11/12/2001     

         

 

            ANKARA, 11/12(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  10 Aralık 2001 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

            ALMANYA BASINI:

            Stuttgarter Nachrichten gazetesinin (10/12) "Öteki  Türkiye" başlıklı ve Thomas Seibert imzalı Internet'ten  sağlanan yazısında, Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinden  söz edilmekte, tüm sorunlara rağmen artık bu yoldan dönüş  olmadığı dile getirilmektedir. Yazıda, Helsinki'den sonra  geçen iki yılın değerlendirmesi şu şekilde yapılmaktadır:  “Türkiye'ye AB adaylığını tanımak doğruydu. Bu adayın inatçı  ve zor bir aday olduğu da doğrudur. Türkiye'nin ekonomisi  batmış, insan hakları durumu feci ve başkentin siyasi kültüründe  despotik eğilimler, taşracılık ve tehlikeli komplo teorilerine  merak mevcut. Türkiye'nin Aralık 1999'daki Helsinki Zirvesi'nde  resmen AB adayı olarak tanınmasından bu yana, bu kararın akıllıca  bir karar olup olmadığı konusunda yoğun tartışmalar yaşanıyor.  Bu süre zarfında Ankara, Türkiye'ye kuşkuyla bakanlara kendi  eliyle çok koz verdi. Buna rağmen Türkiye'nin AB adaylığının  tanınması hem Türkiye hem de AB açısından doğru bir adımdı.”  Siyasi arenada, bir takım reform girişimlerine rağmen,  “ödevlerin” gereğince yerine getirilmediği iddiasına yer  verilen yazıda, bu reform kararlarının, Laeken'de yapılacak  AB zirvesi öncesinde Türkiye'nin konumunu düzelteceği  şeklindeki “inanış”tan kaynaklandığı ifade edilmektedir.  Ecevit ve diğer milliyetçiler için önemli olanın, Türkiye'nin  dönüşümü değil, siyasi manevralar olduğu görüşünün aktarıldığı,  “esaslar sözkonusu olduğunda frene basılmaya devam edildiği”  kaydedilen yazıda şöyle denilmektedir: “Ancak yine de Helsinki  Zirvesi bir şeyi değiştirdi. Artık Türk siyasetçiler hem dış  hem de iç siyaset alanında AB üyeliği hedefiyle değerlendirmeye alınıyorlar. Şimdilerde Türk kamuoyunda AB yandaşları değil,  Avrupa'ya kuşkuyla bakanlar kendilerini haklı çıkarmaya çalışmak zorundalar. Ayrıca kararlaştırılan reformlar, bazı hükümet  siyasetçileri tarafından hesaba katılmamış olan bir iç dinamik oluşturuyor. Buna göre reform karşıtları bunların yasalara  dönüşmesini engellemeye çalışsa da Anayasa değişiklikleri  şimdiden etkisini göstermeye başladı. Örneğin geçtiğimiz  hafta Türk mahkemeleri değişen Anayasa maddelerine atfen  bir idam kararını kaldırdılar.”

            Frankfurter Allgemeıne Zeıtung'da (10/12) "Atina'nın  'Evet'ini Beklerken/ Türkiye ve AB Arasındaki Acil Müdahale  Gücü Uyuşmazlığı Hala Ortadan Kalkmış Değil" başlığı ve Horst  Bacia imzasıyla yayımlanan yorumda, Türkiye ile Acil Müdahale  Gücü konusunda varılan uzlaşmayla ilgili olarak “Yunanistan'ın çekincelerinin” yeni zorluklar yarattığı bildirilmektedir.  Konuyla ilgili olarak Belçika Dışişleri Bakanı ve AB Komisyonu  Dönem Başkanı Louis Michel'in çok kızgın olduğu belirtilen  yazıda, AB Dışişleri Bakanları toplantısında Atina'nın  "itirazları" ortadan kaldırılmazsa, bu kez Brüksel'deki  Laeken Şatosu'nda toplanacak devlet ve hükümet başkanlarının  bu sorunla ilgilenmelerinin gerekeceği kaydedilmektedir.  Türkiye-Yunanistan arasındaki yakınlaşmaya rağmen, Kıbrıs  ve Ege'deki kıta sahanlığı konularında hala sorunların  yaşandığı hatırlatılan yazıda şöyle denilmektedir: “Ortak  söz ve katılım hakları sorununda da uzlaşma belgesi Türkiye'nin taleplerinin ötesine geçiyor. Ankara bu sorunda 1999 yılında  Washington'da yayımlanan NATO zirvesi bildirgesine atıfta  bulunmuştu. Şimdi uzlaşma belgesinde, AB üyesi olmayan bir  NATO müttefikinin, AB'nin gerçekleştirmeyi planladığı otonom operasyonların kendi coğrafyasına yakın bölgelerde olması  ya da kendi güvenlik çıkarlarına dokunması durumunda, bu  müttefik ile AB arasında müzakerelerin yapılması öngörülüyor.  Yapılacak müzakereler sonrasında da katılım konusuna karar  verilecek. Bu durum da, istemesi halinde birlik üyesi olmayan  müttefiğin bir AB operasyonuna katılması anlamına geliyor.”

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (10/12) "Türkiye  Ekonomisindeki Durgunluğu Atlatıyor" başlığı ve Rainer  Hermann imzasıyla yayımlanan yazıda, Türkiye'deki ekonomik  krizden söz edilmekte, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanmakta  olan en derin ekonomik gerilemenin aşılmak üzere olduğu ifade edilmektedir. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş'in,  yükselme trendinin yerleştiğini belirterek iyimser açıklamalarda bulunduğu, bu iyimserliği finans piyasalarının da paylaştığı  belirtilen yazıda, Türkiye'nin, Avrupa Acil Müdahale Gücü ve  Kıbrıs ihtilafı konularındaki olumlu gelişmelerle AB'ye yakınlaşma  için ciddi sinyaller göndermesinin de buna katkısı olduğu ileri sürülmektedir. Yazıda, ABD Savunma Bakanı Powell'ın Ankara'ya,  Türk tekstil ürünlerine uygulanan kotanın kaldırılması için  girişimde bulunma sözü verdiği, bu arada Türk hükümetinin,  kamu kurumlarında çalışan 50 yaşın üstündeki tüm görevlileri  erken emekli edeceğini açıkladığı, bu durumda olan 39 bin  kişinin olduğu, Uluslararası Para Fonu'nun ise en az 100 bin  kişinin işten çıkarılmasını istediği aktarılmaktadır.

            Frankfurter Rundschau gazetesinin (10/12) "Kıbrıs'ın Büyük  Şansı" başlıklı ve Gerd Höhler imzalı yazısında, Kıbrıslı Rum  Lider Glafkos Kleridis ile            Kıbrıslı Türk Lider Rauf Denktaş'ın  görüşmeleri bağlamında Kıbrıs sorunu ele alınmaktadır. AB'ye  katılım müzakerelerinin Kıbrıs sorununun çözümü için bir  katalizör işlevi göreceği ileri sürülen yazıda, bu görüşmenin,  sorunun çözümü için önemli bir adım olduğu vurgulanmaktadır.  Türkiye'nin konuya bakışına da yer verilen yazıda, Türkiye'nin  adayı “ilhaktan” söz etmesiyle, kendi AB perspektifinin önünü  tıkamış olacağı ifade edilmektedir. AB'nin de hiçbir “şantaja”  alet olmadan, adanın üyeliğine Kıbrıs sorunu çözüme kavuşsun  ya da kavuşmasın, evet demesinin doğru olacağı vurgulanan  yazıda şöyle denilmektedir: “AB buna rağmen, katılım sürecini  çözümü sağlayacak bir araç olarak kullanmak için her yolu  denemek zorundadır. Kıbrıs'ın ortasından geçen Yeşil Hat  sadece siyasi bir tarihi ayrılık değil, ekonomik açıdan da  bir kabul edilemezlik anlamındadır. Adanın Kuzey-Türk  kesimindeki kişi başına düşen gelir, güneydeki Rum  tarafındakinin üçte birinden daha az. Kıbrıslı Rumların da  bunda pek suçsuz olduğu söylenemez. 60'lı yıllarda koydukları  ekonomik ambargo ile Türk toplumunu yoksulluğun kollarına  attılar... Kıbrıslı Türkler'in Anavatan'dan ekonomik anlamda bağımlılığından vazgeçip, adadaki Rumlara katılarak ve onların  yürüdüğü AB yolunda ilerlemeleri daha doğru olur. Denktaş da  bunun bilincinde... Eğer bir uzlaşma sağlanacaksa, bunun için  iki tarafın da taviz vermesi gerekecek. Geçmişte Kıbrıs'ın  gerçek sahibi rolünü oynayan Kıbrıslı Rumlar, Türk azınlığa  tepeden baktılar. 1974 yılında, milliyetçi Yunanlıların darbe  girişimi ve Kıbrıs'ı Yunanistan'a ilhak etme denemesi Türkleri  işgale kışkırtan nedenlerdi. Geleceğin Kıbrıs'ında, Kıbrıslı  Rumlar bir Türk Cumhurbaşkanı ya da Dışişleri Bakanı tarafından  da temsil edilebilecekler. Buna alışabilmek çokları için zor  olacak. Kıbrıslı Rumlar, Türk toplumunun gerek duyduğu güvence  ihtiyacına da anlayış göstermek zorundalar. Çok sayıda Kıbrıslı  Türk, hala 60'lı yıllardaki kanlı etnik uzlaşmazlığı anımsıyor.  Ve varlıklı Rumlar'ın güçlerini kullanıp kuzeyi satın almalarından endişeleniyorlar. Bu yüzden yer paylaşımı ve geniş çapta özerklik  yakın bir gelecekte iki toplum için de geçerliliğini korumak  zorunda. Ama Rauf Denktaş da artık düşünce tarzını değiştirmek  zorunda. Şimdiye dek adanın kuzeyine oldukça sınırsız bir şekilde  hükmeden Denktaş, devlet mekanizmasını, kamu yönetimini ve adli  makamları kendi adamlarına kontrol ettiriyor. Kuzey Kıbrıs bölgedeki  en büyük kara para aklama yeri konumunda. Kimi siyasetçiler için  de böylesine bol kazançlı alışverişlerin birleşmiş bir Kıbrıs'ın  AB'ye üye olması ile şüphesiz sonu gelecek. Siyasi yaşama da  şeffaflık getirmek zorunlu olacak. Şimdiye dek muhalefet  gruplarının seslerini çıkarmaları pek mümkün olmadı. Rauf  Denktaş için Kıbrıs sorununun çözümü iktidar ve etki kaybıyla  bağlantılı. Ama çözüm bununla da kolay olmayacak.”

            Der Spiegel dergisinin (10/12) "Boğaz'da Yön Değişikliği"  başlıklı yazısında, Türkiye'deki son gelişmeler ele alınmakta,  Kıbrıs konusundaki gelişmelerle aynı zamanda Acil Müdahale Gücü  konusunda varılan uzlaşma ve Irak konusunda da bir değişikliğin  ortaya çıkmasından söz edilmektedir. Yazıda, Ankara'daki askeri  yönetimin bugünlerde Türk dış ve güvenlik politikasında köklü  bir değişime gittiği belirtilmekte, Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu'nun, "Yeni şartlar yeni değerlendirmeleri gerektirebilir" açıklamasına dikkat çekilmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Colin  Powell'ın ziyaretinin önemine de işaret edilen yazıda, mevkidaşı  İsmail Cem ve Ankara'daki askeri yöneticilerin dile getirdikleri  istekleri aktarılmaktadır: “Afganistan'da görev alacak bir barış misyonunun başına geçme teklifini tekrarlayan Türkler, Türk  birliklerinin, kriz bölgesi Hindukuş'ta düzeni sağlamak için  talimat bekledikleri yinelendi. 1993 yılında Somali'de BM'nin  'UNOSOM II Operasyonu'nu yürüten de Çevik Bir adındaki bir  Türk generali idi. Powell, 'Türkiye'nin Afganistan konusundaki  geleneksel önemli rolünü' överek hemen detaylara geçti ve hem  bir barış gücünün oluşumu hem de Afganistanlı güvenlik güçlerinin Türkiye'de eğitilmesi konuları tartışıldı. Ankara'nın, ABD'nin  stratejik çıkarlarıyla uyumlu olarak dış politikasını yeniden yönlendirmesinin arkasında yatan neden ise, ekonomik krizle  sarsılmaya devam eden Türkiye, eskisinden daha fazla IMF  serumuna, dolayısıyla da Amerikan hazinesine muhtaç. Ankara'nın  IMF'ye borcu geçtiğimiz 12 ay içinde 19 milyar dolar arttı.  Geçtiğimiz Salı gününden bu yana ise, 10 milyar dolar daha ek  kredi verilmesi için görüşmeler yapılıyor.”

            AVUSTURYA BASINI:

            Der Standard gazetesinde (10/12) "NATO, AB İle İşbirliğine  Hazır" başlığı ve Thomas Mayer imzasıyla yayımlanan yazıda,  Türkiye'nin, NATO'nun sonbahar toplantısı çerçevesinde, NATO  Konseyi'nde AB ile NATO arasında bir anlaşmanın yapılmasını  bir yıldır önleyen bloke edici tutumundan vazgeçmesiyle birlikte  Avrupa Ordusu'nun NATO'nun kaynaklarından yararlanabileceği ve  böylece NATO ve Avrupa Birliği'nin, AB'nin kriz önleyici askeri birliklerinin 2003 yılından itibaren kurulmasını sağlayacak  “önemli bir adım attığı” bildirilmektedir. Türkiye'nin, Avrupa  Ordusu konusuyla AB'ye üye olma isteği arasında bir bağlantı  kurduğu, AB'nin askeri mercilerinde söz hakkına sahip olmak  istediği, ama bunun reddedildiği belirtilen yazıda, yeni  varılan uzlaşmaya göre, AB'nin Türkiye'ye bir "güvenlik  garantisi" vermek zorunda olduğu vurgulanmakta, ayrıca askeri  birliğin, "AB üyesi olmayan Avrupalı NATO ülkelerinin, coğrafi  olarak yakınlarında gerçekleşen ya da Türk çıkarlarını  etkiyebilecek nitelikte olan harekatlar konusundaki  endişelerini" gözönünde bulunduracağını temin ettiğine  işaret edilmektedir. Bununla, Türkiye ile Yunanistan arasında,  Ege'deki adalar ve Kıbrıs konusundaki anlaşmazlıkların kastedildiği,  bu anlaşmanın kesinleşmesinin, Türkiye'nin AB'de nüfuz kazanmasına  karşı çıkan Yunanistan'ın onayına bağlı olduğu hatırlatılan yazıda,  AB Dışişleri Bakanları Konseyi'nin pazartesi günü bu konuda  görüşeceğine dikkat çekilmektedir.

            KIBRIS RUM BASINI:

            Simerini gazetesinin (10/12) “Kaba Şaka” başlıklı yorumunda,  gazeteci Mehmet Ali Birand'ın televizyon aracılığıyla Denktaş'ın  bir daha konfederasyondan bahsetmeyeceği şeklindeki sözlerine  atıfta bulunulmakta, bu görüşün çok mantıklı göründüğü, aynı  zamanda çok da tehlikeli olduğu ifade edilmektedir. KKTC  Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın, Libya ve Mısır konfederasyonu  örneğinde olduğu gibi, "iki halkın egemenliği", "iki devletin  ortaklığı" ve "merkezi hükümete sahip olacak tek uluslararası  şahsiyeti" ifadelerini kullanarak Rum kesimiye dalga geçtiği  ve alay ettiği ileri sürülen yorumda, gelişmeler konusunda  kutlamalar yapmanın doğru olmadığı kaydedilmektedir. AB ile  üyelik görüşmelerinde Kıbrıs heyetine Başkanlık eden Yorgo  Vasiliu'nun, "Kleridis-Denktaş görüşmesinden sonra Türk  tutumunun değiştiği konusunda herhangi bir belirti yoktur.  Aksine bu tutumun daha da uzlaşmaz olduğunu tespit ediyoruz"  şeklindeki açıklamasına yer verilen yorumda, “Her halükarda,  Ankara'nın sahnede başarılı bir şekilde manevra yapmasından  dolayı, kötü gelişmelerle karşı karşıya kalmamız olasıdır.  Hiçkimse haysiyetimize hakaret edecek başka olayların  gerçekleşmesini engelleyemez. Federasyon olarak  isimlendirecekleri bir konfederasyon çözümünü sunmaları  hiç süpriz olmayacak” denilmektedir.

            YUNANİSTAN BASINI:

            Ta Nea gazetesinin (10/12) "Yunanistan'ın Bekleme Oyunu"  başlıklı ve İrini Karanasopoulou imzalı yorumunda, Atina'nın,  Avrupa Ordusu ile ilgili İngitere-Türkiye anlaşması konusunda  bekleme taktiği uyguladığı, konuyla ilgili olarak ABD ve AB'nin Yunanistan'a baskı yapmasının beklendiği ifade edilmektedir.  Brüksel'de yapılacak AB Dışişleri Bakanları toplantısında,  ABD, İngiltere ve Türkiye arasında yapılan anlaşma metninin  gündeme getirileceği ve söz konusu anlaşma metnini İngiltere  Dışişleri Bakanı'nın izah edeceği bildirilen yorumda, İngiltere  Dışişleri Bakanı'nın, anlaşma metnini Yunanistan dışında tüm  AB üyesi ülkelerin destekleyeceğinden emin göründüğü ifade  edilmektedir. Üçlü anlaşmanın lehinde olanların, Türkiye'nin,  söz konusu anlaşmayla AB'nin NATO altyapı tesislerini kullanmasına  "veto" kullanmayacağı ve böylelikle Avrupa Ordusu'nun saptanan  takvime göre faaliyetlerde bulunabileceği görüşünü savunacakları  dile getirilen yorumda, Yunan Dışişleri Bakanlığı'na yakın  çevrelerin ise, toplantıda, uzlaşma yanlısı bir çözüm  bulunmasını beklemedikleri ve konunun Laeken'de yapılacak  AB Zirvesi'nde ele alınacağına inandıkları kaydedilmektedir.  Yorumda, Atina'nın bekleme taktiğinin ardındaki nedenler  şöyle sıralanmaktadır: “Simitis, AB zirvesinin, Yunanistan'ın  14'lere karşı tek başına kalacak bir çekişmeye dönüşmesini  arzu etmiyor. AB Zirvesi'nde görüş ayrılığının çıkması,  Yunanistan'ın tek başına kaldığı izlenimi yaratması muhtemeldir.  Aslında Yunanistan, Avrupa Ordusu'nun kurulmasını diğer AB  üyesi ülkelerden daha fazla arzu ediyor. Bir başka neden de  zirveye çok az bir zamanın kalmasıdır. Zaman yeterli olsaydı  Yunanistan, bazı AB üyesi ülkelerin benimsediği tutumu  değiştirme olanağını elde edebilecekti. Ocak ayında Kleridis  ile Denktaş arasında gerçekten de görüşmeler başlarsa,  Türkiye'nin ve Kıbrıslı Türklerin bugüne kadar izlediği  tutumun değişip değişmeyeceği bir başka nedendir. Yunanistan'ı ilgilendiren konularda olumlu bir gelişme kaydedilirse,  Yunanistan'ın Avrupa Ordusu konusunda Türkiye'ye karşı daha  ılımlı bir tutum benimsemesi muhtemeldir.”

            Ethnos gazetesinin (10/12) "Kıbrıs'ın AB Üyeliği Anahtar"  başlıklı yorumda, Çalışma Bakanı Reppas'ın gazeteye verdiği  özel demeçten söz edilmekte, Reppas'ın Kıbrıs konusundaki  “Kıbrıs sorununda yoğun bir hareketlenme var. Kıbrıs sorununda  müzakereler başladığı zaman Yunanistan taviz verecek mi?”  sorusuna verdiği şu yanıtı aktarılmaktadır: “Helsinki Anlaşması  Yunanistan için büyük bir başarıdır. Helsinki Anlaşması  AB-Türkiye ilişkilerinin sınırını ve Kıbrıs'ın AB'ye üyelik  rotasını çizmektedir. Bu rota değişemez. Türkiye'nin gösterdiği  tepki hükümetimizin siyasi alandaki başarısını kanıtlıyor.  Kıbrıs sorunu 1974 yılından bu yana bugün bulunduğu aşamadan,  daha iyi bir aşamada hiç bir zaman bulunmadı. Karşı tarafın  hareketleri bizi yanıltmamalıdır. Yunanistan ve Kıbrıs, Kıbrıs  sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulunmasını arzu ediyor.  Kıbrıs sorununa siyasi bir çözüm bulunması Kıbrıs'ın AB'ye  üyeliğiyle kıyaslanamaz.”

            To Vima gazetesinde (10/12) "Karamanlis: Türkiye'nin  Avrupa Ordusu'nun Planlarına Karışması Yunanistan Tarafından  Kabul Edilemez" başlıklı ve V. Hiotis imzasıyla yayımlanan  YDP Başkanı Karamanlis'le yapılan mülakatta, Karamanlis'in,  Kıbrıs konusu ve Kleridis ile Denktaş arasındaki görüşme ve  Avrupa Ordusu'yla ilgili olarak görüşleri aktarılmaktadır:  “Konuya değişik bir şekilde yaklaşalım. Gelişmeler kaydedildiği  nereden biliniyor? Denktaş taktiğini -öyle ise eğer- neden  değiştiriyor? 25-30 yıldan bu yana bilmediği konuları şimdi mi  öğrendi? Asıl konu, gerçekten BM kararları temelinde çözüm bulma  niyetinin olup olmadığıdır. Bu konu üzerinde ısrarla duruyorum,  çünkü çözüm arama, çözüm oluşturmuyor. Maksat, Kıbrıs konusunu  kapattıktan ve AB üyesi yaptıktan sonra rahat etmek değildir.  Rahat edemeyeceğiz! Çözüm hakkaniyete uygun ve kalıcı bir çözüm  değilse, ilerlemeyecek, biz de tabii ki bu tür bir çözümü kabul edemeyeceğiz. Demek ki aslında belirlenmesi gereken husus,  Türkiye, Kıbrıs'ın AB üyeliğine yaklaşması nedeniyle olumlu  izlenimler yaratma çabasında mı bulunuyor, yoksa gerçekten  taktik mi değiştiriyor?.. Avrupa Ordusu'nun planlarına  Türkiye'nin herhangi bir şekilde karışması, Yunan tarafından,  Yunan hükümeti tarafından, Yunanistan tarafından kabul edilemez.  Bu konuda görüşlerim kesindir. Geriye doğru bir tek adım bile  atmam. Merhum Konstantinos Karamanlis AB'ye katılmamız yönünde  20 yıl süren bir mücadele verdi. Bunu özellikle ulusal güvenliğimiz  için yaptı. Bu yararı iptal etmeyeceğiz. Bu konuda geri adım atma  ya da uzlaşma payları yoktur.”

            Elefterotipia gazetesinin (10/12) "Kıbrıs Konusundaki  Türk Politikası Değişiyor mu?" başlıklı ve Vagelis Vlasopoulos  imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan yorumunda,  Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunmasının Türk-Yunan ilişkilerini  de etkileyeceği dile getirilmekte, ancak Kıbrıs sorununun çözümü  konusunda şimdiden iyimser olmak ve olumlu gelişmelerden bahsetmek  için erken olduğu ifade edilmektedir. Kıbrıs sorunun çözümü  konusunda Türkiye'de görüş ayrılıklarının yaşandığı ve Avrupa  yanlısı politikacılar, askerler ve ekonomi çevrelerinin,  Türkiye'nin izlediği tutumu değiştirmesi gerektiğini gündeme getirdiklerine işaret edilen yorumda, özellikle AB'nin güçlü  ülkelerinin, Türkiye istese de istemese de Kıbrıs'ın AB'ye  üye olacağını bildirmelerinin, Türkiye'yi ciddi şekilde  düşündürmeye başladığı, AB'nin bu yöndeki görüşüne hem  Washington, hem de Yunanistan'ın katıldığı belirtilmektedir.  Türkiye'nin, bugün büyük bir ikilemle karşı karşıya bulunduğu  kaydedilen yorumda şöyle denilmektedir: “Türkiye ya Avrupa  rotasını izleyecek, ya da tecrite sürüklenecek. Türkiye, Avrupa  rotasını tercih etmesi halinde, iç cephede köklü ve tehlikeli değişiklikler yapmak zorunda kalacak. Tecrit edilmeyi tercih  etmesi halinde ise, daha da kötü bir durumla karşı karşıya  kalacak ve geleneksel dostları olan ABD ve Avrupa tarafından  dikkate alınmayacak. Dengeler değişmiş bulunuyor ve Türkiye'nin  rolü sürekli önemini kaybediyor. Daha önce vurguladığımız gibi  iyimser önyargılarda bulunmamız için vakit henüz erkendir. İyimserliğimizi, Kıbrıs sorunundaki gelişmeler belirleyecek.”

11/12/2001   14:59:53

             

           

                    ESKİ SAYILAR