TÜRKİYE-AB
İLİŞKİLERİ
Can
BAYDAROL
Galatasaray
Üniversitesi Öğretim Görevlisi
Türkiye
Avrupa Birliği ilişkilerinde, iki sene sonra oradayız gibi
enteresan varsayımlar ortaya sürülüyor. Fakat her nedense, Avrupa
Birliğine girmenin ne olduğunu daha pek anlayamadık.
Evet
herkes, ABye bir girebilsek havasında. Fakat, ABye katılmak ne
demektir? diye küçük bir soru sorduğunuz zaman, ABye
katılmanın, aslında, hem bazı değerler bütünü
itibariyle önemli sonuçlar doğurduğunu, hem de yapılması
gereken çok ciddi teknik çalışmalar olduğunu görüyorsunuz. Yani
bu anlamda, sırf bunları yapmanız da sizin ABye girmeniz için
pek yeterli olmuyor. ABnin de sizi hazmedecek şekilde, kendisini de
hazırlaması gerekiyor bir taraftan. Burada aslında belirsizlik
parametreleri çok olan bir süreçten bahsediyoruz. Ama dediğim gibi, ne
yazık ki bu konuda çok katı kanaatler var. İşte, biz
müslümanız diye bizi almazlar diyenlerden, ekonomik gerekçelerle bizi
almazlar diyenler, hadi canım, iş bitmiş zaten, girdik diye
konuya bakanlar...
Ne
yazık ki hangi kutupta yer alınırsa alınsın, işin
özünde gerekli temel bilgi olmadığı zaman çok yanlış
kanaatlere yol açıyor ve tabii ki bu kanaatleri biz, kendi
gazetelerimizde, yayınlarımızda, televizyon programlarına
yansıttığımız zaman, yarattığımız
kamuoyu da, son derece yanlış bilgilerle donatılmış
bir kamuoyu oluyor. Bu konuda Başbakanlık Basın-Yayın ve
Enformasyon Genel Müdürlüğünü kutluyorum, bu son derecede yararlı
çalışması için. Ama, ben, bu çalışmanın sırf
yerel medyada kalmamasını, o çok büyük ulusal medya, İstanbul,
Ankara dediğimiz medyanın da, bu teknik konularda çok ciddi bir
şekilde eğitilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Yani, burada
başlatılan, beşincisi gerçekleştirilen bu
çalışmaların, Türkiye sathında, yerel, ulusal
ayrımı yapılmaksızın geliştirilmesinin çok önemli
olduğu düşüncesindeyim.
Avrupa
Birliği ilişkilerine gelince... Dilerseniz, şu anda neredeyiz?
Onu biraz tartışalım. Hatırlayacaksınız, çok
değil, bundan yaklaşık 11 ay önce, 10-11 Aralık 1999 günü
Helsinkide bir zirve gerçekleşti. Avrupa Birliği Zirvesi
gerçekleşti. Bu zirvenin, başlangıç bildirgesinin 4, 9 ve 12.
paragraflarına baktığınız zaman, Türkiyenin
artık, ABnin bir adayı olduğu gerçeğini görürsünüz.
Aslında tabii, biraz hafızalarımızı zorlarsak, benim
sayabildiğim kadarıyla, Helsinkide sekizinci kez teyit edildi. Yani
Türkiye ile 12 Eylül 1963 itibariyle yapılıp, 1 Aralık 1964
itibariyle giren Ankara anlaşmasını ve Ankara
anlaşmasının özellikle 28. maddesini
yorumladığınız zaman, biz o tarihten bugüne kadar ABnin,
(o sıradaki ismi AETnin) zaten adayıydık. Yani Ankara
anlaşması, nihai hedefi tam üyelik olan bir anlaşma.
Bu
bağlamda Helsinkide, çok da yeni birşey ortaya çıkmadı.
Belki hukuki açıdan bakarsak. Ama ne çıktı? Onu da, Helsinkinin
hakkını Helsinkiye verelim. Biz, o güne kadar biraz sanal
adaydık, yani bir anlaşmamız vardı, evet savunuyorduk,
mesela, 28. madde böyle diyor diyorduk. Ama, her seferinde de; yahu ne olur,
şu adaylığımızı bir teyit edin diyorduk. Adamlar
da, vallahi billahi adaysınız diyorlardı. O, çok
kızdığımız 14-15 Aralık 1997de
gerçekleştirilen Lüksemburg zirvesinde dahi, Ankara
anlaşmasının 28. maddesine açık gönderme yapmak suretiyle,
AB, bizim adaylığımızı bir kez daha teyit
etmişti. Ama siyaseten, bizi üçüncü sınıf bir ülke kategorisine
itmesi, o sıradaki Türk Hükümetinin tepkilerine yol
açmıştı. Helsinkide ne oldu? Helsinkide çok şey
değişmedi. Yani, Türkiyenin adaylığı bir kez daha
teyit edildi, ama bu sefer Türkiyenin önüne, izlemesi gereken somut bir yol
haritası kondu. Şu sıralarda, o yol haritasının
nasıl ortaya çıkacağını anlamak üzere çok hareketli
aylara giriyoruz.
4
Kasım tarihinde büyük olasılıkla Avrupa Komisyonu, Türkiye ile
ilgili ortaklık stratejisini belirleyecek, Katılım
Ortaklığı Belgesini ortaya koyacak ve yine büyük
olasılıkla, takip eden ay içerisinde de, şu anda kuruluş
çalışmaları bitmiş olan Türkiyedeki, AB Genel
Sekreterliği de bu anlamda, Türkiyenin ulusal eylem planını
ortaya koyacak. Yani, şu önümüzdeki iki ay içerisinde Türkiyenin, AB tam üyeliğine gidecek yolda,
izleyeceği yol haritasını çok net şekilde görebilir hale geleceğiz.
Ama, bu, yol haritası lafı çok önemli. Çünkü, Helsinkide ortaya
çıkan gerçek, aslında bizim yıllarca bu tür konuşmalarda
yaptığımız bir hatayı ortaya koyuyor. Biz, ne zaman
mikrofonu elimize alıp, AB-Türkiye ilişkilerini yorumlamaya kalksak, tarihin
en uzun süren nişanlılığından bahsediyorduk. Yani, ne
zaman şu mutlu evlilik gerçekleşecek diye söylerdik ki, Helsinkide
şunu anladık; meğerse biz, yıllarca sözlüymüşüz.
Nişan, şimdi başlıyor. Yani, Helsinki ile birlikte
statümüz, daha önceki sözlülük statüsünden, ki o sözlülükte, çok fazla bir
yükümlülük yoktu bilirsiniz, yüzük her an atılır. Ama,
nişanlılık, hukuki anlamda da hak ve yükümlülükler doğuran
bir süreçtir. İşte şimdi biz, o noktaya geçiyoruz.
Bu
anlamda da, herkesin çok fazla bildiğini varsaydığım
Kopenhag. Niye çok iyi biliyoruz?
Galatasaraydan iyi biliyoruz. Kopenhagda, Galatasarayın Avrupa
macerası veya Türkiyenin Avrupaya açılması net halini aldıysa,
yine o Kopenhagda 1993 yılı Haziran ayında
gerçekleştirilen bir Avrupa Birliği zirvesinde, Avrupa
Birliğine 1993ten sonra aday olacak ülkeler için izlemeleri gereken yol
haritasının ipuçları, bir takım kriterler bazında
ortaya kondu.
Aslında,
bundan sonra başımıza ne gelecek? Bu, Türkiye-AB
ilişkilerinde konusunu net bir şekilde görebilmemiz için, 1993
Kopenhag kriterlerinin ve bunun yansımalarının ne
olacağı konusunda, kafamızdaki bazı soru işaretlerini
aydınlığa çıkarmamız lazım.
Kopenhag
kriterleri; üçü yazılı, bir tanesi de sözlü olarak
söyleyebileceğim kriterlerden oluşuyor. Orada da hatalar
yapılıyor ve yine, teknik kalite hatası. Onun altını
çizmeye çalışayım. Bunlardan birincisi, Kopenhag kiriterlerinin
ilk kriteri, siyasi kriter olarak karşımıza çıkıyor ve
Türkiyedeki en büyük yanlış anlama, yani ABye bunları yaparsak, bizi, yarın
alacaklar gibi doğan yanlış anlama, yine siyasi kiriterler.
Nedir,
siyasi kriterler? Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, insan
haklarının ve azınlık haklarının güvence
altına alınması mı? Hayır değil. Güvence
altına alınacak kurumsallaşmayı sağlamak, yani sürekli
hale getirmek. Bir kere yaptık, e tamam, artık bizi alın. O
değil, yani kağıt üstünde yapılacak
değişikliklerle değil, önemli olan, bu saydığım
dört tane temel unsuru, yani Türkiyede zaten artık bir toplumsal konsensüs
oluştu bu alanda. ABye girmek falan değil, Türkiyenin kendi için
gereksinimleridir zaten yapması gereken şeyler. Bunlar, Kopenhag
kriterlerinin siyasi boyutunu oluşturuyor. Bu anlamda Kopenhag kriterleri
aslında size neyi getiriyor? Bu siyasi boyut hemen sizi almayı
mı getiriyor? Biraz evvel söylediğim gibi, hayır. Bunları,
doğru dürüst yerine getirirseniz diyorlar, sizinle müzakerelere
başlarız. Yani müzakerelere başlamanın bir ön koşulu şeklinde,
şu anda gördüğünüz Kopenhag kriterlerinin siyasi boyutu.
Kopenhag
kriterlerinin siyasi boyutu, aslında yeni bir şey de değil.
1993de keşfedilmiş bir şey de değil. Nereden beri var?
Daha 1958de AETyi kuran Roma antlaşması yürürlüğe girdiği
gün, o antlaşmayı okursanız, orada da, demokrasi, insan hakları,
yine karşınıza çıkar. Bunlar aslında nedir?
Avrupayı, Avrupa yapan ortak değerlerdir. Yani biz, ABnin siyasi
kriterlerine uyum sağladığımız gün,
varsayıldığı gün aslında ne yapıyoruz?
Avrupanın paylaştığı idealler bütününe bir uyum
sağlamış olacağız. Yani, 312 kalkacak, Türkiyeyi
Avrupaya alacaklar. Yok öyle değil. Ondan sonra müzakerelere
başlayacağız. Biraz sonra anlatacağım, neyin müzakere
edileceğini? O zaman da işimizin ne olduğunu daha net görebilir
hale geleceksiniz.
Kopenhag
kiriterlerinin ikinci bir boyutu var. İkinci boyutta, ekonomik kriterler
yer alıyor ve belki inanmayacaksınız ama, Türkiye bu konuda çok
başarılı. Niye çok başarılı? Çünkü 1993
yılında Kopenhag kriterleri geliştirilirken, esasen, merkez ve
Doğu Avrupa ülkelerinin, yani eski komünist rejim içerisinde yaşayan
ülkelerin Avrupa seviyesine, ABye nasıl uyum sağlayacaklarına
yönelik olarak bir tür merkezi planlama esasından
çıkartılıp, piyasa ekonomisine geçirilmelerini öngören kriterler
olarak geliştirildi. Bu bağlamdaki kriterler nedir? Piyasa
ekonomisine geçmek, uluslararası rekabete açılarak ayakta kalma
kabiliyetini kanıtlamak. Türkiye zaten, piyasa ekonomisinde ve zaten,
Gümrük Birliğini gerçekleştirmiş bir ülke olması sıfatıyla
uluslararası rekabetle uyum içerisinde. Bu çerçevede de, ortaya
çıkardığı yeni hukuk alanları ile; Rekabet Hukuku,
Patent Hukuku... Şu sıralarda standartizasyonlarla ilgili
çalışmalar gibi oluşumlarla bir anlamda, Avrupa Birliği ile
bu konularda uyumlu hale geldi.
Herşey
tamamlandı mı, ekonomik kriterlerde? Pek öyle değil. Daha
yapmamız gereken bazı işler var. Zaten o işler de,
farkındaysanız, Türkiyede sürekli olarak ekonomi gündeminde
tartışıyoruz, başta özelleştirme olmak üzere. Tabii bu
arada başka bir şeyin de altını çizmek lazım. Hazırlıklı
olmamız için söyleyeyim. Şu sıralarda aslında, Türkiye ile
AT arasında başka bir müzakere sürüyor. Burada AB lafını
kullanmıyorum, AT lafını kullanıyorum. Çünkü, Türkiyede
kavram kargaşası o kadar büyük boyutlarda ki, AB ile bizim,
aslında, hukuki statü itibariyle hiçbir bağımız yok. Bizim,
sadece AB unsurlarından bir tanesi
ve kurumlarından bir tanesi olan Avrupa Topluluğu ile ilişkimiz
var.
Bizim,
o, Ankara anlaşması, eski AET, şimdiki ismiyle AT olan, yani
Avrupa Topluluğu ile yaptığımız bir anlaşma ve o
bağlamda zaten, biz başka bir müzakereye de şu sıralarda
başladık başlıyoruz. O da nedir? Daha önce
gerçekleştirdiğimiz Gümrük Birliğinin genişletilmesi
anlamında, hizmetin serbest dolaşımı müzakeresidir. Yani,
banka, finans, sigorta başta olmak üzere ulaştırma, inşaat,
bilimum taahhüt hizmetleri, bu bazda, yakın bir gelecekte, aynen Gümrük
Birliğinde olduğu gibi koruma engellerinin kalktığı
ve daha doğrusu, sanki, Gümrük Birliği gökten zembille inmiş
gibi, bugün karşımıza çıktı.
1993
yılında tartışmalar başladığında, 1973
yılında biz zaten, Gümrük Birliğine girmiştik. Kimse
farkında değildi, Karma Protokolün yürürlüğe girmesiyle birlikte
Gümrük Birliği zaten başlamıştı. Biz, 1996 itibariyle
kendi üstümüze düşen yükümlülükleri yerine getirdik. Bunun ötesinde,
Gümrük Birliği, ABnin keşfettiği birşey de değildir.
Biliyorsunuz GATT vardı ve 1 Ocak 1995 itibariyle Dünya Ticaret Örgütüne
dönüştü. Hizmet ticaretinin de serbestleştirilmesi ve şimdi teknik
olarak baktığımız anda Türkiye ile AB arasında bu
boyutta müzakereye başlanıyor. Bu çok önemli birşey daha
getiriyor tabii ki, aslında Gümrük Birliği kararında yer
almasına rağmen yapmadığımız birşey
vardı. O da, kamu ihalelerinin karşılıklı
açılmasıydı. Şimdi, hizmet serbest dolaşımı
çerçevesinde, hizmet ihalelerinin de karşılıklı
açılması gündeme gelecek. Yani, bu şekilde bakarsanız,
ekonomik kriterlere uyum anlamında çok ciddi yol alındı ve tabii
ki burada yaptığımız mukayese kiminle olacak. ABye
katılmaya çalışan diğer merkez ve Doğu Avrupa ülkeleriyle
kıyasladığımız anda da bu alanda diğerlerine
karşı çok açık bir yükümlülüğümüz olduğu kesin.
ABye
girmek için bunlar da yetmiyor. Üçüncü bir kriter var, daha doğrusu
diğer kriterler adı altında iki tane daha kriterimiz var.
Bunlardan bir tanesi ekonomik ve parasal birliğe uyum kriteri. Tabii bu,
tartışmaya açık bir kriter. Niye tartışmaya açık
bir kriter? Biliyorsunuz, EUROya uyum diyelim son şekliyle.
Bakıyorsunuz, Yunanistan son anda girdi, ama İngiltere ve İsveç
sistemin dışında ve Danimarka geçen günlerde
yaptığı referandum sonucunda sisteme girmekten kaçtı.
Çünkü, ekonomik ve parasal birliğe girmek, ekonomik anlamın ötesinde
çok ciddi başka anlamlar da ifade ediyor. Ne yapıyorsunuz? Biraz
sonra daha detaylı bahsetmeye çalışacağım. Çünkü o da,
hassas bir sorun olarak hep karşımıza çıkacak. Ulusal
egemenlik meselesidir.
Para
basma, egemenlik yetkilerinin en önemli unsurlarından bir tanesidir. Para
basma konusundaki egemenliğimizin devridir EUROya geçiş. Danimarka,
o klasik Kuzeyci şüpheciliği ile o sistem içinde pek yer almak
istemedi. Ama, ulusal egemenlik doktrininin baş yazarı olarak
düşünebileceğimiz Fransa başta olmak üzere, Almanyası,
İtalyası, hepsi aman şu para basma yetkimizden vazgeçelim, ne
olur şu tek paraya geçelim diye çok hevesli oldukları yeni dünya
koşulları içerisinde yaşadığımızı ve
kafamızı bir tarafa koymamız gerektiğini anlamamız
lazım. Niye? Çünkü, biraz sonra daha teknik olarak açacağım, ama
şimdiden söyleyeyim, burada bahsettiğimiz ulusal egemenlik yetkisinin
devri, o bizim Birinci Dünya Savaşı sonrasında çok fazla
konuştuğumuz Mandater sistemle ilgisi olan bir yetki devri değil. Nedir? Daha üst bir
egemenliği paylaşmak için devrettiğiniz alt düzeydeki
yetkilerdir. Yani, ulusal egemenliğin üstünde hangi egemenlik var? Avrupa
egemenliği var.
Avrupa
egemenliğini paylaşmak için kendi ulusal egemenlik yetkilerinizin bir
kısmından vazgeçmeniz gerekiyor. Ama, orada da bir başka
yanlış anlama ortaya çıkıyor. Avrupa Hukukunun
kapsadığı alanlar itibariyle bu devri yapıyorsunuz. Yani
içişleriniz; polisiniz, emniyetiniz vs., medeni kanununuz, ceza kanununuz
hiçbir şekilde ABye devredilen egemen yetkiler çerçevesine girmiyor.
Burada bahsettiğimiz, aslında ekonomiyi ilgilendiren, daha da ileri
götürmemiz gerekirse, bugün, tek pazar olarak bildiğimiz, eski ortak
pazarı oluşturan mal, hizmet, kişi ve sermayenin serbest
dolaşımını düzenleyen alanlardaki bir egemenliğin
paylaşımı söz konusu, AB çatısında yer aldıktan
sonra.
Peki,
buraya niye geldik, bunları niye anlattık? Uymamız gereken bir
EURO olgusu var mı, yok mu, tartışması için. Çünkü, AB
kendi içerisinde, üç ülkenin sistemin dışında
kalmasını kabul ederken, yeni geleceklerden, bu sert kriterlere uyumu
istemekte haklı olabilir mi? Tahmin ediyorum, bu,
tartışılması gereken hassas noktalardan bir tanesi. Çünkü,
aslında ABnin bu tartışma içerisinde biraz, ABde nereye
gidiyor? sorusuna ışık tutmak için hemen altını
çizmekte ihtiyaç duyuyorum.
AB,
hala bir federasyon mu olacak, konfederasyon mu olacak?
tartışmasını netleştirmiş değil. Şu
sırada, Fransız, Alman planları olarak karşımıza
çıkan ve tek viteslilikten, çok vitesliliğe doğru gidişi
biraz içeren ve bu, tek paraya uyum sağlayacak mısın,
sağlamayacak mısın konusunda da iç içe geçen yeni bir Avrupa
oluşumu, acaba önümüzdeki on yılda karşımıza
çıkacak mı? Şayet esnek halkalar falan olacaksa, Türkiyenin o
zaman ABye girmesi sandığımızdan çok daha hızlı
olacak. Niye? O zaman sert şekilde, yakın bir yerlerde bize yer
bulunur. Ama yok illa siz EUROya uyum sağlayacaksınız diye
diretirlerse, karşı karşıya kalacağımız
beş tane kriter var uyum göstermemiz gereken.
Nedir
bu kriterler? Enflasyonunuzu yüzde 2ye (en iyimser şekilde) çekeceksiniz.
Çünkü, en iyi performansı gösteren üç ülkenin en fazla bir puan ötesine çekiyorsunuz.
Yüzde 1 diye düşünürsek şu andaki, daha da aşağıda
aslında ABnin ortalama enflasyonu. Türkiyenin yüzde 2ye kadar
enflasyonu çekmesi lazım.
Faizlerini,
yine, en iyi ortalamaya sahip üç ülkenin en fazla bir puan önüne çekmesi
lazım. Yani, yüzde 6-7 seviyesine doğru geriletmesi lazım.
Keza,
bütçe açığını, gayrisafi bütçe hasılasının
yüzde üçüne çekmesi lazım.
Kamu
borçlarında iyiyiz. Çünkü bize pek borç veren adam bulamadık son
dönemlerde, ama bulursak, korkarım aşarız.
Gayrisafi
bütçe hasılasının yüzde 60ını geçmemek lazım.
Son
olarak da bütün bunları sağladıktan sonra, ABde istikrarlı
bir şekilde kur ayarlamasına gitmeden parametrelerinizi iki sene
süreyle istikrarlı bir şekilde muhafaza etmeniz lazım. Yani, bu
bahsettiğim aslında şu sırada, IMF ile
yaptığımız stand-byda da ortaya konulan, ama bu sertlikle
belki şu aşamada değil ama, şu anki stand-bydan da çok
daha ağır şeyler getirecek, uygulamalar getirecek, ekonomik
açıdan yükler getirecek kriterler söz konusu. Bütün bunları da göze almak
gerekecek. Bu şekilde baktığınız anda, ben biraz daha
esnek bir Avrupa yapılaşmasının, Türkiyenin işini
kolaylaştıracağı düşüncesindeyim. Ama keşke,
ABye girmek bunlarla yetse.
Aslında,
ABye girmek teknik olarak 1971den beri, yani ABnin ilk genişlemesinde
İngitere, Danimarka ve İrlanda ile yapılan müzakerelerden beri
ortaya konan bir müzakere stratejisi çerçevesinde gerçekleşiyor. Nedir bu
müzakere stratejisi? Daha doğrusu nereden çıktı? Avrupa
Toplulukları ile İngiltere müzakere masasına oturduğunda
Avrupalılar bakıyorlar ki, İngiltere mevcut topluluğa
girmek istemiyor. Mevcut topluluğu, İngiltereye uygun hale getirmeye
çalışıyor. Onun üzerine, Avrupa Topluluğu Komisyonu bir
karar aldı; müzakerelerde ne tartışılacaktır
kararı ve kendi stratejisini tayin etti. Dedi ki; Avrupa
Topluluklarına katılmak, yeni bir topluluk müzakere etmek
anlamına gelmez. Katılacak olan ülke, Topluluğun mevcut
kurallarını, (ki bu sıralarda buna pek Türkçe bir kelime bulamadık
müktesebat diyoruz, aslında yirmi yıldır aynı şeyi
söylüyorduk), Topluluk müktesebatını aynen kabul etmiştir ve
buna uyum sağlar. Peki ne müzakere edilecek? O topluluk kurallarına
uyumun süre ve koşulları müzakere edilir. Yani siz, oradaki, Topluluğun
hukuk manzumesini aynen kabul edeceksiniz. Şayet, bu siyasi koşulla,
Avrupanın ortak değerler bütününe uyumu sağladıktan sonra
müzakere masasına oturulacaksa, müzakere edeceğimiz şeyler
bunlar.
Nedir,
topluluk müktesebatı? Üç düzlemde ele almak lazım. İlk iki
düzlemi, 90 ve 101. sayfalar arasında değişiyor. Çok teknik
olacak ama, açıklamak zorundayım.
Birincil hukuk ve ikincil hukuk olarak ele almamız lazım.
Birincil
hukuk, biraz ABnin anayasal yapısı, yani AByi kuran bütün
antlaşmalar, ABnin yaptığı bütün uluslararası
anlaşmalar, imzaladığı anlaşmalar, üçüncü ülkelerle
yaptığı anlaşmalar. Bu
geniş birşey. Neler var? Avrupa Topluluğu kurucu
antlaşması var (her ne kadar iki yıl sonra bitecekse de çünkü,
50 yıllık bir antlaşmaydı. Ama, AB içine büyük ihtimalle
monte edilecektir). Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu antlaşması
var. 1967, üç topluluğun kurumlarını birleştiren Fizyon
antlaşması var. 1987 Avrupa Tek Senedi var. 1993 Avrupa
Birliğini kuran antlaşma var. En son 1999 Amsterdam antlaşması
var.
Biraz
sonra anlatacağım ne olduğunu, Avrupa nereye gidiyor?
konusunu. Şu sıralarda ortaya belki çıkacak, belki
çıkmayacak yeni antlaşmalar var. Özellikle, kurumsal reformu
gerçekleştirmesi gayesi ile ABnin... Tabii ki bunlar, çok geniş
antlaşma metinleri. Ama keşke iş, o antlaşmalara uyum
sağlamakla bitse. Çünkü dediğim gibi bunlar anayasal seviyededir.
Çünkü Avrupa ne yapıyor? AB aslında, mesela
kullandığımız kavramlardan birisi, AB diyoruz değil
mi? Ben hala, Avrupa Birliğinin kurulmadığını iddia
ediyorum. Herkes, kuruldu, canım olur mu öyle şey demekle birlikte,
ben, ABnin hala kurulmadığı iddiasındayım. Çünkü,
Avrupa kurucu antlaşmalarının bir özelliği var. Ne
yapıyorlar bunlar? Yürürlüğe girdikleri gün birşey kurmuyorlar,
kurma hedefini ortaya koyuyorlar ve ne yapıyorlar? O koydukları hedefe
uygun olarak kurumlar oluşturuyorlar, o kurumlara yetkiye göre sorumluluk
biçiyorlar. Ondan sonra, o kurumlar çalışmaya başlıyor ve o
kurumlar, ne oluşturuyor bunları yaparken? Kendi mevzuatını
oluşturuyor.
Oluşturduğu
mevzuatta, bizim ikincil hukuk olarak bahsettiğimiz, Avrupa tipi yasa
olarak düşünebileceğimiz üç kategori, bağlayıcı hukuk
manzumesini karşımıza çıkarıyor. Tüzük, yönerge ve
kararlar olarak birbirlerinden içerik olarak, ortaya koyduğu sonuç ve
hedefler itibariyle hafif ayırımlar gösteren, ama sonuçta, o, 90
mesafeye oturtulan müktesep hak karşınıza çıkıyor.
Ne
var burada? Tarım destekleme fiyatları da orada, salatalık
standartı da orada. Arabaların havayı en fazla ne kadar
kirletebileceğine ilişkin gaz emisyon standartı da orada. Aktif
emniyet, pasif emniyet standartı da orada, kokoreç de orada. Yani alt alta
yazdığınız zaman, ekonomik yaşamla ilgili ne kadar
şey varsa orada. Aslında, bu da teknik olarak neyi getirecek? Burada
yaşayan insanlar için yetkinin, Ankaradan, özellikle bu alanlarda iki
merkeze doğru kayması ile karşı karşıya
geleceğiz. Bir tanesi Brüksel, diğeri de yerel yönetimler. Yani,
burada gördüğünüz yerel unsur, çok daha ön plana çıkacak, bir sürü
işleyiş mekanizmasında. Hatta, AB içinde, doğrudan temaslar
sağlamak gerekecek. Çünkü, bölgeler komitesi çerçevesinde temsil
sorunları var.
Böyle
alt alta yazdığınız zaman, ABye katılmak, bu topluluk
müktesebatını, yani, topluluk hukuk kuralları bütününü bir kere
aynen kabul etmekten geçiyor. Ama topluluk hukuk kuralları bütünü, bu 90
sayfayla da sınırlı değil. Çünkü, o hukuk
kurallarını bir de yorumlayan kurallar var. Yani, Avrupa
Toplulukları Adalet Divanının içtihat hukuku var. Onu da hesaba
hatarsanız, bir kaç milyon sayfalık bir hukuk kuralları
manzumesiyle karşı karşıyayız. Uyum
sağlayacağımız yapı bu. Bir kere bunun çerçevesini
doğru koyalım.
Peki
AB ne diyor bu konuda? Bir çeviri meselesi mi bu? Kaldı ki, bu
sıralarda bu işi çevirmeye hevesli bazı profesyonel
oluşumlar var. Ben, bunlara da biraz şüpheyle bakıyorum. Çünkü,
AB mevzuatını veya içtihadını görmemiş
insanların, bu konudaki, yahu nasıl olsa bir dil biyoruz,
yaparız hevesiyle ortaya çıkışları, benim için
endişe verici bir durum. Bu mevzuatta, en basit örneğini vereyim. Ben
Fransada bunları okumaya başladığım zaman, iyi
Fransızca bildiğimi varsayıyordum. Değişik bir
Fransızca ile karşılaştım ilk önce. Çünkü, biraz
Ortaçağ Fransızcasıydı. Fransanın emperyalist dönem
hukukundan esinlenmiştir Fransızca. Okumaya başladım. Nokta
arıyorum, nokta yok. Paragraf bitiyor. 40 satır kadar devam ediyor.
40 satırın sonunda, oh, nokta diyorsunuz. Hayır, noktalı
virgül. 40 satır daha gidiyor, 40 sayfa böyle gidiyor. Yani,
çevireceğiniz hukuk manzumelerinin bir kısmı böyle.
Diğer
noktaya gelirsek, buna hakim,
Fransızca biliyor, Türkçe biliyor yahut Almanca biliyor, hem hukukuna da
hakim, Ancak, hukuk diline de hakim olmak lazım. Ama bir bakıyorsunuz, işte biraz evvel bahsettiğim
domates standartı çıktığı zaman, bir tarım
mühendisinin bilgisine ihtiyaç var. Televizyonda uyulacak yöntemler
dediğiniz zaman, o işin teknisyenlik bilgisine sahip olmanız
lazım. Demek ki, bu iş çok
ciddi teknik ekipmana sahip kadroların oluşmasından geçiyor.
Peki çevirdiniz, iş bitti mi? Hayır bitmedi. Çünkü aynı mevzuat,
dinamik bir ortam, ne oluyor? Hergün, Avrupa Toplulukları resmi gazetesi
ile söylediğimiz mevzuat ortamına yeniler ekleniyor. Bazı
eskilerin değişikliğine gidiliyor. Aynen, bizim gazete ne
yapıyorsa, Avrupa Topluluğundaki resmi gazete de aynı işi
yapıyor. Yani aslında, işin çeviri boyutu bile bence son derece
hassas, can alıcı konulardan bir tanesi. Ama keşke iş,
çeviri ile bitse.
İş,
çeviri ile bitmiyor tabii ki... Ne yapmanız lazım? İdari ve adli kapasitenizi, bu ülke
sebatı kavrayacak şekle dönüştürmeniz lazım. idari ve adli
kapasiteden bahsettiğiniz anda da, Sayın Genel Müdür kusura
bakmasın ama, itiraf etmek zorundayım ki, mevcut sistemin yüzde
seksenini belki çöpe atacağız ve o yüzde seksenini yeniden
yapılandıracağız. Bu, Anayasadan başlayacak, belki
gene formatif olarak bakarsanız, tepeden tırnağa kadar bir
yenilenme yapılması kaçınılmaz. Bu en basit şeyi
söyleyeyim. Biz, hizmetlerin serbest dolaşımından bahsediyoruz.
Buraya geldiğimden beri aldığım mesajları iyi
değerlendirebiliyorsam, mesela, üniversite hevesi var. Aşağı
yukarı bütün şehirlerde aynı heves var. Fakat, Avrupa
Birliğinin bu anlamda, size getireceği hizmetlerin serbest
dolaşımına baktığınız anda, sizin
üniversitenizden çıkan avukatın, hukuk eğitimi almış
insanın, gazetecinin, mühendisin veya daha alt seviyede hizmet veren bir
ara hizmetlinin AB ile kaşılıklı tanıma prensibi
içerisine girmesi lazım. Yani, belli evrensel kriterlere uygun olarak bu
tür binaları oluşturmak lazım. Yoksa bir tane bina koyduk, üç
tane de öğretim üyesi getirdik. Oh artık üniversitemiz var diye
yetinemiyorsunuz. Böyle yetinmeye kalktığınız anda,
birşey kazandık diye varsayarken, aslında kendi
yaşamınızda çok şeyler yitirebiliyorsunuz.
Bu
konuda da çok ciddi bir gerçekçilik Türkiyeyi bekliyor bence. Tabii ki, bütün
bunlar Türkiyenin üzerine düşecekler. Yani, ABye katılmak
istediğimiz zaman bunlarla karşı karşıya
kalacağız ve ben, iyimserim aslında. Türkiyenin er ya da geç,
en geç 10 yıl içerisinde ABnin içinde yer alacağı
düşüncesindeyim. Ama biliniz ki, Türkiyenin ev ödevleri çok
fazladır. Yani adamlar bizi aldı, oh yaşasın demek gibi
bir lükse kapılmayın, o rehavete kendinizi kaptırmanın
zamanı değil. Aksine çok ciddi bir seferberlik yaparak, önümüzdeki,
uymamız gereken şeylerin, ne menem şeyler olduğunu önce
öğrenerek, ondan sonra yaşama geçirmek suretiyle, bu işi
başarmaktan başka Türkiyenin seçeneğinin
olmadığı düşüncesindeyim
Peki
bütün bunları yaptığınız zaman AB sizi alacak mı?
Keşke alsa, orada da ABnin sizi hazmedebilmesi kriteri çıkıyor.
O kriter nedir? AB, kendi masasının üstünü süpürmeye
çalışıyor. Niye? Çünkü, AB şu anda hani biz Türkiyedeki
bürokrasinin hantallığından şikayet ederiz ya. Kararlar
ağır çıkıyor, mahkeme çalışmıyor falan. AB,
şu anda Türkiyeden on misli daha ağır çalışıyor.
Neden? Altı üye devlet için
gerçekleştirilen karar alma süreci. Çünkü, Avrupa Toplulukları
kurulduğunda altı tane devlet vardı.
Bugün
gelinen noktada, 15 devleti kapsıyor ve gireceği varsayılan ülke
sayısı da 15. Yani, Maltayı ve Yugoslavyayı da eklerseniz
son gelişmeler ışığında, demek ki 30 ülkelik bir
ABden bahsedeceğiz. Bu, 30 ülkelik ABnin, mevcut karar alma sisteminin
çalışmasının imkanı yok. Hatta, orada ABdeki
yapısal sorunları çözmek için alınan bir karar, ki bence
haklıydı, demokratik gerekçeler gerekiyordu. Avrupa Parlamentosunun
yetkilerinin artırılması süreci daha da
hantallaştırmış vaziyette. Şu anda herhangi bir
kararın çıkması için olabilecek 27 tane yöntem ile
karşı karşıya AB. Herhangi bir kararın
çıkması, en iyimser ihtimalle birkaç yıl, kötü ihtimalle de 30
yıl. Hala çıkmayan kararlar var. AB-Türkiye örneğinde
olduğu gibi. 1961de tartışmaya başladılar, 2000e
geldik. Demek ki 39 yıldır, bir kararı çıkartmayı da
başaramıyorlar. Çok ağır işleyen bir bürokrası,
her üye devletin gelmesi ile birlikte artan yeni hazım sorunları.
AB
kendi reformunu yapmaya çalışıyor. Tabii ki bu reformları
yapmaya çalışması demek, küçük devletlerin, büyük devletler
lehine bazı yetkilerinin törpülenmesine rıza göstermesi demek. Küçük
devletler de hiç o niyette değil. Örneğin, Yunanistan bu anlamda,
veto yetkisini tamamen kaybedecek bazı kararlarda Türkiyeye
karşı. Ne Yunanistan buna hazır, ne Lüksembourg hazır, ne
İrlanda hazır. Yani, küçüklerin çok ciddi muhalefetleri var. O yüzden
de zaten, son dönemlerde, ilk etapta bizim tam üyelik, ne zaman olur? sorusu
ilk başladığında 2002 öngörülüyordu. Daha sonra 2003e
atıldı. Son olarak da 2005 telaffuz edilmeye başlandı.
Avrupa Parlamentosunun geçenlerde toplanıp, ilk genişlemenin en geç
2004de bitmesi gibi. Giderek kendilerinin de teyit ettiklerinin farkında
oldukları bir sürece girdiler. Ama bu tamamen ABnin kendi yapısal
sorunlarından kaynaklanıyor. Bu, işin kurumsal reformu. Bir de
ABnin tabii ki hazmetmesi gereken, bizim orada gerçekçi olmamız
gerektiği düşüncesindeyim.
Bir
de işin ekonomik perspektifi var. Bu sırada farkındaysanız
masaya yatırılacak önemli konulardan bir tanesi, ABnin
uyguladığı ortak tarım politikası. Ortak tarım
politikası niye? Avrupa Toplulukları kurulduğu sırada biz,
nasıl Gümrük Birliğinden korkup, Türk sanayisi çöker, batar
endişesine kapıldıysak, aynı endişeyi Fransızlar
dile getirmişler. Alman sanayii, bizi silip süperecek düşüncesi
ortaya çıkmış. Tam o sırada Fransızları biraz
tatmin etmek gayesiyle, daha doğrusu Fransızlar, daha tarıma
dayalı bir toplum görüntüsü verdikleri için ortak tarım
politikası gelişmiş. Bu ortak tarım politikası
bugün, ABnin başına çok ciddi bir bela. Niye bela? Çünkü şu
andaki ABnin, toplam bütçesi yılda yaklaşık 100 milyar dolar
civarında. Bunun yüzde 50si doğrudan doğruya tarım
sübvansiyonlarına gidiyor ve toplamda da işte yüzde 5- 6
seviyesindeki bir tarım nüfusunu bu para besliyor. Türkiye olarak, biz ne
yapmak istiyoruz? Bizim tarım politikasını destekleyin
diyoruz. O da 25 milyar dolar gibi birşey, yani Topluluğun toplam
tarım bütçesinin yarısına biz talip olarak
çıktığımız zaman, orada ABnin bize o kadar cömert
davranacağı düşüncesinde değilim. Kaldı ki, kendi tarım politikalarını da
değiştirmeye çalışıyorlar. Özellikle de Almanya,
artık bu topluluğun tek katkı sağlayan ülkesi olmaktan
sıkılmış vaziyette. Şöyle geleceğe yönelik
perspektifte baktığımızda, şu anda
düşlediğimiz, işte bize şu kadar para gelir, falan, filan
diye yaptığımız hesapların çok da
tutmayacağına şahit olabiliriz.
Sözlerimi
toparlamak gerekirse, Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri
değerlendirmek için şu anda tam bir gerçekçiliğe
ihtiyacımız var. Yani duygusallıktan uzak, aldılar,
almadılar falan gibi hiçbir şeye yaramayan
tartışmaların çok daha ötesinde çağdaş bir ülke
olabilmek için, o çağdaş ülkeler sistemi içinde, o merkezde yer almak
istiyorsak, Türkiyenin temel hedefinin Batı ile bütünleşmek
olduğunu ve bunun da AB ile somutlaştığını
düşünüyorsak, bence seferberlik ilanının tam vaktidir. Beni
dinlediğiniz için teşekkür ederim, sorularınız olursa daha
sonra memnuniyetle cevap vermeye çalışırım.