|
04/04/2002 ANKARA, 04/04(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 2-3 Nisan 2002 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedi ABD BASINI: AP'nin (03/04) "Türkiye... Kürtlerle İlgili Bir Kitabın Yayımcısı Yargılanıyor" başlıklı haberinde, İstanbul'da Avesta Yayınevi'nden Abdullah Keskin'in, eski Washington Post muhabirlerinden Jonathan C. Randal'ın yazmış olduğu Kürtlerle ilgili "After Such Knowledge, What Forgiveness" adlı kitabın Türkçe çevirisini yayımlamaktan yargılandığı bildirilmektedir. Mahkemede hazır bulunan Randal'ın tanıklık yapmasına izin verilmediği belirtilen haberde, Randal'ın, bu suçlamaları reddeden Keskin'in beraat edeceğinden umutlu olduğunu ifade ettiği kaydedilmektedir. Haberde, konu, Türkiye'nin AB'ye adaylığı kapsamında ele alınmakta, Randal'ın, "Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik için uğraştığı bir dönemde, kitapların yasaklanması ve yayımcıların hapse atılması kabul edilebilir bir şey değil" dediğine işaret edilmekte, ayrıca Türkiye'nin AB'ye üyelik girişimini teşvik etme çabalarının bir parçası olarak, Parlamentonun, bu yıl daha fazla ifade özgürlüğüne imkan tanıyacak reform yasaları çıkardığı da hatırlatılmaktadır. ALMANYA BASINI: Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (02/04) "Türkiye, Avrupa Ailesinin Üyesi Olmak İstiyor" başlığı ve Prof.Dr. B. Suat Çağlayan imzasıyla, gazetenin 18 Mart 2002 tarihli sayısında "Ulusal Kimlik mi, Avrupa Kimliği mi?" başlığı altında yayımlanan yazıya cevaben yazılan ve okuyucu mektubu köşesinde yayımlanan yazıda, Türkiye-AB ilişkileri konusu ele alınmakta, ülkede konuyla ilgili sürdürülmekte olan tartışmalara yer verilmektedir. Yazıda, Avrupa Birliği'nin, 1999 yılında Helsinki'de Türkiye'ye adaylık statüsünü verdiği, ancak bu statünün, 30 yılı aşkın bir süredir üyelik için başvuruda bulunmuş olan bir ülkeye tanındığı, Türkiye'de şu an tartışılan şeyin üyelik meselesi olmadığı, zira Türk halkının bu konuda oldukça kararlı olduğu dile getirilmekte, tartışılan konunun daha çok, sonuçta Türkiye'nin üyeliğine karar verecek olan AB üyelerinin bu meseleyi gerçekten ciddiye alıp almadıklarının olduğu vurgulanmaktadır. Orgeneral Kılınç'ın, konuşmasında dile getirdiklerinin, MGK'nın ya da TSK'nın değil kendisinin görüşlü olduğuna işaret edilen yazıda, televizyon ve radyoda kullanılan dil ve bunların özel okullarda öğretilmesi konusunda da, bireysel haklarla ilgili mevcut sınırlandırmaların tamamının yakında kaldırılacağı inancı kaydedilmektedir. Avrupalıların, Türklerin son 20 yıl içinde terörizm yüzünden ne denli acılar çekmek zorunda kaldıklarını tamamen anlamayı hiçbir zaman başaramayacakları ileri sürülen yazıda, Türkiye'nin oldukça cesur bir şekilde bireysel özgürlükleri genişleten yasa değişikliklerini gerçekleştirmeyi başarmış bulunduğu, bu durumun 312. madde için de geçerli olduğu belirtilmektedir. Türkiye'nin spesifik sosyal yapısını ve köktendinci İslam riskini görmezden gelmenin pek adil bir davranış olmadığına dikkat çekilen yazıda, ayrıca, Almanya'da ve birçok diğer AB ülkesinde de benzer yasaların olduğu ve Almanya'da halkı tahrik nedeniyle ve anayasal ihlallerle bağlantılı olarak bir partinin yasaklanma tehdidiyle karşı karşıya olduğunun da unutulmaması gerektiği dile getirilmektedir. Yazıda şu ifadelere de yer verilmektedir: “Şimdi ise, Türkiye'deki, ülkenin AB'ye üyeliğine karşı olan çevrelere değinmek istiyorum: Halen yürütülmekte olan tartışma, ülkemizde çoğulculuk olduğunun bir kanıtıdır. Bir devlette AB'ye karşı birtakım önyargıların olması gayet normal bir olaydır. Hatta AB ülkelerinin Türk kamuoyunu kendilerine, yani AB'ye karşı tavır almaya teşvik ettikleri izlenimi bile doğuyor. ABD'ye terör saldırılarından sonra 'sınırsız dayanışma' vaadi veren ülkeler, Türkiye'yi terörizmle mücadelesinde 20 yıl yalnız bıraktılar. Demokratik ve laik Türk devletini yok etmek isteyen ve bu amaçla onbinlerin ölümüne neden olan terör örgütleri, AB tarafından kendi terör listelerine alınmadı. Bazı AB ülkeleri geçmişte ve bugün hala söz konusu terör örgütlerinin barınmalarına hizmet vermekteler; hatta bazıları çok sayıda terör örgütü üyesine iltica hakkı bile tanıdılar. Buna ek olarak AB'nin Kıbrıs konusundaki yanlı tutumu ve çok sayıda yerine getirmediği vaadi -örneğin mali destek konusunda olduğu gibi-, ülkedeki kuşkuların artmasına neden olmuş gözüküyor. Bugün sadece Türkiye değil, Avrupa da önemli bir karar almalı: Avrupa Türkiye'yi gerçekten arasında görmek istiyor mu, istemiyor mu? Türk tarafının yanıtı gündemdeki tartışmalara rağmen gayet açık: Biz Avrupa ailesinin bir üyesi olmak istiyoruz. Bu bağlamda ulusal kimlik, Avrupalı kimlik karşısında 'ya o ya bu' diye sorgulanamaz. Türkiye de diğer AB ülkeleri gibi iki kimliğin özelliklerini de benimseyecek. Bir konu ise özellikle vurgulanmalı: Türkiye'de çok kısa bir süre içinde gerçekleştirilmiş olan reformlar, Türk halkının tamamına insan haklarının daha iyi algılandığı bir ortam sağlamalı. AB'deki üyelik ise bunun sonucunda edinilecek bir kazanım ve harcanan çabaların sağladığı çıkar olmalı.” Süddeutsche Zeitung'un (03/04) "Avrupa'nın Kendi Ordusu İçin Verdiği Zorlu Mücadele" başlıklı ve Christian Wernicke imzalı yazısında, AB'nin, Makedonya'da ilk kez askeri bakımdan kendi başına düzen sağlamak istediği, fakat NATO'yla “belirsiz ilişkilerin” bu misyonu engellediği ifade edilmekte, konuyla ilgili tartışmalar ele alınmaktadır. Aralık ayında AB'nin Laeken Zirvesi'nde, kutlamalar eşliğinde "operasyonel hale geldiği" açıklanan Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası'nın (AGSP), şimdi de Balkanlar'da yürümeyi öğrenmesinin öngörüldüğü, Avrupalıların, tanklar ve askerlerle kıtalarının güneydoğusundaki arka bahçede düzeni sağlamayı ve de dış politikalarının, fayda getirmeyen çağrıların ötesinde işlerin de üstesinden gelebileceğini kanıtlamak istedikleri belirtilen yazıda, Orta Doğu'da gün be gün yıkımın tecrübesini yaşayan AB'nin, en azından Balkanlarda bölgesel güç olarak Brüksel'e “profil kazandırmak” istediğine işaret edilmektedir. Yazıda şu ifadelere de yer verilmektedir: “Hedefin adı Makedonya. NATO nezdinde bir Alman barış birliğinin 'Amber Fox' adı altında, yeni bir iç savaşın alevlenmesini engellemek için görev yaptığı eski Yugoslavya'nın bu parçalanmış cumhuriyeti, Avrupalıların ilk ortak cesaret testleri için en uygun ortam. Askeri açıdan hakim olunabilecek, siyasi açıdan AB temsilcileri aracılığıyla geniş ölçüde sükunetin sağlandığı ve o dönemden bu yana da Brüksel'in milyonluk yeniden yapılanma desteğine muhtaç. Bu çerçeve koşullarından olacak, AB'nin Dış Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solana için başarı hemen hemen garanti edilmiş durumda. Öyleyse: 'NATO dışarı, AB içeri', verin bu yüce misyonu bize, istikamet Üsküp. Yalnız, kaplumbağa yerinde sayıyor. Avrupa'nın ilk silahlı misyonu haftalardan bu yana Brüksel'de düştüğü tuzağa takılmış durumda. Bu kez 15 üye ülkeye ayak bağı olan neden, sadece alışagelmiş iç çekişmelerden kaynaklanmıyor. Zira, şimdiye dek sadece sivil bir barış gücü konumundaki AB, NATO'ya rakip olabilecek nitelikte üst komutasıyla birlikte bir ordu kurmaması gerektiği için, İttifakın desteğine ihtiyacı var. Avrupalılar diplomatik açıdan yabancısı oldukları bu alanda üç yeni diken engeline takılıp tökezlemekte geç kalmadılar. Bunlardan ilki, NATO'nun onurlu üyesi ve AB'nin ebedi aday adayı Türkiye. Ankara, Akdeniz'in doğusundaki etki alanıyla ilgili endişeleri nedeniyle, Avrupalıların ittifakın helikopterlerine, askeri keşif ya da yönetim olanaklarına her ihtiyaç duyduklarında, kendisine söz hakkı verilmesini istiyor. Bu da, ezeli rakibi Atina'nın işine gelmiyor. İkincisi, ABD'nin de, benzer bir kıskançlıkla Avrupalıların kendi başlarına buyruk davranmamalarına dikkat edişi. Bu da, AGSP'yi Washington'un himayesinden kurtulmak için fırsat gören Fransız stratejistlerin içini karartıyor. Ve üçüncü neden olarak da, son dönemde NATO'yu içten içe kemiren genel bir düşünce krizinin gizliden gizliye ortama hakim oluşu. Bu düşünce tarzı da, ittifakın Brüksel'deki merkez karargahında bulunan bazı üniformalı Atlantiklilerin, yanı başlarında büyümekte olan AB gücünün ayağa kalkmasına yardım etmelerine engel oluyor. Hiçbir hareketin olmadığı bir ortamda ne yapılması gerekir? Brüksel önce çareyi plan oyunlarına kaçışta buluyor. İki örgüt, aşırı gizlilik içinde -birbirlerinden ayrı bir şekilde- kendi senaryolarını hazırlıyorlar. Zira Türkiye, NATO'ya askeri temas yasağı koymuş bulunuyor, buna rağmen AB ile telefon görüşmesi gerçekleştiren her NATO generali Ankara'nın hiddetini üzerine çekme riskine girecek. Bu da, iki katı enerji harcanmasına ve zamanın boşa harcanmasına neden oluyor. Geçtiğimiz hafta 15 AB Büyükelçisi, Alman General Rainer Schuwirth başkanlığında yeni hayata geçen kendilerine ait Genelkurmaya, Makedonya misyonu için bir plan hazırlama görevi verdi... Avrupa'nın dış politikadaki başkanı Solana hızlanıyor ve daha bu nisan ayında, Yunanlılarla Türkleri, NATO ile AB'nin nihayet işbirliği yapmasına ikna edecek diplomatik sihirli formülü bulmayı sessizce ümit ediyor.” AVUSTURYA BASINI: Wiener Zeitung'un (02/04) "Bir General Brüksel'e Cephe Alıyor" başlıklı ve Susanne Güsten imzalı yazısında, Orgeneral Tuncer Kılınç'ın, AB konusundaki konuşmasıyla, “Türkiye'de sayıları giderek artan AB muhaliflerinin başına geçmiş olduğu” ifade edilmektedir. Ordunun, Kılınç'ın açıklamasının ordunun görüşlerini yansıtmadığını, bunun yalnızca kendi özel görüşü olduğunu açıklayarak “zararı sınırlı tutmaya çalıştığı” ve böylece, ordunun Avrupa yanlısı çizgide kalmaya devam ettiğini belirttiklerine işaret edilen yazıda, konuyla ilgili tartışmaların uzamasının, önerilerin içeriğinden kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Kılınç'ın konuşmasının basit bir dil sürçmesi olmadığı vurgulanan yazıda, “Türkiye AB'ye yaklaştıkça, Ankara'daki politikacılar ile ordu da giderek ülkelerinin üyeliğe hazırlık yolunda tamamen değiştirilmesi gerektiğinin daha iyi bilincine varıyorlar. Bu da birçoklarının hoşuna gitmiyor. Nitekim Kılınç, sağcı milliyetçi koalisyon ortağı MHP ve Ankara'daki diğer sert tavır yanlılarından alkış ve destek aldı” denilmektedir. İRAN BASINI: Nevruz gazetesinin (03/04 "İran Doğalgazını Avrupa'ya Taşıyacak Olan Anlaşma İmzalandı" başlıklı yorumunda, Türkiye ve Yunanistan'ın, İran doğalgazını Türkiye üzerinden Yunanistan'a taşıyacak ve mali portesi 300 milyon dolar olan boru hattının döşenmesi yönünde bir anlaşma imzaladıkları bildirilmektedir. Söz konusu boru hattıyla Avrupa'ya ihraç edilecek İran doğalgazını, Türkiye'nin batısında bulunan Karacabey ilçesinden Yunanistan'ın kuzeydoğusundaki Komotini'ye (Gümülcüne) taşıyacak olan boru hattının, yıllardan beri Kıbrıs, Ege Denizi ve Yunanistan'ın PKK'yı desteklediği gibi konularda anlaşmazlık halinde bulunan ve çatışan iki ülke için özel bir önem taşıdığı ifade edilen yorumda, Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı'nın ifadelerine göre, Türkiye ve Yunanistan'ın petrol ve doğalgaz alanlarındaki işbirliğinin, iki ülke arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin gelişmesini de sağlayacağı kaydedilmektedir. Her iki ülkeyle de iyi ilişkiler içerisinde bulunan ABD'nin ise, İran'ın rolü nedeniyle Türkiye ve Yunanistan'a söz konusu anlaşmadan duyduğu endişeyi bir çok kez dile getirdiği belirtilen yorumda, “Yunanistan, şimdiden, AB tarafından verilen kredinin bir bölümünü, söz konusu boru hattını İtalya'ya ulaştırabilmek için ayırmıştır. Yunanistan ayrıca birkaç Avrupa ülkesinin İran doğalgazından yararlanacağını da düşünmektedir. Türkiye açısından ise İran doğalgazı, bu ülkenin doğalgaz ihtiyacının yarısından çoğunu temin ettiği Rusya'ya bağımlılığını azaltmıştır. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında İran'dan doğalgaz almaya başlayan Türkiye, halihazırda İran'dan 3 milyar metreküp doğalgaz almaktadır. Ancak, 2007 yılına kadar bu miktarın üç katına ulaşacağı sanılmaktadır” denilmektedir. İTALYA BASINI: Corriere Della Sera gazetesinin (02/04) "Türkiye'de Açlık Grevinde 50'nci Kurban" başlıklı haberinde, Türkiye'de 2001 Eylül ayından beri sürdürülmekte olan açlık grevlerinden söz edilmekte, 50'nci kurbanın yasadışı aşırı sol DHKP-C örgütü üyesi olmaktan tutuklu 26 yaşındaki Meryem Alfun olduğu bildirilmektedir. Protesto eylemine her gün sadece biraz şekerli su içen yüzlerce tutuklunun iştirak ettiği ileri sürülen haberde, tutuklular ve çeşitli insani örgütlerin, Türkiye'de maksimum güvenlik önlemlerinin bulunduğu yeni cezaevlerinde, en temel insan haklarının dahi ihlal edildiğini belirttiklerine dikkat çekilmektedir. Haberde, AB'ye aday 13 ülke arasında Türkiye'nin, “ülkenin, AB'nin katılım için talep ettiği siyasi kriterleri yerine getirmemesi sebebiyle” yasal müzakerelerin başlatılmadığı yegane ülke olduğuna işaret edilmektedir. MISIR BASINI: Al-Hayat gazetesinde (03/04) "Türkiye ve Orta Doğu Anlaşmazlığı" başlığı ve Mısır Halk Meclisi Milletvekili, Dışişleri Komisyonu Üyesi, Milliyetçi Yazar Mustafa El-Faky imzasıyla yayımlanan yorumda, Arap-İsrail anlaşmazlığı ele alınmakta, Türkiye'nin anlaşmazlığın giderilmesindeki rolü üzerinde durulmaktadır. Türkiye'nin, bölgede barış ve istikrara hizmet için aktif rol oynaması gerektiğine dikkat çekilen yorumda, şu değerlendirme yapılmaktadır: 1. Osmanlı İmaratorluğu'nun çöküşü ve "hasta adamın" mirasının Orta Doğu, Balkanlar ve hatta diğer bölgelerde paylaşılmasından bu yana, modern Türkiye devleti, laiklik sınırlarında kalmakla yetinmeyip Müslüman Doğu'nun ön plana çıkmış bir ülkesi olmak yerine Batı Avrupa'nın geri planda kalan bir ülkesi olmayı memnuniyetle karşılayan farklı bir mantıkla yaklaşmaktadır. 2. Gerekçelerini ve hedeflerini tam olarak bilmeden Türkiye'nin rolünü anlamak mümkün değildir. Türkler kuvvetli bir şekilde Avrupa'ya katılmaya ve aynı ölçüde Orta Doğulu kimliğinden kurtulmaya çaba sarf etmektedirler. Burada özellikle Atatürk'ün fikirlerinin taşıyıcısı ve ilkelerinin koruyucusu olan Türkiye'deki askeri kuruma işaret etmemiz gerekmektedir. Bunlara ilaveten Türkiye, NATO'nun önemli bir üyesidir. Avrupa kimliğiyle ilgili olgunun tamamlanması konusunun Türkiye'deki hükümetlerin devam eden endişesi olduğu görülmektedir. 3. Türkiye'de halk arasında gelişen İslamcı akım, kendisini resmi olarak kabul ettiremedi. Fazilet Partisi deneyimi ve Erbakan'ın siyasi hayatının sona ermesi, bu yöndeki gelişmenin bir kanıtı olup Türk ordusunun Atatürk laikliği adına oynadığı vasilik rolü ve bunun Türkiye devletinin geleceğini belirleme konusu üzerindeki etkisine işaret etmektedir. Türk ekonomisinin mucit mühendisi olarak nitelen Turgut Özal başta olmak üzere bazı Türk politikacılar, Türkiye'yi, Osmanlı'nın derinliklerine doğru yönelttiler, ancak belirli bir sınırda durdular. 4. Avrupa Birliği'nin alışıla gelen klasik cevabı, Türkiye'nin üyeliğe katılma girişimlerine karşı koymaya yöneliktir. Bu yanıtta ise, temelde görünürdeki sorunlarla ilgili olup verilen cevapta sorunun özüne ve AB'nin Türkiye'yi kabul etmekten kaçınmasının sebeplerine işaret edilmemektedir. Verilen yanıtta sürekli olarak demokratik hakların ve insan hakları uygulamalarının, herhangi bir ülkenin üye olmasında da AB'nin öne sürdüğü şartlar arasında olduğu belirtilmektedir. Hatta idama mahkum olan Kürt lider Abdullah Öcalan dahi, hayatını Türkiye'nin AB'ye üye olma konusundaki hırslı emellerine borçludur. Çünkü AB, idam cezasını kabul etmemektedir. Benim bildiğime göre, Türkiye'nin AB'ye girememesinin sebebi, kültür ve medeniyet farkında gizlidir. Zira Türkiye -tarih ve coğrafi yönüyle- Arap ve İslam medeniyetinin bir parçası olup AB kimliğini uygulayan Hristiyan Batı medeniyetinin bir parçası değildir. İstanbul'daki camilerin kubbeleri ve minareleri, Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerinin, Osmanlı nüfuzuna ve asırlar boyunca sağladığı üstünlüğe yönelik taşıdığı düşmanlık kalıntıları, Avrupa'nın ilgi duymadığı tarihi derinliğin bir kanıtı olacaktır. 5. Türkiye'nin İsrail'le olan kararlı ilişkileri. Bu ilişkiler, Türkiye'nin, üyeliğe kabul etmesi için AB'ye baskı yapması yolunda ABD'ye sunulan güçlü bir garanti mektubu sunma konusundaki arzusundan kaynaklanmaktadır. Bu sadece Türkiye'nin sorunu olmayıp modern dünyamızdaki çok sayıdaki ülke, ABD'nin kalbine giden yolun, düşmanca saldırılarına ve genişleme hedeflerine rağmen Orta Doğu'nun şımarık çocuğu konumundaki İbrani devletiyle ilişkiden geçtiğini zannetmektedir. YUNANİSTAN BASINI: Press dergisinin (03/04) "Ege Petrollerinin Karanlık Hikayesi" başlıklı ve Nondas Haldupis imzalı inceleme yazısında, Ege denizinde petrol yataklarının bulunduğunun, 1973 yılından bu yana bilindiği, bunun da Türk-Yunan ilişkilerini daima etkilediği ifade edilmekte, zaman içerisinde iki ülke arasında yaşanan “kıta sahanlığı, kara suları, adaların silahlardan arındırılması” gibi konulardaki anlaşmazlıklardan söz edilmektedir. Siyasi gözlemcilere göre, Türkiye için petrol yataklarının, ekonomik açıdan ziyade, siyasi açıdan büyük önem taşıdığına işaret edilen yazıda, Ege'de petrol yataklarının olduğunun anlaşılmasından sonra Türkiye'nin, Ege'de statünün değişmesi amacıyla Yunanistan ile kapsamlı bir diyalog yönünde baskı yapmaya başladığı ileri sürülmektedir. 1990 yıllarında Türk-Yunan ilişkileri için yeni bir dönemin başladığı ifade edilen yazıda, Yunan hükümeti için, Ege konusunda tartışılacak tek konunun kıta sahanlığı olduğu vurgulanmaktadır. Yazıda, Türk-Yunan ilişkilerini yakından takip eden yetkililerin, sorunların çözümü için koşulların uygun olduğunu söyledikler, çünkü, Helsinki kararları sayesinde, AB-Türkiye ilişkilerinin gelişmesinin, Türk-Yunan sorunlarının çözümlenmesine bağlı olduğu kaydedilmekte ve şöyle denilmektedir: “İki ülke arasındaki sorunlar şiddet ve silah kullanarak değil, görüşmeler yaparak ve Lahey Adalet Divanı'na başvurarak çözümlenebilir. Dışişleri Bakanları Papandreu ve Cem arasında, geçen yıl başlayan gizli görüşmeler, şimdi iki ülkenin dışişleri bakanlıklarındaki yetkililer arasında sürdürülüyor. Söz konusu görüşmeler Kleridis-Denktaş arasında yapılan doğrudan görüşmelere paralel olarak yapılıyor. Atina ile Ankara, sonbahara kadar, Kıbrıs sorununun çözümü yolunda olumlu gelişmelerin kaydedilmesi halinde, Ege sorunlarının çözümü için yolun açılacağına inanıyor. Bu arada, Yunan hükümeti, tek taraflı Türk taleplerinin tartışma konusu olmasına izin vermekle suçlanmamak için, kıta sahanlığı konusunda, Türkiye ile Yunanistan arasında bir tahkimnamenin hazırlanmasını kabul edecek, diğer konularda ise, Ankara'nın Lahey Adalet Divanı'na başvurması düşünülüyor. Lahey Adalet Divanı'nda gelişmelerin Yunanistan'ın lehine sonuçlanacağını düşünmek hata olur. Çünkü, Lahey Adalet Divanı'nın, sorunları uluslararası hukuk mu, yoksa dürüstlük temelinde mi ele alacağı bilinmiyor. Şu bir gerçek ki Türk-Yunan sorunlarının çözümü için, koşullar hiçbir zaman bugünkü gibi elverişli değildi, bu da Ege petrolünden faydalanma zamanının geldiğine işarettir.”
|