|
|
AÇILIŞ KONUŞMALARI
Nazmi
BİLGİN Sayın Valimin şahsında hepinize saygılarımı sunuyorum. Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğüne, Konya Gazeteciler Cemiyetine böyle bir toplantıya vesile oldukları için teşekkür ediyorum. Benim Türkiye'deki kurumlar içerisinde iki tane göz bebeğim var. Bunlardan bir tanesi Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, diğeri de Anadolu Ajansıdır. Neden? Çünkü bu iki kurum, Cumhuriyet kurulmadan önce Atatürk tarafından kurulmuştur. 1923'de Cumhuriyeti kurduk, bu iki kurum ise, 1920'de kuruldu. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı, bu önemli mücadeleyi hem yurt içinde hem yurt dışında anlatabilmek için bu kurumları kurdu. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı anlatmak için “Telgraf direklerinin gittiği yere kadar telgraflarla telgraf direklerinin gitmediği yerlerde -köylerde, kazalarda, kasabalarda- tellallarla Cumhuriyeti, Kurtuluş Savaşı’nı anlatmak durumundayız” demiştir. Ben biraz havayı yumuşatmak için medyanın hangi konumda olduğunu bir olayla anlatmak istiyorum. Erzurumluyum ve her yıl “12 Mart Erzurum'un Kurtuluş Günü” nedeniyle Erzurum'a giderim. Atatürk Üniversitesinde konferans veririz, oradaki dostlarla kucaklaşırız. Birkaç yıl önce uçağa bindim, yanımda yaşlı bir kadın oturuyor. Yol uzun, bir saat 15 dakika. Ece dedim -teyze demek bizde-. “Beni havaalanına master yapan üniversite mezunu bir kızım var o getirdi” dedim. Şöyle suratıma baktı: “Oğul, o kadar ihtiyar gözükmüyorsun” dedi. Ben sohbeti yine sürdüreceğim ya, “Benim yedi yaşında da bir oğlum var” dedim. Tekrar suratıma baktı: “Yok canım o kadar da genç gözükmüyorsun” dedi. Devam ettim. “Benim üniversiteye giden başka bir kızım daha var” Suratıma baktı: “Üç çocuğa bakacak kadar da zengin gözükmüyorsun” dedi. Ben inatla sohbeti devam ettirmek istiyorum: “Eşim çalışıyor ben de çalışıyorum. İkimiz maaşlarımızı birleştirip bu aileyi geçindirmeye çalışıyoruz” dedim. “Eşin ne iş görüyor?” dedi. “Avukat” dedim. “İyi” dedi. “Sen ne iş görüyorsun?” dedi. “Gazeteciyim” dedim. Şöyle döndü suratıma baktı: “Baştan söyleseydin, söylediklerinin hiç birisine zaten inanmazdım” dedi ve bir saat 15 dakika benimle hiç konuşmadı. Şimdi kamuoyundaki inanılırlık ve güvenilirlik derecesinde sondan üçüncüyüz. Aramızda siyasetçiler varsa onlara çok teşekkür ediyorum. Onlar sonunculuğu hiç kimseye bırakmıyorlar güvenirlik konusunda. Sondan ikinci olanlar Allah'tan eşim burada değil duymasın ne yazık ki avukatlar. 46 meslek grubu üzerinden yapılan araştırmada, ne yazık ki sondan üçüncü biziz. Üçüncülük gerekçelerine bakmak lazım. Federasyon olarak yaptığımız 10 yıl içerisindeki en önemli iş Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün de katkılarıyla yaptığımız, Basın Yasası’nda yapılan değişikliktir. Orada bir cümleyi değiştirdik. Eskiden yasalarda iki kavram vardı: ulusal ve yerel. Biz, ulusallığın öyle her insanın göğsüne takılacak bir rozet olmadığını düşündük. Bir basının ulusal olabilmesi için ulusal değerlere sahip çıkması gerekiyor. Bir televizyonun ulusal televizyon olabilmesi için bu ülkenin gerçekleriyle kucaklaşması, onları paylaşması gerekiyor. Sabah televizyonları açıyorsunuz, kuşum Aydın. Arkasından aile düzeninizi paramparça eden, cinayetlere sebep olan kadın programları… Kim, kimden ayrılmış, kim kimden boşanmış, kim, kimi aldatmış? Şimdi biz bunlara nasıl ulusal diyeceğiz. Yani siz olsanız ulusal der misiniz? Biz demiyoruz, bana kalırsa siz de demeyin. Ulusallık, bu ülkenin servetidir, bu ülkenin değerlerini paylaşmaktır. Son zamanlarda bakıyorum Papa'nın gelişi vesilesiyle bütün dünyaya kendimizi tanıtıyoruz. Tamam ama Papa ile beraber gelen gazetecilerin tanıtma kartlarında ekümenik yazıyor. Yani bu ülkede başka bir ülkenin dini organizasyonunun kurulacağının yazdığı gözlerden kaçıyor. Meryem Ana ziyaretine ilgi daha fazla oluyor. Böyle bir ulusallık olmaz. Başka bir tartışmaya değineceğim, bu ülkede yaşayan bir insanın Nobel ödülü almasından kim mutlu olmaz? Ama ülkenin değerlerini yıkarak, bu ülkede olmayan bir takım şeyleri aldatarak bir milyon Ermeni'nin öldürüldüğünü, 30 bin Kürt'ün katledildiğini kitabına kapak yapan bir kişinin Nobel ödülü almasından ben mutluluk duymuyorum. Siz duyuyor musunuz? Çöplüklerinde ekmek toplayan, pazar yeri bittiğinde artık meyveleri toplayan insanların bulunduğu bir ülkede bunlar haber değilken, İbrahim Tatlıses'in veya filancanın kaçıncı sevgilisinin gündemin birinci maddesi olduğu gazete ve televizyonlara ben, ulusal olarak bakmıyorum, lütfen siz de bakmayın. Önemli bir dönemeçten geçiyoruz. Ulusallık önemli bir kavram. Ben, ulusal diye Kurtuluş Savaşı’nda doğru yerde olmak için matbaasını Toroslar’da bir tren vagonuna yükleyip katkıda bulunan Ahmet Yüregir'in gazetesine ulusal derim. Şu anda gördüğümüz gazete ve televizyonlara değil! Önemli sıkıntılar yaşıyoruz ama bunları hep beraber aşacağız. Nietzsche'nin çok güzel bir sözü var: “Birisini itham ederken -ki böyle itham ederiz- en az üç parmağınızın kendinize yönelik olduğunu unutmayın.” Şimdi burada oturanlara söylüyorum, tepkisiz bir toplumuz kızıyoruz; okuyoruz, küfrediyoruz; seyrediyoruz. Ama hiç tepki göstermiyoruz! Eğer tepkimizi gösterebilirsek pek çok şey elde edebiliriz. Ben, küçük bir anıdan bahsedeceğim. Naim Süleymanoğlu, bize çok uzun yıllardan sonra halter dalında olimpiyat şampiyonluğunu getirmiş bir sporcumuz. Katıldığı bir sonraki olimpiyatta sıfır çekti. Ertesi gün Hürriyet gazetesinde “İçki, kumar, kadın. İşte bir sporcunun sonu” diye bir başlık çıktı. Yani defalarca Türk bayrağını göndere çıkartmış bir adam, bir başarısızlığında bir anda sıfıra indi ve Türkiye’deki pek çok kişi Hürriyet gazetesinin faksını, telefonlarını kilitledi. Gazete, ertesi gün özür dilemek mecburiyetinde kaldı. Biz, bu toplumun bireyleri olarak kötüye, yanlışa dur dememiz lazım. Yaygın basın dediğimiz televizyon ve gazetelerde dilimiz katlediliyor. Bir “bay bay” kelimesi geldi. Bunu karşılayacak Allaha ısmarladık, hoşçakal, iyi günler vs. onlarca, yüzlerce kelime var. Bir taraftan dil katlediliyor, bir taraftan aile yapımız katlediliyor, bir taraftan ulusal değerler bir kenara atılıyor ve biz toplum olarak buna tepki göstermiyoruz. Bu ülkenin Avrupa'ya yönelmesi, Avrupalı olması, Avrupa standartlarına ulaşmasına karşı çıkanın aklından şüphe ederim. Ama bütün değerlerimizi bırakarak, bütün ulusal yapımızı bırakarak, Kıbrıs'ı bırakarak, Kürt devletinin haritalarının olduğu bir AB’ye girmek isteyenin de vatanseverliğinden şüphe ederim. Değerli arkadaşlar, bu ülke bize Noel Babanın armağanı değil. Bu ülkede belki dünyada en fazla kan ile süslenmiş bir bayrağa sahibiz. Goya’nın, Rembrandt’ın, Osman Hamdi'nin tuvallerine bile alamadığı yeşilin tonu, yalnızca bizim Karadeniz’de var. Turkuvaz renkli deniz bizim Ege’mizde. Kiliseyi, havrayı, camiyi tek duvarda paylaşan bir insanlık simgesi yine bu ülkede var. Bu ülke öyle boş bir ülke değil. Yalnızca İstiklal Savaşı’mızda, Kıbrıs’ta, Sakarya’da, Dumlupınar’da alınan şehit madalyalarını üst üste koysak, gazi madalyalarını üst üste koysak dünyanın en büyük abidesini yaparız ve yüksünmeden, utanmadan üzerine “Ne Mutlu Türk'üm” diye yazarız. Siz Anadolu’dan gelen güzel kardeşlerim, siz Cumhuriyetin uç beylerisiniz, bu cumhuriyet size emanet. Laiklik, Atatürk ilkeleri, size emanet. Ben, Mevlana'nın bir sözüyle bitirmek istiyorum sözlerimi: “Toprak ol ki renk renk çiçekler türesin”. Sizler yüreğinizdeki sevgi topraklarınızı kendi illerinize götürün. Kabul ederseniz hepinize en içten sevgi ve saygılarımı sunuyorum. |
|
|
<<< XIII. YEREL MEDYA EĞİTİM SEMİNERİ - KONYA (30 Kasım - 01 Aralık 2006) >>> |