|
22/07/2002 ANKARA, 22/07(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 19-20-21 Temmuz 2002 tarihinde yayımlanan, Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir: ABD BASINI: Washington Times gazetesinde (21/07) "Kıbrıs'ta Değişiklik Zamanı" başlığı ve Washington'daki Kıbrıs Rum Büyükelçisi Erato Kozaku Markullis imzasıyla yayımlanan makalede, dünyada son 30 yılda birçok değişikliğin olduğu ancak, Kıbrıs'taki bölünmüşlüğün ortadan kalkmadığı ifade edilmekte, buna ise NATO üyesi bir ülke olan Türkiye'nin yol açtığı ileri sürülmektedir. 20 Temmuz 1974 tarihi bağlamında ele alınan Kıbrıs sorununun çözümlenememesinin bedelini iki toplumun ödediği dile getirilen makalede, konu AB ilişkileri açısından irdelenmekte ve şöyle denilmektedir: "Bugün umudumuz, büyük ölçüde Avrupa Birliği'nin genişleme sürecine dayanmaktadır. Kıbrıs, aralık ayında Avrupa Birliği'ne katılmayı bekleyen aday ülkelerden biridir; Kıbrıs'ta çözüm sağlanamasa bile. Türkiye, yakın bir zaman sonra, kendini Avrupa Birliği'nin parçası olan bir toprağı işgal altında tutan bir ülke durumunda bulacaktır... Kıbrıs'ta değişiklik olması zamanının çok geciktiği açıktır. Tüm Doğu Akdeniz'in bir barış, istikrar ve refah bölgesine dönüşmesi için ortada tarihi bir fırsat vardır. Şu ana kadar görülemeyen nokta, Türkiye'nin, Kıbrıs'la ilişkilerinde yeni bir sayfa açmasını sağlayacak bu cesur kararları almasındaki isteksizliktir. Ancak şimdi tercihin ne olduğu açıktır. Türkiye, ya Kıbrıs'a çözüm getirilmesinde işbirliği yaparak AB üyeliği şansını kuvvetlendirir ya da özellikle iç ekonomik ve siyasi karmaşa ile karşı karşıya bulunduğu bir zamanda daha fazla istikrarsızlığa sebebiyet verir ve dolayısıyla da AB'ye katılma şansını büyük bir riske atmış olur. Eğer ABD ve müttefikleri, Kıbrıs'taki katı tutumundan vazgeçmek dahil, gelecekteki istikrarı ve zenginliği için en iyi yolun Avrupa olduğu hususunda kararlı bir şekilde hareket ederek Türkiye'yi ikna edebilirlerse 2003, hem AB'nin genişlemesini, hem de Kıbrıs'ın yeniden birleşmesini kutlayacağımız bir yıl olabilir. Bu aynı zamanda AB-Türkiye ilişkilerinde de yeni bir sayfa açmış olacaktır. Tercih ortadadır." ALMANYA BASINI: Der Spiegel dergisinde (21/07) "Büyük Hata" başlığı altında yayımlanan bir yorumda, Lüksemburg Başbakanı Hristiyan Demokrat Jean-Claude Juncker Stoiber'in Türkiye-AB ilişkileri konusundaki açıklamasına yer verilmekte, Stoiber'in, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınmasına "kesinlikle hayır" demesinin, AB ortakları arasında anlayış bulmadığı ve şaşkınlığa neden olduğu bildirilmektedir. Stoiber'in Türkiye vetosunu "büyük bir dış politika hatası" olarak nitelendirirken, AB'nin dış politika temsilcisi Javier Solana'nın, AB'nin en büyük ülkesinin potansiyel iktidar partileri olan CDU ve CSU'nun seçim programlarına Türkiye'nin AB ile -üyelik hariç- yakın ilişkisinden yana olduklarını yazmalarına "şaşırdığını" söylediği aktarılan yorumda, yaklaşımını kısa bir süre önce Londra'ya yaptığı ziyarette yineleyen Stoiber'in, gerekçe olarak da "Avrupa, Türk-Irak sınırında sona eremez" dediğine işaret edilmektedir. Yorumda, ayrıca, Brüksel'deki diplomatlara göre, Stoiber ve Birlik Partilerinin böylece kendilerini bir çıkmaza sokmuş oldukları, kasım'da yapılacağı açıklanan seçimlerde Avrupa yanlısı güçlerin zaferinin ardından, daha 1997 yılında Birlik Partileri'nin Başbakanı Helmuth Kohl'ün oyuyla adaylığı kabul edilen Türkiye'nin, idam cezası ve işkencenin kaldırılması, Kürtlere azınlık hakları ve askerlerin güçlerinin sınırlandırılması olan koşulları yerine getirerek AB üyeliği için hazır olabileceği, bu durumda AB'nin Türkiye ile müzakerelere başlamasının gerekeceği ifade edilmektedir. AVUSTURYA BASINI: Wiener Zeitung'un (19/07) "Ecevit'in Tutkulu Finali" başlıklı ve Steve Bryant imzalı haberinde, Başbakan Bülent Ecevit'in, kasımdaki erken seçimlerden önce iç politikadaki en hassas konularda bazı reformları kabul ettirerek, Avrupa Birliği'ne sürpriz yapmak istediği belirtilmektedir. İdam cezasının tamamen kaldırılması, Kürtçe dil dersleri ve Kürtçe yayın yapacak radyo kanallarına engel çıkarmadan ruhsat verilmesi gibi reformların, AB ile üyelik müzakereleri yönünde atılmış önemli birer adım olabileceği ifade edilen haberde, ancak bundan birkaç yıl önce Türk ordusunun Kürt asilere karşı amansız bir mücadele verdiği sıralarda tabu sayılan bu girişimlerin, "Bülent Ecevit'in zayıflayan koalisyon hükümetinde" de bazı gerginliklere yol açtığı kaydedilmektedir. Başbakan ve iki koalisyon ortağının ilk kez bu hafta, erken seçimlerin 3 Kasım'da yapılacağını açıkladıklarına işaret edilen haberde, bunun muhtemelen, Türk yakın tarihinin en istikrarlı ittifakı sayılan koalisyonun tamamen çökmesini önlemek için alınan acil bir önlem olduğu ileri sürülmektedir. Haberde, Türkiye'nin gelecekte Avrupa'daki konumunun, seçim kampanyasında önemli bir yer alacağı belirtilmekte, ancak diplomatların, reform planlarının, yakında başlayacak olan seçim kampanyasının ateşinde küllenmesinden korktukları ifade edilmekte, "AB ekimde, Türkiye'nin demokratik kurumları ve kişisel hakların güçlendirilmesi konularında kaydettiği gelişmeler hakkında bir ara rapor yayımlayacak. Ama uzmanlara göre, gerekli olan reformlar bunun da üstüne çıkmalı ki, bu da şu sıralar Ankara'da tartışılıyor" denilmektedir. İNGİLTERE BASINI: The Economist dergisinin (19/07) "Lütfen Yeni Bir Başlangıç" başlıklı yazısında, Türkiye'de son günlerde yaşanan gelişmeler ele alınmakta, "Türkiye'nin, dünyanın en kolay alevlenebilecek bölgesinde stratejik bir eksende bulunması ve bölgede takdire şayan bir şekilde yatıştırıcı bir nüfuza sahip olması bakımından" gelinen noktanın "kaygı verici" olduğu iddia edilmekte, "Gündemdeki genel seçimlerin ılımlı İslamcı bir partiyi iktidara taşıyacak olsa bile Türkiye'nin uyuşuk siyasi havasının canlanmaya ihtiyacı olduğu" dile getirilmektedir. İmparatorluk tarihi, Balkanlar ve Orta Doğu'ya uzanan Türkiye'nin, Avrupa ve Asya arasındaki kritik konumu dolayısıyla oldukça önemli olduğu vurgulanan yazıda, "Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Mustafa Kemal Atatürk ve laik halefleri yönetiminde kendini zorlukla da olsa modernize etmiş olan Türkiye'nin, siyaseti ve ekonomisinde zaman zaman yaşadığı ürkütücü kırılganlığa ve bulanıklığa rağmen, Pakistan ve Fas'ın da içinde bulunduğu Müslüman ülkeler arasında en demokratik olanı" olduğu ifade edilmektedir. Türkiye'nin 40 yıldır Avrupa Birliği'ne girmeye çalıştığına işaret edilen yorumda, NATO'nun stratejik açıdan önemi haiz üyesi olarak Batı'nın da en sadık dostu olan Türkiye'nin siyasi ve ekonomik bir kaosa girmesi durumunda, sonuçlarının ülke ve bölge için korkunç olabileceğine dikkat çekilmektedir. Yaşanan ekonomik ve siyasi krizlerin ülkeyi zor duruma düşürdüğü ifade edilen yazıda, erken seçim sonucu konusunda tahminlerde bulunulmaktadır: "İslamcıların kazanmaları halinde ne olur? Öyle olduğunu farz edelim. İslam dünyasındaki diğer ülkelerden daha ılımlılar ve liderleri, Türkiye'nin NATO'da kalacağını söylüyor; belki de ülkenin Batı eğilimini sürdürecekler. Batılı hükümetler, AB kapısının halen açık olduğu yolunda teminatta bulunup Türkiye'ye yardımcı olabilir, diğer yandan da generallere, siyasete karışmalarının Türkiye'nin giriş sürecine katkısı olmayacağını hatırlatarak üzerlerine düşeni yapabilirler. Bu yılın sonunda Kopenhag'da yapılacak olan AB zirvesinde, aralarında, Kürtlere daha fazla özgürlük verilmesinin de bulunduğu tartışmalı reformların gerçekleştirilmesi halinde Türkiye'ye, üyelik görüşmelerinin başlatılması için davet yapılmalıdır. Şu anki kriz atlatılsa bile pek çok Avrupalı, Türkiye'nin, AB'ye girmeye hak kazanacağından şüphe duyuyor. Bu çok uzun bir yolculuk olabilir, bir nesil daha sürebilir. Ancak 1980'lerin başındaki askeri diktatörlük günlerinden bu yana ülke siyasette ve ekonomide çok yol katetti. AB'deki hükümetlerin, Türklerin yüzüne kapıyı kapatmaları mantıklı olmaz. Ülkeye zorlu şartlarla da olsa yardım etme zamanıdır, sırt dönme zamanı değil." The Economist dergisinin (20/07) "Gereğinden Fazla Sorun: Stratejik Olarak Her Zamankinden Daha Fazla Hayati Öneme Sahip Ülkede, Çekişen Siyasiler ve Nazik Ekonomi" başlıklı bir diğer yorumunda, Türkiye'de ortaya çıkan son siyasi gelişmelerden söz edilmekte, kamuoyunda buna bağlı olarak bir güvensizlik duygusunun hakim olduğu dile getirilmektedir. Koalisyonda anlaşmazlığa neden olduğu ileri sürülen ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş'in, başta kamu sektöründeki açık, çeşitli sanayi kolları ve zayıf ve kötü kullanılan bankacılık sektörü olmak üzere, bozuklukları düzeltecek doğru adımlar attığı, aynı zamanda, Avrupa Birliği üyeliğini Türkiye'nin birçok sıkıntısı için uzun vadeli çözüm olarak gören gerek hükümet içindeki, gerek kamuoyundaki seslere güçlü bir destek verdiği belirtilen yorumda, ancak ülke bu yolda ilerledikçe, "başta Ecevit'in Milliyetçi Hareket Partili müttefikleri olmak üzere, bazı Demokratik Sol Partili ve üçlü koalisyonun en küçük partisi olan Anavatan Partili milletvekillerinin hoşnutsuzluğunun artmaya başladığı" ifade edilmektedir. Son gelişmelerle ortaya çıkan Özkan-Cem-Derviş "üçlüsü"nün gerçekten beklenen umudu yaratıp yaratmayacakları konusunda tereddütlerin olduğu vurgulanan yorumda, ekonomik olarak büyük sıkıntıların yaşandığı ileri sürülen Türkiye'de harikalar yaratmaları gerektiği kaydedilmektedir. Yorumda, Türkiye'nin tarihsel geçmişiyle birlikte siyası eğilimleri de ele alınmakta, yapılacak erken genel seçim sonuçları hakkında değerlendirme yapılmakta, ülkenin bölgedeki stratejik önemi vurgulanmakta ve şu ifadelere de yer verilmektedir: "Tabii belirleyici tek öğe siyaset. Sadece seçimler ve sonrası değil, her şeyin üstünde Türkiye'nin AB ile ilişkilerini de siyaset belirliyor. Türkiye, aralık ayındaki AB Zirvesi'nden, katılım görüşmelerine başlamak için bir tarih istiyor. Bu tarih saptanırsa, dünya Türkiye'nin modernleşme, demokrasi, serbest piyasa ve refaha yönelik Batılılaşma yolunda ilerlemesine şahit olacak ve ülkeye güven artacak. Bu tarih verilmezse, karanlık çökecek ve zaten özellikle bu yıl az olan yabancı yatırımcılar hiç gelmeyecek. Ancak dünya ülkeleri bunu da yanlış anlıyorlar. Türkiye'de Derviş'in denenmemiş politik yeteneklerine duydukları güven doğru çıkabilir. Ancak bu, fazilet sahibi batı yanlısı yenilikçiler ile devletçilik, içe dönük milliyetçilik veya başörtülü İslamcılığa saplanmış kötüler arasındaki savaş gibi basit bir olgu değil. İki önemli parti gibi, ciddi şekilde Müslüman, AB yanlısı, ifade özgürlüğü ve insan hakları taraftarı olabilirsiniz. Serbest piyasa taraftarı ama tamamıyla milliyetçi de olabilirsiniz. Bir de paşalar gibi; gerçi bir yanlış anlaşılmanın aksine bugünlerde tek bir blok oluşturmuyorlar. Milliyetçi, Batılı görünümlü, laik ve demokrasi konusunda şüpheci olabilirsiniz. AB'nin görüşmelere başlama koşulları genelde, idam cezasının kaldırılması, başta güneydoğudaki Kürt terörizmi nedeniyle uygulanan olağanüstü halin sona erdirilmesi ve en tartışmalı konu olarak Kürt dilinde yayın yapma hakkı ile eğitimde Kürtçeye uygun bir yer belirlenmesini içeriyor. Ayrıca Kıbrıs konusu bir diğer büyük engel. AB, bu bölünmüş adanın, Rumlar ve Türkler sorunlarını çözmese de, katılıma hazır olan aday ülkeler dalgasıyla beraber AB'ye girmesini kabul etmeye hazır. Aksi taktirde Yunanistan AB'nin genişlemesini tamamıyla veto edeceği tehdidini savuruyor. Bu sorundan artık bıkmalarına rağmen Kıbrıs'ın AB üyeliği, Türklerin çoğu için suratlarına atılan bir şamar anlamına gelebilecek. AB üyeliğinin getireceği ekonomik yararlar ve şişirilmiş hayallere rağmen, Türkiye'de AB üyeliğini halkın yüzde 65 ile 70 arası destekliyor ama bu oran hızla düşebilir. Sonuç ise bir karmaşa. Aslında karmaşa tanımlaması bile çok basit kalıyor. AB'nin samimiyetine duyulan güvensizlik, bütün tabloyu bulandırıyor. Bugünkü İslam ve göçmen karşıtı havada AB, Türkiye'yi gerçekten istiyor mu? Kıbrıs'taki toplumlararası görüşmelerin altı ay süren son turundan sonraki kördüğümden AB, Kıbrıslı Türk lider Rauf Denktaş'ı sorumlu tutuyor... Peki, Türk olmak nasıl birşey? Bir zamanlar İslam halifeliğinin tahtına sahip Türkiye, acımasız bir şekilde laikleştirildi ve batılılaştırıldı. Türkiye 19'ncu yüzyılın Japonyası gibi yüzyıllar süren bir modernizasyon yerine, Atatürk'ün birkaç yıl içindeki hızlı devrimlerini yaşadı. Türkiye Müslüman mı? Veya Avrupalı mı? Her ikisi de olabilir mi? İkisinden biri olmak istiyor mu? Ya da üçüncü bir Türkiye seçeneği var mı?" İRAN BASINI: Hayat-E No gazetesinin (19/07) "Türkiye'nin Siyaset Satrancında Taş Değişikliği... Tatlı Bir Rüyanın İzlenmesi" başlıklı yorumunda, Türkiye'deki son siyasi gelişmeler ele alınmakta, DSP'den ayrılanların oluşturduğu Yeni Oluşum hareketinin en önemli sloganını, Türkiye'nin, AB üyeliği sürecine hız kazandırmak olarak seçtiğine dikkat çekilmektedir. Yerel ve yabancı medyanın, İsmail Cem tarafından yeni bir siyasi partinin kurulması olasılığından söz ederek, bu partinin Cem, Derviş ve Özkan'ın katılımıyla kurulmasının, Türkiye'nin siyasi geleceği için ümit verici olduğunu belirttiğine işaret edilen yorumda, bazı yorumcuların da, diplomatlık görevinden istifa ederek Ankara'ya dönen ve hemen DTP liderliğine seçilen Mehmet Ali Bayar'dan, bu oluşumun dördüncü temeli olarak söz ettikleri ifade edilmekte ve şöyle denilmektedir: "Yeni siyasi oluşumun liderlerinin sözlerini gözden geçirdiğimizde, bu hareketin, öncelikle Türkiye'nin, AB'ye daha çok yakınlaşması için adım atacağını görebiliriz. İsmail Cem, geçtiğimiz perşembe günü istifa etmesinin ardından yaptığı bir konuşmada, bu konuyu açıkça dile getirerek şunları söyledi: 'Türkiye, en kısa zaman içerisinde AB'ye yakınlaşmak için somut adımlar atmalıdır.' Bazı siyasi gözlemciler ise yeni oluşumun niteliğini, Türkiye'nin, AB'ye yakınlaşması yönünde değerlendirerek şunları söylemişlerdir: 'Bu hareketin üç lideri, yani Cem, Derviş ve Özkan, defalarca Türkiye'nin AB ile uyum sağlamasına ilişkin yasaların düzenlenmesi gerektiğini dile getirmişlerdir.' Türkiye'nin, AB ile uyum sağlamasının gerekli olduğundan söz eden ABD'nin, hem bu ülkeyi AB içindeki yandaşlarına doğru çekmeyi amaçladığı, hem de Türkiye içerisindeki radikal İslamcı veya solcu hareketleri engellemeye çalıştığı söylenmektedir. IMF'nin, açıkça Kemal Derviş'i desteklemesi ve Türkiye'nin IMF ile imzaladığı son stand-by anlaşmasına, bu ülkenin AB ile üyelik konusundaki müzakerelerin başlaması için bir tarihin belirlenmesinin gerekli olduğuna ilişkin bir maddenin konulması, uluslararası mali çevrelerin, AB'yle, Türkiye'nin üyeliği hususunda uyum içerisinde olduğunu göstermektedir." İTALYA BASINI: Il Sole 24 Ore'nin (19/07) "Son Söz Omzu Kalabalıkların" başlıklı ve Alberto Negri imzalı yorumunda, "Generaller"in Türk siyaseti üzerindeki etkisinden söz edilmekte, "Kemalizmin ilkeleriyle Türkiye'yi gizlice yönetenler" oldukları ileri sürülmektedir. Avrupa'da askerlere her zaman kuşku ile bakıldığı, ancak Türkiye'de ordunun yüzde 80'lik oranla en güvenilir kuruluş olduğu, siyaset dünyasının ise aynı konuda sadece yüzde 5-6 oranında kaldığına işaret edilen yorumda, askerlerin, siyasetin dışında kaldıkları ama görüşlerini her ay Milli Güvenlik Kurulu'nda ifade ettikleri kaydedilmektedir. Anayasa'nın, Silahlı Kuvvetler'e, "bir Avrupa demokrasisinde güçlükle anlaşılabilecek" bir otonomi tandığına dikkat çekilen yorumda, "Türk generaller Avrupa oluşumundan yana mı? Evet, çünkü Atatürk 'Türkiye'yi modern bir Avrupa devleti' yapmak istiyordu. Ancak İslamcıların iktidara dönüşünü her pahasına engellemek de istiyorlar. Dahası, generaller Brüksel'in Ankara'dan beklediği ekonomik değişiklikleri önemsemediler. Türkler, anayasanın, devletin laikliğinin bekçileri olarak tanımladıklarından vazgeçmeye, Avrupa'ya giriş adına hazırlar mı? Güçleri ortada olduğuna göre belki de soruyu başka şekilde yöneltmek gerekir: Generaller, Türkiye'yi Avrupa'ya taşımak için değişiklikleri hızlandırmayı başarabilecekler mi ve özellikle de bu konuda istekleri olacak mı?" denilmektedir.
ESKİ SAYILAR |