11. 11. 2003

   

Anasayfa

e-posta


 

                    

             ANKARA, 11/11(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  10 Kasım 2003 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:  

            ALMANYA BASINI: 

            Resmi-akademik Das Parlament gazetesinde (10/11)  "Ankara'ya Övgü ve Eleştiri: Kıbrıs Meselesi Türkiye'nin AB  Üyeliğine Engel Olarak Gösteriliyor" başlığı altında ve  Hartmut Hausmann imzasıyla yayımlanan bir yazıda, AB'nin  Genişlemeden Sorumlu Yüksek Komiseri Günther Verheugen'in  5 Kasım 2003'de Türkiye'ye "takdir ve saygılarını" dile  getirdiği ve Türkiye'de gerçekleştirilen siyasi reformlarla  ilgili raporunu açıklarken, Ankara'nın ileriye doğru hızla  büyük adımlar atabileceğini kanıtladığını söylediği  belirtilmektedir. Raporda, ülkenin reform çizgisinde  kararlılıkla ilerlediğini kanıtlayarak, AB üyeliğinin siyasi  kriterleri yerine getirmekte "oldukça önemli adımlar  kaydettiğinin" belirtildiği aktarılan yazıda, Verheugen'in,  Avrupa Parlamentosu'nda gazeteciler önünde yaptığı konuşmada,  Ankara'nın reformların gerçekten uygulamaya konulmasına  konsantre olması gerektiğini söyleyerek, günlük hayattaki  siyasi davranışlarıyla reformların ruhuna ters düşmekten  kaçınması için uyardığı ve "Maalesef şu aşamada bunun çok  sayıda örneği var" dediği aktarılmaktadır. Raporda, öncelikle  "yargının bağımsızlığı ve halkın anayasal haklarından  gerçekten faydalanma olanaklarının eksikliğinin" eleştirildiği  ve siyasete ordudan daha fazla öncelik tanınmasının da  benimsenmesi ve bu alanda Avrupa standartları seviyesine  gelinmesi gerektiğinin de belirtildiği kaydedilen yazıda,  Brüksel ile Ankara arasındaki en önemli sorunu ve doğal  olarak ihtilafın odak noktasını Kıbrıs adasının  bölünmüşlüğünün oluşturmaya devam ettiği hatırlatılarak,  Komisyon'un, Kıbrıs'ın, Türkiye'nin AB üyeliği önünde "ciddi  bir engel" olabileceğini saptamış bulunduğu ifade edilmektedir.

            Der Spiegel dergisinde (10/11) "AB Komisyonu... Türkiye'ye  Karşı Çekince" başlığı altında yayımlanan bir yazıda, AB  Komisyonu'ndaki en üst düzey memurların çoğunluğunun Türkiye'nin  Avrupa Birliği'ne üyeliğini reddettikleri ve Brüksel'deki idarede  yer alan 36 genel müdürden 33'üyle yapılan gizli bir anketin,  zirvedeki yöneticilerden neredeyse üçte ikisinin Ankara'nın AB  üyeliğine karşı olduğunu ortaya koyduğu belirtilmektedir. Düzey  olarak müsteşara denk gelen seviyelerde olan memurların özellikle  buna gerekçe olarak, Avrupa'nın entegrasyonunun sadece "dar  sınırlar içinde" mümkün olabileceğini gösterdikleri ifade edilen  yazıda, "Identitiy Foundation" adlı Düsseldorflu vakfın bu  araştırmasının, saatler süren bireysel görüşmelere dayandığı,  ayrıca memurların çoğunluğunun bu görüşmelerde, "2004 yılının  başında 10 devletin daha katılımıyla gerçekleşecek genişlemenin  bile AB'nin entegrasyon gücünü zorlayabileceğinden endişe  duyduklarını dile getirdikleri, buna ilaveten, AB içindeki güç  yapılarında daha hırslı reformlar yapılmasını istedikleri" kaydedilmektedir. 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Die Presse gazetesinde (08/11) "Bizim Avrupa... Avrupa Hala  Bizim Mi?" başlığı altında ve Andreas Unterberger imzasıyla  yayımlanan bir yorumda şöyle denilmektedir: "Bugün Avrupa'nın  başlamakta olan 21. yüzyılın düş kırıklığı olacağına, gerekli  atlamayı beceremeyeceğine ve BM ya da Avrupa Konseyi düzeyinde  önemsiz bir örgüte dönüşeceğine dair birçok belirti var.  Politikacılar ulusal ve siyasi çıkarlarını çoğu kez Avrupa'nın  çıkarlarına tercih ettiler. Çoğu kez güçlü olanın hakları baskın  çıktı. Bu çöküşün acımasızlığı en çok, Alman-Fransız idare   meclisinin diğerlerini önemsememesinde kendini gösteriyor. Bu  dikta rejimi, diğer birçok vakanın yanı sıra en çok istikrar   paktında göze çarpıyor... Avrupa Türkiye konusunda da kendini  ciddiye almadı. Hiçbir Avrupa Konseyi dev Asya ülkesinin  başvurusunu titizlikle incelemedi, bunun yerine zirve  toplantılarında beş dakikalık görüşmelerden sonra, oyalayıcı  formüller eklenerek geçiştirildi. Ancak görüşmelerde kullanılan  bu güçsüz ifadeler, Ankara tarafından gelecekte üye olma hakkına  sahip olacağı şeklinde yorumlandı. Türkiye, AB'ye katılması  halinde, birkaç yıl içinde Avrupa'nın en büyük üye ülkesi  olabilir. Yani bu, Avrupa'nın Hristiyan temeline sahip olmayan,  aydınlanma zemini bile bulunmayan, insan hakları ve demokrasinin gerçekten köklü olmadığı, son yıllarda birçok kez diğer   ülkelere saldırmış olan ve azınlıklarına bugüne kadar azap   çektiren bir ülkenin bu konuma gelmesi demektir. Ancak 'büyük' Avrupalıların hepsi egoistçe nedenlerden dolayı Türkiye  konusunda, Avrupa'nın zararına da olsa susmayı tercih etti:  Schröder seçim zaferini yalnızca Türklerin oylarıyla kazandığı  için; Blair, AB'yi zaten Avrupa Konseyi'ne benzer bir Diplomatlar  Kulübü yapmak istediği için; Berlusconi ise, dış politika zeka  düzeyini aştığı için. Gerçek Avrupalı Helmut Kohl ile Giscard  d'Estaing sahneden çekildikten ve Avrupa'nın doğudan gelecek  tehlikeden artık korkmasına gerek kalmamasından sonra, burada  herkes kendi küçük, pis, egoist oyununu oynar oldu. Ancak  Avrupa bu yüzden uzun vadeli olarak çökecek olursa, herkes buna  çok şaşırmış görünecek. Bu büyükler için olduğu gibi, Avusturya  misali küçükler için de geçerli. Ancak bunun neticeleri büyükler  için daha da feci olacak. Yalnızca onlar Avrupa'yı tamamen gülünç  bir hale getirebilir."  

            İNGİLTERE BASINI: 

            The Guardian gazetesinin internet sayfasında (10/11)  "Avrupa'nın İçinde" başlığı altında ve Ian Black imzasıyla yer  alan bir makalede, Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu  Üyesi Günther Verheugen'in henüz tamamen mutlu olmasa bile,  bugünlerde biraz rahatlamış göründüğü kaydedilmekte ve Avrupa  Birliği'ne katılacak 10 üyeye oldukça temiz bir rapor verdikten  sonra, Brüksel'in, artık büyük bir genişleme direktörlüğüne  ihtiyaç duymayacağından Verheugen'in görevinin sona ermesinin  yaklaştığı belirtilmektedir. Genişlemenin, Avrupa sözlüğünde  iç karartıcı bir kelime olabileceği, ancak gelecek mayıs ayında  meydana gelecek "büyük patlamanın" bu kıtanın siyasi ve ekonomik haritasını değişime uğratacağı ve bu ölçekte hiçbir şeyin,  -Silvio Berlusconi dolaylı yoldan Rusya ile İsrail'in AB'ye üye  olmalarını sağlamaya çalışmadıkça- daha önce gerçekleşmediği ve  bundan sonra da gerçekleşmeyeceği ifade edilen makalede,  Türkiye'nin ise bu konuda en çetin ceviz sayıldığına dikkat  çekilmektedir. Avrupa toplumunun, Birliğin bir Hristiyan kulubü  olmadığı yolundaki ısrarlarına rağmen herkesin, özellikle de Fransa'dakilerin, 68 milyon Müslüman'dan oluşan bir ülkenin  AB'ye üye olmasına hiçbir zaman izin verilmemesi gerektiğini  tartıştığı, ancak üyelik umudunun, insan hakları ve demokrasi  konusunda inkar edilemez bir mesafe kat edilmesine sebep olduğu  belirtilen makalede, Verheugen'in nihai ve en çok incelik   gerektiren görevinin ise, Türklerin katılım müzakerelerine   başlanabilmesi için gerekli kriterleri yerine getirip getirememiş olduklarına karar vermek olacağı ve bununla beraber, son sözü  söyleme hakkının hükümetlerin olacağı vurgulanmaktadır. 

            KIBRIS RUM BASINI: 

            Haravgi gazetesinin (08/11) "Sözler ve Uzlaşmazlık" başlığı  altında ve Lenia Dimitropulos imzasıyla yayımlanan bir yorumda,  Avrupa Komisyonu raporunda, Kıbrıs sorununun çözümü ile  Türkiye'nin AB üyelik sürecinin açık bir şekilde bağlantılı   kılınmasının, kuşkusuz Kıbrıs diplomasisi için bir başarı olduğu  öne sürülmektedir. Kıbrıs'ın tutarlı tezlerinin, bu tezlerin AB  içinde ve uluslararası alanda her yöntemle sunulması meyve  vermeye başladığı belirtilen yorumda, AB'nin, Türkiye'ye, bir  Avrupa ülkesinin topraklarını elinde tutan bir ülkeyi üyesi  yapamayacağı yönünde açık bir mesaj gönderdiği kaydedilmektedir. Ankara'nın, Kıbrıs sorunu ve çözümünün, AB üyelik süreci ile  bağlantılı kılınmasını alaşağı etme yönündeki çabalarının  başarısızlıkla sonuçlanmasından dolayı hayal kırıklığına  uğramasına ve sinirlenmesine rağmen, muammalı bir şekilde  konuşmaya devam ettiği kaydedilen yorumda, Kıbrıs sorunu ile   Türkiye'nin AB üyelik sürecinin bağlantılı kılınmasının AB'nin  de çözüm konusundaki istekliliğini gösterdiği ve Birliğin bu  tutumunun, Türk tarafını, BM denetiminde müzakere masasına  dönmeye ve Annan planı temelinde çözüm için müzakere etmeye  zorlayarak sonuna kadar sürdüreceği, üstelik birleşik bir   Kıbrıs'ın AB üyeliğinin, Kıbrıs halkının -Kıbrıslı Rumların ve   Kıbrıslı Türklerin- en büyük beklentisi olduğu vurgulanmaktadır. 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            İmerisia gazetesinde (08/11) "AB Komisyonu Kıbrıs Sorununun Çözümlenmesinde Kararlı" başlığı altında ve Meri Savva imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Aralık 2002 tarihinde Kopenhag'da yaşanan diplomatik gerilime tanık olanların, AB Komisyonu tarafından   hazırlanan Türkiye'ye ilişkin ilerleme raporunun içeriğine şaşırmadıkları, AB Komisyonu'nca hazırlanan raporun, o dönemde Avrupalılar, Amerikalılar, Türkler, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı   Türkler arasında yapılan çetin pazarlığın bir yıl sonra   tekrarlanacağını gösterdiği ifade edilmektedir. Yorumda şöyle denilmektedir: "İşin zor yanı, Türkiye'nin Avrupa pasaportunun  Lefkoşa 'damgasını' taşıyacak olmasıdır. Brüksel'den elde edinilen bilgilere göre AB Komisyonu, raporda Kıbrıs konusunda yer alan  ifadeye sadık kalmaya kararlıdır. Başka bir deyişle, Türkiye'nin   AB yönelimi, Kıbrıs konusuna bağlanmış bulunuyor. Diplomatik   kaynaklara göre, AB Komisyonu'nun bu kararını AB üyesi tüm ülke hükümetleri desteklemektedir. AB Dönem Başkanı İtalya, AB  Komisyonu ve ocak ayında AB Dönem Başkanı olacak olan İrlanda,  konuyla ilgili bir görüşme yapmış bulunuyorlar. Bu arada,  önümüzdeki altı ay Kıbrıs meselesi açısından büyük önem taşıyor,  çünkü Kıbrıs'ın kuzey kesiminde seçimler yapılacak ve ocak  ayından sonra Kıbrıs'ın AB üyesi olmasına dört ay kalacaktır."

            Kosmos tou Ependiti gazetesinde (08/11) "AB'nin Baskılarına  Rağmen Erdoğan Pasif Kalıyor" başlığı altında ve Hristina Poulidou imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Kıbrıs sorununun çözümü için  Ankara'ya tanınan mühletin son bulmasının ardından, Ankara'nın  Kıbrıs'a ilişkin takınması gereken tavır konusunda geri sayım  başladığı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın sürekli olarak AB'nin  baskısı altında bulunduğu belirtilmektedir. Yorumda, AB Komisyonu tarafından hazırlanan Türkiye'ye ilişkin ilerleme raporunun  "stratejik belgesinde" de Kıbrıs konusu Ankara'ya hatırlattığı  ifade edilen yorumda, belgede, Kıbrıs sorununa çözüm   bulunmamasının, Türkiye'nin AB beklentilerine ciddi engel  oluşturabileceğinin vurgulandığı kaydedilmektedir.

            Kathimerini gazetesinde (09/11) "Türkiye Avrupa Kapısının  Önünde" başlığı altında ve Loukas Tsoukalis imzasıyla yayımlanan  bir yorumda, yaklaşık bir yıl sonra, AB'nin 25 üye ülkesinin, Hollanda'nın Dönem Başkanlığı altında, Türkiye ile AB  ilişkilerinin geleceği hakkında ince ve zor bir karar almaya   davet edileceği belirtilmekte, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde  konuyla ilgilenen ülkelerin dışişleri bakanlıklarının, sistematik  bir şekilde 2004 yılı Aralık ayında gerçekleşecek kritik toplantı   için hazırlıklara başladığı ve AB Konseyi'nin, üyelikle ilgili   ön şartların Türkiye tarafından yerine getirilip getirilmemiş   olduğu, eğer getirilirlerse, üyelik müzakerelerinin ne zaman ve  hangi şartlar altında başlayacağı konusu hakkında karar alması  gerektiği ifade edilmektedir. Üyelik müzakerelerinin başlayacağı  tarihten, Türkiye'nin tam üye olacağı tarihe kadar geçecek sürenin  çok uzun olabileceğini elbette herkes bildiği, ancak yolun birtakım etkinliklerle resmen açılmasından sonra geri dönüşün olmadığına  dikkat çekilen yorumda, şöyle denilmektedir: "Türkiye Hükümeti,  Kemalist devletin birçok önemli ve hassas konularına dokunan reformları yapmak işini üstlenmiş bulunuyor. Bu girişimler,  Türkiye'nin daha da demokratikleşmesi (ve de Avrupalılaşması)  için gerçekten ciddi bir çaba oluşturuyor. Bu çabaların İslam  kökenli olan, ancak kendi kendilerini muhafazakar demokrat olarak tanımlamayı tercih eden insanlar tarafından sarfedilmesi, çoğu  kişilere belki garip görünüyor. Oysa, yakın geçmişte sarfedilen  buna benzer çabalardan çok daha hakiki olduğuna dair belirtiler  var. Neden olmasın? Erdoğan ile partisinin, kendi siyasi yaşamını sürdürmesi için, Avrupa çerçevesine dahil edilmiş gerçek bir  demokrasiye, eski Türk politikacılarından daha fazla ihtiyacı  yok mu? Türk cezaevlerini içten tanımış olan komşumuz ülkenin  Başbakan'ı, demokratik ilkelerin işlevsel olmalarının önemini  daha iyi biliyor. Erdoğan'ın partisi, din ve aile konularında  muhafazakar olmasına rağmen, devletin yapısı ve ekonomi  konularında reformcu bir parti. Parti içinde çelişkilerin var  olduğu, aynı zamanda da, seçmenlerinin umutlarını göz önünde  tutmasının gerekli olduğu kesindir. Ülke içindeki zor reformları gerçekleştirmek ve "derin devlet" olarak tanımlanan Kemalist  kurulu düzenin sert tepkilerini yumuşatmak için bilinçli olarak  AB'yi kullanıyor... Avrupa'nın çeşitli başkentlerinde, Türkiye  için yalnız bir tek imajın olmadığı kesindir. Avrupa ile Asya'nın sınırlarında büyük, çok nüfuslu ve önemli stratejik konumu olan  bir ülkede, siyasi ve ekonomik istikrarın hakim olmasını herkes  istiyor. Ayrıca, Türkiye'nin demokratik bir ülke ve Avrupa'nın  müttefiki olmasını da herkes istiyor."            

ESKI SAYILAR