23/09/2002                       

                                          

                      

 

            ANKARA, 23/09(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  20-22 Eylül 2002 tarihinde yayımlanan, Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI:     

            AP'nin (22/09) "İslamcı Lider Seçim Yasağıyla Avrupa  İnsan Hakları Mahkemesi'nde Mücadele Edecek" başlıklı ve  Suzan Fraser imzalı haberinde, Adalet ve Kalkınma Partisi  (AKP) Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı  açıklamada, 3 Kasım seçimlerine girmesini engelleyen Yüksek  Seçim Kurulu (YSK) kararını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne  götüreceğini söylediği bildirilmektedir. Erdoğan'ı engelleme  kararının büyük bir ihtimalle Türkiye'nin Avrupa Birliği ile  ilişkilerini bozacağı belirtilen haberde, AB'nin, Türkiye'den,  üyeliğe kabul edilmeden önce insan hakları reformlarını  hayata geçirmesini istediği, bu yasaklama kararının,  Türkiye'nin AB'den üyelik müzakerelerine başlanması için bir  tarih almak üzere gayret gösterdiği bir döneme rastladığı kaydedilmektedir. Haberde, Erdoğan'ın rakibi ve Avrupa  yanlısı bir partinin lideri olan İsmail Cem'in, bu kararın  "Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne doğru ilerleyişini zora  soktuğunu" belirttiği ifade edilmektedir.

 

            ALMANYA BASINI: 

            Süddeutsche Zeitung'un (20/09) "AB, Tüm Aday Ülkelerle  Özel Zirve Planlıyor" başlıklı ve Cornelia Bolesch imzalı  yazısında, AB Dönem Başkanı Danimarka'nın, ekim ayının  sonunda Kopenhag'da 13 aday ülke ile özel bir zirve yapmayı  planladığı bildirilmektedir. Danimarka Hükümet Sözcüsü ile  Danimarka'nın Brüksel'deki Daimi Temsilciliği'nin, aday  ülkelerin, 24-25 Ekim'de Brüksel'de gerçekleşecek olan AB  zirvesinin sonuçları hakkında muhtemelen 28 Ekim'de kapsamlı  bir şekilde bilgilendirileceklerini açıkladığına işaret  edilen yazıda, AB Komisyonu'nun zirveye hazırlık amacıyla  planlandığından bir hafta önce, yani 9 Ekim'de, 2004  yılından itibaren üye olması öngörülen 10 muhtemel adayı  içeren bir listeyi açıklayacağı belirtilmektedir. Katılım  müzakereleri yapılmakta olan Romanya ve Bulgaristan'ın bu  listede yer almayacağı ifade edilen yazıda, buna karşılık  13'üncü aday olan Türkiye'nin, AB'den müzakerelerin  başlatılması için somut bir tarih almayı ve komisyondan bu  yönde bir öneri gelmesini umut ettiğine dikkat çekilmekte,  Türkiye'nin engelleri şu şekilde açıklanmaktadır: “AB  memurlarının şimdiye dek yaptıkları açıklamalar ise, AB'nin  Türk Meclis'i tarafından alınan reform kararlarını yeterince  sağlam görmediklerine işaret ediyor. AB Komisyonu'nun  Genişlemeden Sorumlu Genel Müdürü Eneko Landaburu, AFP'ye  yaptığı açıklamada, komisyonun muhtemelen 9 Ekim'de Türkiye  ile müzakereler için somut bir takvim önermeyeceğini  belirtmiş bulunuyor. Landaburu'ya göre, Türkiye'nin siyasi  sisteminde daha bir çok 'gri bölgeler' var ve bunlardan biri  de ordunun oynadığı rol. AB Komisyonu daha sonra,  Landaburu'nun açıklamasını, Genişlemeden Sorumlu AB Komiseri  Verheugen ile görüşülmeden yapılan 'kişisel değerlendirme'  olarak nitelemişti.”

             Die Zeit gazetesinde (19/09) “Türklerden Korkmayın”  başlığı ve Günter Seufert imzasıyla yayımlanan makalede,  Türkiye'nin AB içindeki yeri konusunda değerlendirmelerde  bulunulmaktadır. “Avrupa Birliği, Bulgaristan ile Irak  arasındaki bu ülkeyi Birliğe almalı mıdır?” sorusuyla ilgili  olarak tarihçi Hans-Ulrich Wehler'in geçtiğimiz hafta  belirttiği görüşüne karşı Günter Seufert'in yanıtına yer  verilen makalede, Sosyalbilimci ve "Cafe İstanbul" kitabının  yazarı Seufert'in, “Avrupa'nın niçin Türklerin dininden  korkmaması gerektiği ve AB'nin gelecekteki önemli sorunlarını  Türkiye'nin nasıl çözebileceği” konusundaki açıklamaları  aktarılmaktadır. Türkiye'nin coğrafi ve siyasi konumundan  kaynaklanan önemi vurgulanan makalede, AB'nin Ankara'ya,  birçoklarının inandığından daha fazla ihtiyacı olduğu dile  getirilmekte ve Türkiye'ye Kopenhag Kriterleri'ne “uyumsuzluk” gerekçesiyle yöneltilen eleştirilerin haksız olduğu ifade  edilen makalede, Türkiye'nin Batı'ya dönük yüzünden ve  laiklik ile müslümanlığı kendi içinde kurduğu uyumla birlikte  yaşamayı başardığından söz edilmektedir. Birliğin  genişlemesinde söz konusu olan “demokrasi, hukuk devleti olma  ve insan hakları, azınlıkların korunması, hizmet verebilecek  kurumların tesisi ve piyasa ekonomisinin uygulanması”  konularındaki eleştirilerin de haksız olduğu, çünkü bu  eleştirileri yöneltenlerin ülkelerindeki uygulamalarına  bakılmasının yeterli olduğu belirtilen makalede, Ankara'nın  katılım isteğinin, "Viyana'nın üçüncü kuşatması" ile aynı  anlama geldiğini savunanların ise, Türk denilince yalnızca  kılıç sallayan Osmanlıların gelmesinin bile yeterince tuhaf  olduğu kaydedilmektedir. Türkiye'nin, son Anayasa  reformlarıyla Doğu'dan değil, vatandaşlarının iletişimini,  ekonomik faaliyetlerini ve kültürel kimliğini denetlemek  isteyen eskimiş Avrupa ulusal devlet modelinden uzaklaştığı  belirtilen makalede, bunun, AB'ye doğru atılan büyük bir  adım olduğu vurgulanmaktadır. Türkiye'deki son siyasi  gelişmelerden de söz edilen makalede, Türkiye'nin AB için  değerinin öncelikle dış politika alanında yattığına dikkat  çekilmektedir. “Enerji politikası ve güvenlik” açısından  Türkiye'nin Avrupa için konumunun önemine işaret edilen  makalede, Türkiye'nin, orta vadede, gaz ve petrol rezervleri  Kuveyt'ten daha fazla olan bir bölgenin en önemli dağıtım  merkezi haline geleceğine dikkat çekilmekte ve şöyle  denilmektedir: “Enerji kaynaklarının Balkanlar üzerinden ya  da Adriyatik'ten Avrupa'ya taşınmasına ilişkin planlar,  çekmecede hazır bekliyor. Avrupa -ABD'den çok daha fazla-  bu tek taraflı Orta Doğu petrolüne muhtaç durumda ve güvenli  bir taşıma yoluna dolayısıyla da Türkiye'ye ihtiyacı var.  Petrolün geçtiği güzergahın korunması gerekiyor. Ankara'nın  büyük ordusu, Türklerin askeri olan herşeye duydukları  hayranlığa dayanmıyor sadece. Ülke, potansiyel kriz  bölgeleriyle çevrili: Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu,  hepsi Avrupa'nın istikrarı için anahtar rol oynuyor. AB  memurlarının, askerin iç siyasetteki etkin konumunu  eleştirdikleri kadar, Avrupa ordularının askerleri de  Türkiye'nin uzman, düzenli ve güvenilir ordusunun  Balkanlar'da krizin yatıştırılmasındaki katkısını övüyorlar.  Türkiye'ye karşılık, etkili bir Avrupa dış ve güvenlik  politikası oluşturmak, ne güneydoğu Avrupa'da, ne de  İsrail'in varlığının Türkiye sayesinde korunduğu Orta Doğu'da  mümkündür. Avrupa'nın Güvenlik ve Savunma Gücü'nün yapılanması  da Türkiyesiz gerçekleşemez. Anlaşılabilir nedenlerle AB'nin  bölgede atacağı tek yanlı her adıma direnen Türkiye NATO'nun  anahtar üyesi konumundadır. Türkiye, Kafkas petrolünün  akışından doğrudan ve dolaylı olarak yararlanacak. Daha  şimdiden Türk firmaları Orta Asya'da  inşaat, telekomünikasyon  ve gıda alanlarında faaliyet gösteriyorlar. Petrol ve gaz  taşıma yollarının yapımı orta vadede, bölgedeki 240 milyon  nüfusu, çıkış noktası olarak Türkiye'den kolayca ulaşılabilen  tüketiciler konumuna getirecektir. 67 milyon Türkü, çok şey  vadeden bir pazar olarak değil de sadece göçmen kitlesi  olarak görenler, 10-15 yıl sonra bakış açılarını tamamen  düzeltmek zorunda kalacaklar.”

 

            İNGİLTERE BASINI: 

            The Daily Telegraph gazetesinin (21/09) "Yüksek Seçim  Kurulu'nun Kararı Türkiye'nin AB Şansını Azaltabilir"  başlıklı ve Amberin Zaman imzalı haberinde, Yüksek Seçim  Kurulu'nun, daha önce aldığı bir mahkumiyet nedeniyle, Adalet  ve Kalkınma Partisi'nin lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın  3 Kasım seçimlerine katılmasını yasaklamasının, ülkenin  Avrupa Birliği'ne katılma şansını daha da azaltabileceği  ileri sürülmektedir. Türk yasalarına göre, ceza kaydı bulunan  adayların, yönetime gelmek için yarışamayacakları belirtilen  haberde, Yüksek Seçim Kurulu'nun, Türkiye'nin eski İslamcı  Başbakanı Necmettin Erbakan ve ülkenin en büyük Kürt yanlısı  partisi olan HADEP'in eski lideri Murat Bozlak'ın seçimlere  katılmasını da yasakladığı bildirilmektedir.

 

 

 

 

 

ESKİ SAYILAR