|
|
SEMİNER KONUŞMALARI
“ANADOLU
ULUSAL MEDYAYA NASIL YANSIYOR” Mikrofonu görünce dayanamayacağım. Benim için söylediğiniz bu güzel cümleler için çok teşekkür ediyorum. Biz, böyle yetiştik ve Ankaralı olmanın sonucu bu bence. Ankaralı derken İstanbul’daki televizyon ve gazeteler dışındaki tüm Anadolu'yu kastediyorum. Bizim için saygı çok önemli bir şeydir. Ben öğrencilerime, son dönemde her şey birbirine karıştı, şiirin ne olduğu, şarkının ne olduğu belli değil diyorum. Herkes şair, herkes şiir yazıyor, herkes yazar. Çetin Altan’ın güzel bir deyimi var: “Bir insanın yazar ya da şair olduğunu anlamak için üstünden bir 50 yıl geçmesi lazım. Eğer hala okunuyorsanız o zaman önemli bir adamsınız”. Biz sadece gündemi tespit etmekle mükellefiz, ileride inşallah okunuruz. Şu günlerde televizyonlarda bir adet var arkadaşlar. Medyada herkes şair demiştim ya, etkileyici bir ses tonuyla okuduğun her şey şiir oluyor. Ben şimdi şu elimdeki gazeteyi bu ses tonumla okusam şiir gibi olur! Ses tonu bir avantaj yaşamda ama böyle de olmaz ki! Ben buraya gerçekten yılgın olarak geldim arkadaşlar. Herhalde mağlup olduk! Düşünsenize ‘Binbir Gece’ diye bir dizi başladı. Türkiye ahlaksız teklifi konuşuyor. Herkes 300 bin doları böyle bir şey için alır mıydın, verir miydin tartışması yapıyor. 1980'den bu yana gelen bir süreç bu. Biz direnmekle mükelleftik. Öyle olması gerekiyordu çünkü gelecek kuşaklara iyi bir Türkiye bırakmak derdindeydik. Ne ekiyorsanız onu biçiyorsunuz denir. Hayır arkadaşlar, biz ne ektiysek onu biçemedik. Belki bu kez biraz karamsar bulacaksınız beni ama etrafınıza bir bakarsanız, televizyonlara bir bakarsanız, gazetelere bir bakarsanız haklı bulacaksınız. Sayın Bilgin biraz önce, “patrondan gazeteci olmaz” dedi. Bu düşünceye katılmıyorum. Hiçbir patron, gazetelerinin köşesine illa şu haberi koyun, bu haberi koyun demez. Bizim kuşak veya bizden bir önceki kuşak, 68, 78 kuşağı arkadaşlarımız, zamanında halkçı, devrimci olmuş arkadaşlarımız koyuyorlar arkadaşlar. Aydın Doğan’ın ya da Dinç Bilgin’in şunu yazın, bunu yazın dediğini düşünmüyorum. Çünkü gazetede çalışan yöneticiler bir müddet sonra patronlardan daha zengin oldular. Hatta bu kişilerin daha sonra gazeteleri falan oldu. Problem buradan kaynaklanıyor. Patron, kâra, zarara bakar. Gazeteci ise toplumun ne alıp ne almadığına bakmak zorundadır. Geçtiğimiz günlerde Sayın Başbakan’la muhabbetimiz oldu. “Sayın Başbakanım, size Türkiye nasıl diye sorarlarsa, Tayfun bile muhafazakar oldu deyin anlarlar” dedim. Ben hazmedemiyorsam, bunu halk nasıl hazmedecek arkadaşlar? Geçtiğimiz günlerde Nevşehir'in Kozaklı ilçesine bağlı bir köyde bir haber yaptım. Haber tamamen tesadüfi bir haberdi. Haber, kızların ilköğretimden sonra okula gitmemeleri üzerineydi. Kızlar, 10, 11 yaşlarında nişanlanıyor, evleniyor. Bunun gericilikle dinle ilgisi yok arkadaşlar. Haber çok yankı uyandırdı. Oradaki büyüklerle kızları erken yaşta evlendirme geleneğinin nereden geldiği üzerine konuştum. Adamın birisi bana: “Tayfun Bey, doğru söylüyorsun da, televizyonlara baktığımda da kızlar kötü yola düşecekler sonunda gibime geliyor” dedi. Türkiye'de ahlak üstüne, etik üstüne Hülya Avşar konuşuyor arkadaşlar. Türkiye'de Türkiye'nin idolü İbrahim Tatlıses, Ajdar konuşuluyor, Türkiye'de ‘Binbir Gece’deki ahlaksız teklif konuşuluyor! Gazeteleri, başlıkları dışında okumayan bir halkla karşı karşıyayız arkadaşlar. Bir dizi var, bir bölümünü seyrettim. Adını hatırlamıyorum ama “yangınlar yaktım içinde” şeklinde sözleri olan bir dizi müziği var. Bu dil yanlışını ilkokul beşte yapsanız mezun etmezlerdi. Eskiden yangın yanmaz, ölü ölmezdi! Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in bende çok iz bırakan bir sözü vardır: “İyi yaşama arzusu olmayan adamı iyi yaşatamazsın.” Bu müthiş bir söz arkadaşlar. Şu sıralar arz ve talep konusunda bir problem yaşıyoruz. 1980 darbesi Türkiye'de 20 yılda sonuçlarını aldı. Siyasi partiler kapatıldı, siyaset tırpanlandı. Yeniden bir 50 yıl geriye gittik. Tesadüfi vekiller, tesadüfi siyasiler, tesadüfü başkanlarla yeniden başladık. Siyasi gelenek öldü, ama daha da önemlisi bizim yaşadıklarımız yaşanmasın diye o gün alkışladığımız, ama bugün ise çok yanlış olduğunu gördüğümüz birşey var ortada. Kenan Paşa dedi ki: “Öyle bir gençlik yaratacağız ki, kesinlikle siyasetle filan uğraşmayacaklar”. Okuma-yazma seferberliği başlatıldı. Herkes okuma-yazma öğrendi ama kimse kitap filan okumadı. Siyasetle uğraşmayan bir gençlik yaratıldı. Bakın RTÜK sabah programları için televizyonları uyarmak zorunda kalıyor. Uyarıyor da ne oluyor? Hiç birşey olmuyor. Bir yönetmen, ‘Kurtlar Vadisi’nin ele alındığı bir tartışma programında, “Ben yaparım, yani çocuklar etkileniyor, etkilenmiyor beni ilgilendirmez.” diyor. Bu sözleri duyunca çok sinirlendim. RTÜK deyince de yasakçı oluyorsun. Arkadaşlar ben ABD’yi, Japonya’yı hasbelkader gördüm. Onlar çocuklarını çok güzel koruyorlar. Bir tek çocuklarını korumayan biz varız. İstanbul'da Japon Kültür Ataşesi’nin eşi Türk’tür. Beni evlerine davet ettiler. 40 metrekare evde yaşıyorlardı Japonya’da. Sabahleyin beni çocuklarının okullarına davet ettiler. Okula gittik. Okul 08.00'da başlıyor. Herkes çocuğunu elinden tutup okula götürüyor. Çocuğun yeteneği hangi yöndeyse ona göre eğitiyorlar. Çocuklarına üretmenin önemini anlatıyorlar. Altıncı sınıf öğrencileri bana konçerto çaldılar. Tamam bizimkiler konçerto çalsınlar demiyorum ama biz, çocuklarımızla ilgilenmiyoruz. Hep birilerini suçluyoruz. Biz sponsor anne-baba vaziyetine geldik. Kendimi de eleştiriyorum bu konuda. Oğlum beni aradığında sadece paraya ihtiyacı var zannediyorum. Yani biz onu sponsorluğa alıştırdık, çok fazla ilgilenmedik. Ama onlar ilgileniyorlar. Çocuklarımızın dizi izlemesine mani olamıyoruz diyorlar. Seyrettiğiniz dizide bir telekız, yarın öbür gün birisinin metresi oluyor ve çok mutlu oluyorlar. Dizide yönetmen onu böyle sunuyor çünkü. Yarın öbürgün, bu dizileri beraber izlediğin çocuğun, 18 yaşına geldiğinde 50 yaşındaki adamın metresi olursa şikayet etmeye hakkın yok. Çünkü diziyi izletirken, orda verilen anlayışı da onaylamış oluyorsun. Köy, köy geziyorum çoğu zaman kahvelerde izliyorum televizyonları. Türkiye’de bu belirli beş kanal yaşadığı sürece muhafazakar partiler daima iktidara gelecektir. Ben zengin olma tehlikesini atlattım. Yani o tehlikeyi atlatmanız gerekiyor bu meslekte. Çünkü ben, ne adamlar tanıyorum 12 Eylül’de 13 yaşında olan devrimcilikten haberiniz yok diyen adamlar, sonradan televizyon sahibi oldular ve bugün etikten söz ediyorlar. Bir memur çocuğunun nasıl 25 milyon dolara televizyon kurduğunu anlatmadan Başbakan’ın malvarlığını tartışmaya kalkıyor. Önce kendi malvarlığını tartış be adam! Herkes yaşama bulunduğu yerden bakar. Yani bir adam, 100 bin dolarla bir iş yapıyorsa, Yeniköy’de oturuyorsa “Bamteli” yapamaz. Öyle bir derdi de yoktur zaten. Ben gittiğim her yerde çocuklarınıza bu televizyonları seyrettirmeyin diyorum. Siz, beni televizyonuna çağırıp konuşturan adam gördünüz mü? Hangi programa çağrılıp konuşabiliriz? Allah razı olsun bir TRT var beni çağıran. Arada bir orada içimi döküyorum. Çünkü onlara verecek komik malzememiz yok, onların istediğini söyleyemeyeceğiz. Çünkü birbirlerinin kuyruklarına basmıyorlar arkadaşlar. İstanbul’daki televizyonlarda böyle bir şey var. Kimse kimsenin kuyruğuna basmıyor, herşey örtbast ediliyor! Siz ürettiği nedeniyle para kazanan gazeteci gördünüz mü? Kazanılsaydı Bekir abi Türkiye'nin en çok para kazanan adamı olması gerekirdi çünkü en çok okunan yazar ve ilkeli bir insan. Memur çocuğuyum, 35 yaşında ev sahibi olduğumda kendimi hırsız gibi hissettim. Çünkü gariban babam emekli olduktan sonra üç sene çalışmış ancak ondan sonra ev alabilmişti. Kendi kendime yanlış olan bir şey mi var dedim. O zamanlar 35 bin dolara bir reklam filminde oynamıştım. Bu ülkede her şey bozuldu arkadaşlar. Bilmem ne kongresine gidiyoruz. Kongre izlensin diye Hülya Avşar çağrılıyor. Bir gün Sağlık Bakanlığıyla ortak bir çalışma yapıyoruz. Sağlık Bakanlığı, aşı kampanyası için illeri geziyor, gittiği ilin stadyumunda konser düzenliyor. Alişan ile Sibel Can 25'er bin dolar alarak konser veriyorlar. Ömrümde iki defa mesir macunu şenliklerine gittim. Biri Kırkpınar, diğeri Manisa. Bunlar bizim uluslararası olabilecek festivallerimizdir. Bir gün Manisa’dayım, bir araba durdu, arkasında bir araba daha var. Bakan geliyor dedim içimden. Arabadan Nadide Sultan çıktı arkadaşlar. İlin valisine, “Sayın Valim siz bari yapmayın bunu” dedim. O da böyle yapmadıklarında yaygın medyada haber olarak yer almadığını söyledi. Dibe vuracağız herhalde arkadaşlar. Ben bile televizyonların denetlenmesi gerektiğini söylüyorsam, herhalde dibe vurma noktasına geldim. Ben artık her yerde profesyonelce konuşmaya gidiyorum. Adamı festivale çağırıyorlar, 60 bin dolar veriyorlar. Üniversitelerin bahar şenliklerinde üniversiteli çocuklar beni çağırıyorlar. Benim konumumda bir adımın ücretsiz, yol parası bile almadan oraya gitmesi, onlarla paylaşımda bulunması, o çocuklara çok iyi bir örnek davranış sergilemesi demektir. Geçtiğimiz yıl üniversitenin birinde bahar şenliğine 300 milyar harcanmış. Araştırma önergeleri kesinlikle gizleniyor. 300 milyar lirayı harcayan bir üniversiteye ben ücretsiz gidiyorum. Çünkü siz, sizin hocalarınız ve sizin yöneticileriniz bu işi profesyonel bir hale soktular. Arkadaşlar, “Bamteli”ne başladığımda, mikrofon tutuyordum. - hani Şahan Gökbakar taklidimi yapıyor ya- Ne olacaksın diyordum çocuklara? Öğretmen, doktor filan diyorlardı. Son gezimde, Karadeniz Ereğli'de kızın biri, dansöz olacağını söyledi. ATV’deki ‘Oryantal Star’ programının sabah 07.30’da tekrarı vardı. Çocukların sabah okula gideceği ya da kursa gideceği zaman diliminde oryantal programı var. Ben insanlar oynamasın, gülmesin demiyorum ama böyle de olmaz. Anadolu medyasına çok önemli bir iş düşüyor. Lütfen televizyonlarınızda, gazetelerinizde, neyin izlenip neyin izlenmeyeceğini anlatın. Bunların sakıncalarını söyleyin. Hepinize saygılar sunuyorum. |
|
|
<<< XIII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KONYA (30 Kasım - 01 Aralık 2006) >>> |