09.02.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

           

            ANKARA, 09/02(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  06-08 Şubat 2004 tarihleri yayımlanan Türkiye-AB  ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara  değinilmektedir: 

            ALMANYA BASINI: 

            Handelsblatt gazetesinin internet sayfasında (06/02)  "AB'deki Sağ Kanat Türkiye'ye Sırt Çevirdi" başlığı altında  yer alan bir yazıda, AB Parlamentosu'ndaki muhafazakar ve  Hıristiyan Demokrat Partilerinin Türkiye'ye olası AB  üyelikleri konusunda sırt çevirdikleri öne sürülmektedir.  Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, Avrupa Halk  Partisi'nin (EPP) Brüksel'de düzenlenen seçim kongresinde  ülkesinin üyeliği konusunda girişimlerde bulunduğu, ancak  EPP'nin Avrupa Parlamentosu Grup Başkanı Hans-Gert  Pöttering'in (CDU), Birliğin sınırları konusunda  görüşmelerde bulunulmasını talep ettiği ifade edilen  yazıda, Pöttering'in, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı  olduğunu ve ülkeye "imtiyazlı bir ortaklığın"  verilmesinden yana olduğunu ve Türkiye'nin olası  üyeliğinin, 13 Haziran tarihinde gerçekleştirilecek  olan seçimin konusu olacağını ifade ederek, "Kendimize,  Türkiye'nin AB'ye alınmasının Birliğimizin, kendi  içindeki yetersiz homojen yapı nedeniyle ve coğrafi  olarak çok fazla gerilerek kırılmana sebep olup   olmayacağı sorusunu sormalıyız." dediği aktarılmaktadır.  Yazıda, Gül'ün, Türkiye'deki reformlara dikkat çekerek  EPP'den Avrupa'nın sınırlarını coğrafi olarak  belirlememesini talep ederek, "Türkiye birçok yeteneğe  sahiptir, ülkemiz Avrupa için yük değil kazanç olur."  açıklamasında bulunduğu kaydedilmektedir.

            Aynı haber, Avusturya'da yayımlanan Wiener Zeitung'da  da yer almaktadır.

            Frankfurter Rundschau gazetesinde (06/02) "Karar  Yılı" başlığı altında ve Giessen Üniversitesi Siyasi   Bilimler Profesörü Claus Leggewie imzasıyla yayımlanan  makalede şöyle denilmektedir: "Demokratikleşme Irak'ta  hiçbir ilerleme kaydedemezken ve İran'da ağır bir  yenilgi alırken, Türkiye'de Avrupa Birliği vasıtasıyla  dışarıdan harekete geçirilen barışçı bir demokratikleşme  başarılı olmuşa benziyor. Eğer burada olmazsa nerede  olacak; ve burada başarılırsa, doğuda başka bir yerde  neden olmasın? Boğaz'daki ülke muhakkak ki oldukça iyi  koşullar sunuyor: 1920'li yıllardan bu yana Türkiye  Cumhuriyeti'nin açıklanmış hedefi, Avrupa'nın örnek  alınması ve Avrupa'ya siyasi-kültürel bakımdan sıkı  bir şekilde bağlanılmasıdır. Fakat bu cumhuriyet,   etnik azınlıklara baskı yapan ve radikal İslam'ı kontrol  altında tutan ordunun öncülüğünde sürekli olarak otoriter  bir gelişme diktatörlüğü eğilimleri kazanmıştır...  İslamcılar tarafından yönetilen bir hükümet Türkiye'yi  Avrupa Birliği'ne götürmek isteyince, üyeliğin Avrupa'daki  karşıtları kuşkuyla bakmaya devam ediyorlar. Tarihi  örneklerden de görüleceği üzere, demokrasi genelde din  özgürlüğü ve kültürel özerklik talebinde kökleşiyor.  Türk demokrasisinin en büyük kusuru, din ile politikanın  ayrılığını sarsmayan ılımlı yeniden İslamlaşma değil,  otoriter 'derin devlet' geleneğidir... Bazıları şimdi  Hıristiyan Avrupa kavramı üzerine kafa yorarken, burada  söz konusu olan demokratik Türkiye'dir. İkisi arasında  bir bağlantı görülebilir; çünkü Avrupa'nın Hıristiyan  kimliğinde ısrar eden ve İslam ile laik demokrasinin   bağdaşmayacağı iddiasında bulunan AB üyeliği karşıtları,   -isteyerek veya istemeden- Ankara'daki orduya destek   vermektedirler. Zira bunlar, Türkiye'nin Avrupa'ya ehil  olup olmadığı değerlendirmesi için demokratik modernleşmenin  somut kriterlerini dile getirmiyorlar, aksine Müslüman  Türkiye ile Batılı-Hıristiyan Avrupa arasında derin kültür  farklılıklarını yeniden harekete geçiriyorlar. Türkiye,  Avrupa'ya gitmek istediği için kendini demokratikleştirmiş  ve liberalleştirmiştir; Avrupa Türkiye'yi geri çevirirse,  ülke bundan vazgeçecektir. Tabii ki Türkiye'yi kısa ya da  uzun vadede AB'ye götürecek bir kesinlik yoktur; üyelik  sürecinin sonu gerçekten de belli değildir. Fakat  uluslararası ilişkilerde kurallar vardır ve bu kurallara  uyulmaması Türk tarafında haklı öfkeye neden olacak ve kötü  sonuçlar doğuracaktır. Avrupa Birliği'nin yıllardan beri  yürüttüğü şartlı demokratikleşme tek yönlü bir cadde  değildir; başka bir ifadeyle, on yılını tamamlayan ve  ayrıntılara kadar giren bir prosedürden sonra, boş bir  prensip tartışmasına geri dönüp, birdenbire ortaya çıkan  Türkiye'nin Avrupa'ya ait olmadığı gerekçesiyle, katılım  koşullarının gerçekten yerine getirilmesini geri çevirmek  mümkün değildir... Her ne kadar Avrupalılarda, Türkiye'nin  üyeliğine yönelik sempati arttıysa ve Alman hükümeti  Berlin ve Ankara'daki son görüşmelerde büyük destek verdiyse  de, Türkiye bu yılın sonundaki üyelik müzakereleri konusuna   fazla ümit bağlamamalıdır..."

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (06/02) "Stoiber,  Nato'nun Irak'ta Görev Yapmasından Yana" başlığı altında ve   ff. rumuzuyla yayımlanan bir yazıda, NATO Güvenlik Konseyi  Konferansı öncesi Bavyera Eyalet Başbakanı Stoiber'in,  Atlantik ötesi ilişkilerin güçlendirilmesinden yana olduğu  ve özellikle acı dolu geçmişleri sayesinde ihtilafların   çözümünde çok büyük tecrübeye sahip oldukları için bu konuda   Avrupalılara önemli rol düştüğünü belirttiği ifade  edilmektedir. Stoiber'in, Irak'ta NATO birliklerinin görev  yapması düşüncesini destekleyerek, bunun koşulunun da,  egemen bir Irak Hükümeti'nin başvuruda bulunması ve BM'nin  onayı olduğunu söylediği belirtilen yazıda, Atlantik ötesi  ilişkilerin güçlendirilmesi için, Avrupalıların kendi  kıtalarının anlayış ve görevleri hakkında daha yoğun  tartışmaları gerektiğini söyleyen Stoiber'e göre, AB'nin  genişlemesinde aşırıya gidilmemesinin de buna dahil olduğu kaydedilmektedir. Stoiber'in, yeni üye ülkelerin, ekonomik  zorluklarıyla birlikte entegre edilmelerinin Birliği büyük  bir dayanıklılık sınavıyla karşı karşıya bırakacağını; bu  yüzden Alman Hükümeti'nin, yılın sonunda AB devlet ve  hükümet başkanlarının Türkiye ile üyelik müzakerelerine  başlanıp başlanmayacağına karar vermeleri için  ısrar  etmesini büyük bir hata olarak gördüğünü söylediği ifade  edilen yazıda, Avrupa'nın, AB ülkelerinden farklı bir  ekonomik ve toplumsal yapıya sahip bir ülkenin üyeliğiyle  kendini zorlayacağını vurgulayan Stoiber'in, AB'nin  entegrasyon gücünün dikkate alınması gerektiğini, CSU'nun,  Türkiye'nin üyeliği konusunu Avrupa seçim kampanyasının  odak noktasına koyma niyetini teyit ettiği ve bu  yapılırken Türkiye'ye karşı bir tartışma yürütülmeyeceğini,  burada söz konusu olan şeyin, Avrupa'nın birleşme sürecini  sakin ve başarı vadeden yörüngelere oturtmak olduğunu  söylediğine işaret edilmektedir. AB üyeliği kararının  sadece Kopenhag Kriterleri'ne bağlanamayacağını, Avrupa'nın  coğrafi ve politik sınırlarının da dikkate alınması  gerektiğini söyleyen Stoiber'in, AB'nin, kendi entegrasyon  gücünü hesaba katan temel bir "genişleme doktrini" bulmak  zorunda olduğunu belirterek, CSU'nun Türkiye'ye üyelik  yerine, özellikle gümrük birliğinin, malların serbestçe  dolaşacağı serbest ticaret bölgesine dönüştürüleceği bir  ayrıcalıklı ortaklık önerilmesi yönündeki talebini  tekrarladığı ve böyle bir ortaklığın muhtemelen Ukrayna,  Beyaz Rusya ve Rusya için de söz konusu olabileceğini  söylediği ifade edilen yazıda, CSU'nun, Türkiye'nin AB  üyeliğini kolay kolay oluruna bırakmayacağını, gerekirse  bu meseleyi Almanya genel seçim kampanyasında dile  getireceklerini açıkladığı vurgulanmaktadır.

            Heidenheimer  Zeitung'un internet sayfasında (06/02)  "Türkiye Mükemmel Değil" başlığı altında Berlin Büyükelçisi  Mehmet Ali İrtemçelik ile yapılan bir mülakata yer  verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer almaktadır:   

            "SORU: Türkiye'nin olası AB üyeliği, Avrupa  Parlamentosu seçimleri gözönüne alınarak Almanya'da çok  yoğun tartışılan bir konudur. Kamuoyundaki bu tartışmaları  nasıl değerlendiriyorsunuz? 

            İRTEMÇELİK: Demokratik bir ülkede böyle bir tartışma   eleştirilmez. Ancak gerçeklerin tüm yönleriyle ele  alınmasını  bekliyorum. 

            SORU: Bu, birtakım eksiklikler gördüğünüz anlamına  mı  geliyor? 

            İRTEMÇELİK: Evet, çünkü burada Türkiye'nin 15 gün  içerisinde AB'ye tam üye olacağı gibi bir izlenim  yaratılıyor. 2004 yılı Aralık ayında Avrupa Konseyi'nde  görüşülecek olan AB'ye tam üyelik değil, müzakerelerin  sürdürülüp sürdürülmeyeceğidir. Sorulması gereken soru  şu: Tren raydan çıkacak mı yoksa yoluna devam edecek mi?  Buna karar verecek olan Türkiye değil AB üyesi ülkelerdir.  Bu konuda verilmiş vaatler var. Müzakerelerin sürdürülüp  sürdürülmeyeceği kararının doğrudan tam üyelikle bir ilgisi  yok, yine de böyle bir izlenim yaratılmaya çalışılıyor ve  bu da bizi biraz üzüyor.  

            SORU: Bununla özellikle Hıristiyan Demokrat (CDU) ve   Hıristiyan Sosyalistleri (CSU) mi kastediyorsunuz? 

            İRTEMÇELİK: Evet ve medyadaki bazı yorumları  kastediyorum.  

            SORU: Yani o zaman Türkiye kısa vadede bir AB üyeliği   iddiasında değil.  

            İRTEMÇELİK: Türkiye'nin tam üye olabilmek için daha  çok yıllara ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyoruz. Aynı  şekilde diğer AB ülkelerindeki kamuoyunun bu tam üyeliğe  alışabilmesi için de uzun yıllara ihtiyaç duyduğunu  biliyoruz. Türkiye öncelikle ev ödevlerini yapmalıdır. Bu  yüzden, bu yıl seçilecek AB Parlamentosunun, yeni yasama  döneminde bu tam üyelik konusuyla uğraşmayacağından eminim.  

            SORU: Türkiye'nin ev ödevlerini yapması gerektiğini  söylüyorsunuz. 

            İRTEMÇELİK: Türkiye mükemmel olduğu iddiasında değil.  Ancak insan haklarını ileriye taşıyan ve demokrasiye  derinlik kazandırmak isteyen bir hükümetin bulunması çok  önemli. Yasalarda, tarafsız gözlemcilerce bir devrim olarak  nitelenen reformlar gerçekleştirildi."    

            AVUSTURYA BASINI: 

            Avusturya televizyonu ORF-2'nin 4 Şubat 2004 tarihinde  saat 22:00'de, "Ezeli Aday" başlığı ile Ingrid Thurnherr   tarafından sunulan haber bülteninde verilen bir haberde,  Avrupa Halk Partileri Kongresi'nde Türkiye ile AB'ye  giriş müzakerelerine başlanıp başlanmayacağı konusunun da  tartışılacağı, Avrupalı muhafazakarlar arasında bu konuda  farklı görüşlerin hakim olduğu; Alman Hıristiyan  Demokratların, Birliğin Boğaz'a kadar uzanmasına genelde  "hayır" dedikleri ifade edilmektedir. Haberde, Brüksel  muhabiri Roland Androwitzer, Türkiye tartışmasında en çok  eksikliği hissedilen şeyin dürüstlük olduğunu belirterek  Türkiye'nin AB'ye katılımından yana olanlardan bazılarının,  Avrupa'daki uzlaşma sürecinin biraz frenlenmesini  umduklarını söylemediklerini, öte yandan, Türkiye'ye karşı  olanların da pek azının, çoğunluğu Müslümanlardan oluşan  ülkeyi, siyasi ve ekonomik sorunlarıyla birlikte uzun  vadede üye olarak aralarında görmek istemediklerini  açıkça söylemeye cesaret edebildiklerini ifade etmekte ve   Bavyera'daki CSU Partisi'nin çoğu zaman olduğu gibi  "political correctness" çizgisinden ayrıldığını, kültürel  ve coğrafi sınırları silinen bir Avrupa'ya karşı çıktığını  ve kardeş parti CDU'nun aksine Türkiye'nin, seçim  kampanyasına konu yapılmasını onayladığını kaydetmektedir.  Muhabir Jörg Winter ise İstanbul ve Anadolu'dan şehir  manzaraları, Anıtkabir, askerlerin nöbet değişimi,  sokaklarda çarşaflı kadınlar ve namaz kılanların  görüntüsü eşliğinde Atatürk'ün "Türkiye, Avrupa'nın bir   parçasıdır" doktrininin hala değişmediğini, aksine,  İslamcı muhafazakar hükümetin şimdiye kadar hiçbir  hükümetin yapmadığı kadar büyük bir kararlılıkla ülkeyi  Avrupa'ya yakınlaştırdığını belirtmekte, reform  paketlerinin içeriğinden bahsederek uygulamada aksaklıklar  olduğunu ifade etmekte, bazı ekonomi uzmanlarının  Türkiye'nin AB'ye katılımının birliğin şimdiye kadarki  genişleme turunun tümünden daha fazlasına malolacağı ve  kriz odaklarının birliğe ithal edilmemesi yolunda da  yolunda uyarıda bulunduklarını da kaydetmektedir. Haberde,  Türkiye uzmanı Heinz Kramer'in de görüşlerine yer  verilmekte, "Sizce Türkiye AB'ye üye olma olgunluğunda  mı?" şeklinde yöneltilen soruya Kramer'in, "Türkiye bugün  kesinlikle AB'ye üye olma olgunluğunda değil. Ama bu, bugün  ya da yıl sonunda cevaplandırılması gereken bir soru  değil. Asıl karar vermemiz gereken şey, büyük bir  olasılıkla 10 yıl içinde Türkiye'nin birliğe katılımı ile  sonuçlanacak olan giriş müzakerelerine başlamak isteyip  istemediğimiz. Kimse 10 yıl içinde ne Türkiye'nin bu  olgunluğa erişip erişemeyeceğini, ne de AB'nin Türkiye'nin  üyeliğini kaldıracak olgunlukta olup olmayacağını daha  şimdiden bilebilir." cevabını verdiği aktarılmaktadır.            

            BELÇİKA BASINI:  

            Le Soir gazetesinde (06/02) "Avrupa Hıristiyan  Demokratlar Grubundan Değişik Sesler Çıkıyor" başlığı  altında ve Pascal Martin-Philippe Regnier imzalarıyla  yayımlanan bir haberde, Avrupalı Hıristiyan Demokrat olup  da, tek bir ağızdan konuşmanın olanaksız bir şey olduğu  ve bu nedenle, Avrupa Hıristiyan Demokrat partilerin  (PPE) 16. kongresinde -65 partiden oluşuyor- istikrar  paktı gibi konularda İspanya Başbakanı Jose Maria Aznar  ile Fransa Başbakanı Jean-Pierre Raffarin gibi kişilerin  zıt konuşmalarına kimsenin şaşırmadığı ve Aznar'ın bütçe  konusunda daha katı olunmasını savunurken, Raffarin'in,  Avrupa Komisyonu'nun İstikrar Paktı konusunu Adalet  Divanı'na götürmüş olmasına üzüldüğünü belirttiği, başka  bir anlaşmazlık konusunun da uzun ya da kısa vadede  Türkiye'nin AB üyeliği konusu olduğu kaydedilmektedir.  Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Türkiye'nin AB üyeliğini  savunan konuşması çok sayıda konuşmacıyı sessiz ancak  temkinli bıraktığı, sadece Grup Başkanı Wilfried  Martens'in, Türkiye Dışişleri Bakanı'nın konuşmasını  "dikkate değer" olarak tanımladığı belirtilen haberde,  Fransız UDF partisi üyeleri gibi çok sayıda PPE'linin,   Avrupa seçimleri öncesinde Komisyon Başkanı Romano  Prodi'nin kurabileceği yeni grupla ilgilenmeye başladıkları  ifade edilmektedir.

            La Libre Belgique gazetesinin internet sayfasında  (05/02) "Yüzüklerin Efendisi" başlığı altında ve Avrupa   Komisyonu Başkanı Romano Prodi ile yapılan mülakata yer  verilmektedir. AB'nin genişlemesinin ele alındığı  mülakatta, "1 Mayıs'ta on yeni ülke AB'ye katılacak.  Bunun sınırları nedir?" şeklindeki bir soruya, Prodi'nin,  "Uzun süre bu konuyu Avrupa Parlamentosu'na taşıyamadım,  ancak şimdi dost ülkeler ile Avrupa'nın etrafında bir  yüzükler (halkalar) doktrini yarattık. Balkanlar Birlik'te  yer alacak, bu benim için çok önemli." şeklinde cevap  verdiği, "Yani Türkiye ve Balkanlar'dan sonra  duruyorsunuz?" şeklindeki bir diğer soruya ise, "Evet ve  Fas, Ukrayna veya Moldova gibi ülkeler ile azami bir  paylaşım öneriyoruz." cevabını verdiği belirtilmektedir.  Mülakatta, "Neden Türkiye kabul edilebiliyor da, mesela  Fas edilemiyor?" şeklindeki bir soruya da, Prodi'nin,  "Buna cevap vermek zor... Türkiye'ye aday ülke statüsü  verme kararı uzun zaman önce alınmıştı. Komisyon'un   görevi, Türkiye'nin Kopenhag kriterlerine uyup uymadığına   karar vermek. Komisyon çok objektif olacak, bu benim   taahhüdümdür. Daha sonra siyasi karar, Avrupa Konseyi ve   Avrupa Parlamentosu tarafından alınacaktır." dediği  aktarılmaktadır.

            De Standaard gazetesinin (07-08/02) "Türkiye  Dışişleri Bakanı Gül: 1 Mayıs'tan Önce Kıbrıs'ta Bir  Anlaşma İstiyoruz" başlığı altında ve Bart Beirlant  imzasıyla Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile yapılan bir   mülakata yer verilmektedir: Kıbrıs konusunun çözümü ve  bu bağlamda Türkiye'nin AB üyeliğinin ele alındığı  mülakatta şu ifadeler yer almaktadır: 

            "SORU: Kıbrıs'ta bir anlaşmaya varılması halinde  Türkiye, AB'ye üyelik görüşmelerine başlayabilmek için  garanti mi istiyor?"  

            CEVAP: Bu konu, sadece Kopenhag kriterleri ile  ilgilidir, Kıbrıs konusu ile değil. AB, aday ülkelere  karşı değişik tutumlar içinde olamaz, çünkü burada  AB'nin güvenilirliği denenecektir. Şimdi, neredeyse  tüm kriterleri yerine getirmiş bulunuyoruz. Yapmamız  gereken şeyler var ancak yıl sonunda üyelik görüşmelerine  başlamak için hazır olacağımızdan eminim. 

            SORU: Ancak Kıbrıs konusuna bir çözüm bulunacak  olursa, bunda Türkiye'nin büyük katkısı olacak. Türkiye'nin  bunun için mükafatlandırılmak istediği düşünülebilir. 

            CEVAP: Mükafat sözünü kabul etmiyorum. Hakkımız olan  şeyi istiyoruz. Bu konu yıllardır sürüyor. Eminin ki  bundan sadece Türkiye değil, Avrupa Birliği de karlı  çıkacaktır. Bizim için geçerli olan sadece Kopenhag  Kriterleri'dir. Ancak tüm zor sorunların çözümlenmesi yeni  bir ortam yaratacaktır. Yaptıklarımızın takdir edileceğinden  eminim." 

            AZERBAYCAN BASINI: 

            Halk gazetesinin (06/02) "AB, Türkiye-Yunanistan  Yakınlaşmasını Destekliyor" başlığı altında ve Rauf  Aliyev imzasıyla yayımlanan makalede, AB'nin,  Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin gelişmesinden yana olduğu  ve bu nedenle AB'nin "INTEREG" projesi çerçevesinde her   iki ülkeye 35 milyon euro tutarında bir yardımda bulunacağı belirtilmektedir. Bu projenin Türkiye ve Yunanistan'ın  sınır bölgelerinde ekonomik kalkınmayı hızlandırmayı,  altyapının yeniden yapılanmasını ve çevrenin korunmasını  öngördüğü ifade edilen makalede, uzmanlara göre,   AB'nin bu adımının, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin  gelişmesine yardım edeceği kaydedilmektedir. Bu adımın  bir taraftan AB'nin Türkiye-Yunanistan ilişkilerine   verdiği önemi ortaya koyarken, diğer taraftan da iki ülke   arasındaki ilişkilerin gelişmesine ivme kazandırdığına  işaret edilen makalede, Türkiye'nin AB üyeliği, Kıbrıs ve  Ege sorunlarına da değinilmekte ve "Atina AB üyeliği  konusunda Türkiye'ye elinden gelen yardımı yaptı. Bu  politikasını da hala sürdürüyor. Hatta Avrupa'daki Rum  lobisi Türk lobisiyle birlikte Türkiye'nin propagandasını  bile yaptı. Tüm bunlar Avrupa ülkeleri tarafından  memnuniyetle karşılandı. Görünen o ki, AB kendi sınırları  içerisinde 'münakaşa odakları' görmek istemiyor. Çünkü  Kıbrıs sorunu veya başka bir mesele yüzünden Yunanistan'la  Türkiye arasında herhangi bir anlaşmazlık yaşanması AB  içinde istenmeyen bir durumdur. Bu nedenle de AB,  Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin gelişmesini istiyor."  denilmektedir. 

   

 

          ESKI SAYILAR