|
29/01/2002
ANKARA, 29/01(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 28 Ocak 2002 tarihlerinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yerverilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin (28/10) "Yunanistan, 'AB Gücü, NATO'dan Bağımsız Şekilde
Karar Alabilmeye Yetkin Olabilmeli' Diyor" başlıklı ve
Elena Becatoros imzalı haberinde, Yunanistan Savunma Bakanı
Yannos Papantoniou ve Amerikan Hava Kuvvetleri'nden General Joseph Ralston'ın, Atina'daki, Yunanistan'ın NATO'ya
katılmasının 50. yılı
kutlamaları sırasında yaptıkları açıklamalara
yer verilmekte, açıklamaların, ABD ile AB üyeleri
arasında konu hakkındaki görüş farklılığını ortaya koyduğu ifade edilmektedir. Avrupa'daki NATO Başkomutanının,
AB Gücü ile NATO'nun işbirliğinin
önemini vurguladığı, Yunanistan'ın
ise, AB Gücü'nün NATO'dan bağımsız bir şekilde
karar alabilmeye yetkin olması gerektiğini belirttiği kaydedilen haberde, şöyle denilmektedir:
"AB, NATO'nun katılmama
eğiliminde olacağı insani yardımlar ve barışın
muhafazası ile ilgili misyonlarda kullanmak üzere, NATO
imkanlarını kullanarak ayrı bir 60 bin kişilik güç oluşturmakta. NATO'nun AB üyesi olmayan üyesi Türkiye, geçen
iki yıl zarfında, kurulacak gücün NATO ekipmanlarına erişimini
engelleyerek gücün oluşturulmasını etkin bir şekilde
engellemişti. Neden olarak, AB gücünün, Türkiye'nin Ege ve Kıbrıs'taki çıkarlarına karşı kullanılma
ihtimalini öne sürüyordu.
Ancak Yunanistan, ABD, İngiltere ve geleneksel rakibi
Türkiye arasındaki, AB gücünün NATO imkanlarına erişimi hususundaki geçici anlaşma üzerine endişelerini ifade
etti."
ALMANYA BASINI:
Junge Welt gazetesinde (28/01) "Komiser'e Mektup" başlığı ve
Karin Leukefeld imzasıyla yayımlanan ve Internet'ten sağlanan bir
yazıda, Diyalog Topluluğu Koordinatörü Prof.Dr.Andreas Buro'nun Komiser Günther Verheugen'e yazdığı bir mektuptan
söz edilmekte, mektupta,
Buro'nun, Türkiye'de anadilde eğitim yapılması
için Brüksel'in ağırlığını koyması gerektiğini vurguladığı bildirilmektedir. Diyalog Topluluğu'nun; Günther
Grass, Jürgen Habermas,
Walter ve Inge Jens, Margarete Mitscherlich,
Horst-Eberhard Richter ve birçok başka kişinin,
"Türkiye'deki savaşa artık politik bir çözüm bulunması gerekiyor" inisiyatifine dayandığına işaret
edilen yazıda, yazılan bu
güncel mektubun sebebinin, Türkiye'deki okullarda
ve üniversitelerde Kürtçe eğitimin verilmesi amacıyla başlatılan kampanya olduğu kaydedilmektedir. Buro'nun,
Brüksel'in Türkiye'ye karşı çıkması gerektiğini savunduğu
ve "Türkiye bir AB devleti olmak istiyor. 'Kürtçe eğitim'
kampanyası ABD'de Martin Luther King'in ırk ayrımcılığına karşı
ortaya koyduğu 'sivil itaatsizlik' hareketiyle eşdeğer görülebilir.
Kampanya kaba kuvvete başvurulmaksızın yürütülüyor. Bu savaş, insan haklarının kabul edilmesi ve benimsenmesi için
yürütülen bir savaştır"
dediğine dikkat çekilen yazıda, Türkiye İçişleri
Bakanı Rüştü Kazım Yücelen'in tutumuyla ilgili olarak da, Buro'nun şu sözleri aktarılmaktadır: "Türk
siyasetçiler Kürtçe eğitim
talebini teröre mal ediyorlar. Küçük bir kesimin talep
ettiği anadilde eğitimi reddeden ve bu isteği teröre mal eden bir devletin AB'ye girmesi mümkün değildir. İnsan
hakları konusunda böyle
bir tutuma sahip bir ülke, çok kültürlü bir toplum
olan AB'nin hoşgörüsünü zedeleyebilir. AB yeni bir çatışma
meydana gelmeden Ankara'ya siyasi müdahalede bulunmalıdır."
Frankfurter Rundschau gazetesinin (28/01) "Kürtçe Tartışmasına Ankara'dan Sert Müdahale" başlıklı ve
Gerd Höhler imzalı yazısında,
Basler Zeitung'un (28/01) "Türkiye Eksik
Bir Şekilde Demokratikleşiyor" başlıklı ve Jan Keetman imzalı yorumunda da aynı konu yer almaktadır.
Die Welt gazetesinde (28/01) "Fransa AB'nin Genişlemesini Geciktirmek
İstiyor" başlığıyla yayımlanan Gerhard Gnauck'un eski
Polonya Dışişleri Bakanı Wladislaw Bartoszewski ile yaptığı mülakatta, AB'nin genişlemesi ve Türkiye-AB ilişkileri
konusu ele alınmaktadır.
Mülakatta, Polonya'nın en önemli aydınlarından
ve aynı zamanda yıllardan beri ülkesinin AB'ye hızlı entegrasyonuna güç veren politikacılardan biri olan
Wladislaw Bartoszewski'nin,
"Türkiye'nin AB adayı olarak ilan
edilmesi doğru muydu?" ve "Türkiye'nin laikleşmesinin AB içinde gerçekleşebileceğine inanıyor musunuz?" şeklindeki
sorulara verdiği şu yanıtları
aktarılmaktadır: "Bir Polonyalıya Türkiye'yi
sormak tehlikelidir. Türkiye-Polonya ilişkileri bizim bütün diğer ülkelerle sağladığımız ilişkiler içinde
en iyilerinden birisidir. Türkiye
Polonya'nın bölünmesini tanımayan
tek devletti. İkinci Dünya Savaşı'nda Üçüncü İmparatorluk
(Almanya) ile çok dürüst bir ilişkiye sahip olan Türkiye, aynı zamanda Polonya yanlısıydı. Kızıl
Ordu Weichsel nehrinin sağ
kıyısına vardığında ve top sesleri kentte
duyulurken, sadece iki diplomat Varşova'yı terketmemişti: Papalığın
Elçisi ve Türk Büyükelçisi. Türkiye'nin inatçı sempatisine ilişkin bu delilleri unutamayız... Türkiye
AB'nin şartlarını yerine
getirdiği müddetçe bir Polonyalı politikacının Türkiye'nin Avrupa
planlarını eleştirmeye hakkı yoktur. Bütün ülkeler
bu koşulları yerine getirmelidir. Türklerin dinamikliğine gelince:
Siz Polonya'nın Almanya'da yaşayan Türkler için sevilen bir
seyahat hedefi olduğunu biliyor musunuz? Binlercesi geliyor ve
onlar bizim Berlin'deki Büyükelçiliğimizin vize bölümü için çok iyi bir gelir kaynağı... Ordu radikal İslamı en sert
şekilde, cezaevleriyle, işkenceyle ve yok etmeyle takip ediyor ki bunu
desteklememiz mümkün değil. Bu tutum çok açıktır. Türkiye, kendini
İslam'a dayandıran terörizme karşı ABD'nin çok sadık bir müttefikidir. Türkiye NATO içindeki en Amerikan yanlısı
ülkedir ve bu noktada buluşuyoruz."
İNGİLTERE BASINI:
Reuter'in (28/01) "AB, Kıbrıslı Türklere Koşullu Yardım Önerisinde Bulundu" başlıklı ve Yves Clarisse imzalı
haberinde, üst düzey bir
AB yetkilisinin, Kıbrıs'ı yeniden birleştirmek için bir barış anlaşmasına ulaşılması halinde, Avrupa
Komisyonu'nun, Kıbrıslı
Türklere Kuzey İrlanda tarzı cömert bir yardımda bulunacağını
söylediği bildirilmektedir. Haberde, Komisyon'un 30
Ocak'ta, 2004 yılına kadar birliğe katılması beklenen ve 1974'den
bu yana Türk işgali altında bulunduğu iddia edilen KKTC
dahil 10 kadar yeni üyenin katılımını finanse etmek için sunacağı bir öneride, Kıbrıs için 2004-2006 yıllarında
bölgesel yardım olarak 25
milyar Euro ve doğrudan tarım ödemesi olarak da 10
milyar ayırdığı, ancak bölgesel harcamanın, kısmi bir barış anlaşması yapılırsa Kuzey Kıbrıs'taki 'etnik Türklere'
gideceği ifade
edilmektedir. Komisyon'un, bu cazip mali teşvikin, Kıbrıslı Rum
ve Türk toplumlarının liderleri Glafkos Kleridis ve Rauf Denktaş arasında bu ayın başında başlatılan doğrudan
barış görüşmelerini
canlandırması amacını taşıdığına işaret edilen haberde,
şu ifadelere de yer verilmektedir: "Denktaş, AB giriş görüşmelerini boykot etmişti ve BM kararlarında şekillenen
tek bir devlet altında iki
bölgeli, iki toplumlu gevşek federasyon yerine
iki eşit devletin oluşturduğu bir konfederasyon istiyor. Koşullu yardımlar öngören AB stratejisi, bölgeye verdiği
büyük para yardımıyla
1998'de Kuzey İrlanda'daki Katolik ve Protestan liderleri
arasında yapılan barış anlaşmasının gelişmesine yardımcı
olmuştu. Ancak Komisyon yetkilisi, Kıbrıs'ta, adada 30 bin askeri bulunan Türkiye'nin izni olmadan hiçbir şeyin
yapılamayacağını kabul ediyor... AB liderleri 1997'de, diğer kriterleri karşıladığı takdirde siyasi bir anlaşma
olmamasının Kıbrıs'ın
birliğe katılmasını engellemesine izin vermeyeceklerini açıkladılar.
Diplomatlar, bu yıl bir barış anlaşması yapılamaması halinde,
AB'nin, Kıbrıs sorununu içselleştirmeyi bırakıp böylece Türkiye ile ciddi bir kriz yaşanmasına engel olabileceği uyarısında
bulundular. 1999'da AB, Türkiye'ye üye adaylığı statüsü
verdi, ancak insan hakları siciliyle ilgili endişeleri yüzünden
henüz Ankara ile giriş görüşmelerine başlamadı."
İSVİÇRE BASINI:
Neue Zurcher Zeitung'un (28/01) "Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü Konusunda Tartışmalar" başlıklı
haberinde, son günlerde başlatılan
Kürtçe eğitim kampanyasına sert tepki gösterildiği
ileri sürülmekte,
söz konusu olaylar karşısındaki ilk
tepkinin, bu tür başvuruların "anayasaya aykırı olduğu"nu
ifade eden İçişleri
Bakanı Rüştü Kazım Yücelen'den geldiği, Bakan'ın,
vali ve jandarma komutanlarına yönelik yaptığı bir açıklamada, okullara yapılan Kürtçe eğitim başvurularını
"sivil
itaatsizlik" olarak tanımlayarak, PKK'nın bu strateji ile
Kürt kimliğini güçlendirmeyi amaçladığını ifade ettiği
bildirilmektedir. Aynı şekilde Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'ün de, okullarda Kürtçe eğitim talebini anayasaya aykırı
olarak değerlendirdiği belirtilen haberde, Anayasanın 42. maddesinde "Okullarda Türk öğrencilere anadil olarak Türkçe'nin
dışında başka bir dilde
eğitim verilemez" denildiğine dikkat çekilmektedir.
PKK'nın, bu eylemin kendisi tarafından başlatıldığını
inkar etmediği vurgulanan haberde, PKK yanlısı ve Almanya'da yayımlanan Özgür Politika gazetesinin, Kürtlere
yaptığı çağrıda, her
şehir ve köyde evlerinde ve işyerlerinde Kürtçe
konuşmalarını, gazete ve kitaplarını gelecekte Kürtçe olarak
basıp yayımlamalarını istediğine işaret edilmektedir. Konuyla
ilgili olarak kamuoyunda sıcak tartışmaların başladığı belirtilen
haberde, şu değerlendirmeye yer verilmektedir: "AB ile
yakınlaşma çerçevesinde geçtiğimiz sonbaharda anayasada yapılan
reformlarla ortaya çıkan gerçekten demokratikleşme umudu, bir darbe daha yemiş oldu. Parlamento Hukuk
Komisyonu'nun perşembe günü
hükümetin mini demokratikleşme paketini onaylamış olması,
Liberal çevrelerde, demokratikleşme sürecinde geri atılmış bir adım olarak niteleniyor. Aslında bu
demokratikleşme paketi ile
düşünce özgürlüğü ile ilgili tüm sınırlamaların kalkması
ve kanunların buna ilişkin AB kanunlarına uygun hale getirilmesi
söz konusu idi. Bundan en çok etkilenen de ceza yasasının halkı kışkırtmaya yönelik 312. ve devleti
veya devletin silahlı güçlerini
tahkir ile ilgili 159. maddeleri. Hukuki
açıdan oldukça belirsiz olan bu maddeler yüzünden son yirmi
yılda düzinelerce entelektüel ve politikacı demir parmaklıklar ardına sokulmuştu."
LÜBNAN BASINI:
Daily Star gazetesinde (28/01) "Kıbrıs'ın Birleşmesini Amaçlayan
Birleşmiş Milletler Destekli Görüşmelerdeki İki Eski Rakip"
başlığı ve Michael Jansen imzasıyla yayımlanan Internet'ten sağlanan yazıda, Kıbrıs konusunda başlatılan
müzakerelerin önemine işaret
edilmekte, uzlaşmanın sağlanabilmesi için
her iki tarafın da, büyük özverilerde bulunmaları gerektiği
vurgulanmaktadır. Ankara'nın da bazı çetin kararlar vermesi gerektiği, bölünme siyasetinden vazgeçmesi, Ankara'ya bölgede
etkili bir siyasi kontrol
sağlayan, "Kuzey Kıbrıs'ın işgaline" son
verip orada bulunan "35 bin askerini geri çekmesi ve Kuzey Kıbrıs'a
yerleşmiş bulunan binlerce Türk göçmenin bir bölümünü yurduna
geri göndermesi" gerektiği ifade edilen yazıda, Kıbrıs'ta çözüme
yönelik başlatılan müzakerelerin, Avrupa'nın güçlü siyasi baskısı
sonucu gerçekleştiği kaydedilmektedir. Geçtiğimiz yıl Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye'yi ziyaret eden Avrupa Birliği
yetkililerinin, uzlaşma sağlansa da sağlanmasa da, Kıbrıs'ın 2004 yılında AB'ye kabul edileceğini açıkça ifade
ettikleri belirtilen yazıda,
AB'nin, Türkiye'ye, Kuzey Kıbrıs'ı işgal ettiği
sürece AB'ye katılmayı umut edemeyeceği ve Kıbrıs'ın AB'ye kabul edilmesi halinde de, adanın kuzeyini ilhak edeceği
tehdidini sürdürecek
olursa Avrupa Birliği'ne aday olma statüsünü
kaybedeceği mesajını verdiğine dikkat çekilmektedir.
LÜKSEMBURG BASINI:
Lüksemburger Wort gazetesinde (28/01) "Kıbrıs İçin Yeni Bir Şans" başlığı ve Hortense Bentz imzasıyla yayımlanan
bir makalede, Kıbrıs
konusu ele alınmakta, çözüme yönelik müzakerelerin
yeniden başlamasının, büyük ümitler uyandırdığı
bildirilmektedir. AB'ye katılım müzakerelerinin, konunun ele alınmasına
ivme kazandırdığı ifade edilen yazıda, 1999'da Helsinki'de gerçekleştirilen AB zirve toplantısında,
ihtilaf çözüme kavuşturulmasa
bile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB'ye kabul edilmesine
karar verilmesinin, Kuzey kesimin ve onu destekleyen Türkiye'nin
erteleme çabalarını önleyebileceği belirtilmektedir. Haberde, ayrıca şu ifadelere de yer verilmektedir: "Her
halükarda Ankara,
Helsinki'den sonra Kıbrıs sorunundaki muhalefetiyle AB
perspektiflerini daraltmak istemeyecek. Bunun bedeli belki çok
yüksek olacak. Kuzey Kıbrıs'ın ilhak tehditleri sebepsiz ortaya
atılmadı. Üstelik geçen yıl Türkiye'yi ciddi bir ekonomik kriz vurmuştu. Bu durum, adadaki gözdesini siyasi planda
olumlu ya da olumsuz
etkileyecek, özellikle de adanın kuzey kesimi kalkınmada
güneye göre çok geri kalmışken. Zamanın şartlarını yorumlamayı bilen Denktaş, (sadece Ankara tarafından tanınan)
'Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti'nin' bağımsızlığını ilan etmekten vazgeçti
ve Kleridis'e görüşme teklif etti. Kıbrıs'ın politikası hala
Atina ve Ankara'dan etkilendiğinden, Yunanistan ve Türkiye artık
geçen yıllarda olduğu gibi o kadar da gergin değil veya en azından zafersiz birkaç istisna dışında savaş çığlıkları
atmıyor, tam tersine bu şaşırtıcı
gelişmeye katkıda bulunuyorlar. Barış
görüşmeleri sırasında uzlaşma için mücadelede inatlaşma olabilecek gibi görünüyor. Siyasi görüşler arasındaki
farklar büyük. Güney,
merkezi iktidarlı federal bir devlet düşünürken, kuzey
ise bağımsız devletlerden oluşan bir konfederasyon da ısrar ediyor. Bu ısrar, yaklaşık 190 bin Kıbrıs Türkünün,
yaklaşık 670 bin Rumun
hakimiyetinden tamamen asılsız olmayan korkusundan
kaynaklanıyor."
PAKİSTAN BASINI: The Statesman gazetesinin (28/01) "Türkiye'nin ABD İle Yeni 'Stratejik Ortaklığı'" başlıklı Mohammad Noureddine imzalı yorumunda, Başbakan Bülent Ecevit'in ABD'ye yaptığı ziyaret konu edilmekte, ziyaretin Türkiye açısından son derece olumlu sonuçlara yol açtığı ifade edilmektedir. Türk Hükümeti'nin, başarılı bir ziyaret ve Türk-ABD ilişkilerinde yeni bir aşama için iyi hazırlandığı belirtilen yorumda, 11 Eylül'den sonra Amerika için Türkiye'nin değerinin arttığı, Ankara'nın desteğinin, savaşı İslama karşı değil, teröre karşı olduğunu göstermesi açısından Washington için özel bir önem taşıdığı kaydedilmekte ve şöyle denilmektedir: "Türkiye ziyaret öncesi bir inisiyatifler serisi başlattı. Bu inisiyatifler, 'Avrupa Ordusu' konusunda İngiltere ve ABD ile uzlaşmaya varmak; Kıbrıs konusunda, Rum ve Türk liderler arasında adada görüşmeler yapılması konusunda baskı yapmak; Avrupa Birliği'ne giriş için gerekli olan çeşitli anayasal değişiklikleri yapmak ve sonuncusu, ancak aynı derecede önemli olan Ermenistan'a seyahat kısıtlamalarını kaldırmak. Türkiye, 11 Eylül sonrası ABD'nin politikalarıyla ilgili Arap ve İslam konusundaki hayal kırıklığından açıkça yararlanan taraf oldu. Ankara, Washington için 'kara gün dostu' olduğunu gösterdi ve bu, Amerika'nın gözünde (Türkiye'nin) değerini ikiye katladı. Türkiye, esas mücadelesinin Avrupa cephesinde -özellikle Yunanistan'la ve Kıbrıs'ta- olduğunu tam olarak biliyordu. Türkiye Amerikalılarla durumunu ne kadar geliştirirse Avrupalılar da baskıyı o kadar azaltacaktır. 11 Eylül sonrası Türkiye, dünya çapında bir kısım yerlerde; Afganistan'da, Orta Asya'da, Orta Doğu'da, Akdeniz'de ve Balkanlar'da bir 'Amerikan kozu'gibi görünmeye başladı. Bu, Ecevit'in ülkesini "uluslararası" diye tanımlamasını haklılaştırdı: 'Şimdi, uluslararası ilişkilerle ilgili müzakerelerimiz büyük bir coğrafi alanı kapsamaktadır; ulus ötesi bir devlet olduk.'... Bush, Ecevit'e, Türkiye'nin AB'ye katılma gayretini destekleme ve bunun da ötesinde Türk modeli demokrasi ve laikliğin İslam dünyasında yayılması konusunda söz verdi. Ecevit, "Bu, Amerika'nın savaşının İslama karşı olmadığının bir işaretidir" diyerek Bush'a bir Kur'an hediye etti."
YUNANİSTAN BASINI:
Yunanistan Radyo-TV Kurumu'nun (28/01) "AB, Kıbrıs'ta Federal Bir Devlet İstiyor" başlıklı Internet'te yayımlanan
haberinde, Avrupa Birliği'nin,
Bakanlar Konseyi'nde adada Kıbrıs'ı
tek bir sesle temsil edecek federal bir devlet istediği
bildirilmektedir. Haberde, AB'nin Kıbrıs Müzakere Grubu Başkanı Leopold Maurer'in, Kıbrıs'taki merkez ve iki
bölge hükümetlerinin
gelecekteki yapısı konusunda Kıbrıs Radyo-TV
Kurumu'na (RIK) e-mail ile gönderdiği cevabında, temel
kuralın dışta tek bir temsiliyet olması ve üye ülkenin temsilcisinin
tüm hükümet adına hareket etme yeteneğine sahip olması
gerektiğine açıklık getirdiği, ancak, AB'nin kazanılmış haklarının anayasal konularında sınırlı olduğundan ve
bunların ülkeden ülkeye
farklılık gösterdiğinden dolayı özel düzenlemelerin olabileceğini
belirttiği kaydedilmektedir. Kıbrıs'ta toplu bir çözümün
ana hatlarına ilişkin öneriler sunulmadan önce, Avrupa Komisyonu
ile Alvaro de Soto arasında müzakerelerin sürekli devam ettiğine işaret edilen haberde, Kıbrıs'ta iki taraf
da anlaşmaya vardıkları
takdirde, detayların tam olarak belirlenmesi için
Avrupa Birliği faktörünün açıkça müdahale edeceği belirtilmektedir.
Başbakan Bülent Eecvit'in de, Kıbrıs'ta müzakerelerin başlamış olmasının önemine işaret ederek
AB'nin Kıbrıs konusuna müdahale
etmemesi gerektiğini söylediği ve Türkiye'nin
AB için çok önemli olduğu iddiasında bulunduğuna dikkat
çekilmektedir. 29/01/2002 15:00:07 |