ANKARA, 20/01(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında 19
Ocak 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer
verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:
ALMANYA BASINI:
Der Tagesspiegel
gazetesinde (19/01) "Avrupa Karşıtları Uyumuyor" başlığı altında
ve Thomas Seibert imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Türk
Hükümeti'nin bu yıl içinde çok şeyi gerçekleştirmeyi tasarladığı
ve bunlar arasında Kıbrıs sorununu çözüme kavuşturmak,
kararlaştırılan demokratik reformları hayata geçirmek ve AB'yi,
katılım müzakerelerinin başlatılmasına ikna etme isteği olduğu
ifade edilmektedir. Avrupalı çok sayıda üst düzey politikacının
da, durumu bizzat yerinde görüp emin olmak için başkent
Ankara'nın yolunu tuttuğu, bunlar arasında AB Komisyonu Başkanı
Romano Prodi'nin Ankara'yı ziyaret ettiği, Almanya Dışişleri
Bakanı Joschka Fischer'in Türkiye'ye gideceği ve şubat ayında da
Başbakan Gerhard Schröder'in ziyaretinin beklendiği belirtilen
yazıda, Schröder'in ziyaretinin öncesinde, Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan Başkan Bush ile görüşmek için Washington'a gideceği,
ancak Erdoğan'ın Ankara'daki Avrupa karşıtı düşmanlarının da
uyumadıklarına işaret edilmekte ve bunu AB Komisyonu Başkanı
Prodi'nin de hissederek, Ankara'da Kürt politikacı Leyla
Zana'yla ilgili davaya değindiği ve böylece Türklerin yarasına
dokunduğu ifade edilmektedir. Zana'nın, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi tarafından hatalı bulunan, 1994'de görülen davadan
çıkan karar gereğince o dönemden beri hapiste ve hiçbir reform
yasasının da bu durumun değişmesini sağlayamadığı ve bu olayın,
Türk Hükümeti'nin yaşadığı sorunlara örnek gösterilecek
nitelikte olduğu belirtilen yazıda, Zana'nın serbest kalmasının
Erdoğan'ın işine geleceği, fakat adli makamlardaki muhafazakar
güçlerin, reformların uygulanmasını engellemek ve hükümeti rezil
etmek için ellerinden geleni yaptıklarına dikkat çekilmektedir.
Bu iç siyasi ihtilafın, Fischer'in Ankara'ya gerçekleştireceği
ziyarette de rol oynayacağı, Türkiye'nin zaman baskısı altında
olduğu ve Kıbrıs meselesini de görüşeceği kaydedilen yazıda,
Erdoğan'ın Kıbrıs konusundan bir çıkış yolu aradığı ve hafta
içinde yeni bir müzakere pozisyonu oluşturmaya çalıştığı ve
şubat ayının başında bile yeni müzakerelerin başlaması
olasılığı bulunduğu, ancak ordunun direndiği vurgulanarak, Ege
Ordu Komutanı General Hurşit Tolon'un yaptığı açıklamada,
Kıbrıs'ı AB üyeliği uğruna hediye etmek isteyenlerin "büyük
vatan hainleri" olduğunu söylediği aktarılmaktadır.
Frankfurter Rundschau gazetesinde (19/01) "Vizyon Sahibi Bir
Realist" başlığı altında ve Canan Topçu imzasıyla yayımlanan bir
yazıda, Türkiye'nin Almanya Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik'in
yılın sonunu düşünmeye başladığı, zira aralık ayında Avrupa
Birliği'nin devlet ve hükümet başkanlarının, Türkiye ile
müzakerelerin başlatılıp başlatılmayacağına karar verecekleri
ifade edilmekte ve ekim ayından beri bu görevde olan Türk
Büyükelçisi'ne de, ülkesinin reklamını yapmak için pek fazla
zaman kalmadığı belirtilmektedir. Almanya'nın oynadığı rolün
öneminden emin olan İrtemçelik'in, özellikle de muhalefetle
görüşme arayışında olduğu, bu nedenle diğerlerinin yanı sıra son
olarak Hessen Eyaleti Başbakanı Roland Koch (CDU) ile görüştüğü
belirtilen yazıda, İrtemçelik'e göre, siyasi tartışmalarda
"belirli çevrelerce" -bununla özellikle CDU ve CSU'lu
politikacılar kastediliyor-, tam üyelik için olumlu bir karar
verilmesi halinde, Türkiye'nin AB üyeliğinin hemen
gerçekleşecekmiş gibi bir izlenim uyandırıldığına işaret
edilmektedir. Müzakerelerin başlamasıyla Türkiye'deki siyasi ve
toplumsal gelişmenin hızlanacağından emin olan Büyükelçi
İrtemçelik'in, "bu nedenle müzakerelerin başlaması yönünde
verilecek kararın da en az AB üyeliği kadar önemli olduğu"
görüşünde olduğu, ayrıca Türkiye'ye verilecek bir "evet"
cevabının, AB'nin bir "Hıristiyan Kulübü" olduğunu düşünen ve
Müslüman bir ülkeyi bünyesine dahil etmek istemeyen tüm
çevrelere verilecek "açık bir sinyal" olacağını düşündüğü
kaydedilen yazıda, Türkiye'nin "küresel bağlamda" AB içerisinde
sembolik bir yer alabileceğine inanan diplomatın, verilecek bir
"hayır" cevabının ise, İslamcı köktendinciliği güçlendirip,
Avrupa'daki Müslümanların entegrasyonunu engelleyeceğinden
endişe duyduğu ve bazı karşı çevrelerin, "AB'nin bir Hristiyan
değerler birliği olduğu, Türkiye'nin burada yeri olmadığı"
şeklindeki argümanlarını ise "demagojik" bularak, "Madem durum
öyleydi, peki o zaman neden bu ülkeye AB adayı statüsü verildi"
sözleriyle karşılık verdiği belirtilmektedir.
Frankfurter Allgemeine Zeitung'un internet sayfasında
(19/01) "Avrupa İçin Kuantum Sıçrayışı" başlığı altında ve
Ulrike Guerot imzasıyla yer alan bir yazıda, geçtiğimiz aralık
ayında gerçekleşen AB zirvesindeki başarısızlık sonrasında
Avrupa artık bir yol ayırımında olduğu belirtilmektedir. AB'nin,
25 üyenin bağlı olduğu bir anayasa ve bunun koşullarının ne
olacağına karar vermek durumunda ya da "merkezi Avrupa'nın" daha
iyi bir yol olup olmadığına karar vermek aşamasında olduğu ifade
edilen yazıda, bu güncel tartışmanın dışında, Avrupa'nın dünya
siyasetinde rol alıp almayacağı sorusunun da sorulduğu ve bu
sorunun cevabının bir an önce verilmesi gerektiği, çünkü
dünyanın Avrupa'yı beklemeyeceği kaydedilmektedir. Yazıda şöyle
denilmektedir: "Avrupa'nın dünya siyasetinde rol oynayabilmesi
için öncelikle büyük ve yeni bir 'dizayna' ihtiyaç var. Esasında
AB, jeostratejik bir yol mu izleyeceğine yoksa küçülme
siyasetini sürdürmeye devam mı edeceğine, küçük ulusal
çıkarların peşinde mi koşacağına karar vermek zorunda.
Jeostratejik bir aşamaya gelmek için her halükarda Türkiye'nin
AB üyeliği gerekli. Türkiye, AB'ye nüfuz ve Kafkasya'dan Orta
Doğu'ya kadarki önemli bölgelere giriş sağlayabilir... Bundan
başka, AB'yi doğuda (Ukrayna) ve güneyde (Mağrip ülkeleri)
kuşatan ülkelere yönelik sağlam bir mali destek politikası
izlemek de önem kazanır. Üçüncü bir adım olarak ABD ile
stratejik ortaklığa ihtiyaç var. Bu ortaklıkta AB, terörizmden
göçe ve oradan dünya ticareti konularını kapsayan küresel
sorunları birlikte analiz etme ve ele alma yeteneğine sahip
olduğu mesajını vermeye hazır olmalıdır. Tüm bunların bir
maliyeti var. Türkiye'nin üyeliği bunun en iyi örneği.
Hesaplara göre, Türkiye'nin üyeliğinin maliyeti 20 milyar euro
ve bunun dörtte biri Almanya'nın payına düşüyor. Kimse bu
maliyeti karşılamaya hazır değil. Bu, Türkiye'nin ancak
bütçesinde radikal reformlar yapan, tarım ve yapısal
politikalara yaklaşık yüzde 80 oranında harcama yapmayan bir
AB'ye üye olabileceği anlamına geliyor. Bu nedenle AB siyaset
projesi bugünden yarına toprak paylaşımı ve himayeciliğin
ötesinde birşey olmalıdır. Jeostratejik bir rol üstlenmek için
AB bütçe görüşmelerinde, modernizme bir kuantum sıçrayışı
yapmaya cesaret etmeli ve AB bütçesini Avrupa'nın gelecekteki
görevlerine yönelik olarak katı bir şekilde hazırlamalıdır.
Bunlar şunlardır: Askeri olanakları geliştirmek, ortak sınır
güvenliği, Avrupa genelini kapsayan altyapı, araştırmaları
teşvik, yenilenme ve bilim. AB sadece bu şekilde 2010 yılında
ABD ve Çin'in yanında dünya siyasetinin büyük aktörü haline
gelmenin zeminini oluşturabilir. Önümüzdeki aylarda anayasa
görüşmeleri yeniden başlarsa, birliğin büyük siyasi hedefleri ve
bunun mali sonuçları da düşünülmelidir..."
Süddeutsche Zeitung'da (19/01) "Ankara Hala Serbest Geçiş
Biletine Sahip Değil" başlığı altında ve Christiane Schlötzer
imzasıyla AB'nin Genişlemeden Sorumlu Yüksek Komiseri Günther
Verheugen ile yapılan mülakata yer verilmektedir: Mülakatta şu
ifadeler yer almaktadır:
SORU: Türkiye'nin, katılım müzakerelerinin başlatılmasının
önkoşulu olan Kopenhag Kriterleri'ni aralık ayına kadar yerine
getirmesini bekliyor musunuz?
VERHEUGEN: Ankara'daki hükümet, çözümlenmeyen tüm sorunların
üzerine gitmekte şimdiye dek hiç tanımadığımız bir kararlılık
gösteriyor. Hükümet, seleflerinin aksine öneri ve eleştirilere
tamamen açık. Buna ilaveten Kıbrıs meselesinde de şeytanın
bacağının kırılması olasılığı var.
SORU: Fakat Komisyon Başkanı Romano Prodi, Kıbrıs'ta barışın
Ankara ile müzakereler için önkoşul olmayacağını söyledi.
VERHEUGEN: Bu bir önkoşul değildir, fakat çözüme engel olan
taraf kesinlikle Türkiye olmamalıdır. AB üyesi olan bir ülkeyi,
yani Kıbrıs'ı tanımayan bir ülke ile katılım müzakerelerinin
başlatılması imkansızdır. Erdoğan hükümeti de bunu biliyor.
Ancak Türkiye'de çözüme karşı hala güçlü bir direniş var.
SORU: Sizce direniş hangi kesimlerde?
VERHEUGEN: Klasik yerleşik tabaka içinde, orduda, adli
makamlarda ve Meclis'te. Bir dönemler Atatürk'ün partisi olan
sosyal demokrat muhalefet CHP de Kıbrıs meselesinde inatçı ve
uzlaşmaz bir tavır sergiliyor.
SORU: Kıbrıs dışında Türkiye'nin reform sürecinde nerelerde
eksik görüyorsunuz?
VERHEUGEN: Ankara'nın hala serbest geçiş bileti yok. Din ve
düşünce özgürlüğü, yargının bağımsızlığı ve ordu ile sivil
güçlerin ayrılması konularında sorun var. Örneğin; yasalara
göre Kürtçe yayın artık serbest. Fakat pratikte hala mümkün
değil.
SORU: Türkiye ile AB müzakereleri ne kadar sürebilir?
VERHEUGEN: Bunu bugünden söylemek mümkün değildir. Ankara'daki
hükümet için de bu soru pek de o kadar önemli değil.
SORU: Fakat bu konu Almanların Avrupa seçim kampanyasında bir
rol oynayacak.
VERHEUGEN: Hiç kimseye seçim kampanyasında ne yapacağını
söyleyemem. Fakat bu tartışmaya katılan herkesin bilmesi
gereken birşey var ki, o da Türkiye'de gerçekleştirilen siyasi
reformların Avrupa'nın güvenliği için büyük önemde olduğudur.
Zira 21'inci yüzyılın büyük ihtilaf çizgilerinden birinin İslam
dünyası ile Batılı demokrasiler arasından geçtiğini gözardı
edemeyiz. Türkiye'nin; özgürlük, insan hakları ve demokrasinin
İslam'a ters düşmediğini göstermek için örnek ülke rolü
üstlenmek istediğini söylemesi ise çok etkileyicidir. Esasen
bunu herkesin idrak etmesi gerekir.
FRANSA BASINI:
Le Monde
gazetesinde (17/01) "AB Komisyonu Başkanı'nın Tarihi Türkiye'ye
Ziyareti" başlığı altında ve Nicole Pope imzasıyla yayımlanan
bir yazıda, AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi'nin, Ankara'ya
tarihi bir ziyaret gerçekleştirdiği ve AB'ye üye adayı
Türkiye'ye beklenen cesareti vermekle beraber, Türkiye'nin AB'ye
katılmak için halen yapması gereken çok şey olduğunu
hatırlattığı belirtilmektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile
yaptığı görüşmenin ardından düzenlediği basın toplantısında
Prodi'nin, "temel mesajım, reformlar yolunda devam edilmesidir.
Zira kayda değer ilerlemeler gerçekleştirilmiştir. Ülke, AB'ye
yaklaştı." dediği ifade edilen yazıda, Prodi tarafından
gerçekleştirilen bu ziyaretin, Türk kamuoyu tarafından, siyasi
ve ekonomik reformların harfiyen uygulanması halinde Avrupa
Birliği'ne katılımın yakın olduğunun somut bir işareti olarak
algılandığı vurgulanmaktadır. Aralık 2004'teki AB Zirvesi
sırasında resmi katılım sürecinin başlangıcı için Türkiye belli
bir tarih elde etse bile, müzakerelerin uzun ve zorlu geçecek
gibi göründüğünü gizlemeyen Prodi'nin, "Katılım bir formalite
değildir ve yakın gelecek için değildir. Böylesine büyük ve
böylesine kompleks bir ülkeye mahsus çok sayıdaki sektördeki
güçlüklerin büyüklüğü dikkate alınacak olursa, müzakereler zaman
alacaktır." dediği kaydedilen yazıda, Türkiye'ye herhangi bir
yeni engelin, herhangi bir son dakika şartının dayatılmayacağı
sözünü de veren Prodi'nin, Kıbrıs'ın yeniden birleşmesinin,
Türkiye'nin katılım süreci için "resmi bir şart olmadığını", ama
"siyasi bir gerçek olduğunu" kaydederek, "Varılacak bir
anlaşmanın, Türkiye'nin AB üyesi olma arzusunun gerçekleşmesini
büyük ölçüde kolaylaştırabileceğini" de sözlerine eklediğine
işaret edilmekte ve Prodi'nin verdiği sıcak mesajın, Türk
milliyetçileri, bilhassa ordu bünyesindeki milliyetçileri,
Kıbrıs konusunda bir uzlaşmaya varılmasını kabul etmeye iknaya
çalışan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın konumunu
güçlendirmesinin beklendiği belirtilmektedir.
İTALYA BASINI:
Il Sole 24 Ore
gazetesinde (17/01) "Prodi Reformların Hızı Nedeniyle Türkiye'yi
Övüyor" başlığı altında yayımlanan bir haberde, AB Komisyonu
Başkanı Romano Prodi'nin Ankara ziyareti sırasında, reformlar
konusunda Türkiye tarafından atılan adımları övdüğü ve
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile görüşmesinden sonra,
Türkiye'nin kendisinden istenilen atması gerekli adımları "kaydadeğer"
bir hızla gerçekleştirmekte olduğunu belirttiği
kaydedilmektedir. Prodi'nin Komisyon'un, "müzakere sürecinin
başlatılmasının" sadece siyasi içerikli reformlar ve insan
haklarına ilişkin olanlar temelinde gerçekleştirilmesini
tavsiye edip etmeyeceğine önümüzdeki aylar içerisinde karar
vereceğini belirtirken, ekonomik durumun ve Kıbrıs sorununun
değerlendirmeleri üzerinde etkili olmayacağını açıkladığı ifade
edilen haberde, Prodi'nin bir basın toplantısı sırasında,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, Türkiye'nin sadece "doğru"
yönde adımlar atmakla kalmadığını, aynı zamanda bunları
gerçekleştirme hızının da "takdire şayan" olduğunu ifade
ettiğini vurguladığı belirtilmektedir. Haberde, Avrupa
Komisyonu'nun Türkiye'nin adaylığına ilişkin yıllık raporunu
ekim ayında yayımlayacağı, Ankara ile müzakerelerin başlatılması
konusunda ise son onayı vermenin aralık ayında AB liderlerine
düşeceği hatırlatılmaktadır.
İSVİÇRE BASINI:
Tages Anzeiger
gazetesinde (16/01) "Kıbrıs Brüksel'e Ankara'nın Ödülü" başlığı
altında ve Christiane Schlötzer imzasıyla yayımlanan bir
yorumda, AB Komisyon Başkanı Romano Prodi'nin Türkiye
ziyaretinin, Kıbrıs görüşmelerini hızlandıracağa benzediği ve
Türkiye'ye ödül olarak da AB ile üyelik müzakerelerine
başlanacak gibi göründüğü öne sürülmektedir. 40 yıldır ilk defa
bir AB Komisyon Başkanı olarak Romano Prodi'nin Türkiye'yi
ziyaret ettiğine vurgu yapılan yorumda, Prodi'nin, TBMM'de
yaptığı bir konuşmada, "Türkiye Avrupa'nın bir parçasıdır ve son
zamanlarda Avrupa Birliği yolunda çok büyük ilerlemeler
kaydetmiştir" dediği ve 30 yıldır Kıbrıs'ın çağdışı bölünmüşlüğü
sorununun üstesinden gelinmesi için Türkiye'nin elinden gelen
her şeyi yapması konusunda da uyardığı belirtilmektedir.