22/01/2002     

         

           

            ANKARA, 22/01(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  21 Ocak 2002 tarihlerinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

            ALMANYA BASINI:

            Stuttgarter Zeitung'da (21/10) "Kürtçe Eğitim Talep  Edenler Hapse Atılacak" başlığı ve Jan Keetman imzasıyla  yayımlanan ve Internet'ten sağlanan bir yazıda, geçtiğimiz  günlerde ülke genelinde 10 binin üzerinde öğrenci,  üniversiteli ve ebeveynin, Kürtçe eğitim talep eden  dilekçeler verdikleri, ancak çoğu dilekçenin işleme bile  konmadığı ve bunun yerine, Türk makamlarının, dilekçe  verenlere karşı harekete geçtiği, şu ana kadar 75 dilekçe  sahibinin tutuklandığı ve bu insanların, bir terör örgütünü  desteklemekten yargılanacakları, yine çok sayıda insanın  tutuklandığı, serbest bırakılanların da, bu tür bir davanın  tehdidi altında oldukları bildirilmektedir. Gelişmeler üzerine,  İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen'in yayımladığı bir genelgede,  Anayasa gereği sadece Türkçe eğitime izin verildiği konusunda  yetkili makamları uyardığı ve bu taleplerin bir PKK kampanyası  olduğunu belirttiği kaydedilen yazıda, bu gerekçeyle “Türkiye'nin,  Kürtçe kullanıma yönelik daha çok özgürlük taleplerini kestirip  attığı” ileri sürülmektedir. Yazıda, “Türkiye'nin durumunun  can sıkıcı olduğu”, çünkü bu yıl AB'ye yakınlaşma konusunda  ilerlemek isteyen Türkiye'nin, yerine getirilmesi gereken  kriterler arasında, azınlıklara anadilde eğitim hakkının  verilmesinin de yer aldığına dikkat çekilmekte, “Ancak   Ankara'da henüz Kürtlerin bir azınlık olup olmadığı bile   kesinleşmiş değil. Bu bakış açısıyla Brüksel'de başarı kazanmak  çok zor gibi görünüyor” denilmektedir.

            Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung'un (21/10) "Ankara,  ABD'de Değer Kazanıyor" başlıklı ve Rainer Hermann imzalı  yazısında, Başbakan Bülent Ecevit'in ABD ziyareti ele alınmakta,  bu bağlamda, ABD-Türkiye-Yunanistan-AB ilişkilerinden söz  edilmektedir. ABD ziyaretinin Türkiye açısından başarısının  dile getirildiği yazıda, ABD'nin Türkiye'ye ilgisinin arttığı,  zira ABD'nin Türkiye'ye ihtiyacının olduğu ileri sürülmektedir.  Avrupa ile Orta Doğu petrolünün geçiş noktasını oluşturan  Ankara'nın, Washington için vazgeçilmez hale geldiği, Amerikan  bombardıman uçaklarının Afganistan'a havalandıkları Türk  İncirlik Üssü'nden Kuzey Irak hava sahasının kontrol uçuşlarının  da gerçekleştirildiğine işaret edilen yazıda, ancak iki müttefik  arasında, terörle mücadele kapsamında Irak'a askeri operasyon  düzenlenip düzenlenmemesi konusunda köklü bir görüş ayrılığı  olduğuna da dikkat çekilmektedir. Örnek bir ülke olmak isteyen Türkiye'nin, dengelerin oturmadığı bir bölgede şimdiden bir  istikrar faktörü olarak kabullenilmiş bulunduğu kaydedilen  yazıda, “Bölücülere ve İslamcı teröristlere karşı uyguladığı  siyasette de haklılığının onaylandığını gören Ankara, 11  Eylül'den bu yana geçmişte Türk aşırı uçlarını barındıran  Avrupa'daki birtakım ülkelere özgüven içinde parmağıyla işaret  ediyor” denilmektedir. Yazıda, Ankara'nın, son dönemde kazandığı  özgüvenle geçmişteki katılaşmış dış siyasetinden de sıyrıldığı,  bu durumun ise büyük ölçüde, 1997 yılından bu yana Türk  diplomasisini seleflerinden daha esnek bir şekilde yürüten  Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in başarısı olduğu vurgulanmakta,  ancak, hiç şaşmadan Türkiye'yi AB'ye götürme hedefinde ilerleyen  bakan Cem'in de, şimdiye dek Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk'ün  batılaşma çabalarının doğal sonucu olan bir yandan AB üyesi  olmak diğer yandan milli egemenliklerden vazgeçmemenin  oluşturduğu tezadı bertaraf edemediği ifade edilmekte ve şöyle denilmektedir: “En azından Yunanistan'la yakınlaşma, Atina'nın  AB adayı Ankara'nın yolunda artık engel teşkil etmemesine,  aksine adaylık sürecini desteklemesine neden oldu. Kısa bir  süre önce, Yunanistan'ın 'Ankara Belgesi'ni kabul edilemez  diyerek geri çevirmesi nedeniyle ilişkiler darbe yedi. Söz  konusu belge üzerinde ABD, İngiltere ve Türkiye, Türkiye'nin,  NATO'nun olanaklarından faydalanmak isteyen AB Savunma ve  Güvenlik Politikası'nda yer alması konusunda anlaşmışlardı.  Yunanistan, Türkiye'nin, AB'nin Ege'deki Yunan karasularında  yapacağı tatbikatları da veto etmesinden endişe duyuyor. Söz  konusu veto hakkını şimdiden NATO müttefiki olarak kullanan  Türkiye, bunu da Yunanlıların devletler hukukuna göre iddia  ettikleri bazı adalar üzerindeki kıta sahanlığı haklarını  kabul etmediği gerekçesine dayandırıyor. 

            Türkiye henüz Kopenhag kriterlerini yerine getirmeden,  siyasi bir ayrıcalık gösterileceğini umarak, katılım  müzakerelerini başlatması için AB'ye baskı yapıyor. Oysa  birçok siyasi reform hala gerçekleştirilmiş değil. Sevindirici  ilerleme kaydedilen bir konu ise Kıbrıs. AB, Türkiye'den,  adadaki bölünmüşlüğün aşılması için yapıcı bir şekilde  katkıda bulunmasını talep ediyor. Ankara ise, Kıbrıs sorununun  çözümünden önce adanın AB'ye üye olması durumunda, kendi  üyelik şansının tamamen azalacağından endişe ediyor.”

            KIBRIS RUM BASINI:

            Fileleftheros gazetesinin (21/19) "AB, Kıbrıs İçin Temel  Umuttur" başlıklı ve Hristakis Katsambas imzalı yorumunda,  AB'nin Siyasi İşler Raportörü Andreas  Barsoni'nin Kıbrıs  konusundaki son raporundan söz edilmekte, söz konusu rapordaki  ifadelerin, Kıbrıs sorununa adil bir çözüm bulunması konusundaki  umutların AB'ye dayandığı değerlendirmesini bir kez daha teyit  ettiği belirtilmektedir. Andreas Barsoni'nin, “Kıbrıslı  Türklerin Denktaş karşısındaki bunalımlarının yeni biçiminden,  Kıbrıslı Türklerin bunalmalarından, Kıbrıslı Türklerin tecritten  dolayı acı çekmelerinden ve Türkiye'nin, “işgal” altındaki  topraklara yönelik ekonomik yardımını azaltmasından da  bahsettiği belirtilen yazıda, Barsoni'nin, “işgal” topraklarının Türkiye'ye ilhak edilmesi yolundaki tehditleri de yanıtlayarak,  "Böylesi bir önlem, Türkiye'nin AB ile olan üyelik müzakerelerini engelleyecektir" dediğine işaret edilmekte ve şöyle denilmektedir: “Barsoni'nin bu değerlendirmeleriyle ilgili olarak çekinceli  davranma hakkına sahibiz, çünkü Kıbrıs Türk siyasi liderliğinin  AB'nin işleyişi ve hedeflerini bilmediğini biliyoruz. Türk  politikası, AB'nin işleyişi ve hedeflerini bilmemekten  kaynaklanmıyor. Türkiye, AB üyelik sürecimize karşı mücadele  veriyor; çünkü Kıbrıs karşısındaki politikasının, AB'nin  hedefleri ve ilkeleriyle savaştığını biliyor. Her halükarda  Andreas Barsoni'nin görüşleri, AB'nin, nüfusumuzun tamamı için  Kıbrıs sorununa adil bir çözüm bulunmasıyla ilgili temel  umudumuz olduğu izlenimimizi haklı çıkarıyor.”

            Fileleftheros gazetesinde (21/10) "Uluslararası Konjonktür  Çözüm İçin Uygundur" başlığı ve Dimitris Çebelekis imzasıyla  yayımlanan bir yorumda, Kıbrıs sorununa çözüm sağlayacak  fikirlerin oluşmasını teşvik edecek ölçüde bir iyimserliğin  gerekli olduğu vurgulanmakta, çünkü bugünkü uluslararası  konjonktürün iyimserliği haklı gösteren işaretlere sahip  olduğu kaydedilmekte ve uluslararası ortamda konjonktürün  taslağı şu şekilde çıkarılmaktadır:

            -"NATO geçmişte sahip olduğu jeo-stratejik önemini  kaybetti. Avrupa'da artık tehdit yoktur. Jeo-stratejik  ilgiler artık Asya ve başka yerlere kaymıştır.

            - Türkiye, NATO'nun daha önce sahip olduğu önemi  kaybettiği andan itibaren, Batının jeo-stratejik çıkarlarındaki  eski gücünü büyük oranda yitirdi. Öte yandan Türkiye'nin,  içinde yaşadığı çok önemli zorluklar ve kendisine dostça  yaklaşmayan halklar tarafından kuşatılmış olması nedeniyle  desteğe ihtiyacı vardır. Bu dayanakları Avrupa'dan başka bir  yerde araması mümkün değildir.

            - Küresel güç ve küresel düzenin garantörü rolündeki   ABD'nin, yeryüzünün çeşitli bölgelerinde barışı koruması   çıkarınadır. Barışın korunması bugünkü küresel rolünü   güçlendirmekte, öte yandan enerji kaynaklarının güvenli  şekilde sevk edilmesini ve sermaye yatırımlarıyla dolaşımını  tehdit etmesi mümkün olan tehlikelerin asgariye indirilmesi  temel arayışıyla, ekonominin kesintisiz  küreselleşmesi  sürecini sağlamaktadır.

            - Birleşik Avrupa ilk aşamada, sahip olduğu siyasi söz  hakkıyla, ekonomik güç olarak "küresel oluşumdaki" yolunu  aramaktadır. Siyasi birliği ilerletiyor ve askeri yapısını  ve gücünü tasarlıyor. Bu askeri yapı ve güç tabii ki somut  ve belirlenmiş görevlere sahiptir; Avrupa'ya karşı herhangi  bir tehditle, hatta Türkiye tarafından Yunanistan'ın  sınırlarının tehdit edilmesi olasılılığıyla da ilgisi olmayan  görevler.”

            Yorumda, bu ortam açısından, “Kıbrıs'ın, AB üyeliğini  sağlamak durumunda olduğu, Türkiye'nin durumu değerlendirerek,  Kıbrıs vasıtasıyla genişlemeyi olduğu kadar, NATO vasıtasıyla  askeri yapıyı da etkileyerek Avrupa oluşumunda bulunmayı talep  edeceği, Yunanistan'ın, Kıbrıs'ın üyeliğinde sorun çıkması  halinde, Avrupa'nın genişlemesini ve aynı zamanda da askeri   yapıyı engelleme olanağına sahip olduğu, AB'nin, bir al-ver  sürecinde tabii ki mümkün olan en mantıklı ve dengelenmiş  çözümü aradığı, böylece genişleme ve askeri yapının kesintisiz  olarak uygulanabileceği” şeklinde bir değerlendirme yapılmakta  ve şu ifadelere yer verilmektedir: “Kıbrıs'ın AB üyeliği,  Kıbrıs'ın hayatta kalmasını sağlayacak yegane şeydir ve bu  bağlamda ne olursa olsun üyelik talep edilmelidir. Ege'deki  savaş konjonktürü ve Kıbrıs'ın pratikten çok teorik bir  aşamada bulunması. Ancak bütün tehditlere rağmen Ege'de  Türk-Yunan çatışması olmadı. NATO-AB örgüsü, böylesi bir  çatışmayı önlemek için çok güçlüdür. Türkiye mümkün olduğunca  şartlarını pazarlayacaktır. Ancak en sonunda anlaşmaya  varmaktan başka seçeneği de yoktur. Zaman sınırlıdır ve  kararlar 2002 yılı içinde alınmalıdır. ABD ve AB ivedi bir  çözüm için tabii ki baskı yapıyor. Kıbrıs için konjonktür  uygundur, ancak bilgece davranışlara ve hoşgörüye gereksinim  vardır. Çözümlerin, başrol  oyuncularının çekmecelerinde  tamamlanmış bir şekilde  durduğu aşikardır.

            Kıbrıs ve Yunanistan tarafından bilgece ve olgun   davranışlar sergilenmelidir. Böylece Kıbrıs'ın AB üyeliği   hiçbir durumda riske atılmayacaktır. Ulusun çıkarlarının  korunması, haykırışlarla ve türlü şikayetlerle değil, güçlü  karar alma merkezlerine yaratıcı katılımla sağlanacaktır.  Bugünün dünyası budur ve hiç kimse tarafından değiştirilemez.”

            YUNANİSTAN BASINI:

            Elefterotipia gazetesinde (21/01) "Biz Ne Aldık, Onlar  Ne Aldı?" başlığı ve Kira Adam imzasıyla yayımlanan yorumda,  Başbakan Ecevit ile Başbakan Simitis'in ABD ziyaretlerinden   sonra Türk-Yunan ilişkilerinde gelecekte izlenecek çizginin   net bir şekilde belirlendiği ifade edilmekte ve bu çizgi  şu şekilde belirtilmektedir:

            “1. Herşeyden önce şunu vurgulamak gerekir; Yunanistan   AB üyesi olmasına rağmen, Atina-Ankara-Washington üçgeni var   olmaya devam edecektir. Washington için Yunanistan, yararlı   bir müttefik olarak kalmaktadır. Ankara da, Afganistan ve  İslam dünyası için "örnek ülke" olmaktadır. Çünkü Türkiye   laik bir ülkedir.

            2. ABD, Türkiye'nin ekonomik bunalımı aşması için   Dünya Bankası ve IMF'den mali yardım almasına destek   verecektir. Ayrıca, Türkiye'nin ABD'ye olan savunma  borçlarının silinmesi söz konusudur.

            3. Öyle görünüyor ki, AB ile Türkiye arasındaki diken  niteliğindeki, insan hakları ve ordunun siyasete müdahalesi  Washington için önemli değildir. Başkan Bush, Başbakan Ecevit'e, Türkiye'nin AB'ye yakınlaşma sürecinin  devam etmesi gerektiğini vurgulayarak, Yunanistan'ın iki ülke arasındaki ilişkilerin  olumlu yönde gelişmesi yolunda üslendiği yükümlülükleri  hatırlattı.

            4. Başbakan Bülent Ecevit, ABD Başkanı'ndan Türk-Yunan  diyalogunu desteklemesini istedi. Dolayısıyla, iki ülke için  diyalog kelimesi gündeme gelmiş oluyor. Bilindiği gibi Bakanlar  Kurulu geçen gün yaptığı toplantıda, Türkiye ile diyalogun  daha da önemli konular içermesi doğrultusunda karar aldı.  Türk Başbakan ise, Ege'de "siyasi uzlaşmadan" bahsetti, böyle  birşey ilk kez ifade ediliyor. Herşey, iki ülkenin Ege konusunda   doğrudan bir diyalogun başlaması yolundaki iyi niyetini ortaya  koyacaktır.

            5. Ülkelerarası sınır sorunları üzerinde görüşmelerin   yapılması ve söz konusu sorunların çözümlenmemesi halinde,   2004 yılına kadar Lahey Adalet Divanı'na başvurulmasını öngören  Helsinki anlaşmasını gerekçe olarak gösteren Yunan hükümeti,  Türkiye ile derinlemesine bir diyalogun yapılması için adım  atacak.

            Atina, bu şekilde 12 mil konusunu da masaya getireceği   ve bu konuda Lahey'e gideceği izlenimini vermeye çalışıyor.  Ancak, Washington'da bulunan Başbakan Ecevit, Ege sorununun   siyasi olduğunu ve bu konuda Lahey'e başvuruyu reddettiğini   açıklayarak, şimdilik unutulmuş görünen Madrit Anlaşması'nı   gündeme getirmiş oldu.

            6. Başbakan Bülent Ecevit, Ege konusunda yaptığı  açıklamayla, yeni uluslararası koşullar çerçevesinde Ege'deki  statünün değişmesini istediğini ima etti. Bütün bunlar aslında,  Atina-Ankara arasında, Washington gözetimi altında yeni bir  diyalogun başladığını gösteriyor. Simitis hükümeti bu konuda, Yunanistan'da yıllardır süre gelen tabuları yıkarak Türkiye  ile diyaloga gitmeye hazırlanırken, Yunan hükümetinin kendisini  rahat ve güçlü hissettiğini söylüyor. Yunan hükümeti, söz  konusu diyalogun uluslararası hukuk çerçevesinde yapılacağını  da belirtiyor. Ankara ise, Ege'de statükonun yeniden düzenlenmesi  konusunda ısrarlı görünüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yunanistan,   Helsinki anlaşmasının arkasına saklanarak, Türkiye ile siyasi   diyaloga hazırlanıyor. Ancak söz konusu diyalogun sınırlarını   iki taraf arasında varılacak ya da varılmayacak uzlaşmalar   değil, yaklaşan seçimler belirleyecektir.”

22/01/2002   15:54:18

 

           

                    ESKİ SAYILAR