
14/09/2001
ANKARA, 14/09(BYE)--- Yabancı basın yayın organlarında 12-13-14
Eylül 2001 tarihlerinde yayımlanan, AB-Türkiye ilişkilerine
değinen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ALMANYA BASINI:
Deutsche
Welle'nin (13/09) İnternet sayfasında yerverilen "Koşullar Değişti
mi?" başlıklı ve Can Baydarol imzalı yazısında, ABD'nin hedef olduğu
terör saldırısı sonrası ortaya çıkması muhtemel gelişmelerden söz
edilmekte ve Türkiye'nin stratejik öneminin yeniden artabileceği iddiası
dile getirilmektedir. Etkiler ortaya çıktıkça ve saldırının sorumlusuna
ya da sorumlularına yaklaşılabildiği ölçüde, yeni dünya düzeninin ne
olduğu konusundaki yorumların daha da netlik kazanacağı, herkesin kendi
konumunu daha sakin ve sağduyulu değerlendirebileceği belirtilen yazıda, öncelikle
Türkiye ile ilgili olarak, "Soğuk Savaş"ın bitmesinin ardından
“stratejik öneminin azaldığı yorumunun, herhalde bir daha geri gelmemek üzere
terkedileceği” ifade edilmektedir. “Etrafı Suriye, Irak ve İran ile çevrili,
içinde bulunduğu coğrafi konumu itibarı ile terörizm ile yıllarca savaşmış
ve bu doğrultuda kendi vatandaşlarının ekonomik
beklentilerini bir türlü karşılayamamış bir Türkiye'nin, herhalde
yeni koşullar altında düne oranla daha gerçekçi değerlendirmelerin merceği
altına alınacağına” işaret edilen yazıda, “Türkiye'nin, içinde yaşadığı
bölgenin kaçınılmaz gücü olarak desteklenmesi gerektiği, Batı dünyasının
kendi güvenliği için 'Türkiye'nin dostluğunun olmazsa olmaz bir koşul'
olduğu, dünyanın içine girdiği ekonomik resesyona ve ABD'ye yapılan saldırının
bu gidişi hızlandırıcı etkisine karşılık, Batı dünyasının Türk
ekonomisinin içinde yaşadığı krize çözüm bulmak için de seferber olmayı
dikkate alması gerektiği, Türkiye'de bozulan sosyo-ekonomik dengelerin daha
da ağırlaşmasının, Türkiye'de Batı karşıtı siyasi akımların daha
fazla taraftar toplamasına neden olacağı, bu yüzden gözden çıkarılamayacak
ülke olan Türkiye'nin ekonomik yapısının da gözden çıkarılamayacak öneme
sahip olduğu” vurgulanmaktadır. Yazıda, terörizm ve terörü besleyerek
destekleyen herşeyin, uygarlığın ve insanlığın düşmanı olduğuna
dikkat çekilen yazıda, yaşanan olayların ve gelinen noktanın, Türkiye'nin
yeni rolünün anlaşılması açısından da büyük oranda belirleyici olacağına
işaret edilmekte ve şöyle denilmektedir: “11 Eylül 2001 günü bu gelişmeler
ve ön değerlendirmeler yaşanırken, Türkiye 17 Eylül günü başlayacak
olan meclis çalışmalarında, kendisini AB ile tam üyelik müzakere masasına
oturtacağını umduğu anayasa değişikliklerini tartışmaktaydı. Daha
demokrat, daha hukuka saygılı, daha fazla insan haklarını gözeten, kısaca
çağdaş ülke olmak hedefi doğrultusunda...Sanırız yukarıdaki değerlendirmelerin
ışığı altında, Türkiye açısından
17 Eylül meclis çalışmaları dünden çok daha önemli bir konumdadır.
Esasen Batı dünyası ile aynı idealleri paylaştığını kanıtlayan, aslında
insanlığın ortak değerlerine bağlılığını kanıtlayan Türkiye, günümüz
koşulları altında bölgesinin en önemli ülkesi olmaya da adaydır. Açık,
şeffaf, insan haklarına saygılı, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü
herşeyin ötesinde gözeten ve bunlara el kaldırmaya kalkışanlara da gerekli
cevabı vermeye muktedir... Bu şekilde yeniden yapılanacak bir Türkiye,
eskiden olduğu gibi Batı ile Doğu arasında tampon ülke olamaz. Aksine doğrudan
yeni düzenin merkezindedir... Belki de Türkiye 11 Eylül 2001 günü saat
15.45'e kadar sandığımızdan çok daha önce AB ile bütünleşme hedefine
ulaşır. Aksini iddia edebilir misiniz? Yeter ki kurtlar sofrasında pazarlık
etmeyi bilecek dirayette ve esenlikte birileri
mevcut koşulları değerlendirebilsin.”
AZERBAYCAN BASINI:
Yeni Musavat gazetesinde (12/09) "Türkiye Niçin Anayasasını
Değiştiriyor?” başlığı ve Elhan Hasanlı imzasıyla yayımlanan yorumda,
Türkiye'nin, Avrupa Birliği'ne üye olmak için Anayasasını değiştirme
kararı aldığı, zira Avrupa Birliği'nin talepleri arasında yeralan Anayasa
değişikliğinin Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olmasına engel oluşturduğu
ifade edilmektedir. Ancak, Türkiye'de bazı çevrelerin Anayasada yapılması
öngörülen değişikliklerin, ülkede bölücü akımlar için olumlu bir
ortam oluşturmasından rahatsızlık duyduğuna işaret edilen yazıda, konuyla
ilgili olarak, Türkiye'nin 1999 yılında Avrupa Birliği'ne aday olarak tanındığını
ve hazırlık için beş yıllık bir sürenin mevcut olduğunu belirten Musavat
Partisi Başkan Yardımcısı ve siyaset bilimcisi Gabil Hüseyinli'nin görüşleri
aktarılmaktadır: “Bu süre içinde Türkiye kendi kanunlarını, ekonomisini
ve ülkedeki refah düzeyini Avrupa Birliği'nin talep ettiği düzeye yükseltmek
durumundadır. Özellikle de yasalarını Avrupa Birliği standartlarına uygun
hale getirmesi gerekmektedir. Avrupa Birliği'ne üye olan ülkelerde ölüm
cezası yok, insanlar düşüncelerine göre takip edilmiyorlar. Yani insan özgürlüğü
gerçek anlamda Avrupa Birliği'nde yaşanıyor. İnsanın şeref ve
haysiyetinin çiğnenmesi, kin ve nefret duygularının öne çıkarılması ve
insan haklarının ihlal edilmesi Avrupa Birliği'nde reddediliyor. Mevcut
Anayasaya göre dini propaganda bazı yönleriyle yasaklanmıştır. Bunun yanı
sıra bazı milli azınlıkların kendi haklarını savunmaları ve kendi
dillerinde okuyup yazmayı talep etmeleri de yasaktır. Bunlara ilişkin
maddeler, Avrupa Birliği tarafından gerici olarak kabul ediliyor... Avrupa
Birliği'nin temel taleplerinden biri ölüm cezasının kaldırılması ve Kürtlere
kültürel özerkliğin verilmesidir. Türkiye gelecek 3-5 yıl içinde Avrupa
Birliği'ne üye olma imkanına sahip olacaktır. Avrupa Birliği'ne üye
olmakla Türk vatandaşları serbest şekilde Avrupa ülkelerine girip çıkacaklar.
Türkiye en büyük problemi olan işsizlik problemini çözebilecek. Türkiye'den
Avrupa'ya iş gücünün akımından rahatsızlık duyan ülkeler de var. Çünkü
bunun bir sonucu olarak Türkiye'ye ilave döviz kaynağı gelecek ve ekonomisi
gelişecek. Bunun yanı sıra Avrupa Birliği'ne üye olmakla Türkiye faizsiz
kredi ve mali yardımlar alabilir, modern üretim sürecine katılabilir...”
İNGİLTERE BASINI:
Reuter'in
(13/09) "Türkiye, ABD'nin Orta Doğu'daki İleri Karakolu Gibi Görünüyor"
başlıklı Ralph Boulton'un haberinde, ABD'nin, maruz kaldığı saldırı
sonrası alınacak önlemler çerçevesinde, Türkiye ile ilişkilerine 'Türkiye'nin
stratejik öneminden dolayı” önem vermesi gerektiğine işaret edilmektedir.
Acil olarak mali desteğe ihtiyacı olan Türkiye'nin, Washington'un bölgede
Batı lehine kurduğu istikrarın kalesi olarak kendi önemini öne çıkarabileceği,
ancak, muhtemel bir operasyona destek verme işine karışmanın ciddi riskleri
olabileceğine dikkat çekilen haberde, analizcilerin, Türkiye'de büyük bir
askeri varlığı bulunan ABD'nin, NATO müttefikinden üslerini kullanmak ve
istihbarat toplama ya da harekatların gizlenmesi gibi yardımın daha az
belirgin biçimlerini kullanarak faydalanmayı düşünebileceği görüşünü
dile getirdikleri bildirilmektedir. NATO'nun, Kuzey Atlantik Paktı'nın 5.
maddesine işlerlik kazandırma kararı alarak, herhangi bir karşı saldırıya
ABD'nin isteği doğrultusunda kolektif destek verme sözü vermesine dikkat çekilen
haberde, buna hava sahasını ve üsleri kullandırma
hakkından, bir harekata doğrudan katılmaya kadar her şeyin dahil
olabileceği belirtilmektedir. Dış Politika Enstitüsü'nden Yüksel Söylemez'in,
5. madde ve Türkiye'nin katılımına ilişkin
çekinceleri bulunduğunu belirterek, "Buna yasal, politik ve hatta
stratejik açıdan nasıl işlerlik kazandırılabileceği konusunda şüphelerim
var" dediği, Türkiye'nin, Batı kültürü ile İslami aşırılık arasında,
kolayca "savaş" olarak betimlenebilecek bir çatışmanın ortasına
düşmesinden endişesini dile getirdiği ve "Biz bu halklarla birarada yaşamak
zorundayız, onlar bizim komşularımız. Amerikalılar bugün vurur yarın
evlerine dönerler" şeklinde ifadeler kullandığı bildirilmektedir. İncirlik
Hava Üssü'nün önemine de işaret edilen haberde, yorumcu Mehmet Ali Kışlalı'nın,
"ABD Saddam karşıtı bir harekat kararı alırsa, o zaman durum tehlikeli
bir hal alır... Irak bizim için zor olur. Ama Türkiye'nin terorizme ilişkin
tezleri gözönüne alınırsa, burada ABD'yi desteklemek zorunda kalacaktır...
Afganistan hepimiz için daha kolay olurdu. Türkiye'nin rolü en alt düzeyde
olur" dediği bildirilmektedir. Türkiye'nin Irak ile ilişkilerinin de PKK
yüzünden karmaşık olduğu iddiasında bulunulan haberde, hem Türk politikacılar
hem de Türk medyası arasında son günlerde en çok tartışılan konunun terörizm
problemi konusunda "Batının uyguladığı çifte standart" olduğu
vurgulanmaktadır. Avrupa'nın, Türkiye'yi uzun zamandır güneydoğusunda 16 yılı
aşkın bir süredir devam eden ve 30 bin insanın hayatını kaybetmesine neden
olan bir gerilla savaşına ilişkin hareket tarzı konusunda eleştirdiği,
ABD'ye yönelik saldırıların, uluslararası "terörizm"in yeniden gözden
geçirilmesine neden olduğu belirtilen haberde, New York ve Washington'a düzenlenen
saldırıların, Batının "Kürt meselesi"ne
ilişkin doğru-yanlış tartışmasına yer bırakmayacak bir nitelik ve
boyutta olduğu belirtilmektedir. Piyasaların, saldırılara ve bunların 15.7
milyar dolarlık krizle mücadele paketini uygulamak zorunda olduğu bir zamanda
Türkiye'deki etkilerine yönelik hassasiyetinin sinyallerini verdiği ifade
edilen haberde, Türkiye'nin, ABD ve Batı için jeostratejik öneminde azıcık
bir artışın bile, Şubat krizinin aşılması için gerekli yardımın devam
etmesinin bir garantisi olarak görülebileceği kaydedilmekte, Batılı bir
diplomatın, "Türkiye daha fazla kredi arayışına girdiğinde, Batı
krediyi artırmak zorunda kalacaktır. Milyarlarımızın karşılığında ne
alacağız? Sorunlu bir bölgede sağlam bir ittifak sağlasak bile, belki de bu
hala bir tür pazarlık" şeklindeki görüşlerine yer verilmektedir.
İRAN
BASINI:
Aftab-ı Yazd gazetesinin (12/09) "Türkiye; 40 Yıl Bekleyiş"
başlıklı Internet'ten sağlanan bir yazısında, Türkiye'nin 40 yıldır AB
üyeliği için çabaladığı, bu çaba çerçevesinde Brüksel'de gerçekleştirilen
Avrupa Birliği'nin üye ve ada ülkeleri dışişleri
bakanları toplantısına katılan Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in
girişimlerinden sözedilmektedir. Ancak, siyasi gözlemcilere göre, İsmail
Cem'in bu çabalarının Türkiye'nin ulusal ve iç şartları sebebiyle olumlu
sonuçlanamayacağı iddiasına yerverilmekte, “AB, 2000 yılı başlarında Türkiye'nin
Birliğe adaylık isteğini kabul ederek, Türk yasalarındaki siyasi ve yasal
reform programını ülke yetkililerine teslim etti. Buna göre, Avrupa
toplumunda adaylığının sonraki aşamalarının
incelenebilmesi için Türkiye'nin yasalarını sosyal ve kişisel özgürlüklerin
belirlendiği 'Kopenhag' bildirisine uygun şekle getirmesi gerekiyordu”
denilmektedir. Yazıda, AB üyeliğine karşı isteksizliğin, Türkiye'nin iç
ve dış politikasında baskı unsurlarının farklı görüşlerinden ve Bülent
Ecevit'in koalisyon hükümetini oluşturan partilerin farklılığından
kaynaklandığı ifade edilmekte, Ecevit liderliğindeki DSP'nin, Türkiye'nin
AB üyeliğine ciddi bir şekilde karşı çıkmadığı, ancak milliyetçi
tutumu olan Devlet Bahçeli liderliğindeki hükümet ortağı MHP'nin Türkiye'nin
gelenekselleşmiş politikalarını bırakmasını
pek arzulamadığı, Mesut Yılmaz liderliğindeki hükümetin bir diğer
ortağı ANAP'ın Türkiye'nin AB'ye girmesini istediği, askerlerin de yeraldığı
Milli Güvenlik Kurulu'nun ise, başta Kürtçe radyo-televizyon programlarının
ve yerel dillerle eğitimin serbest bırakılması, MGK'da asker sayısının
azaltılması ve devlet güvenlik mahkemelerinin kapatılması gibi AB'nin bazı
isteklerine karşı çıktığına işaret edilmektedir. “Avrupa Konseyi'nin,
Kıbrıs adasının Yunan kesiminin üyeliğinin kabulü yönündeki kararı ve
Kıbrıs'ın Türk-Yunan toplumlarının birleşmesi gerektiği konusunda Türkiye'yi
imalı bir şekilde uyarmasının, bu ülkenin AB üyeliği yolundaki en büyük
engeli gibi göründüğü” vurgulanan yazıda, bu kararda Türkiye'den, Kıbrıs
adasındaki iki toplumun birleşme ortamını hazırlamasının istendiği, aksi
takdirde, Türkiye'nin AB üyeliği sürecinin ciddi sorunlarla karşılaşacağı
uyarısında bulunulduğu belirtilmekte, Orta Doğu uzmanı ve siyasi yorumcu
Cengiz Çandar'ın, “Türkiye'nin, Kıbrıs meselesi konusundaki politikasıyla
asla AB'ye giremeyeceği” şeklindeki görüşüne yerverilmektedir. Kıbrıs
meselesinin yanında Türkiye'nin AB ile ilişkilerini düzeltmeye çalışırken
iç politikada da birçok sorunla karşılaştığına değinilen yazıda şöyle
denilmektedir: “Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanlar ve çıkmayanlara
şöyle bir bakıldığında, şu anki hükümet sistemine itiraz eden siyasi
partilerin, dini ve etnik azınlıklar, bazı İslamcı, insan hakları ve çevre
savunucusu sivil örgütlerin daha fazla hak ve özgürlük kazanmak için Türkiye'nin
AB üyeliğini desteklediği görünüyor. Buna karşılık, Türk toplumunda
milliyetçi, muhafazakar teşkilatlar, partiler ve askeri çevreler, Türkiye'nin
AB üyeliğine kabul edildiği takdirde iktidar ve ekonomi sisteminde şu anki güçlerini
kaybedeceklerini gözönüne alarak Türkiye-AB yakınlaşma sürecini baltalıyorlar.
2000 yılında başlayan bu iki kanat arasındaki siyasi çatışma sonuçları
önümüzdeki birkaç yıl içinde Türk toplumunun kaderini belirleyecek.”
KIBRIS RUM BASINI:
Alithia gazetesinin (12/09) "Kıbrıs, Türkiye,
Yunanistan ve AB" başlıklı ve Yorgos Katiforis (Avrupa Parlamentosu
PASOK Merkez Komitesi Başkanı) imzalı yorumunda, Kıbrıs'ın AB üyelik süreci
ile Türkiye'nin AB üyelik sürecinin birbirine paralel olduğu ileri sürülmekte,
bu sürece Yunanistan'ın olumlu katkılarının gözardı edilmemesi gerektiği
vurgulanmaktadır. AB'nin Türkiye ile Gümrük Birliği anlaşması yapılması
için Yunan vetosunun kaldırılmasının kendilerine AB'nin Kıbrıs ile müzakerelerin
başlatılması yolunu açtığı ifade edilen yazıda, ancak, bu müzakerelerin
ne zaman sona ereceğinin güvence altına alınmadığı, ancak Helsinki'de Türkiye'nin
birliğe aday olarak kabul edilmesiyle, lehte gelişen bir dizi özlü güvencenin
elde edildiği kaydedilmekte ve şöyle denilmektedir: “Avrupa Parlamentosu
tarafından Kıbrıs konusunda geçen gün onaylanan rapor bunu gösteriyor. Bu
yıl, belki de gelecek yıl, bu girişin son raporuna sahip olacağız. Eğer bu
olay, Türkiye için Avrupa yolunu açacak demokratik gelişmelerle ve aynı
zamanda gerçek bir Türk-Yunan dostluğu beklentisiyle denk düşerse, o zaman
herşey çok iyi olacak. Ancak Türkiye içindeki gelişmeler bizim olanaklarımızı
aşıyor. Bunlar orkestraya uygulayanlara bağlıdır.”
Haravgi
gazetesinin (13/09) "AB Parlamentosu ve Kıbrıs Sorunu" başlıklı
haberinde, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda AB raportörü Alain Lamassoure
tarafından hazırlanan raporun tartışıldığı AB Parlamentosu Dışişleri
Komitesi toplantısından sözedilmekte ve ilgililerin konuyla ilgili görüşleri
aktarılmaktadır. Türkiye-AB Karma Parlamento Komitesi Eşbaşkanı Daniel
Cohn-Bendit'in konuşmasında, "Türk politikacılar Avrupa ile oyun
oynayamaz, bir an gelecek ki Türkiye'nin Kıbrıs'la ilgili bir anlaşmaya
varması gereği doğacak. Uygun zaman ise şimdidir. Eğer Kıbrıs konusunda
anlaşma olmazsa şimdiye kadar yapılanlar çökecek" dediği
belirtilmekte, aynı oturumda söz alan Johannes Swoboda'nın ise, er geç Türkiye'nin
bütün sorunlarının çözümleneceğini, ancak 2001 ve 2002 yıllarının Kıbrıs
için karar yılları olacağını, bu konunun, Türkiye'nin AB üyeliği için
en önemli konu olduğunu, Kıbrıs'la ilgili müzakerelerin ertelenemeyeceğini
iddia ederek "şimdi müzakere etmeli ve karar vermeliyiz" şeklindeki
sözlerine işaret edilmektedir.
Haberde, İngiliz Avrupalı Parlamenter Patrick Duff'ın ise yaptığı
konuşmada, Kıbrıs sorununun kritik bir konu olduğunu ve bu konunun
"maalesef Türkiye'nin ciddi ekonomik ve sosyal bir kriz içinde bulunduğu
dönemde" ele alınması gerektiğini belirterek, "Türkiye ve Kuzey Kıbrıs
içinde AB yanlısı aydınlatıcı bir seferberlik gerekir" dediği, söz
alan Yunanlı Avrupalı Parlamenter Yannis Katiforis'in de, Türkiye'yi, Avrupa
insan Hakları Mahkemesi kararlarına uymamakla suçladığı, Kıbrıs sorununa
değindiği, Türkiye'den Denktaş'a baskı yapmasının istendiği bir dönemde
Türkiye'nin baskı yapmak şöyle dursun "Denktaş'ı uzlaşmazlığında
destekliyor" diye eklediği bildirilmektedir. İngiliz Geoffrey Van Orden
ise konuşmasında, Jacques Poos'un Alain Lamassoure gibi dengeli bir lisan
kullanmamasından duyduğu üzüntüyü dile getirerek, Lamassoure raporunun 21.
paragrafına değinerek, "Kıbrıslı Rumlara, dostluk göstermeleri ve
uzlaşmacı niyetle olumlu bir istikamete doğru hareket etmeleri daveti yapmalıyız"
dediği, Kıbrıs-AB Karma Parlamenter Komitesi Başkan Yardımcısı Lord
Atkins'in yaptığı konuşmada, Komite içindeki bazı meslektaşlarının Kıbrıs'ın
AB adaylığını desteklediklerine açıklık getirirken, Kıbrıs Türk
toplumunda mevcut bazı görüşler hakkında bazı endişeleri de bulunduğunu
söylediği, Rauf Denktaş'ın zor bir görüşmeci olduğunu ve gelişmelerde köşeye
sıkışınca sıyrıldığını iddia ettiği, Türkiye'nin, gerçekten AB üyesi
olmak istemesi durumunda en iyi göstergenin Kıbrıs sorununun çözümlenmesi
olduğunu belirterek, "bu meselede kimlerin patron olduğunu biliyoruz, eğer
Türkiye Kıbrıs sorununun çözümünü etkilemek isteseydi bunu
yapabilirdi" dediği aktarılmaktadır. Haberde, Salafranca isimli İspanyol
Avrupalı Parlamenterin konuşmasında ise, Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın
Jacques Poos'a karşı yaptığı saldırıdan duyduğu hoşnutsuzluğu dile
getirdiği, Kıbrıs sorununa da değindiği ve Denktaş'ın New York'a gitmeyi
reddetmesinden dolayı komitenin duyduğu hoşnutsuzluğu aktardığı
belirtilmektedir.
YUNANİSTAN BASINI:
Ta Nea gazetesinin
(13/09) “Türkiye” başlıklı haberinde Türkiye'deki açlık grevleriyle
ilgili bir okuyucu mektubuna yer verilmekte, mektupta, Türkiye'de 12 bin siyasi
tutuklunun terör eylemlerinde
bulundukları gerekçesiyle ve çoğunluğunun, Kürtler lehine yazılar
yazmaları nedeniyle cezaevinde bulundukları işaret edildiği
bildirilmektedir. Mektupta, siyasi tutukluların büyük çoğunluğunun fakir
mahallelerde büyümüş kişiler olduğu, bu mahallerde yaşayanların
tutuklanması için sol bir örgüt üyesi olmalarının yettiği iddia
edilmekte, Türkiye'de uygulanan “anti-demokratik” terör yasasının bir
benzerinin de Yunanistan'ın yakında uygulamaya başlayacağı ifade edilen
haberde, şöyle denilmektedir: “Türkiye'de insan haklarına saygı gösterilmesi
yolunda yapılan mücadeleye biz de katılmalıyız, dayanışmada bulunmalıyız.
Ancak, bütün bu yazdıklarıma milliyetçiler sevinmesinler. Bu sorunun çözümü
için tek yol, Yunan halkının Türk halkına dostluk eli uzatması ve Türkiye'nin
biran önce AB üyesi olması için Türkiye'ye destek verilmesidir.”