SEMİNER KONUŞMALARI


 

“KİŞİLİK HAKLARI ve MEDYA”

 

Fikret İLKİZ

 

Cumhuriyet Gazetesi Sorumlu Müdürü

 

     

Hepinize merhaba. Burada, Erzincan’da sizlerle beraber olmaktan dolayı çok mutluyum. Ben, günlük  bir gazetenin sorumlu müdürüyüm. Başka türlü söylemek gerekirse, aranızda bulunan, önemli sabıkalı kişilerden birisi benim. Konu başlığı da şu; “Kişilik Hakları ve Medya”  

 

   

Gazeteciler genellikle haberlerinden dolayı bazen savcılığa şikayet edilirler ve haklarında dava açılır. Bazen de, örneğin, valiler tarafından dava edilir veya belediye başkanları dava eder veya bir futbolcu dava açar veya bir sanatçı dava açar veya o ilin veya ilçenin herhangi bir okul müdürü dava açabilir. Bu dava türlerinden birisi manevi tazminattır. Özü şudur; “kişilik haklarımı rencide etti, bana hakaret etti, bu nedenle kendisinden, örneğin, 5 milyar lira manevi tazminat istiyorum” der. Gazeteciler, genellikle bu tür davalarla da sıkça karşılaşırlar. Gazeteci, yazdığı haber bakımından, kaynakları ile haberi toplaması ile haberin yayınlanmasında gazetedeki yer alış biçimi ile, yaptığı haberin doğru olduğunu, bu sefer mahkeme önünde savunur. Mahkeme önünde savunurken de söylediği şudur: “Yayınlanan haber doğrudur, bu haber içerisinde de kişilik hakkını rencide eden herhangi bir anlatım yoktur” der. Konu öz itibariyle bu. Benim anlatmaya çalışacağım konu da bu. Bu konu iyi anlaşılabilsin diye, örnekler vererek anlatacağım.

 

Hepiniz hatırlarsınız, 1993-1994 yıllarıydı, o yıllar bakımından da büyük gazeteler, üç grubun elindeydi. Biri Simavi’ydi, biri Aydın Doğan’dı, birisi de Dinç Bilgin’di. O yıllar da kupon vererek... Örneğin, satışı artırabilmek için kuponun toplanmasından sonra ansiklopedi veriyorlardı. Yine anımsarsınız, 1993-1994’lerde herkesin en önemli meselelerinden birisi de, kimin ansiklopedisinin daha iyi bir ansiklopedi olduğu meselesiydi. O zaman, bırakın sizin, diğer insanlar bakımından yazdığınız haberlerde kullandığınız, anlattığınız, verdiğiniz başlıkları... Bakın, o yıllarda, gazetecilerin “kimin kitabı ve ansiklopedisi daha güzeldir?” şeklinde birbirleri aleyhine yazdıkları ve söyledikleri, kullandıkları bazı kelimeler vardı. Yani, mahallede kullanılan kelimeler nelerdi? Gazeteciler, birbirlerine nasıl hitap ediyorlardı?  Kuponla satışın daha fazla olabilmesi için bir gazeteci, diğer gazeteciye veya bir gazeteci, diğer gazetenin sahibine veya o gazetenin sahibi kendisiyle yapılan görüşmede diğer gazeteci için neler söylüyordu? Yani, kullanılan kelimeler nedeniyle de burada özür dilerim ama, 1993-1994’lerde birbirimize, birbirinize şöyle hitap ediyordunuz; “Hain, satılık, ajan, geri zekalı, dönek, alçak, zibidi, liboş, soytarı, hamam oğlanı, kara yobaz çeteleri, medyanın cunta mensupları, ihtiyar alkolik, problemli oğlan, medya teröristi, vergi sülüğü, havalı hava sunucusu, medya bülbülleri.” Bunlar, biz gazetecilerin birbirlerine hitap biçimiydi.     

 

Yine başka bir hikaye; yerel gazeteler anlamında başka bir hikaye. Genellikle, bazı eğitim seminerlerinde bu örneği vermekten mutluluk duyuyorum. Sebebine gelince, bazı sorunlar var. Buradan, büyük medyaya gitmek istiyorsunuz. Orada gazetecilik yapmak istiyorsunuz, orada gazeteci olarak haber peşinde koşmak istiyorsunuz. Bir kısım arkadaşlarınız da, bulunduğu yerde kalmak istiyor. İllerde, ilçelerde veya yerel basında yayınlanan gazetelerde kullanılan başlıklar ne veya nasıl bir başlık kullanılıyor ve ne deniyor? Acaba o ilçenin veya o ilin gazete sahibi, gazetecilik yaparken, gazete basarken, o gazeteyi “nasıl kullanıyor?”

 

İki gazete sahibi var. Çok güzel, şirin küçücük bir kasaba. O kasabada çıkan gazeteler de belli... Yedi, sekiz gazete satışı var. Aşağı yukarı tirajları 400-300 civarında değişiyor. Eski bir, gazeteciler cemiyeti başkanı da o ilçede yaşıyor. İki gazete sahibinden birinin yakını. Bir gün, bir konu ile ilgili olmak üzere mahkemelik oluyor. Biri, diğeri hakkında dava açıyor. Gazete sahibine geliyor diyor ki;  (diğer gazetenin sahibi ayrıca onun yakınıymış.) “Bir telefon açta, şu bizim adliyedeki uyuşmazlık sona ersin, davasından vazgeçsin” diyor. Gazetenin sahibi diğer gazetenin sahibine telefon açıyor. “Davayı geri alsın” diyor. O, ona söylüyor, o ona söylüyor, anlaşamıyorlar. Fakat bu arada, iki gazete sahibi de bu anlaşmazlık nedeniyle birbirlerine kızıyorlar. Kızan gazetecinin, ertesi gün diğer gazete sahibi meslektaşı için kullandığı başlık şu: “Sen bir homoseksüelsin”. Açıklıyor, diyor ki: “toplumu temizlemek için bunu yapıyorum, bu türlü insanlar toplumda olmasın. Hele bunlar gazete sahibi falan olursa, bu iş çok kötü olur”. İkinci gün o gazete başlığına diğer gazete sahibinin yanıtı. “Erkeksen muayeneye gel”, alt başlıklarda yer alan da: “İkimiz birden gidelim, bir hastanede muayene olalım, kimin homoseksüel olduğu ortaya çıksın.” Kavga kızışıyor, bu arada 300-400 olan tiraj, iki gazete anlamında da bine falan fırlıyor. Üçüncü gün cevap, “erkeksen kiliseye gel, yanına istediğin kadar adam al”.  Diğer gazete sahibi bu başlığı görünce başka bir başlık kullanarak cevap veriyor, “Sen erkeksen rıhtıma gel, istediğin silahı kuşan da gel” diyor. Bu kavgalar, bu şekilde artınca ve artık kamuoyu da rahatsız olmaya başlayınca eski gazeteciler cemiyeti de orada bir gazete çıkardığı  için  araya   girmesini istiyorlar. “Araya gir de, bu kavga bitsin artık, akıl almaz  şekilde birbirlerine hakaret ediyorlar”. Lütfü Bey de, kendi  gazetesinde bir başlık  atarak:  “Artık,  ayıp oluyor beyler”  diyor  ve   gazetecilik anlamında  bunun yapılmamasının gerektiğini  anlatarak, gazetecilik mesleğinin kişilere hakaret etmek  olmadığı konusunda bir  başyazı yazıyor.  Birbirine  sataşan iki gazete  sahibi  ve  gazete,  birbirlerinden habersiz ve  birbirleri ile konuşmadan, Lütfü  Beyin yazısının  yayınlanmasından sonraki gün yayınladıkları gazetelerde aynı   başlığı  kullanıyorlar. Başlık da şöyle:  “Sen  karışma  Lütfü.”  Küçük  bir   ilçede   geçen,   gazete tirajlarını da   artıran   konulardan  birisi   bu. 

 

Yerel gazetecilik  anlamında  yaşanan, ama bu  anlamda da  başarı  sayılan, bana  göre habercilik anlayışı bakımından da karşılaşacağımız  bazı sorunlar  vardır.  Şimdi  o sorunlar bakımından,  hukuk   söz konusu olduğu  zaman, yargı söz konusu olduğu zaman, “kişilik  hakkı”  denilince, kavram  çok  basittir.  İnsan onuru ile  bağlantılı   olan  herşey, kişilik  hakkına  girer. Adınız, sizin kişilik  haklarınız  içinde korunan   bir  kavramdır.  Onurunuz da  öyledir.   İşiniz  öyledir. Gazeteci  olduğunuz  için,  doktor  ise  birisi, doktorluk  ünvanı, mesleği,  onun  kişilik  hakkı  ile  doğrudan   doğruya  ilgilidir. Mektuplarınız   öyledir. Birlikte    yaşadığınız   arkadaş çevrenizdeki ilişkileriniz, yaptığınız  işleriniz ve konuşmalarınız   kişilik hakkı kavramı  içerisinde değerlendirilir. 

 

Buna,  bir başka türlü, yine, hukuken  örnek vermek gerekirse kişilik haklarını tanımlamak  veya  basına  yansıdığı zaman, kişilik haklarından  ne anlaşıldığını,  yargının   nasıl  değerlendirdiğine  bakmak  için küçük  ve  basit  bir örnek  vardır. Bir suya taş atarsınız,  suyun merkezi,  taşın  suya  değdiği  merkez, her kişi  için  gizli  yaşam alanıdır.  Saklı alandır. Yani,  bütün insanların sır  alanı,  taşın suya  değdiği noktadır. Taşı  suya attığınız zaman halkalar  birer birer,  ikinci  üçüncü  halkalar şeklinde yayılmaya  başlar.  Bakın, hepinizin bir ailesi  vardır, bir iş çevresi vardır, arkadaş çevresi vardır.  Bu, sizin  özel yaşamınızdır.

 

İkinci halka, özel  yaşamdır. Hukukta  “özel   yaşam”  denildiği zaman, herkes  tarafından  bilinen değil,  ama  aile   çevresi olarak bilinen,    arkadaşları  olarak bilinen  ve  insanlar ile olan ilişkileriniz bakımından bilinen  yaşam, özel   yaşamdır.

 

Üçüncü halka ise,  ortak yaşam alanı  denilen bir   alandır.  Ortak  yaşam  alanı denildiği  zaman,  örneğin,  bir belediye   başkanının söylediği sözler, ortak yaşam alanına  girer. Şu   an    benim  sarfettiğim  sözler,  ortak  yaşam  alanı  içinde değerlendirilir.  Valinin  ne  yaptığını,  futbolcunun  hangi  spor kulübüne  gittiğini veya futbol maçından sonra  nerede  eğlendiğini yazarsanız,  yani,  bir sinema sanatçısının, bir  futbol  oyuncusunun, bir   basketbolcunun,  bir  valinin,  bir  belediye  başkanının,  bir başbakanın,  bir cumhurbaşkanının, bir milletvekilinin,  parlamentoda görev  yapan herhangi bir kişinin, meclis  başkanının ortak  yaşam alanları  çok  geniştir.

 

Ortak  yaşam  alanı,   özel  yaşam  alanını daraltır.  Yani,  kamuoyunun  önünde  bulunduğunuz  andan  itibaren, kamuoyuna  ne  kadar  açılmışsanız,  özel yaşam  alanınız  o  kadar daralmıştır. O zaman, özel  yaşamınızda, sadece sizin ve  çevrenizin bildiği  aile  yaşamınızı  kamuoyu bilmek ister.  Yani,  o  kişinin toplumdaki  konumu,  ortak   yaşam  alanı  içerisine  girdiği  andan itibaren,  o suyun taşa  değdiği merkezden sonra yayılan halkalarda değişiklikler  olur.  Biri daralır, bir diğeri genişler.  O  nedenle, özel yaşam  konusunda, siz izin verdiğiniz zaman girilebilir. Ortak yaşam   alanı  için,  istisnaları olmakla  birlikte,  izne  gerek olmayabilir.  Söylenen  söz,  haber olabilir.  Söyleyen  sözcü,  kim söylemişse  o  sözü, o sözden hareket ile  karşınıza  bir  gazeteci gelirse, o gazeteci için, o söz söyleyen, örneğin, vali ise,  haberdir. Dolayısıyla  tüm insanlar için geçerli olan “gizli alan”   konusu,  “sır alanı”  olarak  kabul edilir. O zaman, özel yaşama ve  özel  yaşamın ihlali  gibi  kavramlara  bakıp,  örnekler  vermek   gerekirse  “ben, herhangi  bir şekilde kişilik hakkını ihlal  etmedim”.

 

Savunmanızı mahkeme  şöyle  değerlendirir.

 

Dört  tane   kural  vardır:   

 

1) Haberiniz  gerçek midir, değil midir; yazınız, yorumunuz  gerçeklere dayanmakta mıdır? Buna bakar.

 

2)  Yayınladığınız haber güncel midir ve   haberinize  kamuoyunun   ilgisi  var mıdır?  

 

3)  Kullandığınız  cümleler, elde etmiş  olduğunuz  haber  içeriği  ile bağlantılı mıdır?  Haberin  içeriği   örneğin,  başlık,  ile uyumlu mudur?   Başlık,  içerik ile  uygun  olmalıdır. İçerik,  dil  bakımından,  özellikle  başkasının  kişilik  haklarını ihlal  edici  nitelikte  olmamalıdır. Amacınıza  uygun  araç  ile anlatımda    bulunacaksınız.  İfade  biçiminiz  doğrudan   doğruya haberin   veriliş biçimine uygun olmalıdır. Yani, konu ile  anlatım arasında   düşünsel  bir  bağlılık  olacak,   amaca   uygun   araç kullanacaksınız 

 

4) En önemli kurallardan birisi ise,  kamu  yararı olacak,    toplumsal  ilgi bulunacak. 

 

Mahkeme,  bu  kurallara bakar.   Bunlar   var mıdır,  yok mudur?  Bunları  değerlendirir.   Bu kurallardan  birisi  eksik ise, o zaman, kişilik  haklarının  ihlali kavramı  ile  karşı  karşıya  kalırsınız.

Kilis’te  bir  gazeteci, kişilik   haklarına örnek  olarak  anlatıyorum.   Ne   yargı anlamında ne de benim şu an sizlere aktarmaya çalıştığım   örnekler anlamında,   kişilerin  kendi  siyasal  görüşleri  ile   bağlantılı olmadan   anlatmaya   çalışıyorum   ve   bağlantısını da    kurmak istemiyorum.  Benim  açımdan olaya baktığım  zaman,  Kilis’te   bir gazeteci,  Kilis’e  gelen  Devlet  Bakanını  izlemektedir.   Devlet Bakanı da,  bir  konuşma, yapmıştır. Yapmış olduğu  konuşma  gazeteci için  haberdir. Acaba yayınlanan haberden kaynaklanan bir  “kişilik hakkı”  ihlali var mıdır yok mudur?

 

23-26  Mayıs 1995  tarihlerinde, üç parlamenter  Türkiye’yi  ziyaret etmişlerdir. Bu  parlamenterlerden  birisinin adı Cludia   Roth’dur  ve  Avrupa Parlamentosu’nun    parlamenteridir.    Diğeri,     yine,      Avrupa Parlamentosunda Sosyalist Grup Başkanı olan Green’dir.  Diğeri ise radikal  lider  olarak adlandırılan Casimo  Rumeli’dir.   Üç  tane hanım.  Başbakan ile görüşürler, ayrıca Mesut   Yılmaz  ile görüşürler.  Bu  görüşmelerin  yapıldığı  sırada,  2   Haziran  1995 tarihinde,  Kilis’te,  bir Devlet Bakanı bu ziyaretler   nedeni  ile şöyle   söyler:  “Burası  demokratik  bir  ülke,  fahişesi de   gelir,  üç Avrupalı fahişenin baskısına boyun mu  edeceğiz?” der. Bunun  üzerine  Kilis’teki  gazeteci,   gazetesinde  bu  sözleri  yazar. Onun  üzerine,  ulusal   basın  bu sözlerin  sarfedildiğinden hareketle konuyu,  Türkiye’deki  yaygın basına  taşır.  Üç  parlamenterden, Roth, kişilik  haklarının  ihlal edildiğinden bahisle dava açmıştır. Onuru  zedelendiğinden bahisle   dava   açmıştır.  İstanbul  7.  Asliye   Hukuk  Mahkemesi, yayınlanan  haberin  doğru olduğunu, dava  açıldığı   zaman,  Devlet Bakanı’nın  yanıt verdiği sırada, bu sözleri  söylemediğinden  bahisle  bir  savunma  yapmadığını  ve kişilerin   parlamenter  olarak Türkiye’de  bulunduklarını,  bu  şekildeki  bir   beyanın   kişilik haklarını  zedeleyen  bir  beyan  olduğuna  karar   vermiştir. 

 

Bu, Kilis’teki bir gazetecinin, izlediği bir basın  toplantısını  haber yaptıktan sonra ve Kilis’te yayınlanan, “o”  gazetesinin doğru  haber olarak   kabul  edilmesi  ile  karşılaşılan   bir  kişilik   hakkı ihlalinden  hareketle  verilmiş olan bir   karardır.  Bunu örnek    olması için veya  bu  örnekten  hareketle   kişilik  hakları bakımından,  belki biraz uç cümleler veya kişiler   tarafından  çok fazla  beğenilen, tasvip edilen cümleler  olmamasına rağmen  akılda kalabilmesi  için  söyledim.

 

Van’da, Belediye   Başkanı’nın  icraatı  ile  ilgili Hürriyet  gazetesinin  ekinde  bir   haber  yayınlanır.  Hürriyet gazetesinin  ekinde yayınlanan  haberde, gazeteci  der  ki; “Van’ın Refah Partili başkanı, avukatı  bahçıvan yaptı”. İkinci başlığı şu: “Van  Belediyesi’nde,  195 işçi,  Olağanüstü Hal Bölge  tazminatlarını alamıyor”. Bu haber üzerine,  Van Belediye Başkanı, cevap ve düzeltme gönderir. Cevap ve  düzeltme göndermesinin ötesinde bir de gazeteye manevi  taznimat   davası açar ve 50 milyar lira  manevi  tazminat ister. Belediye  Başkanı’nın gerekçesi şudur: “Olağanüstü hal tazminatını   alamayan  kişi sayısı 195 değil,  125’dir.  Burada  bir yanlışlık    yapılmıştır.  Ayrıca  biz,   avukatı,   Park   Bahçeler Memurluğuna  değil,  Müdürlüğüne atadık. Ama siz Van Refah  Partili Başkanı,  avukatı    bahçıvan  yaptı  demekle   bizim   kişilik haklarımızı  ve tüzel  kişiliğimizi rencide ediyorsunuz”  demiştir. Van Asliye Hukuk  Mahkemesi, Van Belediye Başkanının haklı olduğuna ve   bu   haber   nedeni  ile  manevi  tazminat  ödenmesine  karar vermiştir.  

 

Yerel  mahkemelerin  vermiş  olduğu   kararlar Yargıtaya  gider.  Yargıtay, bu dava dosyasına bakmıştır.  Bu  dava dosyasına   baktığı  zaman da,  kararın  yanlış  olduğuna   karar vermiştir.   Yargıtayın  gerekçesi, aslında hepinizin  sorunu  olan bazı   konulara  ışık  tutar nitelikte bir  gerekçedir.  Yargıtay   şunu söylemiştir: “195 kişi değil de 125 kişi  olması,  bilgi   alma  ve verme anlamında basit bir hatadır. Ama,  okuyucunun gözünde   ve   haberin  odağı  anlamındaki  sorun,  tazminatlarının alınamamasından kaynaklanan bir sorundur. Bu da haber olmuştur.   O zaman  bu  haber, gerçekten günceldir. Bu haber, kamuoyunun   yararı için  yayınlanmalıdır. Toplumsal ilgi vardır.  Kullanılan   başlık amacına  ve  içeriğine  uygun  bir  başlıktır”  demiştir.  Ama   en güzeli,  özellikle, “efendim, biz onu Park ve Bahçeler   Memurluğuna değil,  Müdürlüğüne  tayin  ettik”  konusundaki   görüştür.  Orada da, olayın  ve  olaydan  kaynaklanan haberin  odak   noktası,  belediye avukatı   olarak  görev  yapan  kişinin,  isteği   dışında  ilgisiz, avukatlık mesleği ile bağdaşmayan bir göreve  atanma olayıdır.  Van İdare  Mahkemesinde,  avukat dava açmıştır ve   yürütmeyi  durdurma kararı  almıştır. 

 

Şimdi, yalnız yasaların  belirlemesi  ile  değil, çağdaş  toplumların  değer yargılarına göre  önemli  bir  yeri  ve işlevi    olan   avukatlık   ile   ilgili   böyle   bir    haberin yayınlanmasında, elbette toplumsal ilgi vardır, kamu  yararı vardır. Haber  gerçektir  ve günceldir. Haber içeriğinde,   atanılan  yerin Müdürlük yerine Memuriyet yazılması ve habere  “bahçıvan” başlığının atılması öz ile biçim arasındaki dengeyi de  bozmaz. Bu husus,  olsa olsa  atanan  kişinin  kişilik haklarını  rencide  eder  ve  ancak, avukatın dava açmasına olanak sağlar.  Davacı, atanan kişi  olmayıp, avukat olarak görev yapan kişiyi  Belediye Parklar ve Bahçeler  Müdürlüğü’ne atayan  kişi olduğuna göre, bu haber onun kişiliğine saldırı   olarak   kabul    edilemez.   Kaldı   ki,   gazetecilikte mizanpaj, haber,  yazı   başlıkları da özellik  arzeden,  gazetecinin gazeteyi    okuyucuya   sunuş    sanatından    sayılan hususlardandır.  Haberlerin,   yazıların  önem  derecelerine   göre gazetenin   neresinde  ve  nasıl   yer alacağı,  gazetenin   kamuoyu yaratılması  görevini yerine  getirirken gösterdiği  başarı  ile de ilgilidir.  Okunması  istenilen bir haberin masum sınırlar  içinde cazip  bir  başlık  altında sunulması da yadırganamaz.

 

Bu çerçevede, “bahçıvan” başlığı,  parklar ve bahçeler işi ile ilgili dikkat çekici, bir  başka  anlatım ile vurucu bir haber başlığıdır. Bu haber  ile davacının   kişilik   haklarına   bir   saldırı   olup    olmadığı tartışılabilir.  Ancak  ne  var ki, haberde  varolan  kamu  yararı, gerçeklik,  güncellik, öz ve biçim dengesi gibi  unsurlar,  zaten onu  hukuka  ve  basın  özgürlüğüne uygun  bir  hale  getirmiştir. Van  Belediye Başkanının icraatı ile   ilgili olarak yayınlanan  bu haber,  Yargıtay’ın bu kararı ile, benim görüşüme  göre  aklanmıştır ve  haber  başlık ve içeriği ile gerçekten dört ilkeye  uygun  bir haberdir. Çünkü burada mahkeme olarak veya Yargıtay olarak  bakılan şudur;  “kamu  yararını mı daha üstün tutacağız, kişilik   haklarını mı daha   üstün   tutacağız?”  Eğer  olayın  oluş  biçimine,    haberin yayınlanmasına,  kullanılan  dil  ve  ifadeye  bakarak,  güncel   ve toplumsal   ilgi  var  sayılıyorsa,  o  zaman  kişinin   toplumdaki yerini de dikkate alıp, kişilik haklarından vazgeçip, kamu  yararının üstün  tutulması ile açılan davalardaki kriterler  basın özgürlüğü çerçevesinde,   gazetecinin  kamusal  niteliği   çerçevesinde   kabul edilmektedir. 

 

Başka bir örnek; genellikle  gazeteciler,  bir  basın toplantısına  gittikleri zaman, basın  toplantısında not  tutarlar veya  değişen  teknoloji çerçevesinde  bazen banta  alırlar. Sonra da  gazetelerine  gelirler, gazetelerinde  haberlerini  yazarlar. Politikacılar  ile  örneğin,   milletvekilleri  ile  veya   siyaset adamları   ile   bazen  kokteyler de   karşılaşırlar,   konuşurlar. Görevlerini  yaptıkları sırada da not  alırlar,  haberlerini yazarlar.   Sonra,  siyasetçilerden   birisi  veya  politikacılardan birisi  veya  partinin ileri  gelenlerinden birisi, “ben böyle  bir  söz  söylemedim”  diyerek  dava  açar. Ne yaparsınız?  Notlarınızı mı yargıya verirsiniz, bant  çözümünüz veya bandınız yok ise başka  ne yaparsınız?  Bazen, bu  anlamda zor durumda kalmanızın  en  azından önlenebilmesi için  küçücük bir tavsiye, yanınızda, söyleneni  duyan gazeteci   arkadaşlarınızın olmasında fayda vardır. 

 

Bir  gün,  bir kişi, bir  toplantıda gazetelere de yansıyan şu sözleri söylemiştir: “Özer Bey muhalifleri susturmak için her yolu dener.  Özer Bey muhalifleri susturmak için onlara  kadın   bile gönderiyor. Bana da gönderdi, ama ben sağduyulu davrandım.  Bu oyuna çok  şükür  gelmedim”. Bu demeci alan gazeteci,  bunu  haber olarak yayınlayınca, adı geçen kişi, “ben bu sözü  söylemedim” diyerek manevi  tazminat  davası açmıştır. Şimdi  manevi  tazminat  davası açılınca, gazetecinin yapacağı herhangi bir şey yok. Sadece,  bu  sözler  söylendiği  sırada duyan ve   bu  olaya  tanık  olan gazeteci arkadaşlarını tanık göstermiştir.  Siz de öyle yapın, tanık gösterin. 

 

Tanık olarak dinlenen iki gazeteci, olayı doğrular şekilde beyanda bulunmuşlar. Diğer bir  gazeteci de  kendisi de  aynı konuyu   haber  yaptığından  dolayı  bu   sözlere  tanık  olduğunu özellikle vurgulayarak ifade  vermiştir. Mahkeme,  “bu sözlerin söylendiği  tanık  ifadeleri  ile  ortaya çıkmıştır.  “Yani”,  sözler gerçektir,  sözler söylenmiştir.  Gazeteci bunu  haber  haline getirmiştir.  Söz konusu olan  kişi,  kamuoyunda bilinen, tanınan, hergün hakkında  haber çıkan birisidir. Kaldı  ki, gazetecilerin asli fonksiyonu  kamuoyuna bu tür iddiaları da olduğu gibi   yansıtmak  olduğundan   dolayı  kamusal  bir  görev  yerine getirilmiştir”  şeklinde  karar  vermiştir. 

 

Anadolu  Ajansı,  resmi haber  bülteni  niteliğindedir.  Yine bir gazetede  yer alan  haber, Anadolu  Ajansı’ndan alındığı  için, haberin bu anlamda  gerçekliği olduğundan  dolayı  açılan  bir  manevi tazminat  davasında,  haber bülteninin  bir  nevi  resmi  bir  bülten  niteliğinde  olmasından dolayı  mahkeme  o  tazminat  talebini de yine reddetmiştir. 

 

Bunun dışında, bazen bakanlıklarda  çalışan üst düzey bürokratlar ile iyi geçindiğiniz   gözlenmiştir. Gazetecilerin, bazı  haber  kaynakları vardır.  Gazeteciler, bu haber kaynaklarına telefon açtıkları zaman bazı   haberleri  alırlar.  Kimliğinin  yayınlanıp  yayınlanmaması konusu,  ayrı bir tartışma konusudur, ama kamuoyunun ilgi  alanında bulunan  bir  konu  için  yargılama sırasında,  kişilik  haklarına saldırıda  bulunulup  bulunulmadığının  saptanmasında,  gazetecinin araştırma   görevi   ile   yükümlü  olduğu,  mahkeme   kararlarında yazılıdır.  Gazeteciler,  haberin kendisini araştırmak  zorundadır. Bu   araştırmada,   haberin   doğru  olup   olmadığını da   saptamak zorundadır.  Bu  araştırma yapıldıktan  sonra  konu  haber  haline getirilebilir. Araştırmanızın bütün sonuçlarını bildirmek  zorunda değilsiniz.  Ama,  bu konu ile ilgili bir manevi  tazminat   davası açıldığı  zaman, araştırmanın yapıldığını, bittiğini, araştırmanın, doğru  bir  araştırma  olduğunu, o doğru araştırmanın   sonucunda da haberin  gerçek olduğunu kanıtlamak görevi  gazeteciye düşer.  “Ben yazarım, o aksini söylesin, ben yazarım, o  aksini kanıtlasın” görüşü yanlıştır. 

 

Benzer  bir olay... Kültür  Bakanlığında  üst düzey bir bürokratla ilgili. Bir gazetenin 4.12.1995 günlü  sayısının,  üçüncü  sayfasında,  şöyle  bir  haber.  O tarihlerde de  Kültür  Bakanı  Fikri   Sağlar.  Haber başlığı; “Sağlar’dan   ülkücü soruşturması”. Kültür Bakanlığı’ndan,  yurtdışında açılacak olan ülkü ocakları   için  şube  kurmak  üzere   yapılmış  başvuruya   yanıt istenmiş. Kültür Bakanlığı görüşünü  bildirmiş, o görüş sırasında da, Bakan önüne gelen konu, onun  tarafından hazırlanarak imzalanmış ve gönderilmiş.  Ama, bunu  yapan kişinin, o üst düzey bürokrat  olduğu konusunda,  bu  başlıkla  bir haber yayınlanmış. Bu başlıkla  haber yayınlanınca, üst düzey  bir bürokrat olan kişi, Bakanın otoritesini hiçe  saydığı,  Bakanı   aldattığı, belli bir siyasi  görüşe  hizmet ettiği  ve  bu  görüş  doğrultusunda Bakandan habersiz,  Bakanlıkta yasadışı işler  yapıldığına dair bir habere konu olduğu için  dava açmıştır.  Dava açınca, mahkeme sormuştur: “Üst düzey bürokratın,  bu işi   yaptığını  söylüyorsunuz, haberinizde de bunlar  var.  Bununla ilgili   kanıtlarınız   nedir?”  Gazeteci,    kendi tanıklarını, kendi kanıtlarını sunmuştur. Davayı açan  üst düzey  bürokratta,  kendi kanıtlarını sunmuştur. Yapılan   incelemede, haberde  yer alan  uygun  görüş  yazısının,  davayı    açan bürokrat  tarafından yazılmadığı, üst düzey bürokratın,  o   tarihte kadro  durumu  nedeni  ile  izinli  bulunan  Hukuk   Müşavirine vekalet  ettiği  ve bu sırada İçişleri Bakanlığına  gönderilmesine karar  verilen  bu yazı ile ilgili olmak üzere de  onun  tarafından imzalanmadığı kesinlik kazanmıştır. Mahkeme, bu  konu  böyle kesinlik  kazanınca, somut bir olayda öz ve  biçim dengesi arasında, haberdeki  öz  ve biçim arasında bir denge  bulunması  gerektiğine karar  vermiştir. Şimdi o dengeye  baktığınız zaman, üst düzey  bir bürokratın  Bakanlıkta yasadışı  işler yapmak  anlamında  bir  işe alet   olduğu   konusunda  haber   yaparsanız  ve   bu   haberi de kanıtlayamazsanız,  o zaman  “haberinizde, öz ve biçim  arasında  bir denge  yoktur”  şeklinde   gazetecinin, bu  davada  manevi  tazminat ödemesine  karar   verilmiştir.

 

Hiç,  kaymakamlar  hakkında  haber yapmaz mısınız  veya   bazı belediye başkanlarının  veya  bazı belediye   meclis   üyelerinin  kendilerine  haksız  kazanç   elde ettiğini haber  haline   getirmez misiniz  veya   kaymakamların uygulamaları nedeni ile  kendilerine çıkar sağladıkları konusunda haber yapmaz mısınız?  Geçmiş   tarihte olan ve  üzerinden de  uzun  zaman geçtiği  için, şimdi  haberi göstermek konusunda bir endişem  yok. Şöyle   bir   başlık:    “Berberden  kahveciye,  oto   tamircisinden lokantacıya  kadar   herkesi  öptü”. “Yalova  kaymakamı  aut,  Keşan kaymakamı in”. “Kimseyi takmaması sayesinde  şöhrete kavuşan   Yalova  kaymakamı da, gazeteciye gazete  yediren  Hisarcık kaymakamı da  artık demode oldu. Şimdi moda, uçan  kuşa  borç  takan Keşan  kaymakamı.”  Haber bu başlıkla ve bu şekilde yayınlanmıştır. Bu başlıkla, bu şekilde haber yayınlanınca Keşan  kaymakamı da, haklı  olarak kişilik haklarına saldırıda bulunulduğundan  bahisle dava  açmıştır.

 

Bu davada, gazeteci, bu başlığı neden  verdiğini,  bu başlığı vermekteki amacını yayınlanan haber ile öz  biçim arasında denge  olduğunu kanıtlamıştır. Kanıtladığı için de,  bu şekilde  bir başlık   kullanılmasının  doğruluğu  yanlışlığı    tartışılır,   ama Yargıtay  tarafından incelendiği zaman, bu konuda  esnafın  şikayet dilekçeleri   olduğu,  sürekli  başvuru  yapıldığı,   buna   rağmen lokantaların    kapatıldığı,   lokantacıların   konuyu  İçişleri Bakanlığı’na  gönderdiği, İçişleri Bakanlığı’nın bu  nedenle,  bir müfettiş  tayin  ettiğini, tayin ettiği müfettişin bir soruşturma raporu  düzenlediğini, raporların da varolduğunu   kanıtlamıştır.  O zaman, kullanılan bu ifadeler bakımından,  görünür gerçeğin, o andaki gerçekliğin  gerçekleştiğine  karar   veren  mahkeme,   bu   konuda gereksiz  unsurlar  haberde  yer almış   olmasına  rağmen,   kişilik haklarına  herhangi bir saldırı  bulunmadığına karar  vermiştir.

 

Bunlar   küçük,   kısa,   ama,  bana   göre   önemli   sayılabilecek örneklerdendir. Son  örnekten birisi,   yine  bizim  gazetede  bir tarihte  yayınlanan  bir  haber başlığı.  Ankara  UBA  Ajansı’ndan alınmış  bir haber ve “ Çiller Özel örgütü”  başlığı ile  yayınlamışız.  Bu,  “özel örgüt”  başlığı altında yayınlanan  haberin içerisinde de altı kişinin  adından bahsetmişiz. Yani  bir  başka deyişle,  bu  örgütlenmenin  içerisinde altı kişinin de  yer aldığını, UBA Ajansı’ndan almış  olduğumuz haberle yayınlayınca tabii bizim aleyhimize  ismi   geçen kişilerden birisi tarafından da  dava açılmış. Bizim  aleyhimize açılan davada iki haberden söz edilmiş. Birisi,  yine aynı gazetede, Biz, “Çiller-Çatlı kumarhane” başlıklı bir   haber  yayınlamıştık. O haberden dolayı da dava  açmışlar  ve ayrıca da  “Topal  cinayetinin tetikçisi” başlığını verdiğimiz  haber nedeni  ile de  dava  açmışlar.  Yani,  üç  haber  nedeni  ile  dava açılmış.  Üç  haber  nedeni  ile davanın  açılmasından sonra biz, davada, kişilik haklarına bir aykırılık bulunmadığını savunmak anlamında, konu ile ilgili olmak üzere, “iki kişinin ifadesi vardır” demişiz. Bu  iki  kişi  TBMM  Araştırma Komisyonu’nda  ifade  vermiştir.  İki  kişinin  vermiş  olduğu   bu ifadelere  bakıldığı  zaman,  ileri  sürülen  bu  iddiaları  tırnak içerisinde ve bu başlıklar ile verdiğimiz zaman, kişilik  haklarına saldırı  yoktur.  Bunun üzerine mahkeme tarafından   TBMM’ne  yazı yazılarak,  Susurluk  Araştırma  Komisyonu   ifadelerinin   dosyaya getirtilmesine  karar  verilmiştir.

 

İkincisi,   haberde  adı  geçen kişiler    hakkında   Ankara   ve   İstanbul   Devlet     Güvenlik Mahkemelerinde  dava açılmıştır. Açılan davaların esas   numaraları şunlardır. “Bu dava dosyalarının içerisinde, şu ifadelerde bunlar  geçmektedir”  şeklinde  savunma  yapmışızdır.  Bu   savunma yapılınca ve isteğimiz bu belgeler de dava dosyasına  girince, doğal olarak    mahkeme,   kişilik   haklarına     saldırıda bulunulmadığını, olayın görünüş olarak gerçekliğe  uygun olduğunu,  bu tür  haberlerin yayınlanmasında kamu yararı  bulunduğu ve  o  kamu yararı nedeni ile de kamuoyunun bu tür  olaylarda çok hassas olması nedeniyle toplumsal ilginin  varolduğunu, ayrıca haberin güncel olduğunu karara bağlamış ve  bu nedenle de manevi tazminat talebini reddetmiştir. 

 

Kısacası,   Anayasa’da  yeralan,  kişilik   haklarının korunması ile ilgili olan  maddeler ayrıca yine, Medeni Kanunun 24.  maddesinde  yer alan kişilik haklarının korunması ile ilgili olan  yasal   sınırlamalar, gazetecilerin haber yazması  bakımından, kişilik   haklarına riayet etmelerini gerektiriyor. Peki,  o  zaman diyeceksiniz ki, “basın özgürlüğü” nerede kaldı?

 

Yine Anayasa’nın  28. maddesinde,   “basın   serbesttir”, “özgürdür”   der,    “sansür edilemeyeceğini”   söyler.  Bunun  anlamı,  her   istediğinizi,   her istediğiniz   gibi  yazacağınız,  böyle  bir  özgürlüğünüz   olduğu anlamına  gelmez.  Tam aksine, gazeteci  olmanız imtiyaz değildir. Ama,  başka  bir  göreviniz  vardır. Bu  görev  içerisinde,  kişilik haklarına  saldırıyı  bizim Anayasamız kabul etmez.  Özel  yaşamın gizliliğini kabul eder. Bunun dışında, uluslararası sözleşmeler,  kişilik haklarına saldırıyı reddeder, kabul etmez. Daha da  önemlisi,  benim için  görev yapıyorsunuz, benim için görevleriniz  var.  Ben,  bilgi sahibi  olma  hakkına sahip bir bireyim. Siz de   öylesiniz.  Kendi bilgi  edinme  özgürlüğünüz ve hakkınız için   görevli  olduğunuzu kabul  etmeniz  gerekir.  Başka türlü  söylemek   gerekirse,  “ifade özgürlüğü”  dediğiniz  kavram,  “herkesin  ifade   özgürlüğü   vardır” şeklinde  tanımlanmıştır. Ama, ifade özgürlüğü  sadece, söz söylemek, yazı  yazmak,  gazetecinin yazı yazması  anlamına da  gelmez.  “İfade özgürlüğü”  denildiği zaman, “bilgiye  ulaşma hakkı”  her  birey  için vardır.  Ulaşılan,  elde  edilen  bilgiyi yorumlama  hakkı  vardır. Bu yorumlanan bilginin,  haberin,  başkasına ulaştırılması da haktır.   İşte,  “ifade  özgürlüğü”   budur.  Dolayısıyla,   gazeteciler öncelikle bilgiye ve enformasyona  ulaşırlar. Ulaştıkları  bilgiyi, ulaştıkları   haberi,  kamuoyuna   aktarmak  ile   haber   yazmakla görevlidirler. İmtiyaz olmaması  buradan kaynaklanır.

 

Görevli  olan gazeteciler  yazdıklarından   sorumludurlar  ve  ifade  özgürlüğünü kullanırken, örneğin,   temel   insan   hak   ve   özgürlüklerinin korunmasına dair sözleşmenin  10. maddesinde  yaygın deyimi ile Avrupa  İnsan Hakları  Sözleşmesi’nin 10. maddesinde,  özgürlüğün, bu hakkın  sınırları da gösterilmiştir.

 

Sınırlardan birisi,  “şeref ve haysiyete”  dokunan yazıların, haberlerin, yazılmaması  kavramıdır. Bu bir  sınırdır.  Bu sınıra, gazeteciler dikkat etmek  zorundadırlar. Kendi, ifade özgürlüğü hakkınız için dikkat  etmek zorundasınız. Neden,    imtiyaz   değildir?   Çünkü   siz,   aslında     kamuoyunu bilgilendirmek  anlamında  görevli olan insanlarsınız.   Göreviniz, size  sorumluluk  yüklemektedir. Ödevinizi  yapmak   zorundasınız. Sorumlu  hareket  etmek zorundasınız. Hatta çok   daha  bir  başka tehlike  ile karşı karşıyasınız. İlk bilgiye  ulaşan siz olduğunuz için,   o   zaman  sizi,  politikacılar,   siyasetçiler   sevmezler. Yöneticiler de  sevmez.  Bir belediye  başkanı da sizden  hoşlanmaz. Gerçi,  sizin  Belediye  Başkanınız  sizi çok  sevdiğini  söylüyor. Valiler de  hoşlanmazlar. “Yerel yöneticiler,   ülke   anlamındaki   yöneticiler de   sevmez.”   Çünkü, göreviniz,  ulaşılan  bilginin haber  haline getirilmemesidir. Bu nedenle  sevmezler.

 

Haber  içinde yorum yapılmaz. Haber olarak verilir.  Yorum  ve  eleştiri  yazıları ise  farklıdır.  Yorum  ve eleştiri yazılarında,  bilgiyi, olayı kullanırsınız. Olay, gerçek olacaktır.  Dolayısıyla  bazen sevilmeyen gazeteciler, hayatları  ile, yaşamları   ile    haberin   b