SEMİNER KONUŞMALARI


 

SORU-YANIT-TARTIŞMA BÖLÜMÜ

 

SORU : Bilgilendirici, inandırıcı, açıklayıcı, güven verici  konuşmalar yaptınız. Teşekkür ediyorum. Çok iyi oldu,  diyorum. Bu tür şeyler devam etse, ne kadar güzel olur. Hepimiz  zaman zaman yararlanırız. Ama, şunu da vurgulayarak söyleyeceğim. Elbette basındaki  bazı insanlar,  bazı  yanlışlar yapıyor, çıkarlar sağlıyor. Ama,  “çıkarın, gayrimeşrunun, yanlışın, yolsuzluğun, insan hakları ihlalinin yok oluşunda  en büyük etkenlerden biri, yine basındır” diyorum.  Ondan dolayı,  basına  saygılar  sunuyorum.

 

Bütün güçlüklerimize  rağmen, sıkıntılara rağmen, dedikodulara rağmen, “yalan yazıyorlar”   demelerine rağmen üzerimize gelmelerine rağmen, bizi sormamalarına  rağmen, “vatan ve  millet”  diyoruz.  “Onun, güzel hakları”  diyoruz,    “onun  için,  o mücadeleyi  yapması gerekenler lazımdır” diyoruz.   Eğer,  bunlardan birini  biz  yapıyorsak, ondan şeref duyuyoruz.   Kimileri  yalancı, kimileri  kıybetçi,  kimileri ne derse,  desin,   inşallah  o  duruma düşmemeye de  çalışacağız. Ancak benim, sizden  iki  üç  tane  ricam var.

 

Şunu soruyorum.  Sayın  konuşmacı,  dedi ki, mesela “Ahmet’in  gayrımeşru  iş yaptığı”   iddia  ediliyor.   Öyle  söyleniyor,  çok  yaygın   bir söylentidir. Ama biz, bunu  kanıtlıyamıyoruz. Fakat, kamuoyu da  bunu fazlaca  söylüyor. “Bu  Ahmet çıksın ortaya, bu olay doğru  değildir” desin.  Yahut,  “doğrudur” desin. “Bu vesile ile kamuoyu  rahatlasın, kendisi de  bu   şaibeden  kurtulsun.”  Öyle  dediğimiz  zaman,  suça giriyor muyuz,  bu    suç   oluyor mu?  Bu  konuda da   bizi aydınlatırsanız  çok  memnun  oluruz. Bir soru daha. Sayın konuşmacı, “toplumsal  ilgi”  dediniz. Bir de, bu toplumsal  ilginin ana kaynağını konusunda somut olarak açıklık getirirseniz, memnun olurum. Teşekkür ederim, saygılar sunarım.

 

İLKİZ: Hemen sondan başlayayım, “Toplumsal ilgi”... Aradan 22   yıl geçmiş  ve kamuoyunun bildiği bir  olay.  1995 seçimleri  yapılıyor. Aralık   ayında   yapılıyor. Bir milletvekili adayı seçime katılmaya karar veriyor ve  kendine özgü görüşlerini de   anlatıyor.  Gazetecisiniz,   o kişinin yaşamında 20 yıl önceki bir olay  var. Siz  bu olayı   biliyorsunuz.   Bu  olayı  gündeme   getirmek  gerekir mi,  gerekmez mi?  “Bunda, toplumsal bir ilgi  vardır”   diye  kabul edecek miyiz?  “Kamu yararı vardır” diye kabul  edecek miyiz?  20  yıl önce  olmuş ve bitmiş. Burada yargının  baktığı veya  hukukun baktığı  bazı  temel  ilkeler vardır. Seçim,  herkesin  ilgi  alanı içindedir.  Biz  oy  vereceğiz.  Seçeceğiz.   Kimleri?  O   kişileri seçeceğiz.  Herşeyini bilmemiz gerekir. O  zaman, o kişi ile  ilgili olan  her  konunun  yazılması bakımından, o  dönem  için,  o  olayda “toplumsal ilgi var” demektir. Ölçü, üç aşağı  beş yukarı bu  şekilde ortaya  çıkar, odağa yerleşen konu ne ise,  ona göre “toplumsal  ilgi var”   demektir.  Çok  basit  bir  kavram.  

 

Bugün, Devlet  Güvenlik Mahkemelerinde  devam  eden  davalara,  toplumsal  ilgi,  var mıdır,   yok mudur?   Vardır.  Bu  soru,    “yoktur”   yanıtı   ile karşılaşmaz.  Erzincan’da, Valiliğin yaptığı   işlemlere,  toplumsal ilgi   var mıdır,  yok mudur?  Buradaki  yerel   gazeteler  anlamında vardır.   Peki   acaba,   İstanbul’da   yağan    yağmurdan   dolayı, Kasımpaşa’yı ve Şişli’yi su basması olayı  Erzincan’da toplumsal  bir ilgi  olabilir mi,  olamaz mı? Buradaki  okuyucu,  bunu  okumak ister mi?  Bunu  görmek ister mi? İstanbul’da yağmur yağdığı  zaman, Türkiye’ye  yağmur  yağmış,  su   basmış gibi kabul  ediliyor.   Bu  görüş yanlıştır. Onu siz, haber olarak  birinci sayfaya yerleştirip  haber olarak yayınlarsanız, onu da,  örneğin Hakkari’ye kadar gönderirseniz,  zaten  çamur  içinde olan,   evi barkı olmayan,  sürekli  yağmur  ile karşılaşan o kişi için bu olayda  toplumsal ilgi yoktur. Ama, Türkiye kamuoyunun genelinde,    ilgilendiren   olaylar  bakımından,   güncel   olaylar bakımından, yargı,  her zaman için “toplumsal ilgi”yi var kabul  eder. Seçim   zamanlarında, kişilerin geçmişteki olayları  ve  yaptıkları bakımından  “toplumsal  ilgi”yi  var  kabul  eder.  Gazeteci  için de böyledir.  Her  zaman için öyledir. Şimdi, toplumsal  ilgi  kavramı bana   göre,  böyle  değerlendirilecek  olan  bir  kavramdır,   diye düşünüyorum.  Birinci  sorunuzdaki  ile  biraz  karıştı,  ama   ilk sorunuzdaki   soruyu  bir  daha  açarsanız  memnun  olacağım,   ilk söylediğiniz, ilk sorunuz...   

 

 

SORU: Diyorum ki “iddia ediliyor” dersek, haberi nasıl yazacağız?

 

İLKİZ: Ben, hemen yanıt vereyim. Yani, “ iddia ediliyor”  dersek. Nasıl  yazarsınız?  Ben,  size, nasıl yazacağınızı  söyleyeyim.  Asıl olan, “kamu yararı”dır. 

 

Özel   hayatın gizliliğinin  geçersiz  sayılabileceği  başlıca  durumlar şöyle sıralanır: 

 

Büyük  bir suç yahut yolsuzluk üzerine   araştırma  ve yayın. 

 

Toplumu  kötü  etkileyeci bir tutum ile  ilgili   yayın.

 

Toplumun  güvenliğinin veya sağlığının korunması ile ilgili   kişinin sözleri     yahut    eylemleri    sonucu,    halkın    yanılmasının, yanıltılmasının  veya  yanlış yapılmasının engellenmesi...

 

 Bu durumlarda  dahi, özel hayatın, kamuya açılan kesiti,  mutlaka  konu ile  doğrudan doğruya ilgili olacak, ilgili kişinin özel  hayatının, onun  kamusal  faaliyetini de  etkileyip etkilemediği   gözetilecek. Haberiniz  ve  özü, bu konular ile ilgili ise, “iddia  ediliyor”  diye soru   sorarak   yayın  yapabilirsiniz.  Kamu    yararını   önde tutarsınız. Bu  konular  ile  ilgili  ise,  yine,  kişinin   kişilik haklarını   dikkate  alırsınız,  ama  savunma  yapmanız   gerekirse, savunmanızı   veya   yargıdaki   konumuzu   bu   kurallara    göre belirlersiniz.

 

Bunu, ben bulmadım. Türkiye Gazetecileri  Hak  ve Sorumlulukları Bildirgesi’nde   yer alan  özel  hayat  ile   ilgili   olan   bölüm. Gazeteciler,   bu bildirgeyi imzalayarak “böyle  bir  olayda,  özel  yaşamı,   kişilik haklarını  rencide etmemek için bu kurallara göre  hareket  edelim” demişler.  Olayınıza  bakarsınız, varsa, bu kurallara  göre  hareket ederseniz.   Yargı,  bu  kurallara  göre  hareket  edildiği   zaman, anlattığım  dört  kuralı işletir ve ona göre karar  verir.  Bilmem anlatabildim mi?

 

SEZGİN:  Müsaadenizle  bir  kaç  söz  söylemek  istiyorum.   Sabahtan  bu yana gayet yararlı  ve doyurucu konuşmalar dinledik. İlginç  sualler doğdu.  Tabii suallerimizi   alacağız,  hiç  merak  etmeyin,    burada   bulunmanın avantajını  kullanmak istiyorum. Benim Can  Baydarol’a  bir  sorum olacak,  ondan  sonra sizin sorularınızı  alalım müsaade  ederseniz. Zengin bir konuşma yaptı Can Bey,  fakat, benim esas  itibarı ile merak ettiğim, Türkiye-AB  ilişkileri bağlamında Türkiye’nin Avrupa  Birliği’ne   üyelikten  ne gibi  avantajlar  sağlayacağı. Siyasal  boyutta,  ama   bunun ötesinde, ekonomik  anlamda  ne  gibi avantajlar  sağlayabilecek? Bunu cevaplandırırsa memnun olacağım.

 

BAYDAROL:  öncelikle,  siyasal boyuta  bakarsanız,  yani  şunu söyleyim.  Avrupa  Birliği’ne katılmak Türkiye’de  herşeyden  önce, istikrar konsepti ile içiçedir. Size  bir iki rakam vermeye çalışayım. Şu anda Türkiye’de kişi başına  düşen milli  gelir  3 bin dolar. Tabii, satın alma gücü paritesi  vs.   ile bunu  artırıyoruz, ama resmi rakamlara baktığınız zaman,  bu   sayı. Peki  bunu nasıl  artırabiliriz? Çünkü en büyük sorunumuz   bence, Türkiye’deki siyasi istikrarsızlığın temelinde de bu yatıyor.  Sonuçta,  gelir  ile ilgili bir şey. Türkiye’nin çok ciddi şekilde,  doğrudan, yabancı  sermaye  yatırımlarına ihtiyacı  var. Doğrudan, yabancı sermaye  yatırımları Türkiye’ye gelmiyor mu?  Evet, bir  takım paralar geliyor, ama borsaya geliyor. Sıcak  para geliyor, kaçıyor, falan filan. Şimdi bakıyorsunuz,  Türkiye   Cumhuriyeti tarihinde, 1923-1999  arasında,  yani  Türkiye’ye  gelen    toplam, doğrudan  yabancı  sermaye yatırımı 20 milyar  dolar.  Çin’e,   tek başına,  43  milyar dolar, geçen sene Avrupa Birliği adayı   olan Polonya’ya,  yılda 8 milyar dolar gidiyor. Polonya’nın   nüfusu  40 milyon,  diye  düşünün.

 

Şimdi niye gelmiyor, bu   yabancı sermaye Türkiye’ye? Çünkü, yabancı sermayenin gelmesinin  temelinde, üç tane gerçek yatıyor. Siyasi istikrar, hukuki  istikrar ve ekonomik istikrar.  Bu üçünden bir tanesi eksikse, o  parayı çekemiyorsunuz. Bize,  tam  üyelik  sorusuna en güzel örnek   İspanya’dır.  İspanya’nın, Avrupa Birliği’ne katılmadan önce 1984  yılında, kişi başına düşen milli geliri 5  bin dolar   seviyesindeydi. Avrupa   Birliği’ne katıldıktan  sonra  bugün 25 bin dolar seviyesine  çıktı. 

 

Ne  getirecek? Oradan bize, hibe olarak para falan  gelmesinin hiç önemi yok.  Yani, Avrupa  Birliği  tam üyeliğinin  esas getireceği şey,  istikrar.  Bu istikrara bağlı olarak da,  zenginliğin artmasıdır. Onun dışında başka  şeyler  yok mu?  Çok basit iki tane örnek  verelim,  komşumuz Yunanistan’dan.  Atina metrosu, Atina havaalanı doğrudan doğruya  Avrupa  Birliği’nin fonlarından gerçekleştirildi.  Önemli olan   bu.  

 

İkinci  olarak  getireceği  şey,  özellikle,  Türkiye- Yunanistan   ilişkileri  açısından, bunu siyasi  olarak  düşünmekte yarar   görüyorum. Unutmayınız ki, Avrupa Birliği’nin kurulması  bir Fransız-Alman  ortak  projesidir. Esasenden de  Fransa  ile  Almanya arasındaki  husumetin  bitirilmesi, savaşın bitirilmesi, bir daha savaşa gidilmemesinin  sağlanmasıdır.  Bu,  gerçekten de  başarılı olmuş  bir  projedir.  Türkiye’nin, Avrupa  Birliği’ne  girmesi,  bu anlamda  Türkiye  ile Yunanistan arasındaki o husumetten  dostluğa geçmektir.   Çünkü,   husumet  söz konusu   olduğu   zaman, eğitime harcayacağınız para, yatırımlara yapacağınız harcamalar doğrudan doğruya  silaha  gitmektedir. O açıdan,  Avrupa  Birliği  bu anlamda da çok ciddi bir siyasi projedir.

 

SORU: Öncelikle genç bir katılımcı olarak, bu  organizasyonu hazırlayanlara teşekkür ediyorum. “Ağaç yaş iken eğilir“ derler,  ama,  sanırım  herkes bundan   faydalanıyordur.  Öncelikle  Sayın  Baydarol’a bir soru  sormak   istiyorum.  Avrupa Birliği  sürecinde  Almanya’nın, Avrupa Birliği’nin  liderlik  konumuna oynayıp  oynamadığı konusunda ne  düşünüyorsunuz? Türkiye’nin Avrupa  Birliği’ne  girişinde  bunun  ne gibi  etkileri  olabilir? Almanya ile ilişkilerimiz  açısından, bilginiz dahilinde ise eğer, Avrupa Birliği’nde, içinde bulunacağımız standartizasyonlarda yerel  medya açısından  ne gibi şeyler bekliyor bizi?

 

Ayrıca, Sayın İlkiz’e de   bir sorum  olacak, şu an yürürlükteki mevzuat ve  değişik kanunlarla ilgili. Mesela, Medeni  Kanun ve Anayasa’da düzenlenen maddelerde,  hem gazeteci  açısından,   hem de yazılan  habere  konu  olan  kişi açısından, kişilik hakları ile  ilgili düzenlemeyi yeterli buluyor musunuz? Bu konuda neler yapılabilir? Çünkü, ben yeterli bulmuyorum.  

 

Sayın   Genel  Müdürüm,  size de  bir   soru   iletmem istenmişti  Sivas’tan, o soruyu sormak istiyorum. Yerel medyanın,  teknik açıdan  geliştirilmesi   ve makina parkını  yenilemesi  için  kısa vadeli  ve  küçük  faizli   kredi olanağı sağlanabilir mi  veya  bu konuda bir çalışmanız  var mı? Teşekkür ediyorum.

 

BAYDAROL:   Almanya’nın  tabii ki,   Avrupa   Birliği içerisinde  oynamaya  çalıştığı bir rol  var.  Ama  şunu  söyleyeyim, Avrupa   Birliği,  bir  çıkarlar  topluluğu.  Sonuçta,  uluslararası ilişkilerde, organizasyonlar ortak çıkarlar üstüne gelişiyor.   Ama bu,  şu  demek  değil:  “Herkesin çıkarı ortak,  kavga  yok.  Sürekli olarak, Avrupa Birliği içerisinde de çok doğal olarak, herkes   kendi çıkarını  maksimize  etmeye çalışıyor. Kendi  çıkarını   maksimize etmek, başkasının çıkarını minimalize etmeyi gerektirir.  Yani, hesap  meselesi.  Almanya’ya karşı en büyük  trend   noktası  yine Fransa.  Yani,  bir tarafta Fransa ile Almanya,  tabii ki  bir  ortak çıkar  içerisinde bütünleşmişler, ama  Fransa’nın bu noktada rolünü unutmayalım.   En   basit, gözle görülür noktaya bakarsanız, Yugoslavya’nın   parçalanmasından   sonra, daha doğrusu Berlin Duvarı’nın  çökmesinden sonra, mesela,  Almanların yaptığı  iki  tane hareket var. Bir tanesi, Polonya,  Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’ni derhal  Avrupa  Birliği’ne katıp  esas genişlemeyi  orada  bitirmek... Ondan  sonra, Sayın  Yılmaz’ın, o noktadaki açıklamaları ile  konunun biraz istenmeyen  boyutlara gelmesi, ama aslında Sayın Yılmaz’ın  açıklaması,  çokta   hatalı  değil.  Fransızlar’da  böyle bakıyor, aslında işe. O yüzden,  Fransızların yaptığı taktikle, hemen ilk genişleme dalgasının,  söz konusu üç devletin yanısıra, çok fazla sorun yaratmayacak iki  devletin daha eklenmesi, işte, Slovanya  ile Estonya.  Ama  yine,   aynı Fransızlar ne yaptılar,  Almanların,  bu merkez  ve Doğu  Avrupa ülkelerine yönelik politikasına alternatif olarak,   Bir    Akdeniz  politikası  geliştirdiler. 

 

Bu çıkar çatışması devam edecek  veya  yaklaşım tarzı  farklılıkları devam edecek ve en ciddi sorun da ortak dış   politika ve güvenlik politikasında. Yıllardan beri yapmaya   çalıştıkları   şey. Bir   tarafta, bakıyorsunuz, Avrupa Birliği’nde, o anlamda Amerika özentisi belki var. “Bizde onun  gibi  güçlü, tek, savunma  konusunda,  ortak   dış politikada, tek ses olan bir şey yapalım”. Ama, bakıyorsunuz,  Amerika, eyaletler  üstüne  kurulu  yeni bir devlet.  Avrupa’ya   geldiğiniz zaman,   milattan   öncesine  giden  hikayeler  üstüne    kurulmuş devletler... Tam oturamıyor. O yüzden, Avrupa  Birliği’nin, daha federal  bir yapıda mı  gelişeceği,  yoksa konfederal  bir  yapıya mı  kayacağı, çok şaibeli  durum.  Ama şunu da söylemek  lazım. Karar  alma  sürecine baktığımız zaman, kararların  çıkmasında çok karmaşık hesaplar var. Mesela, nitelikli çoğunluk,  oylama esasında bir karar alınacaksa, 15 ülkeden   10   tanesinin   onayı  lazım.  Ona  göre de   ağırlıklar içerisinde  belli  şeyleri   sağlamak  lazım.  Bu  yüzden,   Avrupa Birliği’nde  karar  alma   sürecinde  her  ülke  kendi   çıkarları doğrultusunda inanılmaz bir  kulis ve pazarlık içinde. Zaten, Türkiye   açısından  şimdi   hep  soruluyor,  “ne  yarar  sağlayacak Türkiye’ye?”  diye. Şu yararı  sağlayacak Türkiye’ye. En azından  biz, bugün  ne yapıyoruz? Avrupa  Birliği’nde alınan kararlara  veya bunun  yansımalarına   dışarıdan  seyirci  olarak  bakıyoruz.   Yaptığımız en büyük  entellektüellik, “bak şu da çıktı, bu da  çıktı, biliyor musun?”   Hayır, önemli olan, o değil, önemli  olan,  karar alma  süreci  içinde yer almaktır. O kararların oluşma  sürecini etkilemektir. Yani, esas etkinlik süreci orada başlıyor. Bu,   devlet için  alınan hassas kararlarda da olsa, böyle. Özel sektörü  ilgilendiren standartdlar  vs de  olsa,  böyle. O açıdan da,   daha  önce  Avrupa Birliği’ne  girmek  aslında  bu anlamda,   Türkiye’nin  çıkarlarını korumanın  tek yöntemi.

 

Bir sorunuz daha  vardı galiba.  Sözlerimde belki çok üstü  kapalı geçtim.  Sabahtan  beri yapılan bir takım  eleştiriler var.  “İnsan hakları,  hukuk devleti olmak vs.”  Bunlar,  zaten olması gereken şeyler.  Türkiye’de hep eleştirdiğimiz aslında, demokrasiye yönelik. Biz hukukun   üstünlüğünü başaramıyoruz  gibime  geliyor. Yani, daha hukuk devleti  olamadık. onu,   başaracağız.  Onun getirdiği bütün  yansımaların  ulusal medyaya,   yerel  medyaya  veya her türlü, o  anlamda  nefes  almaya çalışan  herkese etkisi olacaktır. Ama daha önemli etkisi, yine,   sözlerim  arasında dolaylı geçti... Yerel yönetimlerin  önemi artacak.  Yerel  yönetimlerin önemi  niye  artacak? Çünkü,  Avrupa  Birliği’nden kaynaklar,  doğrudan doğruya yerel yönetimlere  gelecek.  Merkezi  otoritenin  (bu Fransa için de böyle Almanya  için de  böyle) zayıflaması kaçınılmaz. Şimdi bu noktada, ön plana çıkacak   olan ne? Avrupa Birliği ile ilişkilerin gelişmesinde tam üyeliğin gerçekleşmesi halinde, ben,  yerel  basının öneminin  çok artacağı düşüncesindeyim. Ama bu  noktada sizlerden  ricam, bu   süreci  doğru  anlayıp, doğru  aktarın. Şu anda hakikaten  Türkiye’nin daha fazla ihtiyacı olan konulardan bir tanesi bu.

 

İLKİZ:  Ben,  Can’ın  bıraktığı yerden  devam  edeyim.  Doğru anlayıp,  doğru  aktarmak anlamında yerel medya için ne  getirecek? “Yerel  medya  için ne getirecek?” sorusunu değiştirelim,  “gazeteciler için ne  getirecek?” diyorum.  Onu  biraz  daha   değiştirelim, Türkiye’de  yaşayan insanlar için ne getirecek?”  diye. Doğru  soru, bana  göre,  bu olmalı diye düşünüyorum. Doğrudan  doğruya, çünkü   gerçekten,  Türkiye’de  yaşayan  insanlar  için, Kopenhang kriterlerinden hareketle, konulan takvimin yaşama geçirilebilmesi için, gazetecilerin bunu kamuoyuna anlatması gerekiyor. Ne? Anayasa’nın 13. maddesi, 14. maddesi, 26,27,28. maddelerindeki “temel  hak ve özgürlükleri”, Avrupa İnsan Hakları  Sözleşmesi’nin 10. maddesi  ve 10/2’de   yer alan   sınırlamalara   göre  yeniden  düzenlemeliyiz. 26,27,28.  meslek  olarak sizleri  doğrudan ilgilendiren  maddeler. Yani,  “basın hürdür ve sansür  edilemez ve serbestir.” 28. maddeye baktığınız  zaman,  böyle   başlar. 28.  maddedeki  diğer  5,6,7,8. paragrafa,  8. fıkraya  baktığınız zaman da, “ancak, ama“ diye başlar  ve sürekli  bir  sınırlama getirir. Bunu, 28’e böyle koymakla,  koymamanın kıymeti harbiyesi kalmıyor. 26 ve 27. maddelere baktığınız zaman,  bilim,  düşünce ve ifade özgürlüğü ile doğrudan bağlantılı olan  maddeler.  26 ve 27  maddeler bilim ve sanat  özgürlüğünü  elde  etme hakkını  koruyor. 

 

Önümüze  konulan  takvim  bakımından, örneğin, ifade özgürlüğü kavramında, herkese tanınması gerekli   bir hak  vardır,  bu  hak  tanınmalıdır.  Yani,  bilgiye  ulaşma,  alma, edinme, yorumlama, başkasına ulaştırma hakkı sağlanacaktır.  Sınır   olacaktır?  Ölçü nedir? Ölçü, demokratik  toplum   düzenidir.

 

Sınır  koyabilmemiz  için Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’nin  ilk baktığı  ölçü  şudur. “Sınır koyuyorsan yasan   var  mı,  yok mu  buna bakarım.” Eğer, yasan yok ise zaten sınırlamaya  girmez. Yasa olması yeterli  değildir.  Yasada  yapmış  olduğun  bu   düzenleme,  meşru amaca mı yöneliktir? Bunu denetimden geçirir o.  Bu dahi, o anlamda yeterli  değildir. Uyguladığın ceza, verdiğin  sınırlama  sonucunda uyguladığın   ceza,  demokratik  toplum  düzeni    için   gerçekten gerekli midir?  Bir adamı, bir konuşma yaptı diye,  idam  eder misiniz? Bir  adamı, bir  dergide  yazı yazdı, diye,  örneğin,   üç  ay  hapis cezasına  mahkum ettiniz,  arkasından onu   paraya  çevirip,  onun da arkasından, erteledikten sonra, ama  örneğin,  o kişinin,  meslekten ömür boyu menine karar  verir misiniz?

 

“Bir  ceza verebilirsin, ama bu cezanın da orantılı  olması ilkesine de  bakarım” diyor  Avrupa  İnsan Hakları Mahkemesi.  Yani, sınırlamaları  nasıl koyacaksınız? Gayet basit. Koyduğu  ölçütler var. Yayınlar,  ulusal güvenlik,  ülke  bütünlüğü,  kamu  emniyeti,  suç  işlenmesi  veya düzensizliğin önlenmesi, genel  sağlığın korunması, genel  ahlakın korunması, gizli   bilgilerin    açığa   vurulmasının    önlenmesi, başkalarının  şöhret ve haklarının  korunması, yargı  organlarının otorite    ve    tarafsızlığının    sağlanması   için    sınırlama getirilebilir.   Bu   sınırlamada   söylediğim   gibi   yasa koyacaksınız.  Yasanın  meşru bir amacı  olacak, orantılılık ilkesinden hareketle düzenlemiş  olduğunuz ceza, demokratik  toplum düzeni ilkelerine uygun  düşecek. Konu, gazeteciler için özel  önem taşımakta. Eğer bu  sınırlamalar gerçekten Anayasa’ya veya herhangi bir  şekilde   kanunlara  böyle yansırsa,  Türkiye’nin  başı  ağrımaz. Avrupa İnsan Hakları  Mahkemesi’nde de başı  ağrımaz.  

 

Ne  yapmak lazım? Bakın birinci sırada  Kopenhang Kriterleri  için   kabul edilen takvimde, bu  geliyor.  Hemen  sıra veriyorlar.   Başlıkta aynen şöyle. “Düşünce ve  ifade  özgürlüğünü kısıtlayıcı yasalar vardır”. Bakın şöyle devam ediyor.   “Uygulamada idarenin  esnek  yorumuna imkan tanıyan, başta,  aşağıdaki  yasalar olmak  üzere  ilgili  mevzuattaki hükümlerin,  ülkenin  bütünlüğünü koruyan   demokratik  laik  cumhuriyet   ilkelerimiz  çerçevesinde yeniden  düzenlenmesi” diyor. Takvim  koymuştur. Türk  Ceza  Kanunu için  2001, Terörle Mücadele  Kanunu bakımından 2002,  Siyasi Partiler  Kanunu  bakımından 2002,  devamındaki  haklar  ile  ilgili olmak üzere de 2002 sonuna kadar,  radyo  televizyon yayınları  ile de ilgili olmak üzere 2001  sonuna kadar. Bu  kanunlarda, bu  çerçevede değişiklik yapılacaktır. 

 

Yasa devleti olabilirsiniz.  Ama bu,  demokratik toplum düzeni için geçerli  bir  kavram  değildir. Burada altını çizerek  söylüyorum. Zihniyet   terk edilmelidir.  Uygulamada,  idarenin  esnek  yorumuna imkan    sağlanmamalıdır.  İmkan  verilmeyecek  bir  uygulamanın da yaşama   geçmesi  gerekir.  Gerçekten, Tayfun da  anlattı.  Bugünkü, Erzincan’daki   yerel   gazetelerden   birinde de   haber    olarak yayınlandı.  Belediyede iki kişi istifa etmiş.  Belediye  Başkanı’na istifa  dilekçelerini  vermişler. Şimdi, Belediye  Başkanı’na  soru sorulmuş.  Bu  iki  kişi  sanıyorum, Başkan Yardımcılığından  istifa ediyorlar. “Niçin istifa ettiler?” diye Belediye Başkanı’na  gerekçesi sorulmuş.  Belediye  Başkanı şu yanıtı  vermiş: “Bu   konuda... 657 sayılı kanun  çerçevesinde  açıklamak yapmak konumunda değilim” diyor. Ama, “istifa  etmeleri konusunda ben, baskı  yapmadım” diyor. Sorun, 657 sayılı  yasanın 15. maddesidir. Basına,  radyo’ya, televizyonlara, oraya,  buraya, kamuoyuna  bilgi  ve demeç  veremezler.  Ama, hangi  koşullarda? Basın-Yayın ve Enformasyon Genel  Müdürü   açıklama  yapabilir, bilgi verebilir;  demeçte verebilir.  İsterse,  bu anlamda birini  görevlendirir.  O görevlendirdiği  kişi   doğrudan  doğruya  ifade  verir.  Doğrudan doğruya  ifade  verir,  demeç verir, bilgi verir.  Buradaki  uygulama bakımından, Belediye   Başkanı,  iki  kişinin  istifa  dilekçesinde yazmış  olduğu  gerekçeyi  açıklasa, söylese  gazeteciye,  kıyamet mi kopar?  15.  maddeyi ihlal mi etmiş  olur? Bilgi verilmesinin mahsuru  ne? Emniyete   gittiğiniz  zaman   basın  bültenlerini  haber   haline getirdiğinizde, Valilik Basın ve  Halkla İlişkilere gidildiği zaman, doğrudan  doğruya  bilginin  ilk  kaynağından doğru  bilgi  alınsa, örneğin,  Valilik ve yerel yönetim  bunları verse yanlış mı yapılır? Birini  atlatmak zorunda  kalmadan, bilgi kaynağına doğrudan ulaşma hakkı,  demokratik  toplum düzeni yaratabilmek için  hem yasalarda yer almalıdır,    hem de   uygulamada   doğrudan   doğruya    yaşama geçirilmelidir.  Yani,   “gün  ışığında  yönetim”  kavramı da   buradan kaynaklanmaktadır.  Türkiye, bunlara yeni ulaşıyor.

 

Gizli bilgi  ne demektir, sır ne  demektir? Bunlar tanımlanır, tanımı  vardır.  Bu tanıma baktığınız  zaman, 10. maddenin ikinci paragrafında da  bu tanım   ve  bu   anlatım  vardır.  O  zaman  siz  gazeteci  olarak, gazetecilik   diye, örneğin, herhangi bir silahlı kuvvetler ile ilgili bir  konuyu, “buraya iki   tane   füze  yerleştirmişler”  diye  yazı  ve  haber   haline getiremezsiniz. Dünyanın heryerinde, bu böyledir.  Aynı  şekilde, yargı   organlarının   otorite   ve   tarafsızlığının   sağlanması bakımından, bugün  yargılanan  sanıklar  ile  ilgili  olmak  üzere açılan  davaların ilk duruşmasında tahliye olsalar.    “Bu  ne biçim mahkeme” diye başlık atamazsınız. O kişiler ile ilgili  olmak üzere de,  yargı makamlarının sorunları gündemde ise, o   sorunları da gündeme  getirmek  zorundasınız.

 

İkinci sınırlama  ve   en  önemli sınırlamalardan   bir   tanesi de   başkalarının   şöhret,      ünvan  haklarının korunmasıdır.  “Kişilik hakkı” da bir  haktır.   Siz  yeterli bulmuyorsunuz. Siz,  gazetecilik ve etik   anlamında  yeterli bulmuyorsunuz.  Ama,  bu parlementoya    “bu  anlamda  bir düzenleme yap, bu düzenlemeyi gerçekleştir”  dediğin zaman,  doğrudan kendileri  ile ilgili olmak üzere kanun  yapmaya kalkıyorlar.  Ama, Türkiye   Gazetecileri   Hak  ve Sorumluluk   Bildirgesi’nde   yer alan kuralları haberlerinizde yerine  getirirseniz, o zaman yasa yapmaya gerek  yoktur.  Öteki  türlü   yasa  yapmaya  kalkarlarsa,  kişilik haklarının korunması anlamında,  kişilerin haklarını da rencide eden yasalar  yapılabilir bu  ülkede. Doğrusunu göstermek  konumundasınız, doğrusunu  korumak   konumundasınız, nasıl yapılacağını da  önermek konumundasınız.  

 

“İhtiyati  tedbir”, bizim  hukuk  usulümüzde  kabul edilen  bir   olaydır.  Birisi zarara uğrayacaksa,  “zarara  uğramak üzereyim”  diye,   “ihtiyati  tedbir”  için  başvurabilir.   Ama,   bir yöneticinin, ülke  yöneticisinin, davası ile ilgili olmak üzere,  bir gazetecinin  haberlerinden dolayı Medeni Kanun’un 24. maddesinde değişiklik   yapılması yanlıştır. O zaman, o yanlışlığa ilişkin  “yarın   yapacağınız    yayın durdurulmuştur”   şeklinde bir mahkeme kararı  gelebilir.  Bu  sansürdür.  Bu,   küçük yerlerde inanın daha  kolaydır. Yaşadığımız gerçeklerden hareketle söylüyorum.  Bir   Belediye Başkanı ile, o ülkenin yargıcı,  örneğin, şehir   klübünde   birlikte  yemek  yiyorlarsa,   dostlukları   ve arkadaşlıkları  vardır.  Haberiniz olmadan  bu  talepte  bulunursa, karşınıza bir mahkeme  kararı gelir. Yargıcın da yapacağı  bir  şey yoktur.  Yasada öyle  yazmaktadır. Sorun, yasada yazılan, “bu şekilde uygulanacak mıdır,  uygulanmıyacak mıdır?” sorunudur. En kötü yasa ile ülkeyi  idare   edersiniz,  en iyi yasa  ile  de  akıl  almaz  hukuki sorunlar   yaratabilirsiniz.  O  nedenle,  Medeni  Kanun’da  yer alan, kişilik   haklarının   korunması  ile  ilgili  olan  madde   bence yeterlidir.  Önemli olan yaşama geçmesini sağlamaktır.

 

SEZGİN:  Şimdi   iki tasarıdan  söz  etmek  istiyorum. Birincisi, 1998  yılında,  mutlaka duymuşsunuzdur.  Başbakanlık, bir taslak  hazırladı.  “Gün  ışığında yönetim  anlayışı”  bağlamında bir taslak hazırladı.  Ancak,  dönemin koşullarında,  şeffaf yönetim anlayışına yönelik,  o  zemin üzerinde  gelişen  bir  taslaktı. Ancak  o  taslak,  tasarı  haline dönüşmedi.  Meclise sunulmadı. Ama burada önemli  olan  tespit,  sizin dile getirmiş olduğunuz “bilgi edinme hakkı”na ilişkin  sıkıntıların, Türkiye’de  hükümet  düzeyinde veya bürokrasi  düzeyinde de  takdir edildiğidir, idrak edildiğidir.  Dolayısıyla, bu “bilgi  edinme hakkı”  ile  ilgili taslak, muhtemelen  zaman içinde  somut  ve sağlam  bir zemine oturacaktır. “Bilgi edinme hakkı”  ile ilgili  sizin,  özellikle,  yerel  basın olarak  sıkıntı  duyduğunuz konularda  bir ölçüde gelişme  olur ümidini taşıyorum.

 

İkinci  taslak,  bizim gene belli  başlı uzmanlar ile hazırlamış olduğumuz “basın   yasası”   taslağıdır.  Türkiye’de hiç bir  kanun tek başına bir fiili düzenlemiyor veya bir  hakkı   düzenlemiyor. Muhtelif yasalarda, muhtelif  hükümlerin müdahalesi  söz konusu, her bir fiil için. Özellikle, “ifade özgürlüğü” alanında  bu böyle. “Basın yasası” taslağında, “bilgi edinme  hakkı” ile   ilgili  taslak  hüküm, tasarı hüküm,  şimdikinden  daha  geniş ikinci   bir  şey. Kişi hakları,  kişilerin şöhreti  vs. konusundaki düzenleme de  bugünün ihtiyaçlarına veya seslendirilen  sıkıntılara  cevap verecek şekilde.  Maalesef bunlar hala taslak  halinde. 

 

Şimdi,  arkadaşımın bana   sormuş  olduğu  soruya geçiyorum.  Teknik açıdan, yerel basının  makina parkını  yenilemek için  bir  şey yapılıyor mu? Hayır.  Öngörülmesi de mümkün değil  böyle bir şeyin. Bu, esas itibarı ile  bir iktisadi politika meselesi  ve Türkiye’nin  iktisadi  sisteminin de bir parçası. Şimdi zaman  zaman bu  sual  gündeme   geliyor. Bu sual şudur aslında.  Yerel  basını, devlet   sübvanse   etmek  istiyor mu,  istemiyor mu?  Yerel  basının sübvansiyonu  kavramının gündeme gelmesi dahi, sizin faaliyetleriniz açısından   aslında  çok  yararlı değil. Siz, hububat   üreticisi değilsiniz ki...

 

İkinci nokta, kredilendirme konusunda bazı teşebbüsler oldu geçmişte. Ama, ya öngörülen  kredi tabanı    çok    düşüktü,   yani   sadece   bir    kaç    şanslıya dağıtılabilecekti o kredi ya da kredi faizleri  o  kadar  yüksekti ki,  bir  kaç  kişi  aldı yanılmıyorsam, geçtiğimiz  son  6-7 yılda.   Hepsi,   aldığına  bin  pişman  oldu.   Dolayısıyla,  yerel  basın  organı  olarak,  yazılı  basında  700 ünitenin,  birimin  bulunduğunu düşünürsek, zaten  devletin  bugünkü koşullarda kredi  ile  olsun,  sübvansiyonla olsun veya kredi sübvansiyonu anlamında olsun ihtiyaçlara  cevap vermesinin mümkün olmadığı çok açık ortaya çıkıyor.

 

Nihat KILIÇOĞULLARI (ERZURUM): Sayın  Genel  Müdürüm,  öncelikle böyle bir toplantı düzenlediğiniz  için size  ve  kurumunuza çok teşekkür ediyoruz.  Bir  çok  konuda bilgi sahibi olduk. Ayrıca, Erzincan Valiliği’nin, burada, bize  sıcak bir ortam sağlayan yetkililerine de çok teşekkür ediyorum. 

 

Benim hem Sayın Baydarol’a,  hem de  Sayın İlkiz’e  bir kısa sorum  var.  Ben,   Erzurum’da gazetecilik  yapıyorum ve yerel gazetecilik  yapıyorum.   Ulusal gazete  ile çalışmayı da hiç bir zaman düşünmüyorum.   Şimdi,  hocam, Avrupa  Birliği’ne  giriş süreci, entegrasyon   veya  öncesini anlattı.  Tabii,  o  bunları anlatırken  ben,  Erzurum’u,   yaşadığım mahalleyi  veya  Ağrı’yı  veya  Van’ı  düşündüm  veya   Hakkari’yi düşündüm.  Bilmiyorum, herhalde Türkiye veya  Türkiye’yi  yöneten insanlar,  Avrupa  Birliği’ne giriş sürecinde,  entegrasyonda  Avrupa  Birliği’nin ortaya koyduğu  kıstaslarda Doğu  Anadolu Bölgesi’ni   veya   Doğu  gerçeğini   gözardı mı   ediyorlar?   Çünkü, bahsettiğiniz   şeyler,  özellikle   ekonomik   açıdan,   biz,   daha Türkiye’ye entegre olamamışız. İşte  BM’in, UNICEF’in çok kısa süre önce yaptığı araştırmalarda,  Ağrı’nın, Erzurum’un  Kars’ın  Asya’da veya  Afrika’da yaşayan kabileler  düzeyinde gelire  sahip  olduğu, milli gelirden çok az  pay  aldığı belirtildi.  Yerel  kaynaklar tarafından da  sık  sık  bölgenin gerçeği  ortaya  konuyor.   Çok fazla da sabrınızı  taşırmadan  şunu söylemek  istiyorum.   Doğu Anadolu  gerçeğini  gözardı  etmeden, Avrupa  Birliği’ne  Doğu   Anadolu  gerçeği  ile  nasıl  gireceğiz? Birincisi bu.

 

İkincisi;  Fikret  Beye  kısa bir soru  soracağım. Biraz da komik gelecek, ama biz işin yerel boyutunda   bu  sıkıntıyı  çok çekiyoruz. Diyelim ki,  bir  bürokrata yönelik (özellikle  bürokratlarda bu oluyor) bir eleştiri haberi  veya yorumu   yapacağız.  Özellikle,  yorum  yapacağız,   bir   vali yardımcısını  yazacağız, eleştireceğiz ama, ona biraz espri katmak   istiyoruz. Başlığa özellikle veya yorumun  içerisine,  yani “vekilidir”  işte  “vekil  Ahmet” gibi bir tabir. Ben,  yaşadım. Erzurum  Su  ve