|
15/10/2002
ANKARA, 15/10(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 11-14 Ekim 2002 tarihinde yayımlanan, Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ALMANYA BASINI: Die Tageszeitung'un (14/10) "Sahte Gerekçeler" başlıklı ve Jürgen Gottschlich imzalı makalesinde, Avrupa Birliği'nin, çok iyi bilinen çıkarları gereği Türkiye'yi alması gerektiği dile getirilmekte, bu ülkenin genç, dinamik toplumunun Birliğe yarar sağlayacağı ifade edilmektedir. Türkiye'nin AB'ye adaylığının tarihçesinden söz edilen makalede, Almanya'nın Türkiye'nin AB'ye üyeliğine bakışı ele alınmaktadır. Bazı Alman aydınlarının, yazdıkları makaleleri okuyanların, gerçekten de, Asyalılar Avrupa'yı ele geçirmeden önce, son anda acil durum freninin çekilmesi gerektiği izlenimini edindiklerine işaret edilen makalede, “bu yazılarda, genç Türk toplumunun, yaşlanmış Batı Avrupa ülkelerine kitleler halinde ne kadar hakim olacağının hesabının yapıldığı, tüm AB içindeki demokrasi ve insan hakları standartlarının dümdüz edileceği uyarısında bulunulduğu, din nedeniyle olmasa bile, farklı tarihi tecrübeler nedeniyle kültürel farklılıkların öne sürüldüğü, bütün bunlar yetmezmiş gibi son olarak da tehlikeli İran ve Irak'a da işaret edilerek, bunlarla komşuluğun pazarlığının yapılamayacağının söylendiğine” dikkat çekilmektedir. Artık dürüst olunması ve karşı tarafı aldatmaya bir son verilmesi gerektiğinin Almanya'da da sık sık dile getirildiği vurgulanan makalede, reddetmenin asıl nedenlerinin, “kültürel farklılıklar, farklı tarih, antik-Hristiyan olmayan insan imajı ve tüm bunları içeren aydınlanma” konuları olduğu ileri sürülmektedir. Polonya örneği verilen makalede, Türkiye'nin gerçekleştirdiği reformların önemi vurgulanmakta, ancak, uygulamanın görülmesi gereği dile getirilmektedir. Türklerin bakış açısına göre gerekçelerin, “yıllar önce AB ile yapılan anlaşmalar, sözleşmeler ve siyasi coğrafya” olduğu belirtilen makalede, “O halde Türkiye orta vadede neden AB'ye alınsın?” sorusunun yanıtı verilmekte ve şu değerlendirme yapılmaktadır: “Tabii ki, çok iyi bilinen kendi çıkarlarımız nedeniyle. Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusundaki tartışma, şaşırtıcı bir şekilde, genel olarak göçün lehte mi aleyhte mi olduğu tartışmasına benziyor. Aradaki fark, şimdikinin Avrupa çapında olmasıdır. Öncü kültür, Avrupa değerleri ve kültürel kimliğe ilişkin tüm gürültü, sonuçta, 'Evet ya da Hayır'ın bize yararı olur mu?' şeklindeki pragmatik sorunun arkasında kaybolacaktır. Tıpkı Almanya'da onlarca yıl süren ve akılcı olmayan kimlik tartışmasından sonra, göçün, güç alan ülkeye yarar getirdiğinin yavaş yavaş idrak edilmesi gibi er ya da geç (Türklere göre maalesef çok geç bir zamanda) AB içinde de, Türklerde olduğu gibi genç, dinamik bir toplumun, problem yaratmaktan ziyade Birliğe yararlı olacağı idrak edilecektir. Türkiye Almanya'da, Türk göçmenlerden ve en iyi ihtimalle de yaz tatillerinden tanınmaktadır... Almanya'daki Türkiye imajının, bu ülkenin gerçekleriyle yakından ilgisi yoktur. Yani işkence, köktendincilik ve baskı altında tutulan Kürtlere rağmen, Türk toplumunun büyük bir bölümü Batı Avrupa'ya yöneliktir. AB'nin kurallarını ve standartlarını severek kabul eder, eğitime aç ve başarıya hazırdır ve günün birinde, mevcut potansiyelin kullanılmasına izin verecek siyasi şartlar altında yaşamayı ümit etmektedir. Birçok Türk, kendini Avrupalı olarak görmekte, ama ikinci sınıf bir Avrupalı olduğu duygusunu hep taşımaktadır. Düşmanlıkların büyük bir bölümünün nedeni de bu tanınmamanın içinde yatmaktadır ve bu yüzden de, Brüksel'in Ankara'ya gönderdiği ilerleme raporları, Avrupa'nın tutumu konusunda bir sınav niteliğindedir. Her eleştiride, 'bizi istiyorlar mı ki?' diye soruluyor, burada. AB politikasının Türkiye karşısındaki sorunu, fakat aynı zamanda da şansı burada yatmaktadır. Dünyanın diğer çevrelerinde AB dış politikasının sahip olduğu imkanların aksine, Birlik Türkiye'de, ülkenin olumlu yönde gelişimine önemli bir katkı sağlayabilir, bundan kendisi kazançlı çıkabilir. Türkiye'nin Avrupalı olup olmadığını, özellikle Avrupa Birliği içindeki tutum belirleyecektir.” Süddeutsche Zeitung'un (14/10) "Türkiye İçin Yeni Şans" başlıklı ve Christiane Schlötzer imzalı yazısında, Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu'nun Ankara'dan, Brüksel'i fazla hırpalamaması ricasında bulunarak, neticede Atina'nın, AB hükümet başkanlarının Kopenhag'da yapacakları zirvede, Türkiye'ye üyelik müzakerelerinin başlaması için bir tarih verilmesi konusunda çaba göstereceğini söylediği bildirilmektedir. Atina'nın, bir zamanlar “hiç sevmediği komşusu” için yaptığı bu girişimi hiç gizlemek de istemediğine işaret edilen yazıda, söz konusu girişim, Papandreu'nun siyasi geleceğini Türkiye ile uzlaşmaya bağlamış durumda olmasına bağlanmaktadır. Papandreu'ya göre, Ankara'nın AB'ye üye olmaması durumunda ne Kıbrıs sorununun ne de Ege'deki anlaşmazlıkların çözülemeyeceği vurgulanan yazıda, Yunanistan'ın, bilinen nedenlerle Türk komşusu lehinde “davul çalarken”, diğerlerinin, bunu, Avrupa dış politikasından ziyade Amerikan dış politikasını ilgilendiren nedenler yüzünden yaptıkları ileri sürülmektedir. ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Sözcüsü Richard Boucher'in, Washington'un dileğinin, AB ile Türkiye arasında "mümkün olduğunca yakın ilişkiler kurulması" olduğunu vurgulayarak ABD'nin "stratejik çıkarlarını" gerekçe olarak gösterdiği ve Ankara'nın “misafirperverliğini” güvence altına almak istediğine dikkat çekilen yazıda, İtalya Başbakan Yardımcısı Gianfranco Fini'nin de Cumhuriyet gazetesine verdiği bir mülakatta, "Türkiye'ye tarih verilmesinden yana" olduğunu söylediğine işaret edilmektedir.
AZERBAYCAN BASINI: Yeni Musavat gazetesinin (14/10) "AB Türkiye'yi Neden İstemedi?" başlıklı ve Gabil Hüseyinli imzalı yazısında, AB'nin, şimdilik Türkiye'yi istemediği, gerekçe olarak da Türkiye'nin bazı kriterleri henüz yerine getirmemiş olmasının gösterildiği bildirilmektedir. “Türkiye ekonomisinin tarım ve hafif sanayi eğilimli olduğu, işsizlik oranının yüksek, refah düzeyinin ise düşük olduğunun söylendiği, siyasal alanda ise, yasama, yürütme ve yargıyı birbirinden ayıran sınırların net olmadığı, büyük ölçüde siyasetin etkisi altında kalan mahkemelerin, tamamen bağımsız bulunmadığı, ordunun siyasete karıştığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığı” iddia edilen yazıda, son iddiaya örnek olarak da Erdoğan, Erbakan ve diğer politikacıların gösterildiği, ayrıca etnik ve dini azınlıklara tanınan hakların da yetersiz olduğunun ifade edildiği kaydedilmektedir. Bütün bunlar formalite niteliğinde iddialar olarak da değerlendirilen yazıda, çünkü AB'ye üye olarak kabul edilecek olan ülkelerden ne Baltık cumhuriyetleri ne de Slovenya ve Macaristan'ın, ekonomik ve politik açıdan Türkiye'nin önünde olmadıkları, bu nedenle Türkiye'nin kasıtlı olarak dışlandığını düşünenlerin de bir hayli fazla olduğu belirtilmektedir. Bu görüşü savunanlara göre, bir Hristiyan kulübü olan AB'nin, Müslüman bir ülke olan Türkiye'yi üyeliğe kabul etmek istemediği, bu görüşü paylaşanlar arasında Avrupalıların önemli yer tuttuğuna işaret edilen yazıda, İngiltere'de yayımlanan Independent gazetesinin, Türkiye'nin AB'ye alınmasının geciktirilmesini aptallık olarak nitelendirdiğine dikkat çekilmektedir. Rusya'da yayımlanan Kommersant gazetesinin ise, Türkiye'nin 70 milyonluk genç ve dinamik nüfusu ve hızla gelişen ekonomisi ile Avrupa karşısında ciddi bir rakip olabilecegini, AB'ye üye olması halinde ise rekabet gücünü bire on artıracağını yazdığı aktarılmakta ve şu ifadelere yer verilmektedir: “Bu görüşe katılmamak mümkün değil. Avrupa gerçekten de Türkiye'den çekiniyor. Bu nedenle de her seferinde bu ülkenin önüne yeni engeller çıkarıyor. Şu anda ise en önemli sorun olarak Kıbrıs meselesi gösteriliyor. Avrupalılar bu konuda Yunan tezlerinden hareketle, Türkiye'nin taviz vermesini bekliyorlar. Yunanistan'ın bu konudaki tutumu ise bir hayli ilginç. Örneğin AB Komisyon raporu açıklanır açıklanmaz Yunanistan Dışişleri Bakanı Papandreu, Türkiye'yi arayarak ümitsizliğe kapılmamalarını tavsiye etti ve ülkesinin Kopenhag'da Türkiye'yi destekleyeceğini bildirdi. Türkiye'de de AB dönem başkanlığının Yunanistan'a devredilmesinden sonra AB ile aralarındaki sorunların daha kolay aşılabileceğini düşünenler var.” Yazıda, ayrıca, seçimlerin de önemine işaret edilmekte, konunun bir de ABD boyutunun olduğuna dikkat çekilmekte, Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusunda ABD'nin desteği dile getirilmekte, tüm Türkiye'nin el ele vererek dayanışma içinde mutlaka sonuç alınacağı inancı dile getirilmektedir.
BELÇİKA BASINI: De Finencieel Economische Tijd gazetesinin (14/10) “Türklerin ve Kıbrıslı Türklerin AB'ye Yönelik Tehdit Edici Sözleri" başlıklı ve Ludwig De Vocht imzalı haberinde, AB'nin genişlemesi ele alınmakta, Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel'in, "Türkiye, AB'den bir tarih almak için Kıbrıs konusunda ödün vermeyecek" uyarısında bulunduğu, Kuzey Kıbrıs Dışişleri ve Savunma Bakanı'nın ise, "Kıbrıs Rum tarafı AB'ye üye olursa, adanın birleşmesine yönelik görüşmelere son verilecek ve ada kesin olarak bölünmüş olacak" dediği bildirilmektedir. Kleridis-Denktaş görüşmelerinden bugüne kadar bir ilerleme kaydedilmekdiğine işaret edilen haberde, AB'nin, Kıbrıs'ta bir anlaşma olsun ya da olmasın Kıbrıs Rumlarının üye olacağını açıklaması üzerine, Bakan Ertuğruloğlu'nun yaptığı açıklamada, "AB, Kıbrıs Rum kesimini kabul edecek olursa, Akdeniz'de sürekli bir istikrarasızlıkla karşı karşıya kalacak" dediği aktarılmaktadır. Kıbrıs konusuyla ilgili olarak Türkiye ve Yunanistan'ın olası tepkilerine dikkat çekilen haberde, Dışişleri Bakanı Gürel'in, Kopenhag'da AB'den bir tarih alabilmek için Türkiye'nin Kıbrıs konusunda ödün vermeyeceğini belirttiği ifade edilmektedir. Kıbrıs Türk basınının, Kopenhag'da çıkabilecek olumlu bir kararın, Kıbrıs sorununun çözümlenmesi için olumlu yönde etkileri olacağını düşündüğü vurgulanan haberde, Kıbrıs Rum hükümeti sözcüsü Michalis Papapetrou'nun, Türkiye'nin tehditlerini önemsemediği, Türkiye'nin, Kıbrıs ile ilgili AB kriterlerini yerine getirmesi halinde, üyelik görüşmelerine başlayabileceğini savunduğu bildirilmektedir.
FRANSA BASINI: Le Monde gazetesinin 13-14 Ekim 2002 tarihli haftasonu sayısında yayımlanan, “Türkiye Avrupalı mı?” başlıklı ve Laurent Zecchini imzalı haberinde, AB'nin açıkladığı İlerleme Raporu bağlamında, Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusu tartışılmaktadır. Aralık 1999'daki Helsinki Zirvesi'nde Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın dile getirdiği "Türkiye, sadece coğrafyası ve tutkularıyla değil, tarihi itibariyle Avrupalıdır" sözü hatırlatılmakta, ancak, bu iddianın Onbeşler'in devlet ve hükümet başkanlarından kaçı tarafından dikkate alınacağının tartışılabileceği ifade edilmektedir. “Gerçek şu ki, Türkiye korkutuyor ve bugün birçokları tarafından Türkiye'ye düşüncesizce yapılmış olarak nitelenen vaatlerde bulunan Onbeşler'i git gide daha fazla rahatsızlığa sokuyor” denilen haberde, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini tasarlamanın, Avrupa kamuoyunun "Büyük Avrupa"ya karşı olan önyargılarını artırma tehlikesi taşıdığı ileri sürülmektedir. Haberde, Türkiye'nin AB'ye üyeliği yolunda Kıbrıs meselesinin bulunduğuna işaret edilmekte ve şu ifadelere de yer verilmektedir: “Türkiye'nin Avrupa'ya katılma istidatı var mı? Böyle bir soru sormak, Avrupa ile Asya'nın birleştiği noktada bulunan bir ülkenin hassas 'Avrupa kimliği' sorusunu sormak demektir. Bu, Avrupalı hükümetler için şu ana kadar 'Avrupa'nın sınırları' konusunda açık olarak ele almaya cesaret edemedikleri bir tartışmanın Pandora kutusunu açtığı için daha da sarsıcı... Fakir ve dev Anadolu'nun coğrafi, etnik ve kültürel kökenleri ve aidiyeti tartışmasız olarak Orta Doğulu ve Asyalı. İstanbul kısmen Avrupalı, ama Moskova'dan daha Avrupalı değil. Ve yarın Türkiye girerse, öbür gün kim girecek? Bulgaristan ve Romanya bekleme sırasındayken, arkasından da Hırvatistan ve başka Balkan ülkeleri varken, AB ve NATO'ya girmek için çırpınan Ukrayna varken, Türkiye'nin girme şansı var mı? Ya Beyaz Rusya ve Moldova? Müslüman Türkiye'yi alarak Avrupa Birliği'nin bir 'Hıristiyanlar Kulübü' olduğu fikrini geri tepersek, Fas girmek için atmayacak mı? Kopenhag'da bu sorulara yanıt verilmeyecek, ancak Onbeşler, Türkiye'ye olumlu bir sinyal vermekten kaçınamazlar. Laeken Zirvesi sırasında Ankara tarafından kaydedilen gelişmelerin bilançosu yapılırken ihtiyatsızca, 'Türkiye'yle üyelik müzakerelerinin açılması perspektifinin yaklaştığını' vurgulamışlardı. Türkler avantajlarını akıllıca kullandılar: Kimsenin kendilerinden ummadığı bir ivedilikle, Avrupalıların üzerinde ısrar ettikleri, önemli ve sembolik üç reformu kabul ettiler... Avrupa Komisyonu ilerleme raporunda bir rahatlatma çalışması yaparak, bu gelişmelerin memnuniyet verici olduklarını kaydetti, ancak demokrasi ve insan hakları konularındaki ciddi eksikliklerin de altını çizerek Ankara'ya adaylık süreci konusunda tarih belirtmedi. Türkiye'deki 3 Kasım seçimleri öngörülerek, üyelik müzakerelerinin başlama tarihiyle ellerini daha fazla bağlamadan, hem Avrupa yanlılarını rahatlatmak gerekiyordu hem de Birlik'e girme karşıtları olan güçlü milliyetçi ve askeri lobiye koz vermemek gerekiyordu.”
PAKİSTAN BASINI: The Statesman gazetesinde (14/10) "Türkiye Bir Kez Daha Dışarıda Bırakıldı" başlığıyla yer alan ve internetten sağlanan yorumda, Avrupa Komisyonu'nun, üye sayısını 25'e çıkaracak 10 yeni devletin AB'ye iki yıl içinde kabul edilmesi tavsiyesinde bulunurken, Türkiye'yi, ülkenin üyelik müzakerelerinin başlaması için dahi bir tarih vermeyi reddederek, “hiçe saydığı” ifade edilmektedir. Türkiye'nin AB üyeliğine itirazların haksız olduğu iddia edilen yorumda, Türkiye'nin durumu diğer aday ülkeler Slovekya ve Macaristan'ın durumlarıyla mukayese edilmektedir. Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu'nun destek ifade eden açıklamalarına da yer verilen yorumda, AB'nin şimdi de muhtemelen ciddi ekonomik argümanlar ileri sürüebileceği kaydedilmekte ve şöyle denilmektedir: “Ne var ki, Washington'ın da belirttiği gibi, üyelik talebi bir kez daha dikkate alınmayan Türkiye'nin kabulü için şimdi güçlü bir siyasi neden bulunmaktadır. Türkiye, NATO üyesi olarak ABD-Avrupa askeri ittifakının güneydoğu kanadının önemli ülkesidir. Brüksel'in üyelik değerlendirmelerinde siyasi gerekçelere yer vermeye hazır olduğunu Polonya örneği ortaya koymaktadır... Türkiye siyasi istikrar bakımından Polonya'dan daha kötü değildir. Her iki ülke de, sık sık değişen hükümetler ve siyasi bölünmüşlük yaşamıştır. Yalnızca, Polonya'da değişim daha hızlı olmuştur. Dolayısıyla, AB, Türkiye'ye üyelik müzakerelerinin başlaması için açıkça bir tarih vermelidir. Artık AB'nin, Türkiye'nin tarihi düşmanı, şimdi ise beklenmedik dostu Yunanistan'ın itirazlarının arkasına saklanması mümkün değildir.”
ESKİ SAYILAR |