SEMİNER KONUŞMALARI


 

AJANS HABERCİLİĞİ

 

Mehmet GÜLER

 

Anadolu Ajans Genel Müdürü

 

Arkadaşlar merhaba... Ben, Anadolu Ajansı  Genel  Müdürü Mehmet  Güler.  Kendimi kısaca  tanıtmak  istiyorum.  Ben,   12 Eylül’den  önce devlet memuruydum.  1402’lik oldum ve devlet  memuriyetime son verildi. Basın-Yayın  mezunuydum. Gazetelerde    işe   başladım.   Günaydın   gazetesinde,    Güneş gazetesinde,  kısa  süre Aktüel dergisinde,  daha  sonra  Hürriyet gazetesinde  çalıştım.  Daha  çok siyasi  partilere,  Başbakanlığa baktım.  En  son  7  yıl, parlamento muhabirliği  yaptım.  Hürriyet gazetesinden üçbuçuk yıl önce emekli oldum ve Anadolu  Ajansı’na Genel  Müdür  oldum. Önce, yönetim kurulu üyesi, daha   sonra  Genel Müdür, aynı zamanda Yönetim Kurulu Başkanıyım.

 

Konuşmaya başlamadan  önce,  Ajansı çok kısa olarak  tanıtmak   isterim.  Neden Ajans’ı  tanıtma ihtiyacı hissetiğimi, konuşmamdan  sonra  daha  net anlarsınız. Anadolu Ajansı, bir kamu kuruluşu  değil, Anadolu Ajansı bir anonim şirket... Çünkü, Anadolu Ajansı,  Türkiye Anonim Şirketi (T.A.Ş.) diye geçer her yerde. Bunu, Ulu önder  Atatürk böyle düşünmüş, böyle istemiş, böyle yapmış. 1920  yılında, bunu düşünebilen bir  deha, bir dahi. Atatürk, Anadolu  Ajansı’nı kurduğunda, Anadolu Ajansı’nın hisselerini    dönemin    aydınlarına;   yazarlarına,   çizerlerine dağıtmış.  Bunlar;  Falih   Rıfkı Atay,  Halide  Edip  Adıvar  gibi kişiler. 

 

Anadolu  Ajansı’nın  kurulması  bir zorunluluktan  doğmuş. 1920 yılında  Türkiye’de, belli başlı  gazeteler hep  işgal  kuvvetlerinden yana, Türkiye  işgal altında.  O  dönem, Anadolu’da bulunan ajans yok,  istanbul’da bir, iki  ajans var, onlar da uluslararası  ajanslar ve  Türkiye’nin haklı  davasını  yansıtacak pek  bir şey yapmıyorlar.  O dönem Türkiye, belli alanlarda  başarı kazanıyor,   belli   savaşlarda  başarı  kazanıyor,   ancak   bunu uluslararası  alana,  ulusa duyurabilecek hiçbir  güç  yok.  Ancak kulaktan  kulağa   duyurulabiliyor. Aydınlar, yazarlar  diyorlar ki Atatürk’e,  “bir  ajans kuralım, bu  ajans  Türkiye’nin  haklı davasını,  Türkiye’nin kazandığı başarıları yurt içine ve yurt dışına duyursun.”  Halide  Edip Adıvar, ismi de öneriyor, “Anadolu  olsun  adı” diye.  Atatürk  kabul  ediyor. 6 Nisan  1920’de  kurulmasına  karar veriyorlar.  7  Nisan’da Atatürk, bir duyuru  ile  bunu,  bütün  yurt geneline  bildiriyor.

 

Anadolu Ajansı’nın o dönem,  haberleşme  şartları çok  sınırlı,  telsiz aracılığı ile telsiz olan  yerlere  haberleri iletiyor. Telsiz olmayan yerlerde de bültenleri, şapiyograf denilen,  şimdiki  teksir’in (teksir  bile  kalktı artık)  çok  gelişmemiş eski hali ile bültenler çoğaltılıyor.  At sırtında  askerler  ya da ajans muhabirleri,   topluca  insanların bulunduğu yerlere gidip, bunları asıyor. Mesela, nerelere?   Camilere... Camide  cemaat  toplanmış,  cuma namazı  kalabalık,  oraya   gidiyor. Caminin  kapısına Anadolu Ajansı’nın bültenini asıyor,   işte,  “şark cephesinde, garp cephesinde böyle oldu...” O tür haberler,   bu  vasıta ile  duyuruluyor. Mesela Anadolu  Ajansı’nın  geçtiği ilk flaş  haberlerden   biri,  Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması...

 

1925 yılına   gelindiğinde,  Atatürk, Anadolu  Ajansı’nı  belli  bir yapıya  oturtmak  istiyor.  %45 dolayındaki,  hatta  %35  dolayındaki   hisseyi  devlette  tutuyor. İş Bankası’nda  tutuyor. Geri kalan  %65’lik  hisseyi,  yine  dönemin ileri  gelen  aydın, yazar  ve  çizerlerine  dağıtıyor.  O  zamanki anlayışı şu: “Anadolu Ajansı, devlet ajansı  olursa  bir kamu kuruluşu olur.  Sadece  devletin  resmi bültenlerini yayınlar ve uluslararası ve  ulusal  planda  hiç ağırlığı, etkinliği olmaz.” Bugün,  Rusya’nın TASS  Haber   Ajansı’nın geçtiği haberin değeri  ne?  Yani  bir  tek Rusya’da,  devletin geçtiği haberleri yayınlıyor mantığı var. Şimdi biraz   daha değişti gerçi. Rusya’nın son durumundan sonra. İran’da IRNA’nın geçtiği haberler (yani devletten bağımsız haber  geçebilen durumda  değiller...)  Atatürk,  o dönem bunları  düşündüğü   için,  1925 yılında Anadolu Ajansı’nın bir anonim   şirket  olmasını kararlaştırıyor,   devletin payını da  %50’nin  altında  tutuyor.

 

Anadolu  Ajansı,  bu   gelişim sürecinde  daha  sonra  teknolojiyi çok yakından  takip   eden  bir duruma  geliyor.  İlk bilgisayar kullanan, ilk telsiz   kullanımını yaygınlaştıran kuruluşlardan biri... Anadolu Ajansı,  üç yıldır  uydu üzerinden  yayın yapıyor. Haberini ve fotoğrafını  uydu  aracılığı ile dağıtıyor. Bu uydular Türkiye’nin kullandığı  TÜRKSAT uyduları. TÜRKSAT  uyduları, hangi alanı kapsıyorsa, nereye  iniyorsa,  Anadolu Ajansı, haber   ve   fotoğraflarını   uydu   üzerinden     oraya indirebiliyor.  Mesela, biz şu an Londra’da BBC’ye, uydu   üzerinden direkt haber ve fotoğraf verebiliyoruz. Kazakistan’dan   Asya’nın  ortasına kadar, TÜRKSAT’ın kapsadığı alan...  Oraya haber  ve fotoğrafımızı direkt indirebiliyoruz.

 

Anadolu  Ajansı, şu an  günde 700  civarında haber geçiyor. 120’nin  üzerinde de fotoğraf  yayına koyuyor. Anadolu Ajansı, haberlerini  yurt içinde 23 bölge  ve  büro müdürlüklerinden,  yurt dışından  da,  21   yurt dışı  bürosundan  temin ediyor. Ayrıca, 46 ülkenin haber  ajansı ile anlaşmamız  var. Onlardan  gelen,  Türkiye’yi ve  dünyayı  ilgilendiren  haberleri de Türkçeye  tercüme ederek yayına  koyuyoruz. Türkçe haberin  dışında 100  civarında İngilizce haber,  30 ile 50 arasında Fransızca haberi hergün servise koyuyoruz,  yani İngilizce ve Fransızca servisimiz de var.  İngilizce  haberimizi daha çok büyükelçilikler,  yurt içindeki ve   yurt dışındaki  Türkiye  ilgili kuruluşlar  alıyorlar.  Mesela, İsrail’de  Telaviv’de  bulunan  Amerikan  Büyükelçiliği, Anadolu Ajansı’nın  İngilizce habelerinin abonesi. ”Ortadoğu’da ve  Türkiye’de ne  olup  bittiğini Anadolu Ajansı’nın gözü ile görme   ihtiyacını hissettik”   diye  bize  abone  oldular. 

 

Anadolu  Ajansı’nın    450 civarında kadrolu personeli var. Anadolu Ajansı   ayrıca, yurt  genelinde bütün il ve hemen hemen ilçelerin büyük  bölümünde kaşeli  olarak  tabir  ettiğimiz, buradaki   arkadaşlarımızın  büyük bölümünün de  içinde bulunduğu bir yapı  içinde çalışıyor,  görevini sürdürüyor.  

 

Anadolu  Ajansı’nın şirket  olmasının   sağladığı   çok   büyük kolaylıklar  var.  Biz, haberlerimizi hiçbir  yere  danışmadan   geçmenin   özgürlüğünü  ve   rahatlığını   yaşıyoruz. Türkiye’de, (bunu övünerek  söylüyorum, bir gazetecilik başarısı olarak  söylüyorum) çok  önemli olayları, flaş olarak  biz  verdik, biz  veriyoruz,  ve  vermeye devam edeceğiz. Bütün dünyada  olduğu gibi,   “uçak   kaçırma”  olayları,  Türkiye’de de  hep  flaş  olarak verilir.  Bütün  Türkiye’ye ve dünya kamuoyuna kaçırılan  uçakları ilk,  flaş   olarak  biz verdik. Dönemin başbakanları  bile  bizden öğrendi   uçak  kaçırıldığını... İnsanı  çok  onurlandıran  şeyler bunlar.  Televizyonlarda, yayın kesilip duyurulan haberlerin %90’ı Anadolu Ajansı’na aittir. Bunu çok net olarak ifade ediyorum. 

 

Ben, büyük  bir  iddianın  sahibiyim, bunu her yerde  söyledim.   Burada  da tekrar  ediyorum.  Türkiye’de  Anadolu Ajansı’nın haber ve  fotoğrafına  abone olmayan,  ulusal  ölçekli  hiç  bir  yayın   yapılamaz. Anadolu  Ajansı’na  abone  olmayan  ulusal   ölçekli  gazete çıkarılamaz. Anadolu Ajansı’na abone olmayan  televizyon, ulusal  ölçekli  yayın  yapamaz.  Bunu  her  yerde   söyledim,   burada da söylüyorum. Buna da, bu zamana kadar itiraz eden  hiç kimse  olmadı.

 

Anadolu  Ajansı’nda bir şeyi oturtmaya  çalıştım.  Anadolu  Ajansı Genel  Müdürleri,  gazeteci  olmalı, haberci olmalı,  haber  yazmayı bilmeli, geçmiş dönemde  haber yazmış olmalı. Genel Müdürlük, anadan doğunca  olunmuyor. Genel Müdürlük, süreç içinde öğreniliyor.  Ben, dümdüz  muhabirdim, parlemento muhabiriydim. “Nasıl  Genel  Müdür oldum?  Torpille mi  oldum?” diye hepinizin aklına gelebilir. Çok  net, Genel  Kurul  toplanıyor, devletin %47 hissesi var, yanına  bir  iki ortak  daha   alıyor,  hissesi  %50’i  geçiyor,  Genel  Kurul’da  karar veriliyor. Cavit Kavak ile ilişkilerim  çok  iyiydi.  Ben solcuyum,  her   yerde  övünerek  bunu  söylüyorum.   Cavit Kavak’ta  solcuydu, ANAP  içinde bir bakandı. “Bu işi yapar mısın?  Sen habercisin”  dedi.  Ben de, “yaparım”, dedim, “ama,  benim  şartlarım  var, kesinlikle  kimseyi  karıştırmam, şirketse şirket  gibi  yönetirim.” Çünkü ben, Anadolu  Ajansı’nı gazeteci olduğum için çok yakından ve net  tanıyordum.  Anadolu Ajansı’nın yönetim kurulu üyelerini  çok iyi  biliyordum.  Filan televizyonun yöneticisi, Anadolu Ajansı’nın yönetim   kurulu    üyesiydi.  Filan  gazetenin   yazarı   Anadolu Ajansı’nın  yönetim   kurulu üyesiydi ve  kendi  gazetelerinin  ve televizyonlarının  Anadolu Ajansı’na 50-100’er milyar borçları vardı.  Yani,  kendi şartlarımı söyledim, kabul edildi. Genel  Müdür oldum.

 

Bir  kısım medya üzerime çok geldi. Komünist, ateist... Hiç  umursamadım, hepsine dava açtım, kazandım. İnsanlara “ateist” demek, o  kadar kolay bir şey ki... Ama,  bunu ispat   etmenin imkanı var mı? Yok. “Ben, ateist değilim” dediğiniz  an, davayı kazanıyorsunuz. Birçok dava kazandım, yalnız bu  zamana kadar  bu kazandığım davalardan bir lira bile alamadım. Çünkü,  minareyi çalanlar   kılıfını  hazırlıyorlar,  üç  ayda,  bu   gazeteler,    bu televizyonlar  şirket  değiştiriyorlar. Hem,  müslüman   geçinirler, hem de bu tür  ahlaksızlıkları  yaparlar. En  çok  haber  çalanlar, en çok fotoğraf   çalanlar da  bunlardır. Bunlar  ara  sıra Anadolu Ajansı’na  saldırırlar, birinci sayfadan fotoğrafımı yayınlayarak, beni hedef  gösterirler, ama olayın içyüzünün ne olduğunu anlatınca, davayı kazanınca, Anadolu Ajansı’nda bunları  bültenlerimize koyunca, maalesef Türkiye’de  hiçbir  basın   kuruluşu da bunun haberini yapmaz. Çünkü,  basın  kendi hakkını  savunmayan, savunamayan, bir  kuruluş mu? neyse artık, o  basın  öyle garip bir şey. Filan sendikanın hakkı sonuna  kadar savunulur.  Filan  işçinin yürüyüşü duyurulur, ama  basın  kendine yapılan  haksızlıkları, gazeteciler kendilerine yapılan  bir  takım uygulamaları   bu  tür  yerlerde  gündeme  getirirler,   konuşurlar, unutulur  gider.  Hiç  bir  gazetede  yer  almaz.  Hatta   basın kuruluşları bile bunların çok fazla üzerine gitmez. İşte, Türk Basını’nda sendikasızlık var. Sendikasızlaştırılıyor, bilmem ne, bu  konuşulur, ama hiç bir basın kuruluşunda  yer almaz,   çünkü basının  hepsi  zaten sendikasız. Patronların hiçbiri   sendikayı istemiyor.

 

Ben, göreve geldikten sonra, “Anadolu  Ajansı’nda  en  iyi Genel  Müdür”  haberi yayınlandıktan sonra,  “ekrandan  okuyan  Genel Müdür”dür  mantığını  yerleştirdim. Neden?  Çünkü,  bir  Genel  Müdür, haberi   yayınlanmadan  önce  görürse,  niye   gördüğünü  açıklamak zorunda ki, geçmiş dönemde Anadolu  Ajansı’nda oldu bunlar. O zaman, “müdahale  ediyor”  demektir,  “haberi  okuyor,  düzeltiyor  ya da  bir yerlerini kısıyor, kıvırıyor, atıyor”  demektir. Ama, “ekrandan  okumak” demek,   haber  artık  yayına  verilmiştir,  o  habere   müdahale edemezsiniz. Edersiniz tabii, haberi  yenilersiniz, “bu,  geçtiğim haberi iptal ediyorum, yenisini  yayınlıyorum” dersiniz, ama o  zaman, o  habere muhatap olan  televizyon ve gazete yöneticileri onun  ne anlama  geldiğini çok  iyi anlarlar. Ne anlama geldiğini  çok  iyi bilirler,  müdahale   edildiğini anlarlar. 

 

Anadolu  Ajansı’na Genel  Müdür   olduğumda, gazete yönetimlerinin  büyük  bölümü  ile ilişkim  ve   aram  çok iyiydi. Ancak, şu an iyi değil.  Neden  iyi olmadığı da  çok net ortada. Çünkü Anadolu Ajansı’nın ücretini, yani haber,  fotoğraf  ücretini ödemeyen  yayın  kuruluşunun  hattını kapattırıyorum. Hattını kapadığım için de benden kötüsü olmuyor.   En son Türkiye’de, en yüksek tirajlı gazetelerden birinin, geçen  hafta Cuma  günü saat 17.00’de hattını kapadık. Üzerimize çok  geldiler, ama  Pazartesi günü saat 11.30’da parayı getirdiler. Çok  büyük bir tesadüf  ile  bu Abdullah Öcalan’ın yakalandığı gün, [biz   Abdullah Öcalan’ın   yakalanacağını,  getirileceğini, hiç bir şeyi bilmiyoruz borcu olan 109 civarında yayın kuruluşuna (bunların arasında  televizyonlar  var 7 tanesi televizyondu)] yazı   yazdık, dedik  ki;  “filan  gün, saat 12.00’de hattınızı  kapatacağız. Saat 12’ye kadar borcunuzu ödeyin.” Bunlar muhatap bile almadılar, kapatmıyacağımızı  zannediyorlar. Tesadüfen  Apo  yakalandı, o gün, uluslararası  haber  ajanslarının  hepsinin haberi bana geliyor (gazetelerden  Reuters, AFP’ye abone olan vardır,  ama  hepsi  değil, ama  benim,  Cezayir Haber Ajansı ile bile anlaşmam var  mesela.  Yunan haber  ajansı  ile  anlaşmam  var. Haberlerimizi  görüyoruz karşılıklı.  İtalya ANSA ile  anlaşmam  var). O gün  saat  12.00’de, televizyonlar harıl harıl haber  okuyor.  (Ben biliyorum,  eğer bir televizyon muhabirinin önüne bir  beyaz  kağıt uzatılıyorsa  ya da eline bir beyaz kağıt alıp okuyorsa  bilin ki  o Anadolu  Ajansı  bültenidir.)  Saat  12.00  oldu,  paralar  gelmedi, biz yayını  kapattık.   Anadolu Ajansı’nın  telefonları  susmuyor. Bütün televizyon   yöneticileri (küfüre  kadar varan), benim arkadaşım olan  yöneticiler  bile,  ben de telefonlarına  çıkmıyorum. Diyorum ki;  “parayı ödesinler,  hatlarını açılım.”  Hiç mümkün değil, hepsi  diyor ki; “şimdi canlı yayına  çıkıp ilan edeceğim.” “Kardeşim, sen,  beş dakika öncesine kadar takır takır haber  okuyordun,  takır takır   yorum yapıyordun, e devam  et,  niye  devam edemiyorsun?” Çünkü  Anadolu Ajansı’nın geçtiği haberleri okuyorlar. Kaç  tane   muhabiri  var,  nerede muhabiri var  bu  televizyonların? Yurt dışında  belli merkezlerde var. Size çok açık söylüyorum,  o gün saat  3’e   kadar hayatımın tahsilatını yaptım. Müthiş  para  aktı Anadolu    Ajansı’na.  Parayı  gönderenin  hattını   açtık,   parayı gönderenin  hattını açtık, hiçbiri de çıkıp “Anadolu Ajansı  yayınını kesti,   yayın yapamıyoruz” diyemedi. Zaten bunu derse, kendisi rezil olur.   Ben de, zaten bir yazı hazırladım, bunu diyen televizyon için, “filan televizyon böyle diyor, ama şu kadar borcu var,   bu yüzden  hattı kapatılmıştır” diye, yayın yapmak için  hazırlanmıştım ben de.  Şimdi  bunları, biraz sabah havasını   dağıtmak  için anlattım. 

 

Haber ne? Bana göre, haber, benim  bilmediğim  şey.  Benim bilmediğim  herşey,  haber.  Benim   bilmediğim  bir  şeyi   bana söylerseniz, iletirseniz, yazarsanız,  benim için haber, o. Çok genel anlamda düşünmeniz lazım.  Erzincan’da hergün gördüğünüz bir  şeyi Ağrı’da ya da Erzurum’da  ya da Iğdır’da hergün gördüğünüz bir  şeyi kanıksamış   olabilirsiniz. Eğer ben onu bilmiyorsam, benim  ilgimi çekecek   bir  şeyse  bunu yazarsanız, yayınlarsanız,  ben  bir  şey öğrenirsem   o  benim  için haberdir. Yani, klasik anlamda,  şöyle tarif edilir  haber, böyle tarif edilir. Ben, ona katılmıyorum. Benim için,   bilmediğim  şeyin  hepsi haber, yani yazarsanız  ben  okurum, bilgilenirim, öğrenirim  bu  anlamda  bakıyorum   habere. 

 

Ajans haberciliği   nedir?   Ajans  haberciliği,  çok  zor   bir   habercilik arkadaşlar. İnsanı  müthiş  mutlu eden,  ama  insanı  sonuna  kadar kahreden birşey. Hergün haber yaparsınız, ama bir gün  gazetelerde ya da  televizyonlarda isminiz duyulmaz. Her  gün   fotoğraf  yayına koyarsınız, bir  iki gazete dışında isminiz  yayınlanmaz.  “Anadolu ajansı  logosu”  yayınlanır, o yapan da bir iki  gazete, Sağolsun öncelikle  Cumhuriyet, Radikal, dönem dönem  Hürriyet,  dönem  dönem Milliyet   “Anadolu  Ajansı“ logosunu  kullanan.   Türkiye  gazetesi Anadolu  Ajansı’nın  adından  bile bahsetmez,  hiçbir  haberinde, fotoğrafında...  Güneş gazetesi Anadolu Ajansı’na  abone  bile  değil zannedersiniz.  Zaman  gazetesi, Anadolu Ajansı’nın   kapısının  önünden geçmedi zannedersiniz. Allah rızası için bir kere bile Anadolu Ajansı’nın imzasını kullanmazlar. Anadolu Ajansı  olmasa yayın yapamazlar ama.  Şimdi  bunların söylediği bir şey  var. Ben, yeni Genel  Müdür oldum  ya. “Niye kullanmıyorsunuz Anadolu  Ajansı’nın imzasını,  yani Anadolu Ajansı deseniz haberin altına  eliniz mi ağrır” dediğimde, “ben,  para verip  haberi alıyorum, ister derim,  ister demem” diyor. Bu da benim muhabir  arkadaşlarımı  üzüyor.  Buradan, Kars’tan haber  yapıyor,  gönderiyor, Haber,  birinci sayfada.  Ne adı var, ne Anadolu  Ajansı’nın ismi   var.   Bunlar,  müthiş   kahredici  ve  üzücü  şeyler.  

 

Gazetecilik  dönemimde Anadolu  Ajansı’nın  birçok haberlerini  takla attırıp,  haber  yaptım. İmza  koyduğum bile oldu. Ama  şimdi,  aynı sıkıntıyı  yaşıyorum,  maalesef. Anadolu Ajansı haberlerinin  üç dört  çeşit  kullanımı   var.  Mesela, Milliyet  gazetesi...  Milliyet gazetesinde  bir gün  çalışan sayfa sekreteri Anadolu  Ajansı’nın imzasını kullanıyor, onun izinli olduğu gün, onun yerine bakan kişi (aynı gazetenin içinde  çalışan iki kişi bunlar), onlar hiç kullanmıyor. Bir de böyle gariplikler  var.  Milliyet gazetesinin  Pazartesi  günkü manşeti,  Metro turizmin haberi. Anadolu Ajansı, üç gün önce  geçti o  haberi,  bir satır kullanmadılar, üç gün sonra Milliyet gazetesi muhabirinin  imzası  ile  manşet oldu haber. Şimdi  Anadolu  Ajansı Genel Müdürü olmanın da öyle zorlukları var ki. Ne haber  geçtiğini biliyorsun,  üç  gün  sonra gazetede haberini  okuyorsun,  Milliyet gazetesinin  muhabirinin imzası ile... Anadolu  Ajansı   haberlerine çok  garip  işlemler  uygulanıyor.

 

Biraz da ortamı yumuşatacak  örnekler  vereyim. Bir sabah evden   çıktım, gazeteleri  okuyarak  geliyorum, arabada. Oktay  Ekşi’ye        Anadolu  Ajansı’ndan  komedi  okumaya  başladım.   Ankara şehirlerarası otobüs terminalinde, kısa adı AŞTİ bir  şoför alkollü yakalanmış,  daha  yola çıkmadan biz, bunu haber   yapmışız.  Haberde diyor ki;  “AŞTİ”de şoför yakalandı.” Oktay Ekşi diyor ki; “baştan  sona kadar  AŞTİ’nin ne anlama geldiğini haberde  okumak  mümkün  değil” diyor.  Ankara şehirlerarası otobüs  işletmesi denilecek,  parantez içinde,  “AŞTİ” diye devam edecek.  Bizim klasik haberciliğimiz  bu. Bütün   dünyada da  böyle.   Türkiye’de de  böyle.  Fakat  o  haberde, AŞTİ’nin  adı  yazılmamış. “Haberde %160 promil alkol  ile  yakalandı  deniliyor” dedi. %160  promil alkol ne demek? Yani ne kadar sarhoş adam,  bunun   açıklanması lazım. Oktay Ekşi, “Anadolu Ajansı  böyle  habercilik yapar mı?” dedi. Dedim ki; “son derece doğru, helal olsun.” Yani ben,   bu  haberi  yazanı  ve bu haberi geçeni Ajans’a gidince   uyarayım, dikkatini  çekeyim. Böyle bir şey olamaz, haklı.  Canım  sıkkın, gazeteyi  okumaya  devam  ettim.  17.  sayfaya  geldim.   Anadolu Ajansı’nın  haberinin  aynısı  Hürriyet’te. Hürriyet   muhabirinin imzası  ile...  Ajansın  haberini  aynen  kullanmışlar, aynen, satırına   dokunmadan.  Bir de  beyefendiler,  Ankara’daki   Hürriyet muhabirinin  imzasını koymuşlar habere. Dedim ki;  “Allah  yüzüme güldü.”  Gittim  ajansa, sabah toplantısını falan  yaptık,  anlattım. Oktay  Ekşi’yi aradım, saat 10.00. “Gelmedi.” “İyi,  gelince beni  arasın.”  Saat 10.30-11.00 civarında Oktay abi  aradı: “Mehmet, Allahını  seversen  konuşma sus.”, “Ne oldu  abi.”  “Rezil  oldum,  şimdi Ertuğrul’un yanından geliyorum. Ertuğrul’a  dedim ki; sen, beni rezil etmek  için mi  bu  haberi aynen kullandın?  Sen, beni  rezil  etmek için mi  bu habere bizim muhabirin imzasını  koydun. AŞTİ ne  demek?” Ertuğrul’da ,” AŞTİ’yi ne bileyim?” demiş.”  %160 promil alkol, ne demek, ne  bileyim kardeşim” demiş. “E demiş,  niye yazıyorsun o  zaman.”  “Senin yazını okudum” dedim. Dedi ki; “Allahını  seversen konuşma,  tamam,  ben, dersimi aldım, ben, payımı aldım, ama  sen de, böyle haber geçme.”  “Tamam, ben  böyle haber geçmem, ama sen de  bak, gazeteni tanı.”

 

Dönem  dönem gazeteler, Anadolu  Ajansı’nın  haberlerini  kullanıyorlar.  Biz de haberciyiz,   biz de  gazeteciyiz,   biz de  hata  yaparız.   Anadolu Ajansı’nın  imzasını  kullanmıyorlar,  haber  yalan  çıkıyor.  Ya da habere açıklama geliyor ya da bilmem  ne oluyor. Hemen diyorlar  ki; “biz, bu haberi Anadolu Ajansı’ndan  aldık. Anadolu Ajansı’ndan aldığının  ispatı, yani yok böyle  bir şey. Biz, dönem  dönem  böyle flaş  haberler  veriyoruz. Önemli  şeyleri. Bazen flaşımız  yalan da çıkabiliyor.  Biz,  AFP ajansından  alıyoruz,  flaş  geçiyorlar,  işte “Hindistan havayollarına ait bir  uçak bilmem ne oldu.” (Türkler, her  noktaya,  her yere, her  havayolu ile uçtuğu için,  bir de  zaten, uçak  kaçırma olayları hep  flaş olur dünyada. Nerede  kaçırılırsa kaçırılsın, biz bunu  veriyoruz). Hemen uçakta Türk var mı  yok mu,  onu araştırmaya   başlıyoruz.  Biz,  bunu  verince  televizyonlar  hemen okumaya   başlıyor. 

NTV  bu işi en iyi yapan  haber  kanalı.  Nuri Çolakoğlu   bana  dedi ki;  “ben,  hiçbir  haberi  atlamıyorum,  bütün flaş haberleri de  anında veriyorum. Nasıl yaptım bunu biliyor musun?”, “Nasıl yaptın?”   Hikmet  Bila Milliyet’ten ayrılmıştı. Spikerin  arkasında, NTV’de   ara  sıra  görürsünüz, bir ekran var, bilgisayar  ekranı,  o ekran   Anadolu  Ajansı’nın  ekranı, onun başında da  hep  bir  kişi oturur.  Hep, Anadolu Ajansı’nın haberlerine bakar, hemen onu  print eder,  spikere uzatır, spiker de anında okur. Bu işi önce Hikmet Bila ile başlattılar. Hikmet,  gerçekten haberleri oradan hemen  alıyordu, üzerinde   değiştirilmesi   ve   düzetilmesi   gerekeni    kalemle düzelterek   hemen  uzatıyordu.  Bu  sayede  NTV,  ciddi    anlamda habercilik yaptı ve hiç bir haberi atlamadı. Yani  atlaması mümkün değil. Kendi özel haber kaynaklarının yanı sıra  Anadolu Ajansı gibi bir devin haberlerini anında alıp  okutabiliyor. Okuyabiliyor. Ben bunu,  CNN Türk yöneticilerine  yüz kere anlattım. Dedim ki;  “bakın NTV’ye ,  son dakika diyor,  bilmem  ne  diyor, anında  bir  şeyi okuyor, bu çok  dikkat çekiyor. Siz, bizim  saat 4’te geçtiğimiz  haberi, saat 6’da, ‘elimize şimdi ulaşan  bir  habere  göre’ diye  veriyorsunuz.  İki   saat önce geçtik  biz  bu  haberi,  yani yapmayın  etmeyin”.  Orada  bir   türlü oturmadı,  oturtulamadı. Habercilik  yapan,  sadece haber  yapan kanallar  buna  çok  dikkat etmeli  diye düşünüyorum. 

 

Anadolu Ajansı’nın haberlerinden, mesela “SHOW TV, Anadolu  Ajansı’nın haberlerini, niye  alır?”  diye merak edebilirsiniz. Anadolu Ajansı, yorumsuz, ciddi haber yapıyor. SHOW TV’de zaten, bunlar yayınlanmaz.  SHOW TV ne  yapıyor, biliyor musunuz?   Onu da  sonradan  tespit  ettik.  Bizim özellikle, taşradan   geçtiğimiz  haberleri alıyorlar, biriktiriyorlar  sonra oraya  kameraman ve muhabir gönderiyorlar istanbul’dan. Biz haberi on   gün önce yapmışız, belki gazetelerde çıkmış, çıkmamış. Çıkmamış haberler bile var. Oraya kameraman ve muhabir gönderiyor. Size  yemin ediyorum, o yaptığımız haberin ekranda  verilişini ben  tanıyamıyorum. En sonunda geçen gün şahit oldum.   Trabzon’un bir  ilçesinde  8 yaşındaki bir çocuk öğretmenlik   yapıyormuş  15 gündür.  Onları eğitiyormuş, öğretiyormuş.  Görüntüler  var.  Çocuk sınıfa  gidiyor,  “günaydın” diyor ve bu  çocuklar kalkıyorlar  ayağa, “günaydın.”  “Oturun”  diyor,  oturuyorlar.  Bu, tahtaya  tebeşirle  bir şeyler  yazıyor  falan.  Milli  Eğitim  Bakanı,  canlı yayına katıldı. Bakan dedi ki;  “beyefendi, okullar açılalı bir  hafta oldu,   bu  kız  çocuğu  15  gündür   bunlara  ders  veremez.”  Yani, “haberinizde  maddi  hata var” dedi.  Okullar açılalı  bir  hafta olmuş.  Sen,  diyorsun  ki  haberde; “15  gündür  bunlara  öğretmenlik yapıyor.”  Yok böyle bir şey. Bakan dedi ki;  “zaten sınıfın zorlama toplama olduğu ortada.” Hemen Reha  Muhtar kağıtları karıştırdı, bir kağıt çıkardı.  “Sayın  Bakan  ne  konuşuyorsunuz?  Bu devletin  haber ajansı, Anadolu Ajansı’nın  geçtiği haber” dedi. Hoppala, şaşırdım.  Hemen Ajansı  aradım, dedim ki, “şu haberi bulun  bana, okuyun  haberi.” Bulup,  okudular. Bir hafta önce okullar açıldığında, o  köye öğretmen  tayin edilmiş, ancak 15 gün göreve başlama süresi varmış. 15 gün sonra  öğretmen  gelecek,  okulun  açıldığı   gün öğrenciler   toplanmış,   bu da  ablaları.  Başında  bulunmuş,   sonra demişler  ki; “15 gün sonra  gelin.” Muhtar köye gelmiş “15 gün  sonra gelin,  öğretmeniz  gelecek”  demiş. Çocuklar dağılmış.  Bizimkiler de; “öğretmensiz  açıldı  okul,   ilk gün 8 yaşındaki  ablaları  bunları topladı,  nasihat  etti,  sonra   çocuklar  dağıldı” diye haber yapmışlar.  Milli   Eğitim Müdürünün de  açıklaması  var; “15  gün  sonra  öğretmen gelecek”  diye.  Bizim haberimiz  bu.  Okullar açıldığı gün, bir kız  çocuğu gelmiş, ablalık  yapmış onlara.  “15  gün  sonra gelin” demiş  muhtar da.  Bizim  haber bu.  Reha Muhtar’da okuyoruz, “15 gündür.” Bir  hafta açık olan okulda, 15 gündür 8  yaşındaki  bir  çocuk  ders  veriyor. Bakana da  diyor  ki;  “bunu Anadolu  Ajansı  geçti. Sonra  ben,  Bakanı aradım, Milli Eğitim Bakanı   dedi ki; “boş ver” (Milli Eğitim Bakanlığı da eğitim kategorisinde Anadolu Ajansı’na abone), “ben, o haberi zaten okumuştum. Sizin haberde böyle birşey yok. Ben onu zaten Reha’ya da söyledim.” Yani,  bu tür,  müthiş sıkıntılarımız oluyor. 

 

Zannetmeyin ki Anadolu  Ajansı  olarak biz, devletten ya da devlet kuruluşlarından, kamu   kuruluşlarından çok rahat haber alabiliyoruz.  Hayır  biz de, sizin  çektiğiniz  sıkıntıları yaşıyoruz,  aynı  sıkıntıları çekiyoruz.  Yani  biz  telefon  ettiğimizde,  valiler ya da emniyet yetkilileri ya da askeri  yetkililer ya da  bakanlık  yetkilileri telefona çıkıpta takır  takır  herşeyi bize  anlatıyor,  diye  bir şey yok. Biz, internet   sitelerini  çok yakından takip ediyoruz. Kimin? IMF’nin. Kimin?  Dünya Bankası’nın... Çok komik  bir  şey  oldu.  Biz, Dünya Bankası’nın   Türkiye’ye  ilişkin raporunu yayınladık. Bütün ekonomi  bürokratları sıraya girdiler. Beni arıyorlar,  bu  rapor  bize  gelmedi,  siz   bu  raporu  nerden   bulup yayınladınız?  Benim de  tuhafıma  gitti,   Allah  Allah,  Türkiye’ye gelmemiş, Türkiye için hazırlanmış bir  raporu nereden buldu  bizim ekonomi  muhabirleri? Aradım. Dediler ki;  “efendim  Dünya  Bankası’nın, IMF’nin sitelerinde var”. Aradım,  bürokrata dedim ki; “siz hiç Dünya Bankası’nın, IMF’nin sitelerine  girmiyor musunuz”? “O ne demek?”,  Dedim ki; “bu  rapor,  Dünya Bankası’nın  internet sitesinde varmış,  Türkiye’ye ilişkin  rapor”.  Apar topar  girdiler, raporu oradan çektiler.  Rapor herhalde  kendilerine  üç   gün sonra  geldi,  ama  adamlar  raporu yazdıktan  sonra hemen sitelerine   koyuyorlar. İnşallah,  Türkiye’de  o  günlere gelecek,  o  günleri de  göreceğiz.

 

Gözünüzün önünde adam öldürülür. Emniyet yetkilisine  sorarsınız, “böyle bir olay...”,  “ya nerede”,  “öyle bir olay olmadı, adam  falan öldürülmedi” der. Gözünüzün içine baka baka valiler de  aynısını söyleyebilir. Habercilik gerçekten zor zenaat.

 

Haber   ayrıca,  çok pahalı bir şey arkadaşlar. Biz, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in iki saatlik Yemen gezisini izlemek için  (Yemen emiri veya şeyhi ölmüştü). Ona taziyeye gidiyor özel  uçakla. İki saat  Yemen’de bulunacak. Bir haber, bir fotoğraf için  25 bin  dolar civarında  para  harcadık. Suudi Arabistan’a  bir   foto  muhabiri gönderdik.  Onlar,  oradan  Bahreyn’e geçtiler.   Bahreyn’den  Yemen’e gittiler. Yemen’de bu fotoğrafı, haberi  çektiler, bir gece yattılar, oradan tekrar Bahreyn’e geçtiler bir  gece kaldılar, Suudi Arabistan üzerinden  Türkiye’ye döndüler. Bir  fotoğrafa yarım  sayfalık da haber: 25 bin dolar. Kaç lira  ediyor, siz hesabını yapın. “İzleme” diyebilirsiniz. İzlediğimiz kişi  cumhurbaşkanı, Allah göstermesin ayağı kayar, sonra hemen düşer  ölür.  Biz  bu   haberi vermek zorundayız,  Cumhurbaşkanını izlemek  durumundayız.  Daha önemlisi,  benim  350  tane  basın abonem   var,  25   civarında  fotoğraf  abonem  var. Bunlar, Demirel’in iki saatlik  gezisini izlemiyorlar, Anadolu Ajansı’ndan bekliyorlar. Diyolar ki;  “ben, sana aboneyim,  bu  fotoğrafı  senden istiyorum, senden bekliyorum”.

 

Anadolu   Ajansı’nın,  Türkiye’nin   en    saygın kuruluşlarından biri  olmasının gerekçelerinden, nedenlerinden  biri de sendikalı olması.  Bu sendikasızlık ortamında, Anadolu Ajansı  sendikalı bir kuruluş. Bunun verdiği müthiş bir övünç  var, müthiş  bir  kıvanç var. Bunun verdiği çok büyük  sıkıntılar da var. Ama,   sendikalı  olmak  bir  ayrıcalık,  bir  özellik.   Türkiye’de parmakla  gösterilecek kadar değil artık, çünkü, bir  elde  beş tane  parmak  var,  beş  tane sendikalı  basın  kuruluşu  yok.  Cumhuriyet  gazetesi, Anadolu Ajansı, ANKA var. Zaten 38 kişi mi  ne,  onun sendikalı  sayısı. 

 

Bizim,  sendika ile bir problemimiz  oldu. Büyük bölümünü çözdük,  sanırım tamamen  çözeceğiz.  Sendika,  açıklama yapıyor. Sendikanın açıklaması, hiçbir gazetede yayınlanmıyor,  hiçbir  basın kuruluşu, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın  açıklamasına yer  vermiyor.  Sendikalı basın kuruluşları  bile  yer   vermiyor. Herkesin sorunu var. Ama, Akit gazetesi üç gün  sendikanın haberini yayınladı.  Sırf,  Anadolu  Ajansı Genel   Müdürünü  eleştirebilmek için. Ben de, sendika başkanını aradım,  dedim ki; “bu Akit gazetesi çok ilgili sendikayla,  size  sonuna  kadar   destek   veriyor.   Akit gazetesine  gidin, hemen örgütlenin, Akit   gazetesini  sendikalı yapın.”   Güldü.   Dedi ki;  “bizi  kapısından  içeriye  sokmazlar.” Kapısından  içeriye  sokmaz, ama bak, sendika   haberini  yayınlıyor takır  takır.  Yani, Türkiye’de habercilikte  bir  garip  oldu,  onu demeye getiriyorum. Adam sendikacılığa,  sendikaya son derece karşı, ama  sendikanın haberini  yayınlayabiliyor.

 

Türkiye’de  tabii, komedi  işler  oluyor. “Enflasyon kötü  gidiyor”,  diyorlar, “para yok, insanlar  sefalet içinde, bilmem ne” diyorlar. Ama ben, her  akşam evine iki  üç tane bira içmeden gitmeyen fakir insanlar görüyorum.  Üç tane  bira, 11 tane ekmek parası. Adam  hergün, istese evine 11  tane ekmek götürecek. Ama, iki-üç tane bira içiyor, “ah  bu   fakirliğin gözü kör olsun, ben içmeyim de  kim  içsin?” diyor. Böyle  bir mantık olur mu?

 

Anadolu Ajansı’nın  haberleri laik,  çağdaş,  demokrat olacak.  Ben,  burada  bulunduğum  sürece böyle olacak. Anadolu Ajansı’na    siyasileri karıştırmadım, karıştırmamaya özen gösterdim, karıştırmamaya da  devam edeceğim. Hoşsohbet olsun diye böyle çok  yumuşak anlatmaya çalıştım.

Teşekkür ederim.