayımız az değil
arkadaşlar. Demin de dediğim gibi örnek olmak durumundayız.
Çünkü biz örnek olursak, arkadan gelen kuşaklar, bu ülkede dürüst
gazetecilik yapılabileceğini, dürüst habercilik
yapılabileceğini anlarlar ve ümitsizliğe kapılmazlar. Eğer,
hepimizi yok etseydi bu kötü gidiş, bugün televizyonlarda
güvendiğiniz, gazetelerde güvendiğiniz insanlar da olmayacaktı.
Ama biz, bu dengeyi tutturmak zorundayız.
Demin
sözüm yarım kaldı. Yörenizde hep şunu işleyin
arkadaşlar. Kötü bildiğiniz şeyleri izlemeyin ve yalan
olduğunu bildiklerinizi okumayın, bunu özellikle işleyin. Çünkü,
bir müddet sonra, bu, gazete okumamaya ve televizyon seyretmemeye,
televizyoncuya, haberciye, gazeteciye güvensizlik noktasına geliyor ve
hepimizin haber yapmasını güçleştiriyor. Bakın, ben,
eskiden isim vermiyordum, ama artık isim veriyorum. Çünkü bana zarar
vermeye başlayan şeyler var. Ben, Yol Hikayesi, Bam Teline
başladığım günlerde ve ondan öncesinde Sadettin Teksoy,
diye bir arkadaşımız var. İsim vermekte sakınca
görmüyorum, çünkü onun asparagas haberleri yüzünden, ben, vatandaşlara
haberlerin böyle yapılmadığını anlatmakta güçlük
çekiyorum ve mesai veriyorum, kimsenin buna hakkı yok. Gazetelerde ve
televizyonlarda haberler onun yaptığı gibi yapılmaz. Birgün, Erzincanın Kemaliyesinde,
orada bir kaya var ya zincirle bağlı, oraya ilk gittiğimde,
Kemaliyeye, vatandaşlar dediler ki, abi koşalım mı biz?,
Nereye? dedim. Kayaya doğru koşalım mı? dediler. Niye
koşuyorsunuz? dedim. Sadettin abi bizi koşturdu dediler. Siz de
koştunuz mu? dedim. Evet koştuk. Siz, fügüran
mısınız kardeşim? Böyle komedi var mı? Efendim güya,
kaya yuvarlanıyormuş da önünden kaçıyorlarmış.
Şimdi siz, Kemaliyede, bu senaryo içinde yer alan fügüranlara, diğer
haberlerin normal olduğunu anlatamazsınız arkadaşlar. Çünkü
yıkmak çok kolaydır. Yani, yalanı doğruya çevirmek çok
zordur, savaşı da barışa çevirmek çok zordur. Bugün,
Filistinde olduğu gibi, emek verilen barış, birden bire birinin
attığı taşla bu hale geliyorsa eğer... O noktada,
habercilikte de, siz, çok uğraşırısınız, didinirsiniz,
ama birisi kalkar böyle bir haber yapar ve sizin mesleğinizde problemler
yaratır.
Eskiden
bir adet vardı İstanbulda arkadaşlar. Birisine birşey
dersiniz. Yahu iyi adam o. Bu ne? Bu laftan nefret ediyorum arkadaşlar.
Böyle bir yalakalık var... Şöyle birşey var. Şu haberi
şu yapmış diyorsunuz. Ama iyi çocuk ya... Hayır, iyi
çocuk değil. İyi adam, mesleğine saygı duyan adamdır.
Ben, artık isimleri eleştiriyorum. Çünkü, benim, mesleğime
saygım var ve ben, bunları elimden geldiğince, dilimin
döndüğünce de temizlemeye bakıyorum. Bu işi, bizden sonraki
kuşaklar da yapacaklar. Onların işini zorlaştırmaya
hakkımız yok. Eğer yalan bir haber görüyorsanız, bakın
tabii, bu, sadece buralarda olan ya da
Sadettin ile sınırlı birşey değil.
Size
başka bir komediden bahsedeyim. Bu ülkede insanlar, o büyük büyük gazeteci
kardeşlerimiz, abilerimiz... Dikkat ederseniz, haberleri genellikle kendi
çıkarları doğrultusunda... İdeoloji demeyeceğim, çünkü
artık ideoloji filan kalmadı. O anlamda, sadece sermaye ile
işbirliği söz konusu olduğu için, çünkü patronların
aldığı ve devletten hortumladıkları krediler
olduğu için. Bakın buna en yakın örnek şudur: Akit
Gazetesi, bundan sekiz ay önce, (Ben,
doğrunun nerede olursa olsun alınması gerektiği
kanısındayım. Benim için sağ basın, sol basın
diye birşey yok. Doğru doğrudur.) Cumhurbaşkanı Demirel gitmeden dört ay önce miydi, üç
ay önce miydi? Manşetten verdi Aliyeve olan mektubunu. Yeğenim
Demirele gerekli ihtimamin gösterilmesi, kendisi çok iyi bankacıdır,
büyük işadamıdır... Tabii yeğeni için işsiz,
güçsüzdür, cebinde iki bin dolarla banka satın aldı demeyecekti. Ama
bunu manşete çıkardı. Hürriyeti, Sabahı, Cumhuriyeti,
Akşamı, sırf Akit
yazdı, diye ses çıkartmadılar arkadaşlar. Oysa, haber
doğruydu ve Süleyman Demirel köşkteydi. Çünkü, hiç biri yiyemedi. Ama
şimdi, Süleyman Bey gitti, herkes köşesinde, yahu kardeşim bu
ne rezalet diyor. Sekiz ay sonra duymuşsun haberi, bu mu gazetecilik?
Sekiz ay sonra, Demirel gittikten sonra, herkes delikanlı öyle mi? Şimdi
bunu görüp de söylemeyeceksin ki, yani yarın, öbürgün bu adamlarla
çalışırım... Çalışmam arkadaşlar.
Yarın, öbürgün yine dönerim, düğün salonunda
şarkıcılık yaparım, ama bu soytarılığı
yapan adamlarla çalışmam. Ya sekiz ay önce, bu haberi
duyduğunda, bu haberi yaparsın... Delikanlıysan, gazeteciysen,
adamsan bunu yaparsın ya da gidersin. Efendim, biz yaparsak giderdik,
başkası gelirdi. Hiç kimse bunu yapmasa, kimse gelmeyecek
arkadaşlar. Herkes yaşadığı çağa karşı
sorumlu, gelecek kuşaklara karşı da sorumlu. Bunu,
çalışırken söylüyorum özellikle, çünkü işsiz kalırsa
gazeteciler, böyle konuşuyor genelde, ben çalışırken
söylüyorum. Bunu da, söylemesi gerekiyor birileri. Her gittiğim yerde,
üniversitelerde de, söyleşilerimde bunu söylüyorum. Yani kolay gazetecilik
bizde.
Yine bir örnek vereyim. Örneklerle
konuşmayı seviyorum, çünkü akılda kalıcı oluyor.
Şimdi bir, Zeugma çılgınlığı
yaşanıyor, biliyorsunuz. İstanbuldan gruplar oluşuyor,
bilmem neler geliyorlar, gidiyorlar filan, bir sürü iş. Bir de Türkiyede,
entellektüel Beyoğlu grubu vardır. Bunlar, kendilerini solcu
sayıp, oralarda oturur, kahvelerde. Hayatlarında hiçbirşey
üretmeyen tiplerdir arkadaşlar. Bir çay bahçesi vardır,
Galatasarayı geçince, ara sokakta bir çaycı, genellikle orada
otururlar ve geleni geçeni eleştirmekle yükümlüdürlür. Arada sırada
imza toplarlar bunlar, Zeugma için filan böyle. Bizim
basınımız da, eğer bu tehlikesiz bir işse, patronun ya
da başkasının çıkarına dokunmuyorsa, kolay bir
haberciliktir, bunun üstüne gidilir. Birisi çıkıp demiyor ki, yahu bu
Zeugma 1918den beri oradaydı kardeşim, 26 yıldır da
Birecik Barajının yapılacağı belliydi. Şimdi,
utanmadan manşet, on gün daha ek süre verdi cumhurbaşkanı. 26
yıldır ne yapıyordunuz siz? Gazeteci olarak ne yapıyordunuz
26 yıldır? Vatandaş olarak ne yapıyordunuz?
Hayatlarında Ankaradan bu tarafa geçmemiş adamların hepsi,
Zeugma hayranı oldular. Ben de diyorum ki, kardeşim,
Diyarbakırda Hilal mağaraları var, çok güzel. Siz gidip görüyor
musunuz? Yarın, öbürgün oraya baraj yapılacak olsa, herkes, aslan
gibi çevreci kesilecek. Çünkü bu, tehlikesiz haber, rahat haber... Böyle
gazetecilik var.
İşte
öbür tarafta, Zeugmanın biraz ötesinde, Halfeti diye bir yer var
arkadaşlar. Orada başka bir problem yaşanıyor. Halfetinin
beşte üçü aşağıda duruyor, beşte ikisi
özelleştirilmiş... İnsanlara, ev diye, mübalağasız
bardağı döküyorsunuz alta gidiyor su, böylesine komik evler
yapılmış. Çünkü, Valilik 13 tane müteahhite vermiş bunu.
Ben orada şunu düşündüm. Gazeteci olarak benim şunu yapmam
gerekiyor. Şimdi gittiğim her yerde şunu söylüyorum: Yörenin
insanına, müteahitlere, belki bana çok kızacaklar, o yörede iş
vermeyecekler. Bence, gazeteci olarak bunu hatırlatmak gerekiyor. Çünkü
Bayındırlık Müdürü gidiyor, diyor ki; bu ev güzel olmuş.
Niye, diyor? Çünkü, onu yapan milletvekili (milletvekili zaten müteahhit, o evi
yapıyor). Onu atayan da zaten o. Şimdi Bayındırlık
Müdürü ne desin? Onun için, benim, oradaki gazetecilik görevim, haber de oydu,
düşündüm ve bunu işlemeye başladım. Herkes dedi ki bana.
Hiç kimse gelip bu tarafına bakmadı. Kimse bu tarafına bakmak
istemedi. Çünkü, bu tarafı zülfiyare dokunuyor. Bu tarafında, bir
takım insanları karşınıza alırsınız.
Yöredeki müteahhitlere, o yörenin işini vermeyin demek, çok ciddi bir iddiadır
ya da denetleyiciler o yöreden olmasın demek, ciddi bir iddiadır. O
zaman, oradaki Bayındırlık Müdürüne güvenmiyorsun, diyeceksiniz.
Sayın Valim burada biliyor. Şimdi siz kimi gönderip de, kendi
atadığın adama kendini denetlettireceksin. Şimdi ben, Bam
Telini yardımcım Semraya denetletebilir miyim arkadaşlar ya da o da bana, burada gerçekten bu çok
kötü diyebilir mi? Beşte üçü aşağıda kalmış,
aşağıda kalan evlerin altına kadar su geldiği için,
su, öbür evleri de yıkma telikesi içinde. Bu su, çünkü bir müddet sonra
yıkacak. Adamlar feryat ediyor, kimse aldırmıyor. Ama herkes,
bilmem kaç kilometre ötede Zeugmada. Bu Zeugmayı nasıl
kurtarırız? diye, bana, hayatında hiç bu işlerle
uğraşmamış adamlar, yahu Tayfun Bey siz niye
Zeugmayı işlemediniz? diye soruyorlar. Çünkü, gündemi bunlar
yönlendiriyorlar arkadaşlar. İşte biz, yöremizde gerçeği
duyurmak zorundayız, derken, bunu söylüyoruz.
Şimdi
hepiniz, biliyorum, diyeceksiniz ki, siz, gelip haber yapınca bu
yayınlanıyor, biz yapsaydık aynı şekilde
yayınlanır mıydı? Siz gönderin, birinizinki
yayınlanmasa, öbürünüzünki yayınlanacak arkadaşlar. Bu çok uzun
bir süreç ve uzun bir mücadele. Size, gerçekten çok önemli bir iş
düşüyor burada. Sizin yapacağınız en büyük iş, bence,
arkadaşlar, yerel basının önemini insanlara anlatmak.
Dünyanın her tarafında da bu böyle. Önce insanlar alıp, o kentin
gazetesini okuyorlar. Ama, o kentin gazetesi, sadece, o kentteki
işadamlarının ilanına bağlı olunca, bizim
oralarda büyük çapta yaşadıklarımızı küçük çapta
yaşıyorsunuz tabii ki buralarda. Adam ilanları keserim diyor.
İlanları kestiğinde, siz işinizi yapamıyorsunuz. O
zaman birleşerek, gerekirse başka bir şekilde, bunun bir yolu
bulunabilir. Şu anda aklıma birşey gelmiyor, ama güçlü olmak
durumundayız ve yerel basının önemi, yani yerel bir gazetede,
birisi için bir yazı çıktığında, bunun çok ciddiye
alınması gerekiyor. Önce bunu
sağlayacağız. Bu uzun
süreçte birlikte olmak durumundayız. Çünkü onların sayıları
çok fazla değil arkadaşlar. Bugün, Türk basınında
eleştirdiğimiz 60-70 bin dolarlı gazeteciler, aylık geliri
60-70 bin dolar olan gazeteciler, kesinlikle çok sayıda değiller.
Onlara da zaten bu para, gazetecilik yapsın diye verilmiyor. Hiç
alınmayın. Bir adam, bir adama zaten 2.5-3 milyon dolar transfer
veriyorsa, kimse, kimseye bunu, gazetecilik yapsın diye vermez
arkadaşlar. Kimse kuş kondurmuyor.
Ben,
bazen güzel birşey söylüyorum, (Megolomanyaklık saymayın,) Gidiyorum, Bakanı da Yahu ne
müthiş program yapıyorsun, geliyorum, Valisi diyor ki ne
müthiş iş yapıyorsun, herhangi bir yerin, genel yayın
yönetmeni müthiş iş
yapıyorsun diyor, yahu hiç kimse bana da, gel sana 2 milyon dolar
verelim demiyor. Demek ki ben, 2 milyon dolar alacak yetenekte değilim.
Çünkü ben, onlar olmadan bir kitap yazdım. Biliyorsunuz, STAR grubunda
çalışırken, bize tetikçilik yaptırılacaktı
diye. Oradaki ifadeyi anlamayan ve mesleken kıskanç bir geri zekalı
da, beni bir gazetede eleştirmişti, adını verip reklam yapmak
istemiyorum. Efendim, nasıl bir gazeteci ben tetikçilik yaptım diye
söylermiş, bu meslek etiğine aykırıymış. Valla haberim yok diyor Genel Yayın
Yönetmeni. Bana bunu diyor, haberim yok diyor. Eski
çalıştığım gazetede. Haberim yok, kusura bakma,
düzeltiriz filan. Böyle birşey yok. Ya adam gibi yaparsın, yaptığının
sonuna kadar peşinde olursun, ardında olursun, delikanlı gibi
bir lafı söylersin ya da kıvırtmazsın.
Dedim
ki o gazetenin Genel Yayın Yönetmenine; gittiğim her
toplantıda, o haberi yazan ve imza atmayan terbiyesize, annesinin ve
babasının olmadığını söyleyeceğim, bu kadar
kibar söylemiyeceğim. Diyeceksiniz ki şimdi, bu ne yaptı
size? Hepimiz, sonuçta ben, vatandaşlara da bunu söylüyorum. Benim için
yalan haber yapıldı, siz ne yaptınız? Bunlara
bulaşmayalım şimdi. Ne yapalım? Şimdi iş uzayacak
biz yıpranacağız. O zaman hak ediyorsun kardeşim. Çünkü,
bir de yazı yazarlar biliyorsunuz, birisi için tehdit ederler, ondan sonra
adamın tekzibi zaten bilmem nerede çıkar ya da televizyonda ....
Vır vır diye okurlar nasıl bir tekzipse o. Ama tekzip
yayınlandı diye, RÜTKde, yargı da bu işin peşini
bırakır. Adam gibi tekzip niye edilmez, bu da belli değil
yani. Bu memlekette vatandaş
böyle yaşıyor, ne gerek var bunlara. Lüzumsuz, lüzumsuz işler...
Sizlerin
de aynı şeyleri hep hissettiğinizi düşünüyorum,
yaşadığınızı düşünüyorum. Size demeç verip
de gazetenizde yazdığınızda ya da televizyona
çıkarttığınızda ertesi gün inkar eden yüzlerce adam
tahmin ediyorum. Hepiniz yaşıyorsunuz bunları. Ben öyle
dememiştim, bir de bu hikaye var biliyorsunuz. Ben öyle dememiştim.
Onun için arkadaşlar, teypsiz çalışmayın ve kasetleri hemen
silmeyin. Çünkü sonuçta böyle çok, ben milliyetçilik konusunda, (kimse kimseden
daha milliyetçi değil) biraz da
gerçekçiyim ve Türklerle, Kürtlerin kardeş olduklarını hep söylerim.
Niye, yüzyıllardır birarada yaşarlar? Çünkü, bu iki toplum da,
güçten korkarlar arkadaşlar, birbirlerine çok benzerler. İkisinde de
yalakalık birinci plandadır. Güçten korkarlar ve korktukları
için de, ne söylediklerini bir müddet sonra inkar ederler. Bunu ülkenin her
tarafında yaşarsınız. Edirnede de
yaşarsınız, Şırnakda da yaşarsınız.
Hiç birbirimizden farkımız yok. Onun için ben, bu lafı, bu
kardeşlik lafını boşuna söylemiyorum. Ben, inanarak
söylüyorum ve yaşayarak söylüyorum. Davranış açısından
hiçbirinin diğerinden farkı yok. Aynı komediyi her yerde
yaşarsınız. Dün, Erzurumda sokak ropörtajları yapıyor
bizim Semra. Temizlik işçisine mikrofon tutmuşlar Erzurumun sorunu
ne diye? Ben, devlet memuruyum konuşamam demiş.
Yayınlayacağız onu da. Şimdi bu kadar. Ne
söyleyebilir? Çünkü 657 hikayesi var.
657de diyor ki, yanılıyorsam düzeltiniz. Mesleği ile ilgili
sırları açıklayamaz diyor, değil mi? Demeç veremez, o
anlamda, mesleği ile ilgili.
Şimdi
ben, birgün Diyarbakırda, bir öğretmene mikrofon tuttum, dedim ki
ne yakıyorsunuz burada kışın?, Adamcağız tabii
doğalgaz mı var abi, tezek yakıyoruz dedi. Adama
soruşturma açtı Valilik. Çıktım televizyona dedim ki,
Sayın Valim, buradan sesleniyorum, bu adama doğalgaz verdiniz de,
tezek mi yaktı?. Adamı da nasıl övüyoruz, adama da habersiz
gitmişim, bir dağ köyünde. Yahu ne kadar
duygulandığımı inanın bilemezsiniz, hala
anlatırken tüylerim diken diken oluyor. Rastgele girdim, inanın bana.
Girdim, öğretmen, tiril tiril beyaz gömleği ile ders anlatıyor
ve Atatürk ilkeleri filan anlatıyor. Genelde böyle şeyler hep
mizansen anlatıldığı için, bu Atatürk hikayesi, hani
birisinin haberi olsa, direksiyonu rastgele kırmamış olsam,
diyeceğim ki, adam hazırlandı bu işe. Çünkü, bu hep öyledir
biliyorsunuz. Vali, kaymakam gelirken hep Atatürkçülük dersi vardır ne
hikmetse. Adam birşey anlatıyor. Bu adamı takdir etmek varken.
Tek başına adam hem müdür, hem öğretmen. Soruşturma
açtılar. Niye? Tezek yakıyoruz dedi diye. Neyse, soruşturma
geri alındı. İşte bu çeşit korkutulmuş insanlar
oldukları için, bizim insanlarımız. Haklılar da korkmaya.
Bir
gün de Diyarbakırda iki polis arkadaşla, polisin
sorunlarını anlatacağız. Kervansaray otelinde dedim ki;
sizi tanırlar. Ben hiç polis yüzü çekmem, biliyorum ne kafayla
çalıştıklarını Bakanlığın. Siz, dedim
şöyle yürüyün ensenizden, kamera size dönsün, sizden bana dönsün, ben de
diyeyim ki; polis arkadaşlarla da sohbet ettik. İşte,
onların da bu tazminatları, mesaileri, sicil afları filan gibi konular var... İkisine de
soruşturma açtılar. Fakat ne ense varmış adamlarda. Numara
görünmüyor, gece karanlık, enseden
tanındı polisler. Yine gittik, orada da Bakanlığa rica
ettik. Dedik ki; yahu bu adamların suçu yok, biz onlarla
konuşmamıştık, onlar rastgele geçiyorlardı oradan.
Neyse sözümüze Allahtan itibar ediyorlar da soruşturma kalktı. Yani,
diyemez mi kardeşim, bir adam, üstelik adam ağzından
açıklama yapmıyor, bana demiş. Ben de diyorum ki her
gittiğim sohbette , ben, her yüz kilometrede bir on tane polisle sohbet
ediyorum, aynı şeyleri konuşuyoruz. Onlar için de birsürü
şey var. Birisinin de onlar için birşey söylemesi lazım. Çünkü
bu memlekette yol kesiyorlar, ama usturuplu kesiyorlar.
Bakın
bu da önemli arkadaşlar. Gazeteciliği gerçekten o mesleğe
yakışır şekilde yaşamak. Şimdi bakın mesela
havaalanında geçerken sizi ararlar. Beni tanımıyor mu insanlar?
Ben bunu bazılarında gördüğüm ve hayal
kırıklığı yaşadığım için üzüldüm.
Tayfun Bey bakabilir miyiz? Tabii, bakacaksın kardeşim, senin
görevin. Yani benim tanınıyor olmam, benim silah
taşımayacağımı ya da benim kanunsuz bir iş
yapmayacağımı garantilemez ki. Tabii yapacaksınız.
Bazen polis arkadaşlar trafikte durdururlar, ama kalabalıksa
ortalık, özellikle de, diyorum ki çocuklar kesin bir ceza. Çünkü derler
ki sizin için, ha bak ona kesmedi.
Biz
neyin mücadelesini veriyoruz. Balıkesirde Polis Okulunda bir
söyleşiye katıldım. Onlara da aynı şekilde,
mesleğine saygı konusunda çok uzun uzun mesajlar vermeye
çalıştım. Ne diyorlar sizin için? dedim. Diyorlar ki; 10
milyon koyarsın arasına, ruhsatını alır. Bunu
kaldıracağız dedim hep beraber. Yani oturup, özlük
haklarınız için birlikte mücadele edeceğiz. Ama, polis,
satılık adam imajını yok etmeye
çalışacağız.
Binlerce polisten bir tanesi, iki tanesi, beş tanesi yapınca,
bu sefer herkes bunu pehlivan tefrikası gibi anlatıyor. Bizim
haberler gibi.
Onun
için, bir meslek grubunu direkt olarak karşımıza almanın
yanlışlığı da var. Şimdi bundan atladık ve
güzel birşey oldu. Çünkü biz öğrenciliğimizde hep bunu yaşardık.
Bu meslek grubuna karşıydık, böyle olması gerekiyordu
biliyorsunuz. Şimdi tabii, birbirimizi daha iyi tanıyoruz.
Birbirimize daha sevecen bakmaya çalışıyoruz.
Çalışıyoruz, diyorum. Çünkü, biz birbirimizi çok sevmiyoruz.
Bizim, birbirimizi sevmediğimiz nereden belli, biliyor musunuz? Yani bu,
polis, memur, işçi, gazeteci filan meselesi değil. Bakın,
çoğunuz araba kullanıyorsunuz, daha sabahleyin yolda aynı
şeyi yaşadık. Arabanızla çıkıyorsunuz, burnunuzu
göstermişsiniz, adam gaza inatla basıyor, ayağını
gazdan kaldırmıyor. Bu bir düşmanlık, bakın içimizde
oluşmuş. Hepimizde var, belki ben de yapıyorum bunu. Adam aradan
tali yoldan çıkacaksa süratınızı artırırsınız,
çıkmasın diye. Sen gelene kadar, adam, çıkacak zaten. Az üreten
bir toplum olduğumuz için, o, başkasının ürettiği bir
arabaya binip, onun üstünde birşeyler yapmak ve biraz yerden yükselmek,
bize bir özellik sağlıyor gibi düşünüyoruz. Aslında hiçbir
şey sağlamıyor.
Onun
için de siz, yörenizde, herşeyden önce gazeteciye yaraşır
şekilde yaşayacaksınız. Bakmayın siz bazı
abilerinize. Geçenlerde bir tanesini (yeni transferlerden, 2.5 milyon
dolarlık), bir pilot bana şikayet etti. Dedi ki; telefonla
konuşuyor, cep telefonuyla, uçağın kapısında. Büyük
haberciler ya, genellikle yetim hakkı savunurlar bunlar. Kaptan pilot da,
yaşlı bir adam 50-55 yaşlarında, demiş ki beyefendi
telefonu kapatır mısınız? kaptan pilot bunu söyleyince
gazeteci öyle bir dönüp bağırmış ki... (ismini vermiyorum,
anlayan anlar). Şimdi bakın, medyanın böyle bir gücü yok arkadaşlar.
Pilot ne yapıyor, inin aşağıya o zaman diyor. Böyle üç,
beş tane delikanlı çıkacak bu ülkede. Çıkacak ve görecekler
bunlar. Arkadaşlar. Medyanın böyle bir hakkı yok. Uçağa binip,
uçağın kapısında ben konuşurum kardeşim, ben
büyük haberciyim.
Altan Öymenin
dediği bir nokta var, onu
anlatacağım. Diyor ki, biz, 19-20 yaşındaki
çocuğun eline teybi veriyoruz. Milliyet, Hürriyet, Sabah, Akşam vs.
çocuk gidiyor valiye, ona kurumu dolayısıyla vali saygı duyuyor,
alıyor içeri. Çocuk kapıya çıkıyor, ne devlet tanıyor,
ne polis tanıyor. Hiçbir şey tanımıyor. Ama o çocuğun
yaptığını, yıllardır, 25 yıldır bu
memlekette program yapan bir adam yaparsa... Onun için, siz, onları örnek
almayın diyoruz. Sonuçta tatlıya bağlanıyor, tatlıya
bağlanmıyor aslında.
Şunu
da yapmayın arkadaşlar: ben gazeteciyim herşeyi yazarım.
Yok arkadaşlar. Bakın, haberi yazın. Ama, insanların size,
bir de insan tarafınıza güvenerek konuştukları şeyler
vardır. Yine uçaktan bir örnek vereceğim, Sizin gibi bir
arkadaşı kokpite çağırdık. Hem kokpiti görsün
hem de sorunlarımızı anlatalım diye. Gazeteci
arkadaşın, aşağı inip yazdığı şu:
Hani kokpite kimse alınmayacaktı Hayda, açın bir
soruşturma. Bu gazetecilik değil arkadaşlar.
Yine
bir tarihte, bakın bundan 11 yıl önce ben, Milliyet gazetesinde
çalışırken. Milliyet gazetesinden bir grup
arkadaşımız, bu özellikleri kullanarak Esenboğa
Havalimanından silahla çıkıyorlar. Manşete de,
havaalanına silah soktuk. Bunu yapan muhabir
arkadaşımıza, polis muhabiri arkadaşa, bütün polisler
tanıdığı için abi hoşgeldin demişler, içeri
almışlar. Şimdi 60 tane adam sürüldü oradan. Ben, her
gittiğim yerde, bu insanların habercilere karşı olan
güvensizliğini gördüm. Böyle şeyler haber değil. Yani ucuz,
üç-beş dakikalık, sizi mutlu edecek, manşete çıkaracak
haberler için lütfen saygınlığınızı zedelemeyin.
Yani attığınız taş, ürküttüğünüz kurbağaya
değsin arkadaşlar ve direnme şansınız da olsun. Öyle
olunca, haklı davanızı haksız duruma getirmeyin.
Burada
konuşuyorum. Ben, öğretmen, hoca filan değilim. Ama ben,
yaşadıklarımdan hep birşeyler öğrendim. Sizlerin
anlattıklarından bir şey öğrendim. Yani benim, ilk yerel
medya ile yakınlığım, her yerde aynı örneği
veriyorum.. Bir gün Samsunda ANAP otobüsünün üstünde bir isyanım ile
başlıyor. Otobüsün üstünde şöyle bir anons duyuldu. istanbul ve
Ankara dışından gelen gazeteciler haricindekiler otobüsten
aşağıya insinler. Yani, zenciler aşağıya
insinler, beyazlar kalsın. Ben o zaman isyan ettim yukarıda.
İlk, yerel medya ile yakınlaşmam böyle başlıyor.
Çünkü, şunu biliyorum, oradaki arkadaş bir sene boyunca bunu
bekliyor. Sen, hergün zaten Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller ile berabersin.
Niye, bu ülkede yurt haberler şunu yapmazlar? Elbette, Ankaradan, İstanbuldan
muhabir gönderebilirsin. Kardeşim, tabii ki gidin, oradaki muhabir
arkadaşımız haberi yazdıracak. Siz de çok özel otobüste
giderken, yani onların olmadığı zamanda, varsa birşey,
görürseniz, bunları yazın demez. Gidersiniz siz oraya, haberi de
çoğu zaman onlar yazdırmıştır. Çünkü siz, birinci
duraktan, mesela, Karadeniz ise Hopaya kadar, bir kere haber
yazdırırsınız, sonrasını
yazdırmazsınız. Sonrasını onlar yazdırır,
ama sizin imzanız çıkar. Ama, benim imzam çıktı, ne güzel
diye düşünmek, bilemiyorum bana ters geliyor. Sizin böyle
zorluklarınız var. Abi, bize güvenmiyorsanız, bize niye
maaş veriyorsunuz? Hayır, gerçi birşey verdikleri de yoktur
Allaha şükür. Ya bana güvenin, ya bana güvenmeyin kardeşim. O günden
sonra, hiç bir yerde çıkıp da haber yazdırmadım. Sadece,
otobüsün üstünde artistlikler yaptım. Halk, vatandaş gördüler bizi ve
televizyona çıkan adamdık zaten, son dönem... STARdan sonra,
televizyon etkili bir araç biliyorsunuz. Sizden daha iyi yazan insanlar
olabilir, çok daha güzel şeyler yapanlar olabilir, ama biliyorsunuz ki
meşhur adamların dedikleri herşey doğrudur bu ülkede,
Onların yaptığı her espiriye de gülünür genellikle. Hal
böyle olunca, ben, kendimi sizlerin arasında daha mutlu hissettim. Hem,
demin anlattığım parlamento hikayesi, hem burada yaşananlar
ve gerçek haberin burada olduğunu anlatmak için.
Bakın,
ne olacak? demeyin. Ben iddia ediyorum ki, Yol Hikayesi Bam Telinin, bugün ana haberlere öyle ya
da böyle (eğer Anadolu haberleri giriyorsa) çok büyük faydası
vardır. Bugün, eğer gazeteler yerel ekler veriyorlarsa, yerel
sorunlardan bahsediyorlarsa, bunun da, bu konuda mücadele eden bir sürü
arkadaşımızın, bu seminerlerin, bu seminer
sonuçlarını okuyanların, bilenlerin ve bunlardan çıkan
sonuçlarla bu noktaya gelindiğini bilin. Bu mücadeleyi insanlar
veriyorlar. Onların isimleri olmayabilir. Onun için bana, her telefona
çıkan, elbette abi, vaktin müsaitse, emrindeyim diyor. Çünkü, bunun daha
büyük bir görev olduğunu düşünüyorum. Çünkü, ben, gücümü sizden
alıyorum, sizin de benden birşey almanız gerekir, diye
düşünüyorum. En azından medyanın içinde de, sizi anlayabilen
insanlar olduğunu düşünün, diye söylüyorum. Bunun bir faydası
oluyor mu? Elbetteki oluyor. Çünkü dedim ya, bizim ekonomik
çıkarlarımız yok, bizi biraraya getirecek. Ama bizim, yüreklerimiz
var arkadaşlar. Biz, birbirimizi bulacağız ve biz, birbirimizi
ideolojik ayrılıklarla ayırmayacağız. Biz, eğer
insansa, doğruysa, hep doğrunun yanında olmak durumundayız.
Bunu yapacağız.
Bakın
size çok değişik bir olay anlatacağım. Çoğumuza bu, gurur
verici gelir mi, gelmez mi, bilemiyorum. Ben, aşağı-yukarı
10 yıl Güneydoğuda dolaştım, hep oradan haberler
yaptım. İlk defa karayolu ile Başbakan kapalı yoldan,
Eruhtan Şırnaka geçti dedikleri yoldan geçtim, en çafcaflı
döneminde, 1992 yılında. 1992 yılında, noktada duran
başçavuş, merkezi aradı, dedi ki; Tayfun Talipoğlu,
efendim dedi. O ise bırakın geçsin dedi. Bu çok enteresan
birşeydir. Böyle, böyle gitti. Sonra birgün, Diyarbakır Alay Komutanı
Eşref Hatipoğlu ile konuşurken, dedi ki; sen, doğru
şeyler yapıyorsun, bize bile birşeyler söylesen, bizim
aleyhimizde birşeyler söylesen, biz biliyoruz ki Tayfun Talipoğlu
doğru söyler. Bu çok hoş birşey biliyor musunuz? Bunu parayla
alamazsınız arkadaşlar. Ben, bu güzellikleri yaşadım,
onun için 2 milyon dolar transfer istemiyorum. Ben de böyle birşeylerle
bekleniyorum sonuçta.
Ben
artist değilim. Yani benim çevremde biliyorsunuz bir adet çıktı
son dönemde. Şimdi star yaratmak için, (benim, biliyorsunuz
şarkıcılığım da var. Yakında bir kasetim çıkıyor,
haber vereyim, şiir ve türkü kaseti. Böylece satışları
artırmış olduk 50 kişi) arkadaşlar, bir kere koruma
alacaksınız yanınıza. Korumalar alınıyor, onun
yanına kimse yaklaşmıyor. Halkından korkan bir adamın
gazeteci olması mümkün mü ya? Dört tane koruma ile gezeceksiniz, sizi de
kimse vurmayacak, o dört koruma ile gezenleri kimse öldürmeyecek ve
kahırlarından ölecekler. Bakın bunu yazın, kafanızda
olsun. Bunların hiçbirini öldürmeyecekler ve hevesleri kursaklarında
kalacak. Çünkü onlar, o ölenleri, bu halkın getirdiği mertebeye
gelmek için çok çaba harcayacaklardır belki ama, kimse onları
vurmayacak. Çünkü, onlar da bu halkı, bu halkın onlar için ne
düşündüğünü çok iyi biliyor. Bu millet aptal değil biliyor
musunuz? Ben hani diyorum ya, izlemeyin deyin yeter. Çünkü zaten
anlıyor.
Bana
Sulakyurtun bir köyünde, bir ihtiyar dedi ki, yahu evladım, bu aynı
şeyi dönüp dönüp veriyorsunuz, bir kere söyleyin de elektirik az gitsin.
En azından, elektrik açısından da baksa, bir kelimenin 50 kere
tekrarlandığının farkında adam. Geri zekalı
değil. Ama siz, onlara sürekli geri zekalı muamelesi
yapıyorsunuz. Aynı cümleyi sağdan alıyorsunuz veriyorsunuz,
soldan alıyorsunuz veriyorsunuz, tekrar oradan alıyorsunuz. aynı
görüntüyü bir daha veriyorsunuz, bir daha veriyorsunuz, haber oluyor sekiz
dakika. Kısa metrajlı film yahu, haber bülteni değil, her biri
kısa metrajlı filim Yarışmaya bile girebilirler, drama
çekiyorlar sanki. Mizansenler de öyle.
Neyse
arkadaşlar, konudan konuya atlayınca tabii unutuyorum nereden
geldiğimi, nereye gittiğimi, ben böyle uçarak gidiyorum çünkü. Ama
bütün bunları, dikkatinizi çekmek için örneklerle anlatıyorum, tekrar
başa döneceğim. Kendinize olan saygınız ve mesleğinize
olan saygınız önemli, bu ikisi birbirine bağlı şeyler,
yaptığınız her hareket, size, mesleğinizde mutlaka bir
müddet sonra geri dönüyor. Ben, geri dönmediği için, benim yolum
tıkandı ve oturdum dedim ki:
Bana, söylediğim yalanların hesabını soran
olmadı.
Bu,
Erzincan depremi için, ben STARdayım o zaman. Altyazı geçiyor, bu
benim suçum değil ama yani, ben Ankaradayım, gariban bir muhabirim.
Bir yazı geçti, biz de evimize gitmişiz, haber bülteni bitmiş,
Erzincanda deprem, 500 bin ölü. Erzincan, 190 bin nüfuslu o zaman. Demek, taşımalı
sistemle 300 bin adam getirdiler. Neyse çıktık geldik, ilk gelen de
biziz. Belki o haber yüzünden bir sürü insan kalp kirizi geçirdi. Belki bir
sürü insan problemler yaşadı. Hiç kimse çıkıp, yahu
kardeşim, bu nasıl bir
altyazıdır, böyle bir şeyi geçtiniz demedi bugüne dek.
Şırnakta
çığ düştü. Dediler ki, her televizyondan bir kişi
alacağız. Kamaremanı gönderdim. Bizim, kriz merkezi vardır
ya, bunları hiç göremedim ben. Kriz masası ve merkezi bir türlü
çözülmüş birşey değildir. Ben, anlamadım, depremde de
oradaydım, bir kriz masası, o masalar kendileri kriz yaratır
sürekli olarak. Bir haber geldi, yanımda da Milliyetden Soner Gürel var.
O zaman ben de STARdayım. Dedim ki: Soner kaç kişi oldu ölen. Kriz
merkezine geliyor, bilmem ne mezrası iki kişi, orada üç kişi,
dedi ki: toplamı 325. Ben de, 325 diye telefonda bağlandım,
verdim. Askerler de var orada, hemen Şırnakın berisinde bir kışla bu, çığ
düşen. Yayına çıktık. Benim yakışıklı
bir resmim var, köşede duruyor. Ben, telefon bağlantısı
yapmışım, 325 ölü var diye. Yayın bitti. Bir
hesapladım 125 mi, 105 mi? Soner bu ne? Yanlış
hesaplamışım dedi. Açtım telefonu dedim ki, orada
çocuğu asker olan bir sürü adam var, bu müthiş bir sorumluluk.
Dediler ki; değiştiremeyiz. O zaman STARın, kaseti
koşarak yetiştirdiğimiz dönemleri. Abi dört haber bülteni böyle
girdi. Birara, hep utandığım birşeydir, yine
anlatayım: Bir binbaşı içeri girdi. Şimdi insan, ister
istemez kafasında şunu yapıyor. Sayı yükselse de, bu 325
doğrulansa gibi bir pisikolojiye giriyorsunuz. Çok manyakça ve
insanlık dışı bir durum ama, böyle yani bu. O pisikolojiye
girdiğimi sonra anladım. Çünkü binbaşı içeri girdi, dedi
ki: Bilmem ne mezrasında iki kişi, o bizi kurtarmaz
komutanım demişim adama yahu? Efendim dedi. Eyvah! Orada vaziyeti
anladım. Çok utandığım anlardan biridir bu. O kadar
rahatsız oluyorum ki. Bu anlatımım da o yüzden. Kimse de
bana, yahu kardeşim, sen 325
ölüyü nereden buldun demedi. Toplam 175e çıktı zaten,
bulamadık rakamı yani. Hiç kimse sormadı. Siz, insanlar sormuyor
diye yalan atamazsınız kardeşim. Bunu soracaksınız.
Gazetemde
üç kere manşet oldum, dört senelik gazetecilik hayatımda. Ne kadar az
değil mi? Dediler ki, manşete çıkmazsanız, sonuçta
işinize son vereceğiz. Bir de böyle bir durum var, ayda bir,
çıkartılır sekiz kişi Ankara bürosundan, üç kişi
buradan, devamlı böyle eliniz kursağınızdadır. O
gitti, bu gitti diye. Doğal olarak da yalakalık müessesesi
gelişir. İşte, genel yayın yönetmenine yakın adamlar.
Millet üçe bölünür, beşe bölünür. Baktım ki papuç pahalı. Hep
somut haberler yazıyorum. Hemen bir haber yazdım, köşke
yakın kaynaklara ithafen bir haber yazdım, manşet oldum. Kimse
ile konuşmadım, biliyor musunuz?
Hepsi uydurma, baştan sona. Köşke yakın kaynaklar, yahu
birisi sorsun kim bu kaynak? Aşağı yukarı o partiyi
izlediğimiz için bir hava hissediyorsunuz ya, bu böyle konuşulur
diye, bunu böyle toparlayıp, yazabilirsiniz. Bir ayda üç kere manşet
oldum, dört senede olamadığım manşet. Sonra yalan söylemekten
vazgeçtim, vicdanen rahatsızlık duydum yine. Ama kardeşim,
herkes de vicdanını rahatlatacak diye bu kadar yalan söylerse, bir
sürü yalan oluyor işte.
Bunları
örnek olsun diye anlatıyorum. Yani sizin burada
yaşadıklarınız, hani haber gönderiyorsunuz
çıkmıyor, siz sinirleniyorsunuz ya, bize göre çok güzel haberdi
diye... Bize göre güzel olan haberler, oradakilere göre güzel değil
arkadaşlar.
Konuşmamın
başında, bugün medya işgal altındadır dedim. Çünkü,
İstanbuldaki 100 bin kişinin yaşantısı, bugün, bu
ülkenin gündemini belirlemektedir. 100 bin kişinin
yaşantısı bile değil, toplasan 2 bin kişi görünüyor
da, 100 bin kişiyi ilgilendiriyor diyelim. Ama, bize sürekli olarak bu
empoze ediliyor. Bize, bu sunuluyor ve bunun adı da, halk böyle istiyor
oluyor. Halka sürekli olarak birşey verirseniz, yani insan ister istemez
seyreder. Rontgencilik, hangimizin ruhunda yok arkadaşlar. Şurada bir
kadın soyunsa hangimiz bakmayız. Bakacağız tabii ki.
Televizyonda öyle bir ront havası sezdiğinizde, birbirini öpüyor,
birbirini sıkıyor, bilmem ne. Doğal olarak bakıyorsunuz.
Siz bakınca bu sefer diyorlar ki; izleniyoruz kardeşim. Herkes
ağzını açınca, televoleleri de eleştirmeye
başlıyor. İzlemeyen adam tanımıyorum ben. Herkes iyi
kötü bakıyor bunlara.
Magazinde
kirlenme, habercilerin seksi erkek olarak seçilmesi ile başlıyor.
Böyle bir komiklik var. Adam haber sunuyor, seksi erkek bu.
Kıskandığımdan filan değil, yanlış
anlamayın ve aynı erkekler gidiyorlar, oturuyorlar, bu ülkede 14
yaşında kızlarla güzellik yarışması, mankenlik
yarışması yapıyorlar. Onlar bu toplumun saygın
kişileri, jürilik de yapıyorlar... Dünyanın hangi ülkesinde, 14
yaşındaki kızlara bu işi yaptırırsınız?
Soruşturma açarlar, biliyor musunuz? Hangi ülkede? Mozambik dahil,
zannetmiyorum. Ben, Dominikdeydim, Dominikte bile fahişeler, 17nin
üstündeydi genellikle. Bu ne demektir, biliyor musunuz? Siz televizyoncusunuz,
Türkiyenin saygın kanallarından birinde, Türkiyenin en iyi
anchormanii ödülünü alacaksınız sürekli olarak, ama siz güzellik
yarışmasına katılacaksınız ve jüri olacaksınız.
Bu rezalet ne kardeşim? Bu kızların yaşı 14
demiyeceksiniz. Bu kızlara da, onlara izleyen kızlara da şu
mesajı vereceksiniz: Sizin üretmenize, kafanızı
çalıştırmanıza gerek yok. Siz bedeninizle her an para
kazanabilirsiniz, hatta spiker bile olabilirsiniz. Dikkat edin güzellik
yarışmalarına, kızlara hep soruyorlar... Ne olmak
istiyorsunuz? Televizyoncu.
Başka iş mi yok diyemiyor kimse. Böyle komedi olmaz.
Bakın, Sibel Can ana haber sunacak dediler. İki kişi
karşı çıktı. Defne Samyeli ile Julide Ateş. ikisi de
eski güzellik kraliçesi. Öbürlerinden ses yok. Sunsun kardeşim, herkes
sunuyor, izleyicisi var bilmem nesi var. Ayrıca belki de güzel sunar yani,
niye sunmasın? Ayrıca, biz de aynı adamları görmekten
bıktık. Bir de işin bu boyutu var diye düşünürsünüz.
Sizlerin
de, başka hiçbir ülkede bunlar yaşanmayacak diyeceğiniz bir
sürü olay vardır. Bunlardan eminim. Ama burası Türkiye, tabii biz, bu
ülkeden de vazgeçemeyiz. Bu ülkeyi bunlara bırakıp gidemeyiz
arkadaşlar. Onun için, çok uzun bir mücadele bu. Benim her yerde
anlattığım yerel basınla ilgili bir fıkra vardır.
Burada da size onu anlatayım. Bilen bilir, sussun. Güneydoğuda bir
ağa basılmış, hemen tabii, devlet erkanı ile de
yakın ya, sizin hep yaşadığınız olay.
Demişler ki; yahu yazmayın kardeşim
adamı. Bir tanesi, garibim, gazeteciliği tutmuş
delikanlının, yazmış. Şehmus ağa dün akşam
bağ evinde kadınlarla basıldı. Gazeteyi bir açıyor
ağa, felaket. Ulan, çığırın, o itoğlu iti bana.
Garibimi getiriyorlar. Ağa diyor ki; eşşekoğlu
eşşek, sen yengeni gördün mü? Yok ağam diyor, nereden
göreyim. Ulan gördün mü? Hangi yengemi?. Ulan hangi yengen olacak, lan
nikahlı garımı gördün mü? Yok ağam görmedim ben. Ulan
itoğlu it, görsen, iki tane de sen
yollarsın, ne bilip bilmeden yazıysen. Bu kara mizah örneğini, sürekli bu ülke, bir şekilde
yaşıyor. Şehmuz ağalar... Burada Şehmuz ağa,
orada başka bir ağa, öylesine gelip gidiyor.
Konuşmamı
bitirirken şunu söyleyeceğim. Yılmayın arkadaşlar.
Bunu belki size, herkes birşekilde söylüyordur. Sayın Valim de
buradayken söyleyeyim. Geçen gün nerede gördüm ben.. Kaymakamlığa
çıkarken gördüm. Depremde yapılacak ilk iş diye. Orada
müthiş bir komedi var, Türkiye açısından. Yani hiç Türkiye
tanınmadan yapılmış birşey. Şöyle yazıyor;
1) Toplanma merkezinde toplanın. 2) Aranızda bir lider seçin.
İşte orada öldük. O, aramızda lider seçme kısmında,
hep beraber göçük altındayız. Artçı depremler üstüste gelir,
belki oraya, aranızda önceden lideri seçin, sonra depremi
karşılayın ibaresinin eklenmesinde fayda var. Çünkü, samimi
söylüyorum. Siz, benden çok şeyler yaşıyorsunuzdur, çok
şeyler. Bizim, orada lider seçmemiz söz konusu değil. Çünkü bizde,
herkes, ben yaptım olacak. Sonuçta, Abi, o pirimi, ona kaptırmayız,
sekiz cesette biz çıkarttık oradan şeklinde. Ben bunu, bu son
depremden sonra yaşıyorum. Abi, biz 12 tane çıkarttık.
Bir
de mesela, bazı şeyleri zamanında söylemek gerekiyor, siz
söylüyor musunuz? diyeceksiniz. Şimdi Gölcükteyiz arkadaşlar. Bütün
arabalar geliyor, üstünde bir AKUT
yazısı var. Birisi orada durmuş, cart cart AKUT
yapıştırıyor arabalara. Bu AKUT ne kadar çok diyorsun.
Maşallah yazısı gibi AKUT var. Bunlar Beyoğlunda, bir
kısmını tanıyorum, onlar genellikle küpeli ve
bağlı arkadaşlarımdır. Herkes, istediği yere
küpesini takar, o anlamda demiyorum ama, tarif etmek açısından
söylüyorum. Yoksa insanların, beşir yaratılışları
beni ilgilendirmiyor. Özel elbiseler. Sanki depremi biliyorlarmış,
Kıskandım, yanmaz elbiseler filan. Sekizinci gün Gölcükte,
şöyle bir tablo yaşıyoruz arkadaşlar. Orada bir tane
canlı var diyorlar. İki tane İtalyan çalışıyor.
Birisi geliyor diyor ki; biz, AKUTtanız in aşağıya. Ben,
yaşadım bunları. Adam anlamıyor tabii. Benim de zaten,
İngilizcem hepten yaya. Ben anlatana kadar, ölecek alttaki. Neyse küstü
gitti İtalyan. Adama Türkçe yalvararak geri getirdim. Adam çözdü Türkçeyi.
Baktı ben italyanca öğrenemeyeceğim. Adamı getirdik.
Kardeşim sen niye bu adama böyle yapıyorsun, adam kurtarıyor.
Biz kurtaracağız. Bu memlekette kurtarıcılardan
anamız ağlamış. 12 Mart, 12 Eylül... Kim kimi kurtarsa
götürüyor zaten. Kurtarmayın. Neyse, bu sinir bozukluğu içinde
sekizinci günün akşamı bir göçüğün önünden geçerken, dediler ki; burada canlı var. İndik
aşağı, gece saat yarım. Bir sessizlik var. Durduğumuz
bina ile dinleme yapılan bina ile bizim aramızda en az 50 metre var.
Karanlık. Birden omuzuma bir el vurdu. Döndüm. Burada canlı var.
Herhalde, deli herif kafayı yemiş.
dedim. Döndüm önüme. Biraz sonra yine, burada canlı var. Biliyorum kardeşim ne yapayım
yani dedim. Adamlar bakıyor. Bana buranın tam adresini ver. Ben,
buranın adresini bilmiyorum
dedim. Ne bileyim, Gölcüke yeni gelmişim. Gölcükü bilenler bile
ardesini şaşırmış zaten. Sokaklar, evler birbirine
girmiş vaziyette. Baktım adam, birden bire kendini yere attı,
artistik bir vaziyette. Kulağını yere dayadı, caddeyi
dinliyor adam. Sanki kızılderili filmindeyiz. Baktım, uçmuş
bu. Herife birşey diyemedim ya, beni de karanlıkta
tanımıyor. Bir kere en büyük hata o, beni tanımaması. Dedim
ki, bak burada bir hanımefendi var, hanımefendi biliyor buranın
adresini. Ne diye ben uğraşacağım. Gitti ona böyle
yaptı: Biz AKUTdan geliyoruz, burada canlı var. Ne
canlısı be dedi. İçeride benim kardeşim var, sekiz gündür
tık yok aptal aptal kamera görünce burada dedi. Bizimki kuyruğunu
kıstı ve gitti. Bu insanların salaklıklarına tepki
göstermesi için illaki evlerinin mi yıkılması lazım, diye
düşünürken, yarın Erzurumdayız. Erzurumda programa
çağırdıklarıma dedim ki; bakın arkadaşlar, ben,
bir program yapıyorum, sorunlarınızı anlatın.
İlla kaybedecek birşeyleri olmayan insanlar da birşeyler
anlatsın, diye. Bakalım ne derece başarılı
olacağız?
Sonuçta
efendim, deprem konusundaki o maddeyi halledebilirsek eğer, daha çok
canlıyı kurtaracağız, diye düşünüyorum. Hepinize çok
teşekkür ediyorum. Ne derece faydalı olduğumu bilemiyorum, ama
en azından sizi sıkmadığımı düşünüyorum.