04/04/2002     

       

             ANKARA, 04/04(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  2-3 Nisan 2002 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedi

            ABD BASINI:

            AP'nin (03/04) "Türkiye... Kürtlerle İlgili Bir Kitabın  Yayımcısı Yargılanıyor" başlıklı haberinde, İstanbul'da Avesta Yayınevi'nden Abdullah Keskin'in, eski Washington Post  muhabirlerinden Jonathan C. Randal'ın yazmış olduğu Kürtlerle  ilgili "After Such Knowledge, What Forgiveness" adlı kitabın  Türkçe çevirisini yayımlamaktan yargılandığı bildirilmektedir.  Mahkemede hazır bulunan Randal'ın tanıklık yapmasına izin  verilmediği belirtilen haberde, Randal'ın, bu suçlamaları  reddeden Keskin'in beraat edeceğinden umutlu olduğunu ifade  ettiği kaydedilmektedir. Haberde, konu, Türkiye'nin AB'ye  adaylığı kapsamında ele alınmakta, Randal'ın, "Türkiye'nin  Avrupa Birliği'ne üyelik için uğraştığı bir dönemde,  kitapların yasaklanması ve yayımcıların hapse atılması kabul  edilebilir bir şey değil" dediğine işaret edilmekte, ayrıca  Türkiye'nin AB'ye üyelik girişimini teşvik etme çabalarının  bir parçası olarak, Parlamentonun, bu yıl daha fazla ifade  özgürlüğüne imkan tanıyacak reform yasaları çıkardığı da hatırlatılmaktadır.

            ALMANYA BASINI:

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (02/04) "Türkiye,  Avrupa Ailesinin Üyesi Olmak İstiyor" başlığı ve Prof.Dr.  B. Suat Çağlayan imzasıyla, gazetenin 18 Mart 2002 tarihli  sayısında "Ulusal Kimlik mi, Avrupa Kimliği mi?" başlığı  altında yayımlanan yazıya cevaben yazılan ve okuyucu mektubu  köşesinde yayımlanan yazıda, Türkiye-AB ilişkileri konusu ele  alınmakta, ülkede konuyla ilgili sürdürülmekte olan  tartışmalara yer verilmektedir. Yazıda, Avrupa Birliği'nin,  1999 yılında Helsinki'de Türkiye'ye adaylık statüsünü verdiği,  ancak bu statünün, 30 yılı aşkın bir süredir üyelik için  başvuruda bulunmuş olan bir ülkeye tanındığı, Türkiye'de şu  an tartışılan şeyin üyelik meselesi olmadığı, zira Türk  halkının bu konuda oldukça kararlı olduğu dile getirilmekte,  tartışılan konunun daha çok, sonuçta Türkiye'nin üyeliğine  karar verecek olan AB üyelerinin bu meseleyi gerçekten ciddiye  alıp almadıklarının olduğu vurgulanmaktadır. Orgeneral  Kılınç'ın, konuşmasında dile getirdiklerinin, MGK'nın ya da  TSK'nın değil kendisinin görüşlü olduğuna işaret edilen yazıda,  televizyon ve radyoda kullanılan dil ve bunların özel okullarda öğretilmesi konusunda da, bireysel haklarla ilgili mevcut sınırlandırmaların tamamının yakında kaldırılacağı inancı kaydedilmektedir. Avrupalıların, Türklerin son 20 yıl içinde  terörizm yüzünden ne denli acılar çekmek zorunda kaldıklarını  tamamen anlamayı hiçbir zaman başaramayacakları ileri sürülen  yazıda, Türkiye'nin oldukça cesur bir şekilde bireysel  özgürlükleri genişleten yasa değişikliklerini gerçekleştirmeyi  başarmış bulunduğu, bu durumun 312. madde için de geçerli  olduğu belirtilmektedir. Türkiye'nin spesifik sosyal yapısını  ve köktendinci İslam riskini görmezden gelmenin pek adil bir  davranış olmadığına dikkat çekilen yazıda, ayrıca, Almanya'da  ve birçok diğer AB ülkesinde de benzer yasaların olduğu ve  Almanya'da halkı tahrik nedeniyle ve anayasal ihlallerle  bağlantılı olarak bir partinin yasaklanma tehdidiyle karşı  karşıya olduğunun da unutulmaması gerektiği dile  getirilmektedir. Yazıda şu ifadelere de yer verilmektedir:  “Şimdi ise, Türkiye'deki, ülkenin AB'ye üyeliğine karşı olan  çevrelere değinmek istiyorum: Halen yürütülmekte olan tartışma,  ülkemizde çoğulculuk olduğunun bir kanıtıdır. Bir devlette  AB'ye karşı birtakım önyargıların olması gayet normal bir  olaydır. Hatta AB ülkelerinin Türk kamuoyunu kendilerine,  yani AB'ye karşı tavır almaya teşvik ettikleri izlenimi bile  doğuyor. ABD'ye terör saldırılarından sonra 'sınırsız  dayanışma' vaadi veren ülkeler, Türkiye'yi terörizmle  mücadelesinde 20 yıl yalnız bıraktılar. Demokratik ve laik  Türk devletini yok etmek isteyen ve bu amaçla onbinlerin  ölümüne neden olan terör örgütleri, AB tarafından kendi terör  listelerine alınmadı. Bazı AB ülkeleri geçmişte ve bugün hala  söz konusu terör örgütlerinin barınmalarına hizmet vermekteler;  hatta bazıları çok sayıda terör örgütü üyesine iltica hakkı  bile tanıdılar. Buna ek olarak AB'nin Kıbrıs konusundaki yanlı  tutumu ve çok sayıda yerine getirmediği vaadi -örneğin mali  destek konusunda olduğu gibi-, ülkedeki kuşkuların artmasına  neden olmuş gözüküyor.

            Bugün sadece Türkiye değil, Avrupa da önemli bir karar  almalı: Avrupa Türkiye'yi gerçekten arasında görmek istiyor mu,  istemiyor mu? Türk tarafının yanıtı gündemdeki tartışmalara  rağmen gayet açık: Biz Avrupa ailesinin bir üyesi olmak  istiyoruz. Bu bağlamda ulusal kimlik, Avrupalı kimlik  karşısında 'ya o ya bu' diye sorgulanamaz. Türkiye de diğer  AB ülkeleri gibi iki kimliğin özelliklerini de benimseyecek.  Bir konu ise özellikle vurgulanmalı: Türkiye'de çok kısa bir  süre içinde gerçekleştirilmiş olan reformlar, Türk halkının  tamamına insan haklarının daha iyi algılandığı bir ortam  sağlamalı. AB'deki üyelik ise bunun sonucunda edinilecek bir  kazanım ve harcanan çabaların sağladığı çıkar olmalı.”

            Süddeutsche Zeitung'un (03/04) "Avrupa'nın Kendi Ordusu  İçin Verdiği Zorlu Mücadele" başlıklı ve Christian Wernicke  imzalı yazısında, AB'nin, Makedonya'da ilk kez askeri bakımdan  kendi başına düzen sağlamak istediği, fakat NATO'yla “belirsiz ilişkilerin” bu misyonu engellediği ifade edilmekte, konuyla  ilgili tartışmalar ele alınmaktadır. Aralık ayında AB'nin  Laeken Zirvesi'nde, kutlamalar eşliğinde "operasyonel hale  geldiği" açıklanan Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası'nın  (AGSP), şimdi de Balkanlar'da yürümeyi öğrenmesinin  öngörüldüğü, Avrupalıların, tanklar ve askerlerle kıtalarının güneydoğusundaki arka bahçede düzeni sağlamayı ve de dış  politikalarının, fayda getirmeyen çağrıların ötesinde işlerin  de üstesinden gelebileceğini kanıtlamak istedikleri belirtilen  yazıda, Orta Doğu'da gün be gün yıkımın tecrübesini yaşayan  AB'nin, en azından Balkanlarda bölgesel güç olarak Brüksel'e  “profil kazandırmak” istediğine işaret edilmektedir. Yazıda  şu ifadelere de yer verilmektedir: “Hedefin adı Makedonya.  NATO nezdinde bir Alman barış birliğinin 'Amber Fox' adı  altında, yeni bir iç savaşın alevlenmesini engellemek için  görev yaptığı eski Yugoslavya'nın bu parçalanmış cumhuriyeti, Avrupalıların ilk ortak cesaret testleri için en uygun ortam.  Askeri açıdan hakim olunabilecek, siyasi açıdan AB  temsilcileri aracılığıyla geniş ölçüde sükunetin sağlandığı  ve o dönemden bu yana da Brüksel'in milyonluk yeniden yapılanma  desteğine muhtaç. Bu çerçeve koşullarından olacak, AB'nin Dış  Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solana için başarı hemen  hemen garanti edilmiş durumda. Öyleyse: 'NATO dışarı, AB  içeri', verin bu yüce misyonu bize, istikamet Üsküp.

            Yalnız, kaplumbağa yerinde sayıyor. Avrupa'nın ilk  silahlı misyonu haftalardan bu yana Brüksel'de düştüğü tuzağa  takılmış durumda. Bu kez 15 üye ülkeye ayak bağı olan neden,  sadece alışagelmiş iç çekişmelerden kaynaklanmıyor. Zira,  şimdiye dek sadece sivil bir barış gücü konumundaki AB,  NATO'ya rakip olabilecek nitelikte üst komutasıyla birlikte  bir ordu kurmaması gerektiği için, İttifakın desteğine  ihtiyacı var. Avrupalılar diplomatik açıdan yabancısı  oldukları bu alanda üç yeni diken engeline takılıp  tökezlemekte geç kalmadılar.

            Bunlardan ilki, NATO'nun onurlu üyesi ve AB'nin ebedi  aday adayı Türkiye. Ankara, Akdeniz'in doğusundaki etki  alanıyla ilgili endişeleri nedeniyle, Avrupalıların ittifakın helikopterlerine, askeri keşif ya da yönetim olanaklarına her  ihtiyaç duyduklarında, kendisine söz hakkı verilmesini istiyor.  Bu da, ezeli rakibi Atina'nın işine gelmiyor. İkincisi,  ABD'nin de, benzer bir kıskançlıkla Avrupalıların kendi  başlarına buyruk davranmamalarına dikkat edişi. Bu da, AGSP'yi Washington'un himayesinden kurtulmak için fırsat gören Fransız stratejistlerin içini karartıyor. Ve üçüncü neden olarak da,  son dönemde NATO'yu içten içe kemiren genel bir düşünce  krizinin gizliden gizliye ortama hakim oluşu. Bu düşünce tarzı  da, ittifakın Brüksel'deki merkez karargahında bulunan bazı  üniformalı Atlantiklilerin, yanı başlarında büyümekte olan  AB gücünün ayağa kalkmasına yardım etmelerine engel oluyor.

            Hiçbir hareketin olmadığı bir ortamda ne yapılması  gerekir? Brüksel önce çareyi plan oyunlarına kaçışta buluyor.  İki örgüt, aşırı gizlilik içinde -birbirlerinden ayrı bir  şekilde- kendi senaryolarını hazırlıyorlar. Zira Türkiye,  NATO'ya askeri temas yasağı koymuş bulunuyor, buna rağmen AB  ile telefon görüşmesi gerçekleştiren her NATO generali  Ankara'nın hiddetini üzerine çekme riskine girecek. Bu da,  iki katı enerji harcanmasına ve zamanın boşa harcanmasına  neden oluyor. Geçtiğimiz hafta 15 AB Büyükelçisi, Alman  General Rainer Schuwirth başkanlığında yeni hayata geçen  kendilerine ait Genelkurmaya, Makedonya misyonu için bir  plan hazırlama görevi verdi... Avrupa'nın dış politikadaki  başkanı Solana hızlanıyor ve daha bu nisan ayında,  Yunanlılarla Türkleri, NATO ile AB'nin nihayet işbirliği  yapmasına ikna edecek diplomatik sihirli formülü bulmayı  sessizce ümit ediyor.”

            AVUSTURYA BASINI:

            Wiener Zeitung'un (02/04) "Bir General Brüksel'e Cephe  Alıyor" başlıklı ve Susanne Güsten imzalı yazısında, Orgeneral  Tuncer Kılınç'ın, AB konusundaki konuşmasıyla, “Türkiye'de  sayıları giderek artan AB muhaliflerinin başına geçmiş olduğu”  ifade edilmektedir. Ordunun, Kılınç'ın açıklamasının ordunun  görüşlerini yansıtmadığını, bunun yalnızca kendi özel görüşü  olduğunu açıklayarak “zararı sınırlı tutmaya çalıştığı” ve  böylece, ordunun Avrupa yanlısı çizgide kalmaya devam ettiğini belirttiklerine işaret edilen yazıda, konuyla ilgili  tartışmaların uzamasının, önerilerin içeriğinden kaynaklandığı  ileri sürülmektedir. Kılınç'ın konuşmasının basit bir dil  sürçmesi olmadığı vurgulanan yazıda, “Türkiye AB'ye  yaklaştıkça, Ankara'daki politikacılar ile ordu da giderek  ülkelerinin üyeliğe hazırlık yolunda tamamen değiştirilmesi  gerektiğinin daha iyi bilincine varıyorlar. Bu da  birçoklarının hoşuna gitmiyor. Nitekim Kılınç, sağcı  milliyetçi koalisyon ortağı MHP ve Ankara'daki diğer sert  tavır yanlılarından alkış ve destek aldı” denilmektedir.

            İRAN BASINI:

            Nevruz gazetesinin (03/04 "İran Doğalgazını Avrupa'ya  Taşıyacak Olan Anlaşma İmzalandı" başlıklı yorumunda, Türkiye  ve Yunanistan'ın, İran doğalgazını Türkiye üzerinden  Yunanistan'a taşıyacak ve mali portesi 300 milyon dolar olan  boru hattının döşenmesi yönünde bir anlaşma imzaladıkları bildirilmektedir. Söz konusu boru hattıyla Avrupa'ya ihraç  edilecek İran doğalgazını, Türkiye'nin batısında bulunan  Karacabey ilçesinden Yunanistan'ın kuzeydoğusundaki  Komotini'ye (Gümülcüne) taşıyacak olan boru hattının,  yıllardan beri Kıbrıs, Ege Denizi ve Yunanistan'ın PKK'yı  desteklediği gibi konularda anlaşmazlık halinde bulunan ve  çatışan iki ülke için özel bir önem taşıdığı ifade edilen  yorumda, Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı'nın  ifadelerine göre, Türkiye ve Yunanistan'ın petrol ve doğalgaz alanlarındaki işbirliğinin, iki ülke arasındaki ekonomik ve  siyasi ilişkilerin gelişmesini de sağlayacağı kaydedilmektedir.  Her iki ülkeyle de iyi ilişkiler içerisinde bulunan ABD'nin  ise, İran'ın rolü nedeniyle Türkiye ve Yunanistan'a söz konusu  anlaşmadan duyduğu endişeyi bir çok kez dile getirdiği  belirtilen yorumda, “Yunanistan, şimdiden, AB tarafından  verilen kredinin bir bölümünü, söz konusu boru hattını  İtalya'ya ulaştırabilmek için ayırmıştır. Yunanistan ayrıca  birkaç Avrupa ülkesinin İran doğalgazından yararlanacağını da düşünmektedir. Türkiye açısından ise İran doğalgazı, bu  ülkenin doğalgaz ihtiyacının yarısından çoğunu temin ettiği  Rusya'ya bağımlılığını azaltmıştır. Geçtiğimiz yılın Aralık  ayında İran'dan doğalgaz almaya başlayan Türkiye, halihazırda  İran'dan 3 milyar metreküp doğalgaz almaktadır. Ancak, 2007  yılına kadar bu miktarın üç katına ulaşacağı sanılmaktadır”  denilmektedir.

            İTALYA BASINI:

            Corriere Della Sera gazetesinin (02/04) "Türkiye'de  Açlık Grevinde 50'nci Kurban" başlıklı haberinde, Türkiye'de  2001 Eylül ayından beri sürdürülmekte olan açlık grevlerinden  söz edilmekte, 50'nci kurbanın yasadışı aşırı sol DHKP-C  örgütü üyesi olmaktan tutuklu 26 yaşındaki Meryem Alfun olduğu bildirilmektedir. Protesto eylemine her gün sadece biraz  şekerli su içen yüzlerce tutuklunun iştirak ettiği ileri  sürülen haberde, tutuklular ve çeşitli insani örgütlerin,  Türkiye'de maksimum güvenlik önlemlerinin bulunduğu yeni  cezaevlerinde, en temel insan haklarının dahi ihlal edildiğini belirttiklerine dikkat çekilmektedir. Haberde, AB'ye aday 13  ülke arasında Türkiye'nin, “ülkenin, AB'nin katılım için talep  ettiği siyasi kriterleri yerine getirmemesi sebebiyle” yasal  müzakerelerin başlatılmadığı yegane ülke olduğuna işaret  edilmektedir.

            MISIR BASINI:

            Al-Hayat gazetesinde (03/04) "Türkiye ve Orta Doğu  Anlaşmazlığı" başlığı ve Mısır Halk Meclisi Milletvekili,  Dışişleri Komisyonu Üyesi, Milliyetçi Yazar Mustafa El-Faky  imzasıyla yayımlanan yorumda, Arap-İsrail anlaşmazlığı ele  alınmakta, Türkiye'nin anlaşmazlığın giderilmesindeki rolü  üzerinde durulmaktadır. Türkiye'nin, bölgede barış ve  istikrara hizmet için aktif rol oynaması gerektiğine dikkat  çekilen yorumda, şu değerlendirme yapılmaktadır:

            1. Osmanlı İmaratorluğu'nun çöküşü ve "hasta adamın"  mirasının Orta Doğu, Balkanlar ve hatta diğer bölgelerde  paylaşılmasından bu yana, modern Türkiye devleti, laiklik  sınırlarında kalmakla yetinmeyip Müslüman Doğu'nun ön plana  çıkmış bir ülkesi olmak yerine Batı Avrupa'nın geri planda  kalan bir ülkesi olmayı memnuniyetle karşılayan farklı bir  mantıkla yaklaşmaktadır.

            2. Gerekçelerini ve hedeflerini tam olarak bilmeden  Türkiye'nin rolünü anlamak mümkün değildir. Türkler kuvvetli  bir şekilde Avrupa'ya katılmaya ve aynı ölçüde Orta Doğulu  kimliğinden kurtulmaya çaba sarf etmektedirler. Burada  özellikle Atatürk'ün fikirlerinin taşıyıcısı ve ilkelerinin  koruyucusu olan Türkiye'deki askeri kuruma işaret etmemiz  gerekmektedir. Bunlara ilaveten Türkiye, NATO'nun önemli bir  üyesidir. Avrupa kimliğiyle ilgili olgunun tamamlanması  konusunun Türkiye'deki hükümetlerin devam eden endişesi  olduğu görülmektedir.

            3. Türkiye'de halk arasında gelişen İslamcı akım,  kendisini resmi olarak kabul ettiremedi. Fazilet Partisi  deneyimi ve Erbakan'ın siyasi hayatının sona ermesi, bu  yöndeki gelişmenin bir kanıtı olup Türk ordusunun Atatürk  laikliği adına oynadığı vasilik rolü ve bunun Türkiye  devletinin geleceğini belirleme konusu üzerindeki etkisine  işaret etmektedir. Türk ekonomisinin mucit mühendisi olarak  nitelen Turgut Özal başta olmak üzere bazı Türk politikacılar,  Türkiye'yi, Osmanlı'nın derinliklerine doğru yönelttiler,  ancak belirli bir sınırda durdular.

            4. Avrupa Birliği'nin alışıla gelen klasik cevabı,  Türkiye'nin üyeliğe katılma girişimlerine karşı koymaya  yöneliktir. Bu yanıtta ise, temelde görünürdeki sorunlarla  ilgili olup verilen cevapta sorunun özüne ve AB'nin  Türkiye'yi kabul etmekten kaçınmasının sebeplerine işaret  edilmemektedir. Verilen yanıtta sürekli olarak demokratik  hakların ve insan hakları uygulamalarının, herhangi bir  ülkenin üye olmasında da AB'nin öne sürdüğü şartlar  arasında olduğu belirtilmektedir. Hatta idama mahkum olan  Kürt lider Abdullah Öcalan dahi, hayatını Türkiye'nin AB'ye  üye olma konusundaki hırslı emellerine borçludur. Çünkü AB,  idam cezasını kabul etmemektedir. Benim bildiğime göre,  Türkiye'nin AB'ye girememesinin sebebi, kültür ve medeniyet  farkında gizlidir. Zira Türkiye -tarih ve coğrafi yönüyle-  Arap ve İslam medeniyetinin bir parçası olup AB kimliğini  uygulayan Hristiyan Batı medeniyetinin bir parçası değildir.  İstanbul'daki camilerin kubbeleri ve minareleri, Doğu Avrupa  ve Balkan ülkelerinin, Osmanlı nüfuzuna ve asırlar boyunca  sağladığı üstünlüğe yönelik taşıdığı düşmanlık kalıntıları,  Avrupa'nın ilgi duymadığı tarihi derinliğin bir kanıtı  olacaktır.

            5. Türkiye'nin İsrail'le olan kararlı ilişkileri. Bu  ilişkiler, Türkiye'nin, üyeliğe kabul etmesi için AB'ye  baskı yapması yolunda ABD'ye sunulan güçlü bir garanti  mektubu sunma konusundaki arzusundan kaynaklanmaktadır. Bu  sadece Türkiye'nin sorunu olmayıp modern dünyamızdaki çok  sayıdaki ülke, ABD'nin kalbine giden yolun, düşmanca  saldırılarına ve genişleme hedeflerine rağmen Orta Doğu'nun  şımarık çocuğu konumundaki İbrani devletiyle ilişkiden  geçtiğini zannetmektedir.

            YUNANİSTAN BASINI:

            Press dergisinin (03/04) "Ege Petrollerinin Karanlık  Hikayesi" başlıklı ve Nondas Haldupis imzalı inceleme  yazısında, Ege denizinde petrol yataklarının bulunduğunun,  1973 yılından bu yana bilindiği, bunun da Türk-Yunan  ilişkilerini daima etkilediği ifade edilmekte, zaman  içerisinde iki ülke arasında yaşanan “kıta sahanlığı, kara  suları, adaların silahlardan arındırılması” gibi konulardaki anlaşmazlıklardan söz edilmektedir. Siyasi gözlemcilere göre,  Türkiye için petrol yataklarının, ekonomik açıdan ziyade,  siyasi açıdan büyük önem taşıdığına işaret edilen yazıda,  Ege'de petrol yataklarının olduğunun anlaşılmasından sonra  Türkiye'nin, Ege'de statünün değişmesi amacıyla Yunanistan  ile kapsamlı bir diyalog yönünde baskı yapmaya başladığı  ileri sürülmektedir. 1990 yıllarında Türk-Yunan ilişkileri  için yeni bir dönemin başladığı ifade edilen yazıda, Yunan  hükümeti için, Ege konusunda tartışılacak tek konunun kıta  sahanlığı olduğu vurgulanmaktadır. Yazıda, Türk-Yunan  ilişkilerini yakından takip eden yetkililerin, sorunların  çözümü için koşulların uygun olduğunu söyledikler, çünkü,  Helsinki kararları sayesinde, AB-Türkiye ilişkilerinin  gelişmesinin, Türk-Yunan sorunlarının çözümlenmesine bağlı  olduğu kaydedilmekte ve şöyle denilmektedir: “İki ülke  arasındaki sorunlar şiddet ve silah kullanarak değil,  görüşmeler yaparak ve Lahey Adalet Divanı'na başvurarak  çözümlenebilir. Dışişleri Bakanları Papandreu ve Cem  arasında, geçen yıl başlayan gizli görüşmeler, şimdi iki  ülkenin dışişleri bakanlıklarındaki yetkililer arasında  sürdürülüyor. Söz konusu görüşmeler Kleridis-Denktaş arasında  yapılan doğrudan görüşmelere paralel olarak yapılıyor. Atina  ile Ankara, sonbahara kadar, Kıbrıs sorununun çözümü yolunda  olumlu gelişmelerin kaydedilmesi halinde, Ege sorunlarının  çözümü için yolun açılacağına inanıyor.

            Bu arada, Yunan hükümeti, tek taraflı Türk taleplerinin   tartışma konusu olmasına izin vermekle suçlanmamak için, kıta  sahanlığı konusunda, Türkiye ile Yunanistan arasında bir  tahkimnamenin hazırlanmasını kabul edecek, diğer konularda  ise, Ankara'nın Lahey Adalet Divanı'na başvurması düşünülüyor.  Lahey Adalet Divanı'nda gelişmelerin Yunanistan'ın lehine  sonuçlanacağını düşünmek hata olur. Çünkü, Lahey Adalet  Divanı'nın, sorunları uluslararası hukuk mu, yoksa dürüstlük  temelinde mi ele alacağı bilinmiyor. Şu bir gerçek ki  Türk-Yunan sorunlarının çözümü için, koşullar hiçbir zaman  bugünkü gibi elverişli değildi, bu da Ege petrolünden  faydalanma zamanının geldiğine işarettir.”

   

 

           

                    ESKİ SAYILAR