ANKARA, 06/01(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 5 Ocak 2004 tarihinde
yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve
yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ALMANYA BASINI:
Der Spiegel dergisinde (05/01) "Bayan Adayı Görelim" başlığı
altında Almanya Başbakanı Gerhard Schröder ile yapılan mülakata
yer verilmektedir. Schröder'in AB içindeki sorunlar ve yeni
anayasa konusundaki düşüncelerini açıkladığı mülakatta, "Avrupa
açısından Federal Almanya halkını, Türkiye'nin tam üyeliği
konusu kadar hiçbir şey meşgul etmiyor. Bu konudaki tavrınız
nedir?" şeklindeki bir soruya karşılık, Schröder'in, "Türklere
1963 yılından bu yana tam üyelik sözü veriliyor; özellikle de
görevdeki Başbakan Erdoğan gibi bir kişinin, İslam dini ile
Batılı değerler arasında bir sentez olabilecek bir toplum
oluşturmak için yola koyulmasını görmezden gelmek mümkün
değildir. Fakat bunda başarılı olunması, Avrupa için güvenlik
artışı anlamına gelecektir ve bunu ne kadar takdir etsek azdır.
Türkleri geri çevirmemeliyiz" dediği, "Bu görüşle gerekirse
Avrupa seçim mücadelesine de girecek misiniz?" şeklindeki bir
başka soruyu da, "Buna zorlanırsak, bu şekilde seçim
mücadelesini yürüteceğiz. Aslında bunu istemiyorum, fakat CSU'yu
tanıdığım kadarıyla, bu parti bunu isteyecektir" ifadeleriyle
cevapladığı kaydedilmektedir.
Die Welt gazetesinde (03/01) "Ayrıcalıklı Ortaklık" başlığı
altında ve CDU-Federal Parlamento Milletvekili ve Dışişleri
Komisyonu üyesi Karl-Theodor zu Guttenberg imzasıyla yayımlanan
bir makalede, "tam üyelik mi yoksa kapalı kapılar mı?" sorusuna
cevap aranmaktadır. Türkiye'nin AB üyeliği tartışmalarında
herşeyden önce aşırı unsurların ağır bastığı, ara tonların
istisna oluşturduğu ve boş söz olarak kaldıkları
belirtilmektedir. CDU ve CSU'nun, Türkiye için AB ile bir
"ayrıcalıklı ortaklık" seçeneği önerdiği ifade edilen makalede,
"Türkiye ve AB arasındaki özel ilişkiyi korumak ve kararlılıkla
geliştirmek tüm tarafların yararınadır. Avrupa, Türkiye'nin
AB'ye tam üyeliğiyle şüphesiz ki zorlanacaktır. Terazinin
sürekli çelişkili görünen, genişleme ve derinleşme kefeleri
zaten çoktandır dengeyi yitirmiş durumda. Anayasa sözleşmesinin
başarısızlığa uğraması da bunu göstermektedir. AB'ye üyelik
müzakerelerinin başlatılması için belirleyici olan 'Kopenhag
Kriterleri' arasında, yeni üyelerin alınmasının‚ "Avrupa
entegrasyonunun itici gücünü muhafaza etmesi" gerektiği de
bulunmaktadır. AB, şimdiye dek bu kuralın hangi ülkeler için
geçerli olduğunu açıklığa kavuşturmayı becerememiştir. Bu yüzden
Avrupa, köklü bir genişleme doktrinine ihtiyaç duymaktadır.
AB'nin sınırları Avrupa'yı komşularıyla kapsamlı ve sıkı bir
şekilde birleştirebilmelidir. Bu ise Türkiye'nin sınırlarında
değil, Türkiye'ye olan sınırda başarıya ulaşabilir. Fakat AB
aynı zamanda Orta ve Yakın Doğu'daki güvenlik politikasının
gereklerinden de kaçamaz. Burada Türkiye ile yakın bir bağın
gerekliliği, tıpkı bu ülkenin temel olarak Batı'ya yönelimi
gibi aşikardır" denilmekte ve "ayrıcalıklı ortaklığın", Türkiye
ve AB arasındaki kurumsal işbirliğinin iyileştirilmesi ve bunun
için de mevcut yapıların genişletilmesi ya da yeniden
oluşturulması, birçok siyasi alanda, işbirliğinin
yoğunlaştırılmasının yanı sıra, sınırlandırılmaların
yumuşatılmasının da dikkate alınması ve böylece yürürlükteki
Gümrük Birliği'ne ilişkin istisnalar kaldırılması, son olarak
da Türkiye'ye dış, güvenlik ve savunma politikası alanında
Avrupa kuruluşlarında eşit haklara sahip bir üyeliğin
inandırıcı bir perspektifin önerilmesi -Türkiye'nin şimdiye dek
Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP)'na dahil edilmesi
de, NATO ile halen gerekli olan koordinasyon nedeniyle de zaten
ayrıcalıklı olarak nitelenebilir- gibi üç temel unsuru kapsaması
gerektiği vurgulanmaktadır.
Deutsche Welle Radyosu'nun Türkçe internet sayfasında (05/01)
"Avrupa Birliği'ni Zorlu Bir Yıl Bekliyor" başlığı altında ve
Duygu Leloğlu imzasıyla yer alan bir yazıda, Avrupa Birliği için
zorlu bir yılın daha başladığı, bunların başında anayasa
tartışmalarının geldiği ve ayrıca genişleme sürecini 1 Mayıs'ta
tamamlayacak AB'nin, Türkiye'ye, müzakerelere başlama konusunda
bir yanıt vermesi gerektiği ifade edilmektedir. Avrupa
Birliği'nin sorunları, genişleme süreci ve anayasa tartışmaları
konusundaki derin görüş ayrılıklarının ele alındığı yazıda,
yılın ikinci yarısında dönem başkanlığını devralacak olan
Hollanda'nın da görevinin zor olduğu, çünkü Türkiye ile tam
üyelik müzakerelerine başlanıp başlanmayacağı kararını
açıklamanın Hollanda'ya düştüğü kaydedilmekte ve Türkiye ile
ilgili alınacak kararı etkileyecek en büyük etkenin, ekim ayında
AB Komisyonu'nun Türkiye için yıllık değerlendirmesini sunacağı
İlerleme Raporu olduğu ve raporda müzakerelere başlanması
görüşünün belirtilmesinin, Ankara'ya yeşil ışık yakılmasını
sağlayabileceği, ancak Komisyon'un, siyasi kararı, devlet ve
hükümet başkanlarına bırakmasının da mümkün göründüğü öne
sürülmektedir. Aralık ayındaki devlet başkanları zirvesinin ise
Türkiye ile ilgili karara son noktayı koyacağı ve Türkiye'nin
Birlikten, "hayır" cevabını alması durumunda, Türkiye-Avrupa
Birliği ilişkilerinin 10 yıl geri gitmesinin bile mümkün
göründüğüne dikkat çekilen yazıda, Türk diplomatik
kaynaklarının ifadesine göre, bu durumda iki taraf arasındaki
ilişkilerin kopma noktasına gelebileceği ileri sürülmektedir.
Welt am Sonntag gazetesinde (04/01) "Sessiz Kalmak İstemiyorum"
başlığı altında ve Almanya Cumhurbaşkanı Johannes Rau ile
yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer
almaktadır:
"SORU: Bu genişleme turundan sonra Türkiye de AB üyesi olacak
mı?
RAU: Türkiye son dönemde yasal bakımdan hayret edilecek
reformlar gerçekleştirdi. Bunların Türkiye'deki günlük hayatta
ne gibi değişikliklere yol açtığını görmek gerekir. Çünkü
üyeliğe ilişkin Kopenhag kriterleri sadece kanun kitaplarında
değil, günlük hayatta da yerine getirilmeli.
SORU: Bu konu, Avrupa seçim mücadelesinde de gündeme gelecek
mi?
RAU: Bunun Avrupa seçim mücadelesinin ana konusu haline
getirilmesini yanlış bulurum. Almanya'da yaşayan Türklerin
çoğunluğu, yerel seçimlerde oy kullanma hakkına bile sahip
değil. Sırf bu yüzden bile onların sırtından seçim mücadelesi
yürütülmemelidir. Avrupa'nın Hristiyan Batı olarak tanımlanması
üzerine değil, Almanya'nın Avrupa'daki rolü üzerine
tartışmalıyız."
FRANSA BASINI:
AFP'nin (05/01) "Kıbrıs... Ankara, Görüşmelerde Türk Kesiminin
Temsilcisi Olarak Denktaş'ın Kalmasını İstiyor" başlığı altında
yer verdiği bir haberde, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün
yaptığı açıklamada, Türkiye'nin, Kıbrıs'ın geleceği konusunda
yeni müzakereler gerçekleştiğinde, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf
Denktaş'ın, Kıbrıs Türk kesiminin başlıca görüşmecisi olarak
kalmasını istediğini bildirdiği kaydedilmektedir. Ankara'nın bu
desteğinin, Denktaş'ın, Kıbrıs Türk muhalefeti tarafından
görüşmelerden uzaklaştırılacağı konusunda tehdit edildiği sırada
gerçekleştiği belirtilen haberde, KKTC'nin yeni hükümetinin
-geniş bir koalisyon olabilir- kurulmasının, toplumlararası
müzakerelerin yeniden başlaması olasılığı yönünde belirleyici
bir unsur olacağı ve bu müzakerelerin, adanın Rum kesiminin 1
Mayıs'ta AB'ye üyeliğinden önce Kıbrıs'ın bölünmüşlüğüne bir
çözüm bulunmasını hedefleyeceği ifade edilmektedir. AB'nin,
adanın 1 mayıs 2004'e kadar yeniden birleşmemesi durumunda,
kendi bünyesinde sadece Kıbrıs Cumhuriyeti'ni kabul edeceği
uyarısında bulunduğu hatırlatılan haberde, bu tür bir
gelişmenin, Türkiye'nin Avrupa umutlarına zarar vereceği ve
Birliğin, Kıbrıs'ta çözüm eksikliğinin, Ankara'nın adaylığına
engel teşkil edebileceğini belirttiği vurgulanmaktadır.