|
03/05/2002
ANKARA, 03/05(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 1-2 Mayıs 2002 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir: ALMANYA BASINI: Der Tagesspiegel gazetesinin (02/05) "PKK'nın Halefi KADEK, Avrupa'yı Savaşla Tehdit Etti" başlıklı ve Susanne Güsten imzalı haberinde, PKK'nın halefi olan KADEK adlı örgütün, PKK'nın Avrupa Birliği terör listesine alınmasını Kürt halkına karşı "savaş ilanı' olarak değerlendirdiğine işaret edilmekte, KADEK Başkanlık Kurulu üyesi Osman Öcalan'ın, "kendimizi şimdiye kadarki en büyük direnişe hazırlayacağız" dediğine dikkat çekilmektedir. Türkiye'de tutuklu bulunan PKK ve KADEK'in Başkanı Abdullah Öcalan'ın kardeşi olan Osman Öcalan'ın ayrıca, "Şayet savaş kaçınılmazsa bundan da sakınmayız. Bu savaş 'yüzbinlerce' insanın canına mal olacak ve bunun sorumlusu da bizce Avrupa olacak" dediği aktarılan haberde, PKK yanlısı Kürt derneklerinin, terör örgütü değerlendirmesinin geçerli olmaya başlayacağı gün Avrupa'da protesto eylemleri yapılması çağrısında bulundukları, protestoların yoğunlaştırılarak sürdürülmesinin de istendiği bildirilmektedir. Aynı konu, Die Presse gazetesinin (Avusturya, 02/05) "PKK Direnme Tehdidinde Bulunuyor" başlıklı haberinde de ele alınmaktadır. FRANSA BASINI: AFP'nin (01/05) "Cem: AB Konusunda, Türkiye'nin Pratikte Uyguladıklarını Yasaya Dökmesi Gerek" başlıklı haberinde, Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in, AB üyesi olabilmek için Türkiye'nin pratikte zaten gerçekleştirdiği, Brüksel tarafından talep edilen düzenlemeleri yasaya dökmesi gerektiğini ifade ettiği aktarılmakta, Türkiye'nin, 1999'dan beri resmi olarak AB'ye aday olduğu, ancak, Brüksel'in Ankara'dan özellikle insan haklarına riayet konusundaki "siyasi kriterlerin" uygulanmasını talep etmesinden dolayı, Birliğe giriş müzakerelerinin henüz başlamadığı hatırlatılmaktadır. Bakan Cem'in, Başbakan Bülent Ecevit'in Demokratik Sol Partisi'nin bir üyesi olduğu, her iki siyasetçinin de, bu konuda çok bölünmüş bir hükümet koalisyonunun bünyesinde Türkiye'nin AB'ye girişini savunduklarına işaret edilen haberde, bu taleplerden birinin, idam cezasının kaldırılması olduğu belirtilmekte ve şöyle denilmektedir: "Ayrıca AB, Türk azınlıkların, özellikle de Kürtlerin, kendi dillerinde yayın yapan televizyon kanallarına sahip olmalarını da istiyor. Cem'e göre, bu durum da idam cezası konusuna benziyor, çünkü pratikte, bu tür kanallara bölücülüğü yaymamaları şartıyla hükümet tarafından 'göz yumuluyor'. Özellikle hükümet koalisyonunun üyelerine de yönelttiği bir soru olarak Cem, "Neden bu kanallar resmi olarak tanınmasın ve böylece AB'nin taleplerine cevap verilmesin" diye soruyor. Cem aynı saptamayı, AB'nin başka bir talebi olan, Kürtçe de dahil olmak üzere anadilde eğitim görme özgürlüğü hakkında da tekrarlıyor... Öte yandan, Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü'nde pazartesi akşamı verdiği konferans vesilesiyle yaptığı açıklamada Bakan Cem, AB ülkelerinde aşırı sağ hareketlerdeki güçlenmenin, Onbeşler'in Türkiye konusundaki taahhütleri hakkında bir sorun yaratabileceğini belirtti. Göç konusu, Avrupa'nın aşırı sağcı partileri tarafından sıkça deşilen bir konu ve Cem, Türkiye'nin bu duruma bir son vermek için 'mümkün olan herşeyi yaptığı' konusunda güvence verdi. Türkiye, Avrupa'ya gitmek isteyen kaçak göçmenlerin başlıca geçiş noktalarından biri. Bakan, 'Türkiye, bu göçe bir son vermek amacıyla çok ciddi bir mücadele içinde' güvencesini sunuyor. Bakan'a göre, 2000 yılında Türkiye sınırlarında, Avrupa'ya kaçak olarak ulaşmaya çabalayan 100 bin kişi yakalandı veya durduruldu. Cem ayrıca, Orta Doğu, Balkanlar ve Orta Asya ile olan ilişkilerindeki 'stratejik ve coğrafi konumu' nedeniyle Türkiye'nin AB'ye girişinin, Avrupa için bir 'avantaj' olacağını da belirtti." İNGİLTERE BASINI: Middle East dergisinde (Mayıs 2002) "Türk Ordusu AB Üyeliği Konusunda Uyarı Veriyor” başlığı ve Jon Gorvett imzasıyla yayımlanan bir makalede, Türkiye'nin AB üyeliği konusu ele alınmakta, "bir üst düzey generalin son zamanlarda yaptığı bir çıkış, bir e-posta skandalı ve ülkeyi yöneten koalisyon ortakları arasındaki sesli uyuşmazlığın", Türkiye'nin AB yönünde ilerleme yolunu her zamankinden daha da zorlaştırdığı ileri sürülmektedir. AB üyeliğinin, 1963 yılından bu yana Türk iç ve dış politikasının ana hedefi olduğuna işaret edilen makalede, Türkiye'nin AB'ye aday ülkeler listesine alınmasından bu yana "ordu anayasasını ve 1920 tarzı emirli ekonomi yönetimini, AB politikalarıyla aynı düzeye getirmek amacıyla parlamentoya getirdiği ve söz konusu reform paketinin parlamentoda kabul edildiğine" dikkat çekilmektedir. Makalede, Ankara'nın aynı zamanda, AB ile görüşerek, katılım görüşmelerinden önce, Türkiye'nin hangi önlemleri hangi sırada alacağını içeren bir Ulusal Program başlattığı, bu hamlelerin zaman alacağını dile getirdiği, ancak, katılım görüşmelerinin bu yıl sonunda başlamasını istediği de vurgulanmaktadır. Reuter'in (02/05) "AB, PKK ve İran Asilerini 'Terörist Örgütler' Listesine Ekledi" başlıklı ve Marie-Louise Moller imzalı haberinde, AB diplomatlarının, Türkiye'deki bölücü Kürt asilerin ve İran hükümetiyle savaşan Irak kökenli gerillaların Avrupa Birliği'nin yasaklanan "terörist" gruplar listesine eklendiğini bildirdikleri aktarılmaktadır. AB'nin bir demecinde, AB yasaları altında mal varlıkları dondurulması gereken "terör eylemlerine karışan kişi, grupların ve oluşumların" listesinin genişletildiğinin doğrulandığı, ancak eylemlerin açıkça tanımlanmadığının da ifade edildiği belirtilen haberde, AB'li diplomatların, PKK'nın ve İranlı Halkın Mücahitleri Örgütü'nün askeri kanadının, AB'nin yeni listesine eklendiğini söyledikleri, ancak, listenin yayımlanmasının, "kara listeye" eklenen örgütlerin, varlıklarını, dondurulmadan önce başka yere aktarmalarını engelleme amacıyla geciktirildiğinin bildirildiği kaydedilmektedir. AB'nin bu hareketinin, "AB'ye aday olan NATO müttefiki Türkiye'ye ve Brüksel'in sıkı bağlar kurmaya çalıştığı İran İslam Cumhuriyeti'ne açık bir jesti" olduğu dile getirilen haberde, "Ancak diplomatlar, 'terörist' sınıflandırmasının, Halkın Mücahitleri Örgütü'nün siyasi kolu olan İran Ulusal Direniş Konseyi'ni kapsamayacağını söylediler. Geçen aralık ayında açıklanan ilk AB listesine dahil edilmeyen PKK'nın liderleri, birliğe üye 15 ülkede yaşayan birçok Kürt mülteciyi öfkelendireceğini söyleyerek, Avrupalılara, örgütü listeye almamaları yönünde uyarıda bulundular" denilmektedir. İRAN BASINI: Hemşehri gazetesinin (02/05) "Avrupa'ya Bakmak: Türkiye, Avrupa'dan Her Gün Daha Uzak" başlıklı internetten sağlanan yazısında, Türkiye'nin tarihsel yapısından hareketle AB mücadelesi anlatılmaktadır. Atatürk döneminden başlayarak yüzünü batıya döndüren Türkiye'de, asıl söz sahibinin ordu olduğu ifade edilen yazıda, ancak, ordunun Atatürk'ün mirasına sahip çıkma adına, batıya yönelimi de engellediği iddia edilmektedir. Batının öne sürdüğü taleplerin yerine getirilmesinde yine ordunun engelleriyle karşılaşıldığı ifade edilen yazıda, bu durumun da "Türkiye'nin Avrupa'ya girmesine mani bir güç unsuruna dönüştüğü" ifade edilmektedir. Yazıda şu ifadeler de aktarılmaktadır: "Avrupalılar zaman geçtikçe, demokrasiden uzak, iktidarda ordunun üstünlüğü olan bir ülkeyi içlerine almayacaklarından daha emin oluyorlar. Şimdi, seksen yıldır 'kapı çalmaktan' yorulan Türk siyasetçileri, Avrupalı meslektaşlarına, 'Biz ne zaman muradımıza ereceğiz' diye soruyorlar. Ancak, News Week dergisinde bir makalede 'Avrupalılar Türklere, Amerika'nın en müttefik müttefiki oldukları için, yol vermiyorlar' diyen Kissinger kadar açık sözlü birisi yok. Doğu Bloku'nun çökmesinin ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB ve NATO'ya girmek için kuyruk oluşturmalarının ardından, başından beri NATO'ya üye olan Türkiye; Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve diğer fakir doğu ülkelerine yol verilmesiyle birlikte Avrupa kapısının Ankara'ya da açılacağını sanarak sevindi. Ancak böyle olmadı. Türkler, ne Kürtlerin bağımsızlık isteklerine karşı ne de İslamcılarla mücadelede ordusuz birşey başaramıyorlar ve generalleri sahneye çekiyorlar. Yolları, Avrupa kapılarından sürekli uzaklaştığından, ilk Müslüman ülke olarak İsrail ve ABD ordusu ile yaptığı savunma işbirliği yararlı bir zemin olarak kendini gösterdiğinden, 11 Eylül, Türkler için sevinç yarattı. İncirlik Hava Üssü, ABD ordusunun hizmetine verildi ve 'Çöl Fırtınası' operasyonu sırasında Irak'ın bombardımanında kullanıldı. Amerikan müsteşarlarının İran'dan çıkmasıyla Eski Sovyetlerin güneyini gözetlemek için Türkiye'nin kuzeyinde bulunan haber alma merkezinin önemi arttı. Sovyetlerin çökmesiyle bu önemin azalacağı zannediliyordu. Ancak, Orta Asya'ya nüfuz edilmesi ve İran'ın kuşatılmasının, Pentagon projelerinin en başında yer almasıyla Türkler, eskisinden çok daha fazla, Amerikalıların gönlünde yer buldular. Hazar'a kıyısı olan ülkeler bir anlaşmaya varamazlarsa, Türkiye'nin, ABD'nin onayı ile Azerbaycan'la savunma anlaşması şemsiyesi altında bu denizde rol alması bekleniyor. Bu, ABD'nin Afganistan ve Orta Asya'da bulunmasıyla Türklerin uygun bir yer bulduklarını göstermekte. Ancak bilinen bir gerçek var ki bunların hepsi, askerlerin daha fazla güç kazanacakları ve insan hakları göstergesini binlerce radikale sahip fakir bir üye için tehlikeye atmak istemeyen Avrupa'dan uzaklaşacağı anlamına gelmektedir: Türkiye'de Harward'ın ve sanatçı kişiliğiyle Kissinger'in eski talebesi Ecevit gibi Türk devlet adamları bulunsa da, son aylarda, Türkiye, seksen yıllık uykudan uyanarak Orta Asya'da sonuçlanacak yeni maceralara yakınlaşıyor." MISIR BASINI: El-Ghad El-Arabi dergisinin (Nisan 2002) "Kıbrıs'ın Geleceği" başlıklı ve Sermet Emin imzalı makalesinde, Kıbrıs konusu ele alınmakta, Kıbrıs adasının tarihsel, sosyal ve siyasi geçmişinden söz edilmektedir. İki toplumun adada "kendine özgü" bir yönetim oluşturdukları belirtilen makalede, Kıbrıs Rumlarının oluşturdukları "Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti"nin hiçbir zaman Kıbrıs Türkleri tarafından tanınmadığı, bununla birlikte, uluslararası topluluğun, bu "emrivaki yönetime", iki toplum üzerindeki yasal Kıbrıs hükümeti olarak sempatiyle baktığına dikkat çekilmektedir. Günümüzde ise iyice içinden çıkılmaz duruma sokulan Kıbrıs sorununun çözümü yolunda başlatılan girişimlerden söz edilen makalede, uluslararası toplumun Kıbrıs'la ilgili uluslararası sözleşmeleri tam anlamıyla hiçe sayarak, günümüze kadar izlediği yanlış tutumun, görüşmeler yoluyla soruna çözüm bulunması yolunda ana engeli oluşturduğu vurgulanmaktadır. 1974 yılında Türkiye'nin yaptığı kesin müdahale olmasaydı Kıbrıslı Türklerin, tam bir soykırıma maruz kalacakları ifade edilen makalede, şu görüşlere de yer verilmektedir: "1960 yılı Garantörlük Sözleşmesi'nin dördüncü maddesi uyarınca, garantör ülke, askeri operasyon yapma hakkını saklı tutar. Şayet anlaşmalardan doğan durumun, içten ve dıştan tehlikeye maruz kalması, başka bir deyişle toplu katliam eylemleri veya koordinasyonun devam etmemesi durumunda garantörün, tek başına hareket etme hakkı bulunmaktadır. Türkiye'nin gerekçelere dayanarak yapmış olduğu yasal müdahaleyi, işgal olarak nitelemek tarihsel gerçekleri bütünüyle çarpıtmaktır. Şu nokta, apaçık ortadadır: Kıbrıs'a saldırı ve işgal düzenleyen Türkiye değil, aksine Yunanistan olmuştur. 1960 yılı Garantörlük Sözleşmesi'nin öngördüğü hak ve yükümlülüklere uygun olarak Türkiye'nin yapmış olduğu müdahale, söz konusu sözleşmenin dördüncü maddesi uyarınca tamamen yasal ve hukukidir. Kıbrıs Rum tarafının, eşitlik hakkını ve Türklerin benimsediği iki uluslu siyasi oluşuma dayalı ortaklığı kabul etmemesi ve buna saygı göstermemesi karşısında Kıbrıs Türk halkı, idari ve siyasi aşamalardan geçerek bütün özelliklere sahip bir devlet içerisinde teşkilatlandı ve egemenlik ve geleceğini belirlemeyle ilgili temel haklarını kullanarak 15 Kasım 1983 tarihinde bağımsız ve egemen devletini ilan etti. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, demokratik yolla seçilen bir parlamento, aktif bir hükümet, bağımsız yargı ve tam teşkilatlı bir devletin sahip olduğu bütün kurum ve özelliklere sahiptir. Türk müdahalesinin adaya barış ve güvenlik getirmesi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanına rağmen Kıbrıs Rum yönetimi, kendisini Kıbrıs hükümeti olarak sunmaya çaba göstermekte, şu ana kadar Yunanistan'dan tam yardım almakta, Kıbrıs Türk halkına karşı insanca olmayan ambargolar uygulamakta, Kıbrıslı Türklerin dünyanın başka ülkeleriyle siyasi, toplumsal, kültürel, sportif bağlarının olması hakkını inkar etmektedir. Maalesef şu ana kadar Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitliğini ve egemenlik haklarını kabul etmekten uzak bir şekilde, Kıbrıs Rum tarafının, Kıbrıs hükümeti adına sahtekarlığa devam etmesine izin verilmektedir. Kıbrıs meselesinin de bu meselenin çözümünün de türü bakımından pek örneği bulunmamaktadır. Bu konudaki çözüm de türünün ilk çözümü olacaktır. Eğer çözümden önce Kıbrıs, bütünüyle Avrupa Birliği üyesi olacaksa, herhangi bir kapsamlı çözüme ilişkin maddelerde, Avrupa Birliği'nce vadedilen şeylerde kesinlikle bir çıkış yolunun bulunması gerekir. BM Genel Sekreteri'nin sözlü notları, Türk tarafını, gerekçelere dayanan görüşlerinin tamamen gözardı edildiği ve sürecin tamamen yasal haklarını icra etme sürecine dönüştüğü, Avrupa Birliği içerisindeki Yunan baskısıyla varlığının ve kimliğinin Rum devleti içerisinde eriyebileceği sonucuna itti. Avrupa Birliği, yaklaşık 250 milyon nüfuslu bir Hıristiyan birliğidir. Sert Hıristiyanlık dalgalarına karşı bir kalkan oluşturan Türkiye'nin AB'ye üyeliği olmaksızın Kıbrıs Rum tarafı, adayı silip süpürecek ve Türk-Müslüman kimliğini korumak isteyen 200 bin Müslüman Türk'ü yok edecektir. Adanın her biri kendi egemenliğini benimsemiş iki bağımsız devletten oluştuğunu ve herhangi birinin diğerini veya adanın tamamını temsil hakkı veya yetkisinin bulunmadığını öngören yeni kriterleri kabul etmekten başka çaresi yoktur. Bu nedenle, barışın önündeki yolu açmak amacıyla görüşmelerde ilerlemeye götürecek yeni ve gerçekçi bir çözüme başvurmak en iyisi olacaktır. Gerçek, Kıbrıs'ta iki devlet olduğunu göstermekte olup bu konu tartışma götürmemektedir. Fiili eşitlik esası üzerinde görüşmelere başlamak için bu gerçeğin kabul edilmesi gerekmektedir. Kıbrıs Türk tarafının bakış açısına göre, uzlaşıya varılması durumunda, her iki tarafın da ortaklığın bir parçası olan görev ve imtiyaz haklarını yerine getirdiği iki egemen devletin ortaklığı üzerinde bir oluşumu öngörmektedir. Yeni ortaklıkta, ulusal iki yapı üzerine, tek bir uluslararası kimlik bulunacak." YUNANİSTAN BASINI:
Kathimerini
gazetesinin (02/05) "Olası Bir Ertelenme" başlıklı ve K.İ. Angelopoulos
imzalı yorumunda, Türk-Yunan ilişkilerine değinilmekte, bu bağlamda,
Kıbrıs konusu ele alınmaktadır. Yunanistan'ın Türk politikası
karşısında dikkatli davranması gerektiği dile getirilen yorumda, aksi
taktirde, AB ve NATO karşısında zor duruma düşülebileceği ileri
sürülmektedir. Yunan hükümetinin, Ege ile ilgili Türk-Yunan "diyalogu"
konusunu fazla ön plana çıkarmadığı, çünkü Dışişleri Bakanı'nın söz
konusu diyalog başlar başlamaz "diplomatik kulislerdeki söylentilere göre"
Ankara'nın, Simitis hükümetinin bu aşamada dayanabileceğinden çok daha
fazla talepleriyle karşı karşıya kaldığı belirtilen yorumda, diyalogun
devam ettiği, ancak Yunan tarafının çok yavaş ve dikkatli adımlar
attığı ifade edilmektedir. Kıbrıs konusunda Yunan hükümetinin "sabit"
tezlerini tekrarlamakla yetindiği kaydedilen yorumda, ancak, "Kıbrıs'ın
AB üyeliği ve sorunun çözümlenmesi konularında olumsuz gelişmeler
kaydedilirse, önümüzdeki aylarda dış politikanın ön plana çıkması ve
Atina'da ciddi sarsıntıların meydana gelmesi olasılığından" söz edilmektedir.
Bu aşamada, bu önemli konuda bir belirsizliğin hüküm sürdüğü, KKTC
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın görüşmelere aktardığı Türk tezinin, kabul
edilebilecek bir çözüm ümidine yer bırakmadığı ifade edilen yorumda,
öte yandan bazı AB üst düzey yetkililerinin Ankara'ya hitaben, AB
üyeliğinin çözümsüz de olsa gerçekleşeceğini vurguladıklarına işaret
edilmektedir.
|