KİŞİLİK
HAKLARI ve MEDYA
Fikret
İLKİZ
Cumhuriyet
Gazetesi Sorumlu Müdürü
Hepinize
merhaba. Burada, Erzincanda sizlerle beraber olmaktan dolayı çok mutluyum.
Ben, günlük bir gazetenin sorumlu
müdürüyüm. Başka türlü söylemek gerekirse, aranızda bulunan, önemli
sabıkalı kişilerden birisi benim. Konu
başlığı da şu; Kişilik Hakları ve
Medya
Gazeteciler
genellikle haberlerinden dolayı bazen savcılığa
şikayet edilirler ve haklarında dava açılır. Bazen de,
örneğin, valiler tarafından dava edilir veya belediye
başkanları dava eder veya bir futbolcu dava açar veya bir
sanatçı dava açar veya o ilin veya ilçenin herhangi bir okul müdürü dava
açabilir. Bu dava türlerinden birisi manevi tazminattır. Özü şudur;
kişilik haklarımı rencide etti, bana hakaret etti, bu nedenle
kendisinden, örneğin, 5 milyar lira manevi tazminat istiyorum der.
Gazeteciler, genellikle bu tür davalarla da sıkça
karşılaşırlar. Gazeteci, yazdığı haber
bakımından, kaynakları ile haberi toplaması ile haberin
yayınlanmasında gazetedeki yer alış biçimi ile,
yaptığı haberin doğru olduğunu, bu sefer mahkeme önünde
savunur. Mahkeme önünde savunurken de söylediği şudur:
Yayınlanan haber doğrudur, bu haber içerisinde de kişilik
hakkını rencide eden herhangi bir anlatım yoktur der. Konu öz
itibariyle bu. Benim anlatmaya çalışacağım konu da bu. Bu
konu iyi anlaşılabilsin diye, örnekler vererek anlatacağım.
Hepiniz
hatırlarsınız, 1993-1994 yıllarıydı, o
yıllar bakımından da büyük gazeteler, üç grubun elindeydi. Biri
Simaviydi, biri Aydın Doğandı, birisi de Dinç Bilgindi. O
yıllar da kupon vererek... Örneğin, satışı
artırabilmek için kuponun toplanmasından sonra ansiklopedi
veriyorlardı. Yine anımsarsınız, 1993-1994lerde herkesin
en önemli meselelerinden birisi de, kimin ansiklopedisinin daha iyi bir
ansiklopedi olduğu meselesiydi. O zaman, bırakın sizin,
diğer insanlar bakımından yazdığınız
haberlerde kullandığınız, anlattığınız,
verdiğiniz başlıkları... Bakın, o yıllarda,
gazetecilerin kimin kitabı ve ansiklopedisi daha güzeldir? şeklinde
birbirleri aleyhine yazdıkları ve söyledikleri,
kullandıkları bazı kelimeler vardı. Yani, mahallede
kullanılan kelimeler nelerdi? Gazeteciler, birbirlerine nasıl hitap
ediyorlardı? Kuponla
satışın daha fazla olabilmesi için bir gazeteci, diğer
gazeteciye veya bir gazeteci, diğer gazetenin sahibine veya o gazetenin
sahibi kendisiyle yapılan görüşmede diğer gazeteci için neler
söylüyordu? Yani, kullanılan kelimeler nedeniyle de burada özür dilerim
ama, 1993-1994lerde birbirimize, birbirinize şöyle hitap ediyordunuz;
Hain, satılık, ajan, geri zekalı, dönek, alçak, zibidi,
liboş, soytarı, hamam oğlanı, kara yobaz çeteleri,
medyanın cunta mensupları, ihtiyar alkolik, problemli oğlan,
medya teröristi, vergi sülüğü, havalı hava sunucusu, medya
bülbülleri. Bunlar, biz gazetecilerin birbirlerine hitap biçimiydi.
Yine
başka bir hikaye; yerel gazeteler anlamında başka bir hikaye.
Genellikle, bazı eğitim seminerlerinde bu örneği vermekten
mutluluk duyuyorum. Sebebine gelince, bazı sorunlar var. Buradan, büyük
medyaya gitmek istiyorsunuz. Orada gazetecilik yapmak istiyorsunuz, orada
gazeteci olarak haber peşinde koşmak istiyorsunuz. Bir kısım
arkadaşlarınız da, bulunduğu yerde kalmak istiyor.
İllerde, ilçelerde veya yerel basında yayınlanan gazetelerde
kullanılan başlıklar ne veya nasıl bir başlık
kullanılıyor ve ne deniyor? Acaba o ilçenin veya o ilin gazete
sahibi, gazetecilik yaparken, gazete basarken, o gazeteyi nasıl
kullanıyor?
İki
gazete sahibi var. Çok güzel, şirin küçücük bir kasaba. O kasabada
çıkan gazeteler de belli... Yedi, sekiz gazete satışı var.
Aşağı yukarı tirajları 400-300 civarında
değişiyor. Eski bir, gazeteciler cemiyeti başkanı da o
ilçede yaşıyor. İki gazete sahibinden birinin yakını.
Bir gün, bir konu ile ilgili olmak üzere mahkemelik oluyor. Biri, diğeri
hakkında dava açıyor. Gazete sahibine geliyor diyor ki; (diğer gazetenin sahibi ayrıca
onun yakınıymış.) Bir telefon açta, şu bizim adliyedeki
uyuşmazlık sona ersin, davasından vazgeçsin diyor. Gazetenin
sahibi diğer gazetenin sahibine telefon açıyor. Davayı geri
alsın diyor. O, ona söylüyor, o ona söylüyor, anlaşamıyorlar.
Fakat bu arada, iki gazete sahibi de bu anlaşmazlık nedeniyle birbirlerine
kızıyorlar. Kızan gazetecinin, ertesi gün diğer gazete
sahibi meslektaşı için kullandığı başlık
şu: Sen bir homoseksüelsin. Açıklıyor, diyor ki: toplumu
temizlemek için bunu yapıyorum, bu türlü insanlar toplumda olmasın.
Hele bunlar gazete sahibi falan olursa, bu iş çok kötü olur. İkinci
gün o gazete başlığına diğer gazete sahibinin
yanıtı. Erkeksen muayeneye gel, alt başlıklarda yer alan
da: İkimiz birden gidelim, bir hastanede muayene olalım, kimin
homoseksüel olduğu ortaya çıksın. Kavga
kızışıyor, bu arada 300-400 olan tiraj, iki gazete
anlamında da bine falan fırlıyor. Üçüncü gün cevap, erkeksen
kiliseye gel, yanına istediğin kadar adam al. Diğer gazete sahibi bu
başlığı görünce başka bir başlık kullanarak
cevap veriyor, Sen erkeksen rıhtıma gel, istediğin silahı
kuşan da gel diyor. Bu kavgalar, bu şekilde artınca ve
artık kamuoyu da rahatsız olmaya başlayınca eski
gazeteciler cemiyeti de orada bir gazete çıkardığı için
araya girmesini istiyorlar.
Araya gir de, bu kavga bitsin artık, akıl almaz şekilde birbirlerine hakaret
ediyorlar. Lütfü Bey de, kendi
gazetesinde bir başlık
atarak: Artık, ayıp oluyor beyler diyor
ve gazetecilik
anlamında bunun
yapılmamasının gerektiğini
anlatarak, gazetecilik mesleğinin kişilere hakaret etmek olmadığı konusunda bir başyazı yazıyor. Birbirine
sataşan iki gazete
sahibi ve gazete,
birbirlerinden habersiz ve
birbirleri ile konuşmadan, Lütfü
Beyin yazısının
yayınlanmasından sonraki gün yayınladıkları
gazetelerde aynı başlığı kullanıyorlar. Başlık da
şöyle: Sen karışma Lütfü. Küçük bir
ilçede geçen, gazete tirajlarını da artıran konulardan birisi bu.
Yerel
gazetecilik anlamında yaşanan, ama bu anlamda da
başarı sayılan,
bana göre habercilik anlayışı
bakımından da karşılaşacağımız bazı sorunlar vardır. Şimdi o sorunlar bakımından, hukuk
söz konusu olduğu zaman,
yargı söz konusu olduğu zaman, kişilik hakkı
denilince, kavram çok basittir.
İnsan onuru ile
bağlantılı
olan herşey, kişilik hakkına girer. Adınız, sizin kişilik haklarınız içinde korunan bir kavramdır. Onurunuz da
öyledir. İşiniz öyledir. Gazeteci olduğunuz için, doktor
ise birisi, doktorluk ünvanı, mesleği, onun
kişilik hakkı ile
doğrudan doğruya ilgilidir. Mektuplarınız öyledir. Birlikte yaşadığınız arkadaş çevrenizdeki ilişkileriniz,
yaptığınız
işleriniz ve konuşmalarınız kişilik hakkı kavramı içerisinde değerlendirilir.
Buna, bir başka türlü, yine, hukuken örnek vermek gerekirse kişilik
haklarını tanımlamak
veya basına yansıdığı zaman,
kişilik haklarından ne
anlaşıldığını,
yargının
nasıl değerlendirdiğine bakmak
için küçük ve basit
bir örnek vardır. Bir suya
taş atarsınız, suyun
merkezi, taşın suya
değdiği merkez, her
kişi için gizli
yaşam alanıdır.
Saklı alandır. Yani,
bütün insanların sır
alanı, taşın
suya değdiği noktadır.
Taşı suya
attığınız zaman halkalar
birer birer, ikinci üçüncü
halkalar şeklinde yayılmaya
başlar. Bakın,
hepinizin bir ailesi vardır, bir
iş çevresi vardır, arkadaş çevresi vardır. Bu, sizin
özel yaşamınızdır.
İkinci
halka, özel yaşamdır.
Hukukta özel yaşam
denildiği zaman, herkes
tarafından bilinen
değil, ama aile
çevresi olarak bilinen,
iş
arkadaşları olarak
bilinen ve insanlar ile olan ilişkileriniz bakımından
bilinen yaşam, özel yaşamdır.
Üçüncü
halka ise, ortak yaşam
alanı denilen bir alandır. Ortak yaşam alanı denildiği zaman,
örneğin, bir belediye başkanının söylediği
sözler, ortak yaşam alanına
girer. Şu an benim
sarfettiğim sözler, ortak
yaşam alanı içinde değerlendirilir. Valinin
ne
yaptığını,
futbolcunun hangi spor kulübüne gittiğini veya futbol maçından sonra nerede
eğlendiğini yazarsanız,
yani, bir sinema
sanatçısının, bir
futbol oyuncusunun, bir basketbolcunun, bir valinin, bir
belediye
başkanının, bir başbakanın, bir cumhurbaşkanının, bir
milletvekilinin, parlamentoda
görev yapan herhangi bir kişinin,
meclis başkanının
ortak yaşam alanları çok
geniştir.
Ortak yaşam
alanı, özel yaşam
alanını daraltır.
Yani, kamuoyunun önünde
bulunduğunuz andan itibaren, kamuoyuna ne
kadar açılmışsanız, özel yaşam alanınız o kadar daralmıştır. O zaman,
özel yaşamınızda, sadece
sizin ve çevrenizin bildiği aile
yaşamınızı
kamuoyu bilmek ister. Yani, o
kişinin toplumdaki
konumu, ortak yaşam
alanı içerisine girdiği andan itibaren, o suyun
taşa değdiği merkezden
sonra yayılan halkalarda değişiklikler olur. Biri daralır,
bir diğeri genişler. O nedenle, özel yaşam konusunda, siz izin verdiğiniz zaman
girilebilir. Ortak yaşam
alanı için, istisnaları olmakla birlikte,
izne gerek olmayabilir. Söylenen
söz, haber olabilir. Söyleyen
sözcü, kim söylemişse o
sözü, o sözden hareket ile
karşınıza
bir gazeteci gelirse, o gazeteci
için, o söz söyleyen, örneğin, vali ise,
haberdir. Dolayısıyla
tüm insanlar için geçerli olan gizli alan konusu, sır
alanı olarak kabul edilir. O zaman, özel yaşama
ve özel yaşamın ihlali
gibi kavramlara bakıp,
örnekler vermek gerekirse
ben, herhangi bir şekilde
kişilik hakkını ihlal
etmedim.
Savunmanızı
mahkeme şöyle değerlendirir.
Dört tane
kural vardır:
1)
Haberiniz gerçek midir, değil
midir; yazınız, yorumunuz
gerçeklere dayanmakta mıdır? Buna bakar.
2) Yayınladığınız
haber güncel midir ve haberinize kamuoyunun
ilgisi var mıdır?
3) Kullandığınız cümleler, elde etmiş olduğunuz haber içeriği ile bağlantılı
mıdır? Haberin içeriği örneğin,
başlık, ile uyumlu
mudur? Başlık, içerik ile
uygun olmalıdır.
İçerik, dil bakımından, özellikle
başkasının
kişilik haklarını
ihlal edici nitelikte
olmamalıdır. Amacınıza uygun araç ile anlatımda bulunacaksınız.
İfade biçiminiz doğrudan doğruya haberin
veriliş biçimine uygun olmalıdır. Yani, konu ile anlatım arasında düşünsel bir
bağlılık olacak, amaca
uygun araç
kullanacaksınız
4)
En önemli kurallardan birisi ise,
kamu yararı olacak, toplumsal
ilgi bulunacak.
Mahkeme, bu
kurallara bakar. Bunlar var mıdır, yok mudur?
Bunları
değerlendirir. Bu
kurallardan birisi eksik ise, o zaman, kişilik haklarının ihlali kavramı ile
karşı
karşıya
kalırsınız.
Kiliste bir
gazeteci, kişilik haklarına
örnek olarak anlatıyorum.
Ne yargı anlamında ne
de benim şu an sizlere aktarmaya çalıştığım örnekler anlamında, kişilerin kendi siyasal görüşleri ile
bağlantılı olmadan
anlatmaya
çalışıyorum
ve
bağlantısını da
kurmak istemiyorum. Benim açımdan olaya
baktığım zaman, Kiliste
bir gazeteci, Kilise gelen
Devlet Bakanını izlemektedir. Devlet Bakanı da,
bir konuşma,
yapmıştır. Yapmış olduğu konuşma gazeteci için haberdir.
Acaba yayınlanan haberden kaynaklanan bir kişilik hakkı
ihlali var mıdır yok mudur?
23-26 Mayıs 1995 tarihlerinde, üç parlamenter
Türkiyeyi ziyaret
etmişlerdir. Bu
parlamenterlerden birisinin
adı Cludia Rothdur ve
Avrupa Parlamentosunun
parlamenteridir.
Diğeri, yine, Avrupa Parlamentosunda Sosyalist Grup Başkanı olan
Greendir. Diğeri ise radikal lider
olarak adlandırılan Casimo
Rumelidir. Üç tane hanım. Başbakan ile görüşürler, ayrıca Mesut Yılmaz ile görüşürler. Bu görüşmelerin yapıldığı
sırada, 2 Haziran
1995 tarihinde, Kiliste, bir Devlet Bakanı bu ziyaretler nedeni
ile şöyle söyler: Burası demokratik bir ülke,
fahişesi de gelir, üç Avrupalı fahişenin
baskısına boyun mu
edeceğiz? der. Bunun
üzerine Kilisteki gazeteci,
gazetesinde bu sözleri
yazar. Onun üzerine, ulusal
basın bu sözlerin sarfedildiğinden hareketle konuyu, Türkiyedeki yaygın basına
taşır. Üç parlamenterden, Roth, kişilik haklarının ihlal edildiğinden bahisle dava
açmıştır. Onuru
zedelendiğinden bahisle
dava
açmıştır.
İstanbul 7. Asliye
Hukuk Mahkemesi,
yayınlanan haberin doğru olduğunu, dava açıldığı zaman,
Devlet Bakanının yanıt
verdiği sırada, bu sözleri
söylemediğinden
bahisle bir savunma
yapmadığını
ve kişilerin
parlamenter olarak
Türkiyede
bulunduklarını,
bu şekildeki bir
beyanın kişilik
haklarını zedeleyen bir
beyan olduğuna karar
vermiştir.
Bu,
Kilisteki bir gazetecinin, izlediği bir basın toplantısını haber yaptıktan sonra ve Kiliste yayınlanan,
o gazetesinin doğru haber olarak kabul edilmesi ile
karşılaşılan
bir kişilik hakkı ihlalinden hareketle
verilmiş olan bir
karardır. Bunu örnek olması için veya bu
örnekten hareketle kişilik hakları bakımından, belki biraz uç cümleler veya kişiler tarafından çok fazla beğenilen,
tasvip edilen cümleler olmamasına
rağmen akılda
kalabilmesi için söyledim.
Vanda,
Belediye
Başkanının
icraatı ile ilgili Hürriyet gazetesinin ekinde bir
haber yayınlanır. Hürriyet gazetesinin ekinde yayınlanan haberde, gazeteci der ki; Vanın
Refah Partili başkanı, avukatı
bahçıvan yaptı. İkinci başlığı
şu: Van Belediyesinde, 195 işçi, Olağanüstü Hal Bölge
tazminatlarını alamıyor. Bu haber üzerine, Van Belediye Başkanı, cevap ve
düzeltme gönderir. Cevap ve düzeltme
göndermesinin ötesinde bir de gazeteye manevi
taznimat davası açar ve 50
milyar lira manevi tazminat ister. Belediye Başkanının gerekçesi
şudur: Olağanüstü hal tazminatını alamayan
kişi sayısı 195 değil, 125dir. Burada bir yanlışlık yapılmıştır. Ayrıca
biz, avukatı, Park
Bahçeler Memurluğuna
değil, Müdürlüğüne
atadık. Ama siz Van Refah Partili
Başkanı, avukatı bahçıvan yaptı demekle bizim
kişilik haklarımızı ve tüzel
kişiliğimizi rencide ediyorsunuz demiştir. Van Asliye Hukuk
Mahkemesi, Van Belediye Başkanının haklı
olduğuna ve bu haber
nedeni ile manevi
tazminat ödenmesine karar vermiştir.
Yerel mahkemelerin vermiş
olduğu kararlar Yargıtaya gider.
Yargıtay, bu dava dosyasına bakmıştır. Bu
dava dosyasına
baktığı zaman
da, kararın yanlış olduğuna karar
vermiştir.
Yargıtayın gerekçesi,
aslında hepinizin sorunu olan bazı konulara
ışık tutar
nitelikte bir gerekçedir. Yargıtay şunu söylemiştir: 195 kişi değil de 125
kişi olması, bilgi
alma ve verme anlamında
basit bir hatadır. Ama, okuyucunun
gözünde ve haberin
odağı
anlamındaki sorun, tazminatlarının
alınamamasından kaynaklanan bir sorundur. Bu da haber
olmuştur. O zaman bu
haber, gerçekten günceldir. Bu haber, kamuoyunun yararı için yayınlanmalıdır. Toplumsal ilgi vardır. Kullanılan başlık amacına
ve içeriğine uygun
bir başlıktır demiştir. Ama en güzeli, özellikle, efendim, biz onu Park ve
Bahçeler Memurluğuna
değil, Müdürlüğüne tayin
ettik konusundaki görüştür. Orada da, olayın
ve olaydan kaynaklanan haberin odak
noktası, belediye
avukatı olarak görev
yapan kişinin, isteği dışında
ilgisiz, avukatlık mesleği ile bağdaşmayan bir
göreve atanma olayıdır. Van İdare Mahkemesinde, avukat dava
açmıştır ve
yürütmeyi durdurma
kararı almıştır.
Şimdi,
yalnız yasaların
belirlemesi ile değil, çağdaş toplumların değer yargılarına göre önemli bir yeri
ve işlevi olan avukatlık ile ilgili böyle
bir haberin
yayınlanmasında, elbette toplumsal ilgi vardır, kamu yararı vardır. Haber gerçektir
ve günceldir. Haber içeriğinde,
atanılan yerin Müdürlük
yerine Memuriyet yazılması ve habere
bahçıvan başlığının atılması
öz ile biçim arasındaki dengeyi de
bozmaz. Bu husus, olsa olsa atanan
kişinin kişilik
haklarını rencide eder
ve ancak, avukatın dava
açmasına olanak sağlar.
Davacı, atanan kişi olmayıp,
avukat olarak görev yapan kişiyi
Belediye Parklar ve Bahçeler
Müdürlüğüne atayan
kişi olduğuna göre, bu haber onun kişiliğine
saldırı olarak kabul
edilemez. Kaldı ki,
gazetecilikte mizanpaj, haber,
yazı
başlıkları da özellik
arzeden, gazetecinin
gazeteyi okuyucuya sunuş sanatından
sayılan hususlardandır.
Haberlerin,
yazıların önem derecelerine göre gazetenin
neresinde ve nasıl
yer alacağı, gazetenin kamuoyu yaratılması görevini yerine getirirken gösterdiği
başarı ile de
ilgilidir. Okunması istenilen bir haberin masum
sınırlar içinde cazip bir
başlık altında
sunulması da yadırganamaz.
Bu
çerçevede, bahçıvan başlığı, parklar ve bahçeler işi ile ilgili
dikkat çekici, bir başka anlatım ile vurucu bir haber
başlığıdır. Bu haber
ile davacının
kişilik
haklarına bir saldırı olup
olmadığı tartışılabilir. Ancak
ne var ki, haberde varolan
kamu yararı,
gerçeklik, güncellik, öz ve biçim
dengesi gibi unsurlar, zaten onu
hukuka ve basın
özgürlüğüne uygun bir hale
getirmiştir. Van Belediye
Başkanının icraatı ile
ilgili olarak yayınlanan bu
haber, Yargıtayın bu
kararı ile, benim görüşüme
göre aklanmıştır
ve haber başlık ve içeriği ile gerçekten dört ilkeye uygun
bir haberdir. Çünkü burada mahkeme olarak veya Yargıtay olarak bakılan şudur; kamu
yararını mı daha üstün tutacağız, kişilik haklarını mı daha üstün
tutacağız? Eğer olayın
oluş biçimine, haberin yayınlanmasına, kullanılan dil ve ifadeye
bakarak, güncel ve toplumsal ilgi var sayılıyorsa, o
zaman kişinin toplumdaki yerini de dikkate alıp,
kişilik haklarından vazgeçip, kamu
yararının üstün
tutulması ile açılan davalardaki kriterler basın özgürlüğü çerçevesinde, gazetecinin kamusal niteliği çerçevesinde kabul edilmektedir.
Başka
bir örnek; genellikle gazeteciler, bir
basın toplantısına
gittikleri zaman, basın
toplantısında not
tutarlar veya
değişen teknoloji
çerçevesinde bazen banta alırlar. Sonra da gazetelerine gelirler, gazetelerinde
haberlerini yazarlar.
Politikacılar ile örneğin, milletvekilleri ile veya
siyaset adamları ile bazen
kokteyler de
karşılaşırlar,
konuşurlar. Görevlerini
yaptıkları sırada da not
alırlar, haberlerini
yazarlar. Sonra, siyasetçilerden birisi veya politikacılardan birisi veya
partinin ileri gelenlerinden
birisi, ben böyle bir söz
söylemedim diyerek dava
açar. Ne yaparsınız?
Notlarınızı mı yargıya verirsiniz, bant çözümünüz veya bandınız yok ise
başka ne
yaparsınız? Bazen, bu anlamda zor durumda
kalmanızın en azından önlenebilmesi için küçücük bir tavsiye, yanınızda,
söyleneni duyan gazeteci arkadaşlarınızın
olmasında fayda vardır.
Bir gün,
bir kişi, bir
toplantıda gazetelere de yansıyan şu sözleri
söylemiştir: Özer Bey muhalifleri susturmak için her yolu dener. Özer Bey muhalifleri susturmak için
onlara kadın bile gönderiyor. Bana da gönderdi, ama ben
sağduyulu davrandım. Bu oyuna
çok şükür gelmedim. Bu demeci alan gazeteci, bunu
haber olarak yayınlayınca, adı geçen kişi, ben bu
sözü söylemedim diyerek manevi tazminat
davası açmıştır. Şimdi manevi
tazminat davası
açılınca, gazetecinin yapacağı herhangi bir şey yok.
Sadece, bu sözler
söylendiği sırada
duyan ve bu olaya tanık olan gazeteci arkadaşlarını
tanık göstermiştir. Siz de
öyle yapın, tanık gösterin.
Tanık
olarak dinlenen iki gazeteci, olayı doğrular şekilde beyanda
bulunmuşlar. Diğer bir
gazeteci de kendisi de aynı konuyu haber
yaptığından
dolayı bu sözlere
tanık olduğunu
özellikle vurgulayarak ifade
vermiştir. Mahkeme, bu
sözlerin söylendiği tanık ifadeleri
ile ortaya
çıkmıştır.
Yani, sözler gerçektir, sözler söylenmiştir. Gazeteci bunu haber haline
getirmiştir. Söz konusu olan kişi,
kamuoyunda bilinen, tanınan, hergün hakkında haber çıkan birisidir. Kaldı ki, gazetecilerin asli fonksiyonu kamuoyuna bu tür iddiaları da
olduğu gibi yansıtmak olduğundan dolayı kamusal bir
görev yerine
getirilmiştir şeklinde karar
vermiştir.
Anadolu Ajansı, resmi haber bülteni niteliğindedir. Yine bir gazetede yer alan haber,
Anadolu Ajansından
alındığı için,
haberin bu anlamda gerçekliği
olduğundan dolayı açılan
bir manevi tazminat davasında, haber bülteninin bir nevi
resmi bir bülten
niteliğinde olmasından
dolayı mahkeme o
tazminat talebini de yine
reddetmiştir.
Bunun
dışında, bazen bakanlıklarda çalışan üst düzey bürokratlar ile iyi
geçindiğiniz gözlenmiştir.
Gazetecilerin, bazı haber kaynakları vardır. Gazeteciler, bu haber kaynaklarına
telefon açtıkları zaman bazı
haberleri alırlar. Kimliğinin yayınlanıp
yayınlanmaması konusu,
ayrı bir tartışma konusudur, ama kamuoyunun ilgi alanında bulunan bir
konu için yargılama sırasında, kişilik haklarına saldırıda bulunulup
bulunulmadığının
saptanmasında, gazetecinin
araştırma görevi ile
yükümlü olduğu, mahkeme
kararlarında yazılıdır. Gazeteciler, haberin
kendisini araştırmak
zorundadır. Bu
araştırmada,
haberin doğru olup
olmadığını da
saptamak zorundadır.
Bu araştırma
yapıldıktan sonra konu
haber haline getirilebilir.
Araştırmanızın bütün sonuçlarını bildirmek zorunda değilsiniz. Ama,
bu konu ile ilgili bir manevi
tazminat davası
açıldığı zaman,
araştırmanın yapıldığını, bittiğini,
araştırmanın, doğru
bir araştırma olduğunu, o doğru
araştırmanın sonucunda
da haberin gerçek olduğunu
kanıtlamak görevi gazeteciye
düşer. Ben yazarım, o aksini
söylesin, ben yazarım, o aksini
kanıtlasın görüşü yanlıştır.
Benzer bir olay... Kültür Bakanlığında
üst düzey bir bürokratla ilgili. Bir gazetenin 4.12.1995 günlü sayısının, üçüncü
sayfasında, şöyle bir
haber. O tarihlerde de Kültür
Bakanı Fikri Sağlar. Haber başlığı; Sağlardan ülkücü soruşturması. Kültür Bakanlığından, yurtdışında açılacak
olan ülkü ocakları için şube
kurmak üzere yapılmış başvuruya yanıt istenmiş. Kültür Bakanlığı
görüşünü bildirmiş, o
görüş sırasında da, Bakan önüne gelen konu, onun tarafından hazırlanarak
imzalanmış ve gönderilmiş.
Ama, bunu yapan kişinin, o
üst düzey bürokrat olduğu
konusunda, bu başlıkla bir
haber yayınlanmış. Bu başlıkla haber yayınlanınca, üst düzey bir bürokrat olan kişi, Bakanın
otoritesini hiçe
saydığı,
Bakanı
aldattığı, belli bir siyasi görüşe hizmet
ettiği ve bu
görüş doğrultusunda
Bakandan habersiz, Bakanlıkta
yasadışı işler
yapıldığına dair bir habere konu olduğu için dava açmıştır. Dava açınca, mahkeme sormuştur:
Üst düzey bürokratın, bu işi yaptığını söylüyorsunuz, haberinizde de bunlar var.
Bununla ilgili
kanıtlarınız
nedir? Gazeteci, kendi tanıklarını, kendi
kanıtlarını sunmuştur. Davayı açan üst düzey
bürokratta, kendi
kanıtlarını sunmuştur. Yapılan incelemede, haberde yer alan
uygun görüş yazısının, davayı açan bürokrat
tarafından yazılmadığı, üst düzey
bürokratın, o tarihte kadro durumu nedeni ile
izinli bulunan Hukuk
Müşavirine vekalet ettiği ve bu sırada İçişleri
Bakanlığına
gönderilmesine karar
verilen bu yazı ile ilgili
olmak üzere de onun tarafından imzalanmadığı
kesinlik kazanmıştır. Mahkeme, bu konu böyle kesinlik kazanınca, somut bir olayda öz ve biçim dengesi arasında, haberdeki öz
ve biçim arasında bir denge
bulunması gerektiğine
karar vermiştir. Şimdi o dengeye baktığınız zaman, üst
düzey bir bürokratın Bakanlıkta yasadışı işler yapmak anlamında bir işe alet olduğu
konusunda haber yaparsanız ve bu haberi de kanıtlayamazsanız, o zaman
haberinizde, öz ve biçim
arasında bir denge yoktur
şeklinde gazetecinin,
bu davada manevi tazminat
ödemesine karar verilmiştir.
Hiç, kaymakamlar
hakkında haber yapmaz
mısınız veya bazı belediye
başkanlarının veya bazı belediye meclis üyelerinin kendilerine
haksız kazanç elde ettiğini haber haline
getirmez misiniz veya kaymakamların uygulamaları nedeni
ile kendilerine çıkar
sağladıkları konusunda haber yapmaz mısınız? Geçmiş tarihte olan ve
üzerinden de uzun zaman geçtiği için, şimdi haberi
göstermek konusunda bir endişem
yok. Şöyle bir başlık: Berberden
kahveciye, oto tamircisinden lokantacıya kadar
herkesi öptü. Yalova kaymakamı aut, Keşan
kaymakamı in. Kimseyi takmaması sayesinde şöhrete kavuşan
Yalova kaymakamı da,
gazeteciye gazete yediren Hisarcık kaymakamı da artık demode oldu. Şimdi moda,
uçan kuşa borç
takan Keşan
kaymakamı. Haber bu
başlıkla ve bu şekilde yayınlanmıştır. Bu başlıkla,
bu şekilde haber yayınlanınca Keşan kaymakamı da, haklı olarak kişilik haklarına
saldırıda bulunulduğundan
bahisle dava
açmıştır.
Bu
davada, gazeteci, bu başlığı neden verdiğini, bu başlığı vermekteki amacını
yayınlanan haber ile öz biçim
arasında denge olduğunu
kanıtlamıştır. Kanıtladığı için
de, bu şekilde bir başlık kullanılmasının doğruluğu yanlışlığı tartışılır, ama Yargıtay tarafından incelendiği zaman, bu konuda esnafın şikayet dilekçeleri
olduğu, sürekli başvuru yapıldığı,
buna rağmen
lokantaların
kapatıldığı,
lokantacıların
konuyu İçişleri Bakanlığına gönderdiği, İçişleri
Bakanlığının bu
nedenle, bir müfettiş tayin
ettiğini, tayin ettiği müfettişin bir soruşturma
raporu düzenlediğini,
raporların da varolduğunu
kanıtlamıştır.
O zaman, kullanılan bu ifadeler bakımından, görünür gerçeğin, o andaki
gerçekliğin
gerçekleştiğine
karar veren mahkeme,
bu konuda gereksiz unsurlar
haberde yer almış olmasına rağmen,
kişilik haklarına
herhangi bir saldırı
bulunmadığına karar
vermiştir.
Bunlar küçük,
kısa, ama, bana
göre önemli sayılabilecek örneklerdendir. Son örnekten birisi, yine bizim gazetede
bir tarihte yayınlanan bir
haber başlığı.
Ankara UBA Ajansından alınmış bir haber ve Çiller Özel örgütü başlığı ile yayınlamışız. Bu,
özel örgüt başlığı
altında yayınlanan haberin
içerisinde de altı kişinin
adından bahsetmişiz. Yani
bir başka
deyişle, bu örgütlenmenin içerisinde altı kişinin de yer aldığını, UBA Ajansından
almış olduğumuz haberle
yayınlayınca tabii bizim aleyhimize
ismi geçen kişilerden
birisi tarafından da dava
açılmış. Bizim
aleyhimize açılan davada iki haberden söz edilmiş. Birisi, yine aynı gazetede, Biz,
Çiller-Çatlı kumarhane başlıklı bir haber
yayınlamıştık. O haberden dolayı da dava açmışlar ve ayrıca da Topal cinayetinin tetikçisi
başlığını verdiğimiz haber nedeni ile de dava
açmışlar. Yani, üç
haber nedeni ile
dava açılmış.
Üç haber nedeni
ile davanın
açılmasından sonra biz, davada, kişilik haklarına
bir aykırılık bulunmadığını savunmak
anlamında, konu ile ilgili olmak üzere, iki kişinin ifadesi
vardır demişiz. Bu iki kişi
TBMM Araştırma
Komisyonunda ifade vermiştir. İki
kişinin vermiş olduğu bu ifadelere bakıldığı zaman,
ileri sürülen bu
iddiaları tırnak
içerisinde ve bu başlıklar ile verdiğimiz zaman,
kişilik haklarına
saldırı yoktur. Bunun üzerine mahkeme tarafından TBMMne
yazı yazılarak,
Susurluk Araştırma Komisyonu
ifadelerinin dosyaya
getirtilmesine karar verilmiştir.
İkincisi, haberde
adı geçen kişiler hakkında Ankara ve İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemelerinde dava
açılmıştır. Açılan davaların esas numaraları şunlardır. Bu
dava dosyalarının içerisinde, şu ifadelerde bunlar geçmektedir şeklinde savunma yapmışızdır. Bu
savunma yapılınca ve isteğimiz bu belgeler de dava
dosyasına girince, doğal
olarak mahkeme, kişilik haklarına
saldırıda bulunulmadığını, olayın
görünüş olarak gerçekliğe
uygun olduğunu, bu tür haberlerin yayınlanmasında kamu
yararı bulunduğu ve o
kamu yararı nedeni ile de kamuoyunun bu tür olaylarda çok hassas olması nedeniyle
toplumsal ilginin varolduğunu,
ayrıca haberin güncel olduğunu karara bağlamış ve bu nedenle de manevi tazminat talebini
reddetmiştir.
Kısacası, Anayasada
yeralan, kişilik haklarının korunması ile
ilgili olan maddeler ayrıca yine,
Medeni Kanunun 24. maddesinde yer alan kişilik haklarının
korunması ile ilgili olan yasal sınırlamalar, gazetecilerin haber
yazması bakımından,
kişilik haklarına riayet
etmelerini gerektiriyor. Peki, o zaman diyeceksiniz ki, basın
özgürlüğü nerede kaldı?
Yine
Anayasanın 28. maddesinde, basın serbesttir, özgürdür
der, sansür
edilemeyeceğini söyler. Bunun
anlamı, her istediğinizi, her istediğiniz gibi
yazacağınız,
böyle bir özgürlüğünüz olduğu anlamına
gelmez. Tam aksine,
gazeteci olmanız imtiyaz
değildir. Ama, başka bir
göreviniz vardır. Bu görev
içerisinde, kişilik
haklarına saldırıyı bizim Anayasamız kabul etmez. Özel
yaşamın gizliliğini kabul eder. Bunun
dışında, uluslararası sözleşmeler, kişilik haklarına
saldırıyı reddeder, kabul etmez. Daha da önemlisi,
benim için görev
yapıyorsunuz, benim için görevleriniz
var. Ben, bilgi sahibi olma hakkına sahip
bir bireyim. Siz de öylesiniz. Kendi bilgi
edinme özgürlüğünüz ve
hakkınız için görevli olduğunuzu kabul etmeniz
gerekir. Başka türlü söylemek
gerekirse, ifade
özgürlüğü dediğiniz kavram,
herkesin ifade özgürlüğü vardır şeklinde
tanımlanmıştır. Ama, ifade özgürlüğü sadece, söz söylemek, yazı yazmak,
gazetecinin yazı yazması
anlamına da gelmez. İfade özgürlüğü denildiği zaman, bilgiye ulaşma hakkı her
birey için vardır. Ulaşılan, elde
edilen bilgiyi yorumlama hakkı
vardır. Bu yorumlanan bilginin,
haberin, başkasına
ulaştırılması da haktır. İşte,
ifade özgürlüğü budur.
Dolayısıyla,
gazeteciler öncelikle bilgiye ve enformasyona ulaşırlar. Ulaştıkları bilgiyi, ulaştıkları haberi,
kamuoyuna aktarmak ile
haber yazmakla görevlidirler.
İmtiyaz olmaması buradan
kaynaklanır.
Görevli olan gazeteciler yazdıklarından
sorumludurlar ve ifade
özgürlüğünü kullanırken, örneğin, temel
insan hak ve
özgürlüklerinin korunmasına dair sözleşmenin 10. maddesinde yaygın deyimi ile Avrupa
İnsan Hakları
Sözleşmesinin 10. maddesinde,
özgürlüğün, bu hakkın
sınırları da gösterilmiştir.
Sınırlardan
birisi, şeref ve haysiyete dokunan yazıların, haberlerin,
yazılmaması kavramıdır.
Bu bir sınırdır. Bu sınıra, gazeteciler dikkat
etmek zorundadırlar. Kendi, ifade
özgürlüğü hakkınız için dikkat
etmek zorundasınız. Neden,
imtiyaz değildir? Çünkü
siz, aslında kamuoyunu bilgilendirmek anlamında görevli olan insanlarsınız. Göreviniz, size
sorumluluk yüklemektedir.
Ödevinizi yapmak zorundasınız. Sorumlu hareket
etmek zorundasınız. Hatta çok daha bir başka tehlike ile karşı karşıyasınız. İlk
bilgiye ulaşan siz olduğunuz
için, o zaman sizi, politikacılar, siyasetçiler sevmezler. Yöneticiler de
sevmez. Bir belediye başkanı da sizden hoşlanmaz. Gerçi, sizin
Belediye
Başkanınız sizi
çok sevdiğini söylüyor. Valiler de hoşlanmazlar. Yerel yöneticiler, ülke
anlamındaki yöneticiler
de sevmez. Çünkü, göreviniz,
ulaşılan bilginin
haber haline getirilmemesidir. Bu
nedenle sevmezler.
Haber içinde yorum yapılmaz. Haber olarak verilir. Yorum ve eleştiri yazıları ise farklıdır. Yorum ve eleştiri yazılarında, bilgiyi, olayı kullanırsınız. Olay, gerçek olacaktır. Dolayısıyla bazen sevilmeyen gazeteciler, hayatları ile, yaşamları ile haberin b