18. 11. 2003

   

Anasayfa

e-posta


 

                                    

            ANKARA, 18/11(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  17 Kasım 2003 tarihlerinde yayımlanan Türkiye-AB  ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara  değinilmektedir: 

            ABD BASINI:  

            AP'nin (17/11) "Almanya Başbakanı İstanbul'daki  Saldırıları Kınadı, Türkiye'nin AB Üyeliğini Savundu"  başlığı altında ve Geir Moulson imzasıyla yer verdiği bir  haberde, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'in, İstanbul'da  iki sinagoga gerçekleştirilen saldırıları kınadığı ve  Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne sokmanın, İslam'ın ve Batı  değerlerinin birbirine ait olduğunu göstererek Avrupa'nın  güvenliğini destekleyeceğini savunduğu kaydedilmektedir.  Sosyal Demokratlar'ın düzenlediği bir konferansta konuşan   Schröder'in, "Bu saldırılar, ne Afganistan'da ne Orta  Doğu'da tabii ki ne Irak'ta ne de dünyanın diğer bölgelerinde  uluslararası terörizme karşı savaşın kazanılmadığını  gösteriyor." dediği belirtilen haberde, gelecek yıl yapılacak  Avrupa Parlamentosu seçimlerinin adaylarına seslenen  Schröder'in, Türkiye'nin AB'ye katılma isteğini ateşli bir  şekilde savunduğuna işaret edilmektedir. Haberde, Schröder'in, "Türkiye'deki İslam inancıyla Avrupa aydınlanmasının  demokratik değerlerinin birbiriyle çatışmak zorunda olmadığını  ve birarada varolabileceğini göstermede başarılı olacaksak  bunun, Avrupa için güvenlik konusunda büyük bir artı puan  olacağını herkes anlamalıdır. Böyle bir deneyim başarılı  olursa ilk kazançlı çıkan biz Avrupalılar olacağız zira bu  gerçekten de ülkemiz için daha fazla güvenlik  sağlayacak."  dediği aktarılmaktadır. 

            ALMANYA BASINI: 

            Financial Times Deutschland gazetesinde (17/11) "SPD,  Türkiye'nin AB'ye Yakınlaşmasını Destekliyor" başlığı altında  ve Peter Ehrlich imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Federal  Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'in, Türkiye'nin, önümüzdeki  10 yıl içinde üyelikle sonuçlanabilecek olan Avrupa Birliği'ne  daha da yakınlaşmasını destekleyen bir tavır sergilediği  belirtilmektedir. Başbakan Schröder'in, Bochum'da gerçekleşen,   SPD'nin Avrupa seçimleri için aday listesinin hazırlandığı   kongrede, Türkiye'nin, demokratik değerlerle İslam dininin  bağdaşabileceğine örnek teşkil edebileceğini ve bu durumun   Avrupa'nın tamamını daha güvenli hale getireceğini söylediği  kaydedilen yorumda, SPD lideri Schröder'in, seçim sürecinde  Türkiye'nin olası üyeliğine karşı "kirli bir kampanya"  yürütmeyi planlayan CDU/CSU partilerini de eleştirdiği,  böylece gelecek yıl yapılacak olan Avrupa seçim kampanyasında  SPD'nin Türkiye konusunu ön plana çıkaracağını net bir  şekilde ortaya koyduğuna dikkat çekilmektedir. Kongrede   oyların yüzde 98'ini alarak ilk sıradan aday olmayı başaran  Avrupa Milletvekili Martin Schulz'un oylama öncesinde,   dikkatli olunması gerektiğine işaret ederek, katılım   müzakereleriyle ilgili somut kararın 2004 yılının sonunda   verilmesinde ısrar ettiği ve insan haklarına eksiksiz riayet   edilmesi konusunda uyardığı belirtilen yorumda, AB'nin  Genişlemeden Sorumlu Yüksek Komiseri Günther Verheugen'in  ise, Türkiye'nin hızla ilerleme kaydettiğini belirterek,  "İşkence görmeyen her mahkum ve Kürtçe verilen her ders  bizim politik zaferimizdir." sözleriyle Schulz'a karşı  çıktığı ifade edilmektedir.

            Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung'da (16/11)  "İşkenceyi Ortadan Kaldırmak İstiyoruz" başlığı altında ve  Konrad Schuller  imzasıyla yayımlanan Adalet Bakanı Cemil  Çiçek ile yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta,  "Türkiye'nin Avrupa'ya giden yolunda motor güç olarak  görülüyorsunuz. Almanya Federal Dışişleri Bakanı Fischer'in  daha bu yılın başlarında ülkenizin AB üyeliği lehinde ve  aleyhindeki sebeplerin 'yüzde 55'e yüzde 45' olduğu   şeklindeki açıklaması sizi nasıl etkiliyor?" şeklindeki bir  soruya cevaben, Çiçek'in, "Hükümetim, Türkiye'yi Avrupa  Birliği'ne taşımakta kararlıdır. Bu bizim en önemli  meselemizdir. Katılım kriterlerini yerine getirmek için  gerekli olan yasaları çıkarmak ve bunların uygulanmasını  sağlamak zorundayız. Sayın Fischer'i 'yüzde 55'e yüzde 45'  sözünü  söylemeye hangi sebeplerin sevkettiğini bilmiyorum.  Bu rakamları laboratuara gönderip, bir şişe içerisindeki  alkol oranı gibi kontrol ettirmemiz mümkün değil. Ancak  bundan daha fazlasını hak ettiğimizi düşünüyorum. AB  Komisyonu'nun ülkemiz hakkında yayınlamış olduğu son  İlerleme Raporu da bunu teyit etmektedir. Ancak bu,  mükemmel olduğumuz ya da hiçbir hatamızın olmadığı anlamına  gelmemektedir. Biz bu doğrultuda ilerliyoruz ve birçok  eksiğimizi giderdik. Ancak daha atmamız gereken çok adımlar  olduğunu biliyoruz." dediği, "Bütün ilerlemelere rağmen,  birçok sorun hala çözülmemiş durumda. Örneğin, işkence hala  tam olarak ortadan kaldırılmış değil." Şeklindeki  değerlendirmeye ise, "Daha birçok eksikliklerimiz olduğunu  biliyoruz ve bunları ortadan kaldırmak istiyoruz. AB'de bize  diğer katılım adaylarından farklı bir muamele yapılmamasını  istiyoruz. Reform yasalarını çıkarttık ve bunların şimdi  pratik yaşamda uygulanması gerekiyor. İşkence, mücadele  ettiğimiz sorunlardan bir tanesi. Biz bunu, insanlığa karşı  bir suç olarak görüyoruz ve ortadan kaldırmak istiyoruz.  Bu konuda ilk başarılarımızı elde ettik ki bu da Avrupa  Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi tarafından kabul  edilmiştir. Bu yolda ilerlemek istiyoruz." karşılığını  verdiği kaydedilmektedir. Mülakatta, "Alman muhafazakarları,  Türkiye'yi buna rağmen  AB'de görmek istemiyorlar, zira  Avrupa kimliğinin bu şekilde belirsiz bir hal alacağına  inanıyorlar." sorusunu da, Çiçek'in, "Üyeliğimize karşı olan  bu muhalefetin, AB'nin temel felsefesine aykırı hareket  ettiğine inanıyorum. Avrupa kendisini, çeşitlilik içinde  birlik olarak görmektedir. Eğer onu Hıristiyan Birliği olarak  görürsek, bu halihazırda Avrupa'da yaşayan on milyon Müslüman  için bir sorun olmayacak mıdır? Bu durumda, bu insanların  dezavantajlı bir konuma itilmeleri tehlikesi mevcut değil mi?  Biz Avrupa'yı coğrafi bir birlik olarak değil, modern değerler  birliği olarak görüyoruz. Eğer bu değerlerin yalnızca  Hıristiyanlar tarafından paylaşıldığını, ancak Müslümanlar  tarafından paylaşılmadığını söyleyecek olursak, bu yobazlık  ve ayrımcılık olur. Böyle bir şey, Avrupa'nın temel ilkelerine  aykırı olurdu." ifadeleriyle cevapladığı belirtilmektedir. 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            Elefterotipia gazetesinde (15/11) "Türkiye Dosyası"  başlığı altında yayımlanan bir yazıda, AB Komisyonu  tarafından hazırlanan Türkiye'ye ilişkin İlerleme Raporu'nda,  Türkiye'nin Kopenhag Kriterleri'ne uyum sağlama yönünde önemli  adımlar attığının kaydedildiği, ancak Türk bürokrasisinin,  onaylanan reformların uygulanmasında engel teşkil edebileceği  bilindiğinden, AB'nin, reformların uygulanmasının önemli  olduğunu vurguladığı ve ayrıca Birliğin ilk kez İlerleme  Raporu'na Kıbrıs şartını koyduğu belirtilmektedir. Bu yılki  İlerleme Raporu, Aralık 2004 tarihinde dikkate alınacağından,  Ankara'nın Kıbrıs şartının konulması nedeniyle AB'ye karşı  sert tepkide bulunduğu ve "AB'nin Türkiye'yi ailesine katmak  istemediğini söylediği" kaydedilen yazıda, "Acaba Türkiye   Ege ve Kıbrıs konularına çözüm bulamadığından bu nedenle mi  bu gerekçeyi öne sürüyor?" sorusu sorulmakta ve şöyle  denilmektedir: "Türkiye'nin gerçek niyeti nedir henüz  bilinmiyor. Türkiye içindeki farklı ideolojilere sahip  çeşitli grupların çarpışmaları bölgede meydana gelen yeni  koşullardan da etkileniyor. Bu çetin mücadelenin sonucu henüz  belli değildir, ancak Türkiye'de önemli gelişmelerin  kaydedileceğinin habercisidir. Erdoğan hükümetinin, ülkenin  AB yöneliminden yana olduğu gözleniyor. Ancak, İslamcı  hükümetin kendi çıkarları açısından  bu yönde bir eğilim  gösterdiği söyleniyor. Bu arada ordu, ülkenin AB üyesi  olmasını istiyor ancak Türkiye'nin ileri süreceği şartlar  çerçevesinde AB üyesi olmasını tasarlıyor. Türkiye'nin AB  üyeliğinden yana olan toplumun çoğunluğu, ülkedeki siyasi  kesim ile ordu arasında bu konuda varolan anlaşmazlığın  bilincinde olmadığı görülüyor. AB-Türkiye ilişkileri  konusunda yapılan tartışmaların çok yüzeysel olduğu ve  sorunların özüne değinilmediği de görülüyor... Öte yandan,  Irak savaşı Türklerde Batı'nın Türkiye'nin parçalanmasını  istediği izlenimini de yaratmış. Bütün bu nedenlerden dolayı  AB'nin hiç bir zaman Türkiye'yi ailesine katmayacağı, Türkiye  ile özel bir ilişkide bulunmayı tercih edeceği görüşü hakim.  AB-Türkiye ilişkilerinde belirsizlik sürmektedir. Ankara'nın  Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkilerini esir almakla ne amaçladığı  belli değildir... Türkiye'nin AB'ye bakış açısını 1980  yılından sonra değerlendirirsek, AB karşıtı olanların  sayısının günümüzde büyük ölçüde sınırlandırıldığını söylemek  mümkün. Ülkede yapılan tüm anketler Türk toplumunun üçte  ikisinin ülkenin AB üyeliğinden yana olduğunu gösteriyor.  Hatta Irak krizinin ardından Türk toplumunun özellikle elit  kesiminin AB'ye daha da sıcak bakmaya başladığını  söyleyebiliriz... Avrupa yanlısı olan elit kesime 'liberaller'  Avrupa karşıtı olanlara ise 'tutucular' diyebiliriz. Liberal  kesim, Türkiye'nin demokratikleşmesi, ekonomik açıdan  kalkınmasını ve Türkiye önünde engel teşkil eden Kıbrıs   sorununun Annan planı temelinde çözüme bağlanması gerektiğine   inanıyorlar. Tutucular ise Kopenhag kriterlerine kuşku ile  bakıyor ve bu kriterlerin Türkiye için tuzak olduğuna  inanıyorlar. Ayrıca  tutucular Kıbrıs'ın stratejik açıdan  Türkiye için çok önemli olduğunu söylüyor ve çözümsüzlüğü  savunuyorlar ve AB'nin Türkiye konusunda ne yapacağı konusunda  henüz karar alamadığını düşünüyorlar..."

            Ta Nea gazetesinde (17/11) "AB Dönem Başkanı İtalya'nın  Türkiye Yanlısı Muhtemel Girişimi Kaygı Yaratıyor" başlığı  altında ve İrini  Karanasopoulou imzasıyla yayımlanan bir  yorumda, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'nın bugün yapılacak  AB Dışişleri Bakanları toplantısında ve yarın gerçekleşecek  olan "25"ler ile Colin Powell görüşmesinde, ABD'nin çağrısına   kulak vererek, Türkiye yanlısı tutum takınan İtalya'nın bu   yönde girişimlerde bulunmasından kaygı duyduğu belirtilmektedir.  AB Dışişleri Bakanları toplantısında Kıbrıs konusunun gündeme  gelmesinin söz konusu olduğu ve bu arada ilgili karar taslağında,   "Kıbrıs sorununun çözümü yönünde ilgili taraflara telkinde   bulunulduğuna" dair bir ifadenin yer aldığı belirtilen yorumda,  Türklerin, Amerikalıların ve AB Dönem Başkanı İtalya'nın  amacının, AB Komisyonu tarafından Türkiye'ye ilişkin hazırlanan  raporda Kıbrıs şartının "sulandırılması" olduğunun görüldüğü  ve hedefin, aralık ayında yapılacak AB zirvesinin bildirgesinde  Kıbrıs'ın, Türkiye'nin AB yöneliminden ayrı tutulması olduğu  öne sürülmektedir. Edinilen bilgilere göre, Türk yetkililer ve  AB Dönem  Başkanı İtalya'nın Başbakanı Berlusconi'nin, AB  Genişlemeden  Sorumlu Yüksek Komiseri Verheugen'in yaptığı  açıklamalarında  ısrar etmemesi yönünde girişimlerde  bulundukları kaydedilen yorumda, Colin Powell'in "25"lerle  yarın yapacağı görüşme sırasında Avrupa Ordusu, Irak, İran  ve Orta Doğu gibi konular gündeme geleceği, ancak görüşme  serbest olacağından başka konuların da gündeme gelmesinin  olası olduğu, Powell'ın ayrıca, İtalya'nın Dışişleri Bakanı  Frattini, Komiser Patten ve AB'nin Ortak Savunma ve Dış  Politika yüksek temsilcisi Solana ile temasta bulunacağı ve  bu temaslarda, Türkiye'nin AB yönelimine konan "engellerden"  ABD'nin duyduğu  rahatsızlığın dile getirilebileceğine işaret  edilmektedir.

            Avgi gazetesinde (16/11) "Kipros Hrisostomidis: Türkiye  Bundan Böyle Bizi Tanımamazlık Edemeyecek" başlığı altında  ve Hristina Poulidou'nun Kıbrıs Hükümet Sözcüsü Kipros  Hrisostomidis ile yaptığı mülakata yer verilmektedir. Kıbrıs  konusu ve AB üyeliği, KKTC'deki seçimler ile Türk-Yunan  ilişkilerinin ele alındığı mülakatta, Hrisostomidis'in,  "1 Mayıs 2004 tarihinden sonra Türkiye artık bizi tanımamazlık  edemeyecek." şeklindeki ifadesi aktarılmaktadır. Mülakatta,  "Türkiye, AB'ye 'Bana üyelik müzakereleri için tarih ver  Kıbrıs sorununu çözeyim' der gibi davranıyor. AB ise  Türkiye'ye, 'Kıbrıs sorununu çöz, üyelik müzakereleri için  tarih verelim' mesajını veriyor. Dolayısıyla konu çıkmazda.  Bu çıkmaz nasıl aşılacak?" şeklindeki bir soruya,  Hrisostomidis'in, "Türkiye, Avrupalılar tarafından ılımlı   bir şekilde söyleneni anlamalıdır. Avrupalılar, Türkiye'ye,   Kıbrıs sorununun çözümlenmesinin AB üyeliği için pasaport   teşkil etmediğini, sorunun çözümlenmemesinin ise Türkiye'nin   AB yönelimine 'kırmızı ışık' teşkil edeceğini söylüyor.  AB'nin son mesajı çok net ve çok ciddi idi. Aslında haklısınız  önümüzde çıkmaz vardır ve sadece AB'nin doğru tutumu  sayesinde bu çıkmazdan kurtulabileceğiz. Sanırım AB,  Kıbrıs'ın, Türk hükümetinin müzakere tarihi verilmesi  yönündeki çabalarının esiri olmaması için bir formül  bulabilecektir." ifadeleriyle cevap verdiği kaydedilmektedir. 

            İSVİÇRE BASINI: 

            Neue Zürcher Zeitung'da (15/11) "Türkiye'nin Avrupa  Hedefine İhtiyacı Var" başlığı altında ve "awy" rumuzuyla  (Andres Wysling) yayımlanan bir yorumda, diplomatik  yalpalamalar ve tökezlemeler, ani dönüşler ve çark etmeler,  birbiriyle çelişen niyetler ve planlamalar, hatalı  değerlendirmeler ve yanlış adımlarla geçen bir yıldan   sonra Türkiye'nin bu ay başında Irak'a askeri destekten  vazgeçerek, Amerikalıların ikna etmesiyle dış politikada  yeni bir konuma yöneldiği belirtilmektedir. Türkiye'nin  yeni bir role hazır göründüğü ve bölgesel bağlamda bugüne  kadar çoğunlukla tahrik kaynağı iken, artık rahatlıkla bir  istikrar faktörü olabileceği ifade edilen yorumda, Irak'ın  işgaline katılmama kararının, Türkiye'nin komşularına karşı  gerginlik azaltıcı bir sinyal olduğu ve Ankara'nın böylece,  bölgede hep huzursuzluk ve güvensizliği körükleyen askeri  tehdit ve müdahale politikasından vazgeçtiği, artık geri  durma politikasıyla bunun yerine huzur ve güven tesis etmeyi  denediği kaydedilmektedir. Dış politikadaki yeni yaklaşımın,  Türkiye ile şu ana kadarki en yakın müttefiki ABD arasındaki  yabancılaşmanın sonucunda meydana  geldiği vurgulanan  yorumda şöyle denilmektedir: "Amerika ile soğukluk nedeniyle  Avrupa'yla yakınlaşma Türkiye  için daha da önemli. AB'ye  katılım her zaman bütün önemli politik  güçlerin hedefi.  Genelkurmay ve bürokrasideki gelenekçiler böylece  Cumhuriyetin kurucusu Atatürk'ün başlattığı Avrupalılaşma  çizgisini sürdürmek istiyor. Hükümetteki İslamcılar ise  Avrupa Birliği'ni  yurttaş ve özgürlük hakları için bir  garantör olarak görüyor.  Aynısı bugüne dek Türkiye'de  haklarından yoksun bırakılan  azınlıklar için de geçerli.  AB Türkiye'ye, diğer aday ülkelere olduğu gibi koşullar   koyuyor. Özellikle Türk devletinin Batı Avrupa'nın politik   standartlarını kabullenmesini talep ediyor: Demokrasi, insan   hakları, azınlık hakları. Güçlü Türk ordusu sivil iradeye  tabi olmalı, yargı bürokrasinin düzenlemelerini denetlemeli  ve gerekirse düzeltmeli, polis işkenceden vazgeçmeli, Kürtler  ve diğer azınlıklar okullarda anadillerini öğrenebilmeli ve  kullanabilmeliler. Mutlak devletin sonu ve hukuk devletinin sağlamlaştırılması talep ediliyor... Yine de, AB'ye yönelimde  ana motif ekonomik kalkınma olasılığı. Avrupa iç pazarıyla  bütünleşmenin, artacak doğrudan yatırımlar, büyüyecek olan  ihracat, istihdam artışı ve Brüksel'in sübvansiyonları sayesinde Türkiye'nin büyümesine ve refahına yol açacağı kabul görüyor...  Bekleme süreci, resmi olarak Türkiye'nin politik sistemindeki  eksiklerle ve çözülmemiş Kıbrıs sorunuyla gerekçelendiriliyor...  Son olarak Türkiye'nin kültür ve din açısından hiç de Avrupalı  bir ülke olmadığı görüşü de var. Anayasa tartışması   çerçevesinde, kendini 'Hıristiyan kulübü' diye tanımlayıp   tanımlamadığını kısa sürede ve bağlayıcı olarak açıklığa   kavuşturmak yine Avrupa'nın kendisine bağlı. Ancak, Türkiye'nin   Batı yönünde çizgisini sürdürmesi gerekliyse, elle tutulur bir   hedefe ihtiyacı var."  

 

ESKI SAYILAR