SORU-YANIT-TARTIŞMA
BÖLÜMÜ
SORU
: Bilgilendirici,
inandırıcı, açıklayıcı, güven verici konuşmalar yaptınız.
Teşekkür ediyorum. Çok iyi oldu,
diyorum. Bu tür şeyler devam etse, ne kadar güzel olur.
Hepimiz zaman zaman
yararlanırız. Ama, şunu da vurgulayarak söyleyeceğim.
Elbette basındaki bazı
insanlar, bazı yanlışlar yapıyor,
çıkarlar sağlıyor. Ama,
çıkarın, gayrimeşrunun, yanlışın,
yolsuzluğun, insan hakları ihlalinin yok oluşunda en büyük etkenlerden biri, yine
basındır diyorum. Ondan
dolayı, basına saygılar sunuyorum.
Bütün
güçlüklerimize rağmen,
sıkıntılara rağmen, dedikodulara rağmen, yalan
yazıyorlar demelerine
rağmen üzerimize gelmelerine rağmen, bizi sormamalarına rağmen, vatan ve millet
diyoruz. Onun, güzel
hakları diyoruz, onun
için, o mücadeleyi yapması gerekenler lazımdır
diyoruz. Eğer, bunlardan birini biz yapıyorsak,
ondan şeref duyuyoruz.
Kimileri yalancı,
kimileri kıybetçi, kimileri ne derse, desin,
inşallah o duruma düşmemeye de çalışacağız. Ancak
benim, sizden iki üç
tane ricam var.
Şunu
soruyorum. Sayın konuşmacı, dedi ki, mesela Ahmetin gayrımeşru iş yaptığı iddia
ediliyor. Öyle söyleniyor,
çok yaygın bir söylentidir. Ama biz, bunu kanıtlıyamıyoruz. Fakat,
kamuoyu da bunu fazlaca söylüyor. Bu Ahmet çıksın ortaya, bu olay doğru değildir desin. Yahut,
doğrudur desin. Bu vesile ile kamuoyu rahatlasın, kendisi de
bu şaibeden kurtulsun.
Öyle dediğimiz zaman,
suça giriyor muyuz, bu suç
oluyor mu? Bu konuda da
bizi aydınlatırsanız
çok memnun oluruz. Bir soru daha. Sayın
konuşmacı, toplumsal
ilgi dediniz. Bir de, bu
toplumsal ilginin ana
kaynağını konusunda somut olarak açıklık getirirseniz,
memnun olurum. Teşekkür ederim, saygılar sunarım.
İLKİZ: Hemen sondan başlayayım, Toplumsal ilgi...
Aradan 22 yıl geçmiş ve kamuoyunun bildiği bir olay.
1995 seçimleri
yapılıyor. Aralık
ayında
yapılıyor. Bir milletvekili adayı seçime katılmaya
karar veriyor ve kendine özgü
görüşlerini de
anlatıyor. Gazetecisiniz, o kişinin yaşamında 20
yıl önceki bir olay var. Siz bu olayı biliyorsunuz. Bu olayı
gündeme getirmek gerekir mi,
gerekmez mi? Bunda, toplumsal
bir ilgi vardır diye
kabul edecek miyiz? Kamu
yararı vardır diye kabul
edecek miyiz? 20 yıl önce olmuş ve bitmiş. Burada yargının baktığı veya hukukun baktığı bazı
temel ilkeler vardır.
Seçim, herkesin ilgi
alanı içindedir. Biz oy vereceğiz. Seçeceğiz. Kimleri? O kişileri seçeceğiz. Herşeyini bilmemiz gerekir. O zaman, o kişi ile ilgili olan
her konunun yazılması bakımından,
o dönem için, o olayda toplumsal ilgi var demektir. Ölçü,
üç aşağı beş
yukarı bu şekilde ortaya çıkar, odağa yerleşen konu ne
ise, ona göre toplumsal ilgi var
demektir. Çok basit
bir kavram.
Bugün,
Devlet Güvenlik Mahkemelerinde devam
eden davalara, toplumsal
ilgi, var mıdır, yok mudur? Vardır. Bu soru,
yoktur yanıtı ile karşılaşmaz.
Erzincanda, Valiliğin yaptığı işlemlere, toplumsal ilgi var
mıdır, yok mudur? Buradaki
yerel gazeteler anlamında vardır. Peki
acaba, İstanbulda yağan yağmurdan
dolayı, Kasımpaşayı ve Şişliyi su basması
olayı Erzincanda toplumsal bir ilgi
olabilir mi, olamaz mı?
Buradaki okuyucu, bunu
okumak ister mi? Bunu görmek ister mi? İstanbulda
yağmur yağdığı
zaman, Türkiyeye
yağmur
yağmış, su basmış gibi kabul ediliyor.
Bu görüş
yanlıştır. Onu siz, haber olarak birinci sayfaya yerleştirip
haber olarak yayınlarsanız, onu da, örneğin Hakkariye kadar gönderirseniz, zaten
çamur içinde olan, evi barkı olmayan, sürekli
yağmur ile
karşılaşan o kişi için bu olayda toplumsal ilgi yoktur. Ama, Türkiye kamuoyunun genelinde, ilgilendiren olaylar
bakımından, güncel olaylar bakımından,
yargı, her zaman için toplumsal
ilgiyi var kabul eder. Seçim zamanlarında, kişilerin
geçmişteki olayları ve yaptıkları
bakımından toplumsal ilgiyi
var kabul eder.
Gazeteci için de böyledir. Her
zaman için öyledir. Şimdi, toplumsal ilgi kavramı bana göre,
böyle
değerlendirilecek olan bir
kavramdır, diye
düşünüyorum. Birinci sorunuzdaki
ile biraz karıştı, ama
ilk sorunuzdaki soruyu bir
daha açarsanız memnun
olacağım, ilk
söylediğiniz, ilk sorunuz...
SORU: Diyorum ki iddia ediliyor dersek, haberi nasıl
yazacağız?
İLKİZ: Ben, hemen yanıt vereyim. Yani, iddia ediliyor dersek. Nasıl yazarsınız?
Ben, size, nasıl
yazacağınızı
söyleyeyim. Asıl olan,
kamu yararıdır.
Özel hayatın gizliliğinin geçersiz
sayılabileceği
başlıca durumlar
şöyle sıralanır:
Büyük bir suç yahut yolsuzluk üzerine araştırma ve yayın.
Toplumu kötü
etkileyeci bir tutum ile
ilgili yayın.
Toplumun güvenliğinin veya
sağlığının korunması ile ilgili kişinin sözleri yahut
eylemleri sonucu, halkın yanılmasının, yanıltılmasının veya
yanlış yapılmasının engellenmesi...
Bu durumlarda dahi, özel hayatın, kamuya açılan kesiti, mutlaka
konu ile doğrudan
doğruya ilgili olacak, ilgili kişinin özel hayatının, onun
kamusal faaliyetini de etkileyip etkilemediği gözetilecek. Haberiniz ve
özü, bu konular ile ilgili ise, iddia
ediliyor diye soru sorarak
yayın yapabilirsiniz. Kamu
yararını önde
tutarsınız. Bu konular ile
ilgili ise, yine,
kişinin kişilik
haklarını dikkate alırsınız, ama
savunma yapmanız gerekirse, savunmanızı veya
yargıdaki konumuzu bu
kurallara göre belirlersiniz.
Bunu,
ben bulmadım. Türkiye Gazetecileri
Hak ve Sorumlulukları
Bildirgesinde yer alan özel
hayat ile ilgili
olan bölüm. Gazeteciler, bu bildirgeyi imzalayarak böyle bir
olayda, özel yaşamı, kişilik haklarını rencide etmemek için bu kurallara göre hareket edelim
demişler. Olayınıza bakarsınız, varsa, bu
kurallara göre hareket ederseniz. Yargı, bu kurallara
göre hareket edildiği zaman, anlattığım dört kuralı
işletir ve ona göre karar verir. Bilmem anlatabildim mi?
SEZGİN: Müsaadenizle bir
kaç söz söylemek
istiyorum. Sabahtan bu yana gayet yararlı ve doyurucu konuşmalar dinledik.
İlginç sualler doğdu. Tabii suallerimizi alacağız, hiç merak
etmeyin, burada bulunmanın avantajını kullanmak istiyorum. Benim Can Baydarola
bir sorum olacak, ondan
sonra sizin sorularınızı
alalım müsaade ederseniz.
Zengin bir konuşma yaptı Can Bey,
fakat, benim esas itibarı
ile merak ettiğim, Türkiye-AB
ilişkileri bağlamında Türkiyenin Avrupa Birliğine üyelikten ne gibi avantajlar
sağlayacağı. Siyasal
boyutta, ama bunun ötesinde, ekonomik anlamda
ne gibi avantajlar sağlayabilecek? Bunu
cevaplandırırsa memnun olacağım.
BAYDAROL: öncelikle, siyasal boyuta bakarsanız, yani şunu
söyleyim. Avrupa Birliğine katılmak Türkiyede herşeyden önce, istikrar konsepti ile içiçedir. Size bir iki rakam vermeye
çalışayım. Şu anda Türkiyede kişi
başına düşen milli gelir
3 bin dolar. Tabii, satın alma gücü paritesi vs.
ile bunu artırıyoruz,
ama resmi rakamlara baktığınız zaman, bu
sayı. Peki bunu
nasıl artırabiliriz? Çünkü en
büyük sorunumuz bence, Türkiyedeki
siyasi istikrarsızlığın temelinde de bu yatıyor. Sonuçta,
gelir ile ilgili bir şey.
Türkiyenin çok ciddi şekilde,
doğrudan, yabancı
sermaye
yatırımlarına ihtiyacı var. Doğrudan, yabancı sermaye yatırımları Türkiyeye
gelmiyor mu? Evet, bir takım paralar geliyor, ama borsaya
geliyor. Sıcak para geliyor,
kaçıyor, falan filan. Şimdi bakıyorsunuz, Türkiye
Cumhuriyeti tarihinde, 1923-1999
arasında, yani Türkiyeye
gelen toplam,
doğrudan yabancı sermaye yatırımı 20 milyar dolar.
Çine, tek
başına, 43 milyar dolar, geçen sene Avrupa Birliği
adayı olan Polonyaya, yılda 8 milyar dolar gidiyor.
Polonyanın nüfusu 40 milyon,
diye düşünün.
Şimdi
niye gelmiyor, bu yabancı sermaye
Türkiyeye? Çünkü, yabancı sermayenin gelmesinin temelinde, üç tane gerçek yatıyor. Siyasi istikrar, hukuki istikrar ve ekonomik istikrar. Bu üçünden bir tanesi eksikse, o parayı çekemiyorsunuz. Bize, tam
üyelik sorusuna en güzel örnek İspanyadır. İspanyanın, Avrupa
Birliğine katılmadan önce 1984
yılında, kişi başına düşen milli geliri
5 bin dolar seviyesindeydi. Avrupa
Birliğine katıldıktan
sonra bugün 25 bin dolar
seviyesine çıktı.
Ne getirecek? Oradan bize, hibe olarak para
falan gelmesinin hiç önemi yok. Yani, Avrupa Birliği tam
üyeliğinin esas getireceği
şey, istikrar. Bu istikrara bağlı olarak da, zenginliğin artmasıdır. Onun
dışında başka
şeyler yok mu? Çok basit iki tane örnek verelim,
komşumuz Yunanistandan.
Atina metrosu, Atina havaalanı doğrudan doğruya Avrupa
Birliğinin fonlarından gerçekleştirildi. Önemli olan bu.
İkinci olarak
getireceği şey, özellikle,
Türkiye- Yunanistan
ilişkileri
açısından, bunu siyasi
olarak düşünmekte
yarar görüyorum. Unutmayınız
ki, Avrupa Birliğinin kurulması
bir Fransız-Alman
ortak projesidir. Esasenden
de Fransa ile Almanya
arasındaki husumetin bitirilmesi, savaşın bitirilmesi,
bir daha savaşa gidilmemesinin
sağlanmasıdır.
Bu, gerçekten de başarılı olmuş bir
projedir. Türkiyenin, Avrupa Birliğine girmesi, bu anlamda Türkiye
ile Yunanistan arasındaki o husumetten dostluğa geçmektir.
Çünkü, husumet söz konusu
olduğu zaman, eğitime
harcayacağınız para, yatırımlara
yapacağınız harcamalar doğrudan doğruya silaha
gitmektedir. O açıdan,
Avrupa Birliği bu anlamda da çok ciddi bir siyasi projedir.
SORU: Öncelikle genç bir katılımcı olarak, bu organizasyonu hazırlayanlara
teşekkür ediyorum. Ağaç yaş iken eğilir derler, ama,
sanırım herkes
bundan faydalanıyordur. Öncelikle
Sayın Baydarola bir
soru sormak istiyorum. Avrupa
Birliği sürecinde Almanyanın, Avrupa Birliğinin liderlik
konumuna oynayıp
oynamadığı konusunda ne
düşünüyorsunuz? Türkiyenin Avrupa
Birliğine
girişinde bunun ne gibi
etkileri olabilir? Almanya ile
ilişkilerimiz açısından,
bilginiz dahilinde ise eğer, Avrupa Birliğinde, içinde bulunacağımız
standartizasyonlarda yerel medya
açısından ne gibi şeyler
bekliyor bizi?
Ayrıca,
Sayın İlkize de bir
sorum olacak, şu an yürürlükteki
mevzuat ve değişik kanunlarla
ilgili. Mesela, Medeni Kanun ve
Anayasada düzenlenen maddelerde, hem
gazeteci açısından, hem de yazılan habere
konu olan kişi açısından, kişilik
hakları ile ilgili düzenlemeyi
yeterli buluyor musunuz? Bu konuda neler yapılabilir? Çünkü, ben yeterli
bulmuyorum.
Sayın Genel Müdürüm, size de bir soru iletmem istenmişti Sivastan, o soruyu sormak istiyorum. Yerel medyanın, teknik açıdan geliştirilmesi ve makina parkını yenilemesi için kısa vadeli ve küçük faizli kredi olanağı sağlanabilir mi veya bu konuda bir çalışmanız var mı? Teşekkür ediyorum.
BAYDAROL:
Almanyanın tabii ki, Avrupa
Birliği içerisinde
oynamaya
çalıştığı bir rol var. Ama şunu
söyleyeyim, Avrupa
Birliği, bir çıkarlar topluluğu.
Sonuçta, uluslararası
ilişkilerde, organizasyonlar ortak çıkarlar üstüne
gelişiyor. Ama bu,
şu demek değil:
Herkesin çıkarı ortak,
kavga yok. Sürekli olarak, Avrupa Birliği
içerisinde de çok doğal olarak, herkes
kendi çıkarını
maksimize etmeye
çalışıyor. Kendi
çıkarını
maksimize etmek, başkasının çıkarını
minimalize etmeyi gerektirir. Yani,
hesap meselesi. Almanyaya karşı en büyük trend
noktası yine Fransa. Yani,
bir tarafta Fransa ile Almanya,
tabii ki bir ortak çıkar içerisinde bütünleşmişler, ama Fransanın bu noktada rolünü
unutmayalım. En basit, gözle görülür noktaya
bakarsanız, Yugoslavyanın
parçalanmasından sonra,
daha doğrusu Berlin Duvarının
çökmesinden sonra, mesela,
Almanların yaptığı
iki tane hareket var. Bir
tanesi, Polonya, Macaristan ve Çek
Cumhuriyetini derhal Avrupa Birliğine katıp esas genişlemeyi orada
bitirmek... Ondan sonra,
Sayın Yılmazın, o
noktadaki açıklamaları ile
konunun biraz istenmeyen
boyutlara gelmesi, ama aslında Sayın Yılmazın açıklaması, çokta
hatalı değil. Fransızlarda böyle bakıyor, aslında işe. O yüzden, Fransızların
yaptığı taktikle, hemen ilk genişleme
dalgasının, söz konusu üç
devletin yanısıra, çok fazla sorun yaratmayacak iki devletin daha eklenmesi, işte,
Slovanya ile Estonya. Ama
yine, aynı Fransızlar
ne yaptılar, Almanların, bu merkez
ve Doğu Avrupa ülkelerine
yönelik politikasına alternatif olarak,
Bir Akdeniz politikası geliştirdiler.
Bu
çıkar çatışması devam edecek veya yaklaşım
tarzı farklılıkları
devam edecek ve en ciddi sorun da ortak dış politika ve güvenlik politikasında. Yıllardan beri
yapmaya
çalıştıkları
şey. Bir tarafta,
bakıyorsunuz, Avrupa Birliğinde, o anlamda Amerika özentisi belki
var. Bizde onun gibi güçlü, tek, savunma konusunda,
ortak dış politikada,
tek ses olan bir şey yapalım. Ama, bakıyorsunuz, Amerika, eyaletler üstüne kurulu yeni bir devlet. Avrupaya
geldiğiniz zaman,
milattan öncesine giden
hikayeler üstüne kurulmuş devletler... Tam
oturamıyor. O yüzden, Avrupa
Birliğinin, daha federal
bir yapıda mı
gelişeceği, yoksa
konfederal bir yapıya mı kayacağı, çok şaibeli durum.
Ama şunu da söylemek
lazım. Karar alma sürecine baktığımız
zaman, kararların
çıkmasında çok karmaşık hesaplar var. Mesela,
nitelikli çoğunluk, oylama
esasında bir karar alınacaksa, 15 ülkeden 10 tanesinin onayı
lazım. Ona göre de
ağırlıklar içerisinde
belli şeyleri sağlamak lazım. Bu yüzden,
Avrupa Birliğinde
karar alma sürecinde
her ülke kendi
çıkarları doğrultusunda inanılmaz bir kulis ve pazarlık içinde. Zaten,
Türkiye açısından şimdi
hep soruluyor, ne
yarar sağlayacak
Türkiyeye? diye. Şu yararı sağlayacak Türkiyeye. En
azından biz, bugün ne yapıyoruz? Avrupa Birliğinde alınan kararlara veya bunun
yansımalarına
dışarıdan
seyirci olarak bakıyoruz. Yaptığımız en büyük entellektüellik, bak şu da
çıktı, bu da çıktı,
biliyor musun? Hayır, önemli
olan, o değil, önemli olan, karar alma
süreci içinde yer almaktır.
O kararların oluşma sürecini
etkilemektir. Yani, esas etkinlik süreci orada başlıyor. Bu, devlet için alınan hassas kararlarda da olsa, böyle. Özel sektörü ilgilendiren standartdlar vs de
olsa, böyle. O açıdan
da, daha önce Avrupa
Birliğine girmek aslında bu anlamda,
Türkiyenin çıkarlarını
korumanın tek yöntemi.
Bir
sorunuz daha vardı galiba. Sözlerimde belki çok üstü kapalı geçtim. Sabahtan
beri yapılan bir takım
eleştiriler var.
İnsan hakları, hukuk
devleti olmak vs. Bunlar, zaten olması gereken şeyler. Türkiyede hep eleştirdiğimiz
aslında, demokrasiye yönelik. Biz hukukun üstünlüğünü başaramıyoruz gibime
geliyor. Yani, daha hukuk devleti
olamadık. onu,
başaracağız. Onun
getirdiği bütün
yansımaların ulusal
medyaya, yerel medyaya
veya her türlü, o anlamda nefes
almaya çalışan herkese
etkisi olacaktır. Ama daha önemli etkisi, yine, sözlerim arasında
dolaylı geçti... Yerel yönetimlerin
önemi artacak. Yerel yönetimlerin önemi niye artacak? Çünkü, Avrupa
Birliğinden kaynaklar,
doğrudan doğruya yerel yönetimlere gelecek. Merkezi otoritenin
(bu Fransa için de böyle Almanya
için de böyle)
zayıflaması kaçınılmaz. Şimdi bu noktada, ön plana
çıkacak olan ne? Avrupa
Birliği ile ilişkilerin gelişmesinde tam üyeliğin
gerçekleşmesi halinde, ben, yerel basının öneminin çok artacağı düşüncesindeyim.
Ama bu noktada sizlerden ricam, bu
süreci doğru anlayıp, doğru aktarın. Şu anda hakikaten Türkiyenin daha fazla ihtiyacı olan
konulardan bir tanesi bu.
İLKİZ: Ben, Canın
bıraktığı yerden
devam edeyim. Doğru anlayıp, doğru
aktarmak anlamında yerel medya için ne getirecek? Yerel
medya için ne getirecek?
sorusunu değiştirelim,
gazeteciler için ne getirecek?
diyorum. Onu biraz daha değiştirelim, Türkiyede yaşayan insanlar için ne
getirecek? diye. Doğru soru, bana
göre, bu olmalı diye
düşünüyorum. Doğrudan
doğruya, çünkü
gerçekten, Türkiyede yaşayan insanlar için, Kopenhang
kriterlerinden hareketle, konulan takvimin yaşama geçirilebilmesi için,
gazetecilerin bunu kamuoyuna anlatması gerekiyor. Ne? Anayasanın 13.
maddesi, 14. maddesi, 26,27,28. maddelerindeki temel hak ve özgürlükleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi ve 10/2de
yer alan
sınırlamalara göre yeniden
düzenlemeliyiz. 26,27,28.
meslek olarak sizleri doğrudan ilgilendiren maddeler. Yani, basın hürdür ve sansür
edilemez ve serbestir. 28. maddeye baktığınız zaman,
böyle başlar. 28. maddedeki
diğer 5,6,7,8.
paragrafa, 8. fıkraya baktığınız zaman da,
ancak, ama diye başlar ve
sürekli bir sınırlama getirir. Bunu, 28e böyle koymakla, koymamanın kıymeti harbiyesi
kalmıyor. 26 ve 27. maddelere baktığınız zaman, bilim,
düşünce ve ifade özgürlüğü ile doğrudan bağlantılı
olan maddeler. 26 ve 27
maddeler bilim ve sanat
özgürlüğünü elde etme hakkını koruyor.
Önümüze konulan
takvim bakımından,
örneğin, ifade özgürlüğü kavramında, herkese tanınması
gerekli bir hak vardır, bu hak tanınmalıdır. Yani,
bilgiye ulaşma, alma, edinme, yorumlama, başkasına
ulaştırma hakkı sağlanacaktır. Sınır olacaktır? Ölçü
nedir? Ölçü, demokratik toplum düzenidir.
Sınır koyabilmemiz için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ilk
baktığı ölçü şudur. Sınır koyuyorsan
yasan var mı, yok mu buna bakarım. Eğer, yasan yok ise
zaten sınırlamaya girmez.
Yasa olması yeterli
değildir. Yasada yapmış olduğun bu düzenleme,
meşru amaca mı yöneliktir? Bunu denetimden geçirir o. Bu dahi, o anlamda yeterli değildir. Uyguladığın
ceza, verdiğin
sınırlama sonucunda
uyguladığın ceza, demokratik
toplum düzeni için
gerçekten gerekli midir? Bir
adamı, bir konuşma yaptı diye,
idam eder misiniz? Bir adamı, bir dergide yazı
yazdı, diye, örneğin, üç
ay hapis cezasına mahkum ettiniz, arkasından onu
paraya çevirip, onun da arkasından, erteledikten sonra,
ama örneğin, o kişinin, meslekten ömür boyu menine karar
verir misiniz?
Bir ceza verebilirsin, ama bu cezanın da
orantılı olması ilkesine
de bakarım diyor Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi.
Yani, sınırlamaları
nasıl koyacaksınız? Gayet basit. Koyduğu ölçütler var. Yayınlar, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü, kamu
emniyeti, suç işlenmesi veya düzensizliğin önlenmesi, genel sağlığın korunması,
genel ahlakın korunması,
gizli bilgilerin açığa vurulmasının
önlenmesi, başkalarının
şöhret ve haklarının
korunması, yargı
organlarının otorite
ve
tarafsızlığının sağlanması
için sınırlama
getirilebilir. Bu sınırlamada söylediğim gibi yasa
koyacaksınız. Yasanın meşru
bir amacı olacak,
orantılılık ilkesinden hareketle düzenlemiş olduğunuz ceza, demokratik toplum düzeni ilkelerine uygun düşecek. Konu, gazeteciler için özel önem taşımakta. Eğer bu sınırlamalar gerçekten Anayasaya
veya herhangi bir şekilde kanunlara
böyle yansırsa,
Türkiyenin başı ağrımaz. Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesinde de
başı ağrımaz.
Ne yapmak lazım? Bakın birinci
sırada Kopenhang Kriterleri için
kabul edilen takvimde, bu
geliyor. Hemen sıra veriyorlar. Başlıkta aynen şöyle.
Düşünce ve ifade özgürlüğünü
kısıtlayıcı yasalar vardır. Bakın şöyle
devam ediyor. Uygulamada
idarenin esnek yorumuna imkan tanıyan,
başta, aşağıdaki yasalar olmak üzere ilgili mevzuattaki hükümlerin, ülkenin
bütünlüğünü koruyan
demokratik laik cumhuriyet
ilkelerimiz çerçevesinde
yeniden düzenlenmesi diyor.
Takvim koymuştur. Türk Ceza
Kanunu için 2001, Terörle
Mücadele Kanunu bakımından
2002, Siyasi Partiler Kanunu
bakımından 2002,
devamındaki haklar ile
ilgili olmak üzere de 2002 sonuna kadar, radyo televizyon
yayınları ile de ilgili olmak
üzere 2001 sonuna kadar. Bu kanunlarda, bu çerçevede değişiklik yapılacaktır.
Yasa
devleti olabilirsiniz. Ama bu, demokratik toplum düzeni için geçerli bir
kavram değildir. Burada
altını çizerek söylüyorum.
Zihniyet terk edilmelidir. Uygulamada,
idarenin esnek yorumuna imkan sağlanmamalıdır. İmkan
verilmeyecek bir uygulamanın da yaşama geçmesi
gerekir. Gerçekten, Tayfun da anlattı. Bugünkü, Erzincandaki
yerel gazetelerden birinde de haber olarak
yayınlandı. Belediyede iki
kişi istifa etmiş.
Belediye Başkanına
istifa dilekçelerini vermişler. Şimdi, Belediye Başkanına soru sorulmuş. Bu
iki kişi sanıyorum, Başkan
Yardımcılığından
istifa ediyorlar. Niçin istifa ettiler? diye Belediye
Başkanına gerekçesi
sorulmuş. Belediye Başkanı şu
yanıtı vermiş: Bu konuda... 657 sayılı kanun çerçevesinde açıklamak yapmak konumunda değilim diyor. Ama,
istifa etmeleri konusunda ben,
baskı yapmadım diyor. Sorun,
657 sayılı yasanın 15.
maddesidir. Basına, radyoya, televizyonlara,
oraya, buraya, kamuoyuna bilgi
ve demeç veremezler. Ama, hangi
koşullarda? Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürü
açıklama yapabilir, bilgi
verebilir; demeçte verebilir. İsterse, bu anlamda birini
görevlendirir. O
görevlendirdiği kişi doğrudan doğruya ifade verir.
Doğrudan doğruya
ifade verir, demeç verir, bilgi verir. Buradaki
uygulama bakımından, Belediye Başkanı,
iki kişinin istifa
dilekçesinde yazmış
olduğu gerekçeyi açıklasa, söylese gazeteciye,
kıyamet mi kopar? 15. maddeyi ihlal mi etmiş olur? Bilgi verilmesinin mahsuru ne? Emniyete gittiğiniz
zaman basın bültenlerini haber haline getirdiğinizde,
Valilik Basın ve Halkla
İlişkilere gidildiği zaman, doğrudan doğruya bilginin ilk kaynağından doğru bilgi
alınsa, örneğin,
Valilik ve yerel yönetim
bunları verse yanlış mı yapılır?
Birini atlatmak zorunda kalmadan, bilgi kaynağına
doğrudan ulaşma hakkı,
demokratik toplum düzeni
yaratabilmek için hem yasalarda yer
almalıdır, hem de uygulamada doğrudan
doğruya yaşama
geçirilmelidir. Yani, gün
ışığında
yönetim kavramı da buradan kaynaklanmaktadır. Türkiye, bunlara yeni ulaşıyor.
Gizli
bilgi ne demektir, sır ne demektir? Bunlar tanımlanır,
tanımı vardır. Bu tanıma
baktığınız zaman,
10. maddenin ikinci paragrafında da
bu tanım ve bu
anlatım vardır. O
zaman siz gazeteci
olarak, gazetecilik diye,
örneğin, herhangi bir silahlı kuvvetler ile ilgili bir konuyu, buraya iki tane
füze
yerleştirmişler
diye yazı ve
haber haline getiremezsiniz.
Dünyanın heryerinde, bu böyledir.
Aynı şekilde,
yargı organlarının otorite
ve tarafsızlığının sağlanması bakımından,
bugün yargılanan sanıklar ile ilgili olmak
üzere açılan davaların
ilk duruşmasında tahliye olsalar.
Bu ne biçim mahkeme diye
başlık atamazsınız. O kişiler ile ilgili olmak üzere de, yargı makamlarının sorunları gündemde ise,
o sorunları da gündeme getirmek
zorundasınız.
İkinci
sınırlama ve en
önemli sınırlamalardan
bir tanesi de başkalarının şöhret, ünvan
haklarının korunmasıdır. Kişilik hakkı da bir
haktır. Siz yeterli bulmuyorsunuz. Siz, gazetecilik ve etik anlamında yeterli bulmuyorsunuz.
Ama, bu parlementoya bu
anlamda bir düzenleme yap, bu
düzenlemeyi gerçekleştir
dediğin zaman,
doğrudan kendileri ile
ilgili olmak üzere kanun yapmaya
kalkıyorlar. Ama, Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesinde yer alan
kuralları haberlerinizde yerine
getirirseniz, o zaman yasa yapmaya gerek yoktur. Öteki türlü
yasa yapmaya kalkarlarsa, kişilik haklarının korunması anlamında, kişilerin haklarını da rencide
eden yasalar yapılabilir bu ülkede. Doğrusunu göstermek konumundasınız, doğrusunu korumak
konumundasınız, nasıl yapılacağını
da önermek konumundasınız.
İhtiyati tedbir, bizim hukuk usulümüzde kabul edilen bir olaydır. Birisi zarara uğrayacaksa, zarara
uğramak üzereyim
diye, ihtiyati tedbir
için başvurabilir. Ama,
bir yöneticinin, ülke
yöneticisinin, davası ile ilgili olmak üzere, bir gazetecinin haberlerinden dolayı Medeni Kanunun 24. maddesinde değişiklik yapılması
yanlıştır. O zaman, o yanlışlığa
ilişkin yarın yapacağınız yayın durdurulmuştur şeklinde bir mahkeme kararı gelebilir.
Bu sansürdür. Bu,
küçük yerlerde inanın daha
kolaydır. Yaşadığımız gerçeklerden
hareketle söylüyorum. Bir Belediye Başkanı ile, o ülkenin
yargıcı, örneğin,
şehir klübünde birlikte
yemek yiyorlarsa, dostlukları ve arkadaşlıkları vardır. Haberiniz
olmadan bu talepte bulunursa, karşınıza
bir mahkeme kararı gelir.
Yargıcın da yapacağı
bir şey yoktur. Yasada öyle
yazmaktadır. Sorun, yasada yazılan, bu şekilde
uygulanacak mıdır,
uygulanmıyacak mıdır? sorunudur. En kötü yasa ile
ülkeyi idare edersiniz, en iyi
yasa ile de akıl almaz
hukuki sorunlar
yaratabilirsiniz. O nedenle,
Medeni Kanunda yer alan, kişilik haklarının korunması ile ilgili olan
madde bence yeterlidir. Önemli olan yaşama geçmesini
sağlamaktır.
SEZGİN: Şimdi iki tasarıdan söz
etmek istiyorum. Birincisi,
1998 yılında, mutlaka duymuşsunuzdur. Başbakanlık, bir taslak hazırladı. Gün
ışığında yönetim anlayışı
bağlamında bir taslak hazırladı. Ancak,
dönemin koşullarında,
şeffaf yönetim anlayışına yönelik, o
zemin üzerinde gelişen bir
taslaktı. Ancak o taslak,
tasarı haline
dönüşmedi. Meclise sunulmadı.
Ama burada önemli olan tespit,
sizin dile getirmiş olduğunuz bilgi edinme hakkına
ilişkin
sıkıntıların, Türkiyede hükümet düzeyinde veya
bürokrasi düzeyinde de takdir edildiğidir, idrak
edildiğidir.
Dolayısıyla, bu bilgi
edinme hakkı ile ilgili taslak, muhtemelen zaman içinde somut ve sağlam bir zemine oturacaktır. Bilgi edinme
hakkı ile ilgili sizin,
özellikle, yerel basın olarak sıkıntı
duyduğunuz konularda bir
ölçüde gelişme olur ümidini
taşıyorum.
İkinci taslak,
bizim gene belli başlı
uzmanlar ile hazırlamış olduğumuz basın yasası taslağıdır.
Türkiyede hiç bir kanun tek
başına bir fiili düzenlemiyor veya bir hakkı düzenlemiyor.
Muhtelif yasalarda, muhtelif hükümlerin
müdahalesi söz konusu, her bir fiil
için. Özellikle, ifade özgürlüğü alanında bu böyle. Basın yasası taslağında, bilgi
edinme hakkı ile ilgili
taslak hüküm, tasarı
hüküm, şimdikinden daha
geniş ikinci bir şey. Kişi hakları, kişilerin şöhreti vs. konusundaki düzenleme de bugünün ihtiyaçlarına veya
seslendirilen
sıkıntılara cevap
verecek şekilde. Maalesef bunlar
hala taslak halinde.
Şimdi, arkadaşımın bana sormuş olduğu soruya
geçiyorum. Teknik açıdan, yerel
basının makina
parkını yenilemek için bir
şey yapılıyor mu? Hayır. Öngörülmesi de mümkün değil
böyle bir şeyin. Bu, esas itibarı ile bir iktisadi politika meselesi ve Türkiyenin iktisadi sisteminin de
bir parçası. Şimdi zaman
zaman bu sual gündeme
geliyor. Bu sual şudur aslında. Yerel basını,
devlet sübvanse etmek
istiyor mu, istemiyor mu? Yerel
basının sübvansiyonu
kavramının gündeme gelmesi dahi, sizin faaliyetleriniz
açısından aslında çok
yararlı değil. Siz, hububat
üreticisi değilsiniz ki...
İkinci nokta, kredilendirme konusunda bazı teşebbüsler oldu geçmişte. Ama, ya öngörülen kredi tabanı çok düşüktü, yani sadece bir kaç şanslıya dağıtılabilecekti o kredi ya da kredi faizleri o kadar yüksekti ki, bir kaç kişi aldı yanılmıyorsam, geçtiğimiz son 6-7 yılda. Hepsi, aldığına bin pişman oldu. Dolayısıyla, yerel basın organı olarak, yazılı basında 700 ünitenin, birimin bulunduğunu düşünürsek, zaten devletin bugünkü koşullarda kredi ile olsun, sübvansiyonla olsun veya kredi sübvansiyonu anlamında olsun ihtiyaçlara cevap vermesinin mümkün olmadığı çok açık ortaya çıkıyor.
Nihat
KILIÇOĞULLARI (ERZURUM):
Sayın Genel Müdürüm,
öncelikle böyle bir toplantı düzenlediğiniz için size
ve kurumunuza çok teşekkür
ediyoruz. Bir çok konuda bilgi sahibi
olduk. Ayrıca, Erzincan Valiliğinin, burada, bize sıcak bir ortam sağlayan
yetkililerine de çok teşekkür ediyorum.
Benim
hem Sayın Baydarola, hem de Sayın İlkize bir kısa sorum var.
Ben, Erzurumda gazetecilik yapıyorum ve yerel gazetecilik yapıyorum. Ulusal gazete ile
çalışmayı da hiç bir zaman düşünmüyorum. Şimdi, hocam, Avrupa
Birliğine giriş
süreci, entegrasyon veya öncesini anlattı. Tabii,
o bunları
anlatırken ben, Erzurumu,
yaşadığım mahalleyi
veya Ağrıyı veya
Vanı düşündüm veya
Hakkariyi düşündüm.
Bilmiyorum, herhalde Türkiye veya
Türkiyeyi yöneten
insanlar, Avrupa Birliğine giriş sürecinde, entegrasyonda Avrupa Birliğinin
ortaya koyduğu kıstaslarda
Doğu Anadolu Bölgesini veya
Doğu gerçeğini gözardı mı ediyorlar? Çünkü, bahsettiğiniz
şeyler, özellikle ekonomik
açıdan, biz, daha Türkiyeye entegre
olamamışız. İşte
BMin, UNICEFin çok kısa süre önce yaptığı
araştırmalarda,
Ağrının, Erzurumun
Karsın Asyada veya Afrikada yaşayan kabileler düzeyinde gelire sahip olduğu, milli
gelirden çok az pay aldığı belirtildi. Yerel
kaynaklar tarafından da
sık sık bölgenin gerçeği ortaya
konuyor. Çok fazla da
sabrınızı
taşırmadan şunu
söylemek istiyorum. Doğu Anadolu gerçeğini
gözardı etmeden,
Avrupa Birliğine Doğu
Anadolu gerçeği ile
nasıl gireceğiz?
Birincisi bu.
İkincisi; Fikret Beye kısa bir soru soracağım. Biraz da komik gelecek, ama biz işin yerel boyutunda bu sıkıntıyı çok çekiyoruz. Diyelim ki, bir bürokrata yönelik (özellikle bürokratlarda bu oluyor) bir eleştiri haberi veya yorumu yapacağız. Özellikle, yorum yapacağız, bir vali yardımcısını yazacağız, eleştireceğiz ama, ona biraz espri katmak istiyoruz. Başlığa özellikle veya yorumun içerisine, yani vekilidir işte vekil Ahmet gibi bir tabir. Ben, yaşadım. Erzurum Su ve