02.03.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

 

            ANKARA, 02/03(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  01 Mart 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir: 

            ALMANYA BASINI: 

            Frankfurter Allgemeine Sonntags Zeitung'un (29/02)  "AB'nin Sonu mu Geldi?" başlığı altında yayımladığı yazıda,  Hessen Eyalet Başbakanı Roland Koch'un (CDU), Avrupa  Birliği'nin sonunun gelebileceği uyarısında bulunduğu,  Koch'un gazeteye yaptığı açıklamada, AB'nin, "Türkiye gibi  gerçekten laik olmayan bir devleti aldığı taktirde" başarısız  olma tehdidiyle karşı karşıya kalacağını söylediği  aktarılmaktadır. "Türkiye'de din ile devletin birbirinden  ne denli ayrı olduğunu değerlendirmek için henüz çok erken  olduğunu" belirterek, "AB bu yüzden, yıl sonunda Türkiye ile  müzakereleri başlatmaktan kaçınmalıdır" diyen Koch'a göre,  AB'de ekonomik, Türkiye'de ise siyasi bakımdan olmak üzere  her iki tarafta da "güvenilir dayanıklılık" olmadığı ifade  edilmektedir. AB'nin genişlemesi için, "Temellerin yüzde 100 taşıyabilirliği denenmediyse, inşaata devam edilmemelidir"  dediği aktarılan Koch'un Schröder'in Amerika ziyaretinin  başarısızlıkla sonuçlandığını söylediği, Başbakan'ın,  Almanya ile Amerika arasındaki "temel güveni" yeniden  sağlamayı başaramadığını belirttiği ifade edilmektedir.  Yazıda, "Schröder'e göre Amerikalılara, 'artık kesinlikle  size karşı siyaset yapmayacağız' diye söz vermesi  gerekiyordu" denilmektedir.

            Frankfurter Allgemeine Sonntags Zeitung'un (29/02)  "Aşırı Genişleme AB'ye Zarar Verir" başlığı altında, SPD  üyesi ve St.Gallen'de profesörlük yapan, 2002 yılında Avrupa  Konvansiyonu SPD Temsilcisi görevini yürüten Peter Glotz  imzasıyla yayımladığı yorumda, CDU Genel Başkanı Angela  Merkel ve Almanya Başbakanı Schröder'in Türkiye ziyaretleri  konu edilmekte, "Türkiye'nin AB'ye tam üye olarak kabul  edilmesi fikrini Federal Almanya Hükümeti'nin ortaya  atmadığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Farklı  partilerden oluşan Alman hükümetleri bu uzun süreçte  etkili oldular. Kohl hükümetinin, Birlik Partileri tabanının  şimdiki taleplerini söylemek için 16 yıl boyunca zamanı oldu.  Fakat Kohl bu konuda bir şey söylemedi. Bu yüzden Schröder  şimdi ikilem içinde. Hiçbir Türk hükümeti AB üyeliği  meselesini, Erdoğan'ın İslamcı hükümeti gibi kararlı bir  şekilde yürütmedi. İnsan haklarını ihlal eden birçok yasa  ve yönetmelik ortadan kaldırıldı ya da değiştirildi. Hatta  Kıbrıs ihtilafının çözümü bile artık imkansız gözükmüyor.  Kendini Batı'ya karşı açabilecek tek büyük Müslüman devletin  reddedilmesi, Türkiye'deki reformcular için ağır bir darbe  ve gelenekçiler için ilerleme anlamına gelecektir. Bu argüman  oldukça güçlü olmakla birlikte, Türkiye'nin tam üyeliğine  gerekçe göstermek için yeterli değildir" denilmektedir.

            Die Tageszeitung'un (01/03) "General Türkiye İle Birlik  İstiyor" başlığıyla yayımladığı haberde, Mannheim'daki Alman  Atlantik Derneği'nde konuşan en üst düzey Alman generali,  Alman Ordusu Başmüfettişi Wolfgang Schneiderhahn'ın,  Türkiye'nin Avrupa Birliği'nden esas itibariyle dışlanmaması  uyarısında bulunduğu, "Kapı, Türkiye'nin yüzüne kapatılmamalıdır"  dediği bildirilmektedir. 1990'lı yıllarda Almanya'nın büyük  şehirlerindeki "Türk-Kürt çatışması" tehlikesini hatırlatan  generalin, Türkiye'nin Almanya'nın güvenliği için "fevkalade  önemli" olduğunu belirttiği aktarılmaktadır. 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Die Presse gazetesinin (28/02) "Schüssel Brüksel'de Ne  İstiyor... Ankara'yı Brüksel'de Kim İstiyor?" başlığı ve  Andreas Unterberger imzasıyla yayımlanan yorumda, "Wolfgang  Schüssel Avrupa Komisyonu liderliği için ciddi olarak  düşünülecek bir aday; Türkiye de Avrupa Birliği için ciddi  olarak düşünülecek bir aday" değerlendirmesinde bulunulmaktadır.  Yorumda şöyle denilmektedir: "Schüssel'in başkan adayı  olmasından duyulan sevince, şu günlerde başka bir güvenilir  adaylık, Türkiye'nin AB üyeliği ümidi yüzünden de gölge  düşürülüyor. Bu ümit geçen hafta oldukça somut bir boyut  kazandı. Almanya Başbakanı'nın Ankara'yı ziyareti, Türkiye'nin  üyelik perspektifini az çok kesinleştirmiş oldu. Schüssel de  Türkiye konusunda pek katı davranıyor sayılmaz: Bu acaba kendi  AB adaylığının ışığında uyguladığı bir taktik mi? VP'li AB  Parlamentosu adayı Ankara'nın katılımı aleyhinde konuşurken,  Schüssel, Schröder'in aksine iş gücü serbest dolaşımı ve  tarım desteği olmaması şartıyla, Ankara'nın üye olabileceği  ihtimaline değindi. Gerçekten de Türkiye'nin katılımının  önlenmesi gereken iki büyük tehlikeyi beraberinde getirdiği  görülüyor: Tarım sisteminin mali açıdan tamamen çökmesi ve  iş arayan Anadoluluların Orta Çağ'dan Avrupa'ya toplu göçleri.  Schüssel'in planındaki hata şu: Türkiye'ye üye statüsü  tanınır tanınmaz, çok geçmeden en büyük AB ülkesi konumuna  gelecek, yani bu bahis konusu iki noktada da eşitliğin  sağlanması yolunda zorlayabilecek güçte olacak. Bu yüzden  CDU/CSU'nun Türkiye'nin AB'ye girmesine izin vermeden, ona  birlik dışında sıkı bir işbirliği önerme stratejisi çok daha  akılcı. Kuşkusuz AB (eğer eskiden öyle idiyse bile) çoktan  beri bir Hristiyan kulübü değil. Daha ziyade Hristiyan,  Yahudi ve antik kökenli liberal demokratik aydınlanmanın bir  ürünü. Türkiye'nin bu sıfatların hiçbiri ile yakından uzaktan  bir ilişkisi olmadığından, Türkiye'nin katılımı sonucu  İslam'daki nüfus artışı nedeniyle yüzyıl sonunda AB içindeki  en büyük dinin İslam dini haline geleceğinden, Türkiye'nin  ardından Rusya, Fas, İsrail ve Filistin de üyelik taleplerinin  yerine getirilmesini isteyebileceklerinden, dolayısıyla  Türkiye'nin katılımı, finanse edilmeleri güç üçüncü dünya  ülkelerini de AB'ye çekeceğinden (örneğin demokrasisi söz  konusu diğer ülkelerden çok daha sağlam olan Hindistan neden  olmasın), AB'nin sınırlarının bu durumda dünyanın en büyük  kriz merkezlerine dayanacağından -ki bunun yalnızca insan  kaçakçılığının gelişmesine yararı olacaktır-, bu ve buna  benzer daha birçok nedenden dolayı Türkiye'nin AB'ye  katılımı AB'nin sonunun başlangıcı olabilir."

            Die Presse gazetesinin (28/02) "Türkiye... AB Katılımının  Çekim Gücü" başlığı ve Wolfgang Böhm imzasıyla yer verdiği  yorumda, nüansların değiştiği, AB'nin Genişlemeden Sorumlu  Komiseri Günther Verheugen'in, geçtiğimiz yıllarda, Türkiye'ye  yönelik her türlü açık sinyalden kaçınarak reformlara ilişkin  her övgünün yanına bir de eleştiri katarken, artık beyanlarında  olumlu değerlendirmelerin ağır bastığına dikkat çekilmekte,  "Verheugen geçenlerde, Türkiye'nin Avrupa yolunda 'önemli  ilerlemeler' kaydettiğini söyledi. Brüksel'de AB Komisyonu'nun  ekim ayında açıklanacak olan ilerleme raporunun bundan  öncekinden çok daha olumlu olması bekleniyor. Verheugen,  Alman Hükümeti'nin, Ankara'nın geri çevrilmesinin tehlikeli  siyasi neticelere yol açacağı şeklindeki görüşüne giderek daha  çok katılıyor. Verheugen, 'Reformlar artık geri çevrilemeyecek  bir noktanın eşiğinde' diyor. Türkiye'ye, 1999 yılında adaylık  statüsünün tanınması da geri dönülemeyecek bir karar. Tıpkı,  AB devlet ve hükümet başkanlarının 2004 sonunda giriş  müzakerelerine başlama konusunda bir karar vereceklerini  bildirmiş olmaları gibi. Aralık zirvesinde Ankara'ya yeşil  ışık yakılacağına dair işaretler giderek çoğalıyor. Almanya  Başbakanı'nın bundan kısa süre önce Türkiye'ye yaptığı  ziyarette değindiği tek sınırlama, giriş müzakerelerinin  muhtemelen çok uzun süreceği oldu. Son aylarda Türkiye'nin  Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi konusunda gösterdiği çabanın  yarattığı izlenim sayesinde, Türkiye'ye karşı direnişte  azalma oldu" denilmektedir.

            Die Presse gazetesinin internet sayfasında (01/03)  "Piskopos Kapellari'nin Çekinceleri Var" başlığıyla yer  verdiği bir yazıda, Piskoposlar Konferası'nda Avrupa  işlerinden sorumlu Graz Piskoposu Egon Kapellari'nin dönüşü  olmayan bir yol olan AB'nin 15 üyeden 25 üyeye kadar  genişlemesini umut verici bulduğunu ifade ettiği, ancak  Türkiye'nin AB üyeliği konusunda tam bir entegrasyona yönelik çekincelerini de vurguladığı bildirilmektedir. AB'nin,  80 milyon nüfusa ve çok farklı kültüre sahip bir ülkeyi  entegre etmekte zorluk çekip çekmeyeceği sorusunun sorulması  gerektiğini belirten Kapellari'nin birleşme modelini  savunduğunu dile getirerek, realist bir insan olarak,  İslam'da mütekabiliyet ilkesine yer olmadığını bildiğini  vurguladığı, Müslüman bir ülkede bir Hristiyan kilisesi  yapmanın mümkün olmadığını belirttiği ifade edilmektedir. 

            HİNDİSTAN BASINI: 

            The Hindu gazetesinde (29/02) "Türkiye'nin AB'ye Üyelik  Umutları Canlandı" başlığı ve Batuk Gathani imzasıyla yer alan  haberde, Türkiye'nin AB'ye üyelik umutlarının, Almanya Başbakanı  Gerhard Schröder'in son Ankara ziyareti ile canlandığı, bu  ziyaretin, Türkiye'nin BM aracılığında Kıbrıs'ın yeniden  birleştirilmesini amaçlayan görüşmelerin başlaması için  girişimde bulunmasının ardından gerçekleştiği bildirilmektedir.  Avrupa Komisyonu'nun da bu gelişmeler ışığında, Türkiye'nin  üyelik görüşmelerine başlama çabasını desteklediği, ancak  Avrupa'nın genelinde Türkiye'yi üyeliğe kabul etmek konusunda  bazı çekinceler söz konusu olduğu ifade edilen haberde, eski  Fransa Cumhurbaşkanı ve AB anayasasının hazırlanması ile ilgili  komisyonun başında bulunan Giscard d'Estaing'in, Türkiye'nin  etnik, dini ve kültürel anlamda AB parametrelerine uygun bir  konuma gelemeyeceği görüşünde olduğu kaydedilmektedir. Öte  yandan Türkiye yanlısı yetkililerin, AB'nin bir Hıristiyan  kulübü değil, laik bir uluslar topluluğu olduğunu ve  Türkiye'nin güçlü Avrupalı değerlere sahip bir laik yapı  arzettiğini savundukları belirtilen haberde, Avrupalı  yetkililerin, Türkiye'nin öngörüldüğü gibi ilerleme kaydettiği  kanısında oldukları belirtilmekte ve "bu anlamda 'oldukça  iyimserler'" denilmektedir. 

            İNGİLTERE BASINI: 

            Reuter'in (01/03) Michele Kambas imzasıyla yer verdiği  bir haberde, KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın yaptığı  açıklamada, geçen ay BM aracılığında adanın yeniden birleşmesi  amacıyla başlatılan ve halen süren barış görüşmelerinde sunduğu  tüm önerilerin Kıbrıslı Rum liderler tarafından reddedildiğini  söylediği aktarılmakta, Cumhurbaşkanı Denktaş'ın açıklamasında,  adada ikili etnik oluşumu öne çıkaran görüşünü desteklemesi  için AB'den destek beklediğini söylediği ve "AB'nin, Kıbrıs  Rum kesimine iki etnik grubun varlığını kabul etmeleri için  ikna edici telkinlerde bulunmasını istiyoruz" dediği  belirtilmektedir. Anlaşmaya varılamamasının, Kıbrıslı Türklerin  tecrit durumunu kuvvetlendireceği ve muhtemelen Türkiye'nin  2005 yılı başlarında AB ile müzakerelere başlama umutlarına da  zarar vereceği ifade edilen haberde, ABD Dışişleri Bakanlığı  Kıbrıs Özel Temsilcisi Thomas Weston'ın adaya yaptığı ziyarette,  bir anlaşmaya varılması halinde ABD'nin adanın yeniden  birleşmesinin maliyetini karşılamakta "cömert" davranacağını  söylediği kaydedilmektedir. 

            İTALYA BASINI: 

            La Repubblica gazetesinin (01/03) "Papandreu: Türklerle  Barış İçinde, Doğu'ya Açık Bir Yunanistan Düşlüyorum" başlığı  ve Pietro del Re imzasıyla PASOK Genel Başkanı Papandreu ile gerçekleştirilen bir mülakata yer verilmektedir. Türkiye ile  ilgili bölümü şöyledir: 

            "SORU: Sayın Papandreu, siz her ne pahasına olursa olsun  Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini istiyorsunuz. Ancak  bir koşulla, o da Kıbrıs sorununun çözülmesi! 

            PAPANDREU: Avrupa'ya ait olma isteği Türk Hükümeti'ni  reform yoluna koyulmaya itmiştir. AB'ye kabul edilmeden  önce de, Türkiye tamamıyla demokratik bir ülke olmalı,  insan haklarına saygı göstermeli ve ekonomisini düzeltmelidir.  Türkiye diğer Müslüman ülkeler için iyi bir örnek oluşturabilir.  Kapının hemen önünde potansiyel bir düşmana sahip olmamak,  aynı zamanda silahlanma konusunda tasarruf etmek anlamına  geliyor... Kıbrıs konusuna gelince, sorun geçtiğimiz yıl  BM tarafından ortaya konulan plana göre ele alınmalıdır.  Başka bir çıkar yol yok... 

            SORU: Siz aynı zamanda Balkanları 'Balkanlaştırmama'yı da istiyorsunuz. Ancak Sırplar yeniden milliyetçiliğe dönüş  yapmışken ve Büyük Arnavutluk projesinin önünde bir engel  gözükmezken bu meseleyi nasıl ele almayı düşünüyorsunuz? 

            PAPANDREU: Herşeyden önce Bulgaristan ve Romanya'nın  AB'ye girmesine yardım etmeliyiz. Diğer Güneydoğu Avrupa  ülkelerini daha sonra düşünürüz... Bu konuda, İtalya'nın da  desteğini alabilmeyi diliyorum çünkü daha geniş bir Avrupa,  bir gün Orta Asya'ya kadar uzanabilecek olan yeni pazar  sahalarına sahip olmak anlamına geliyor..."   

            MACARİSTAN BASINI: 

            MTI haber ajansının bülteninde (26/02) "Macaristan  AB'den Türkiye İle Müzakerelere Başlanması İçin Tarih  Belirlemesini İstedi" başlığıyla yer alan bir haberde,  Macaristan Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Andras Barsony'nin  MTI haber ajansına yaptığı açıklamada, 2004 yılı sonunda  düzenlenmesi planlanan AB zirvesinde Türkiye'yle üyelik  müzakerelerine başlanması için bir tarih belirlenmesi  gerektiğini söylediği bildirilmektedir. TBMM Uyum Komisyonu  Başkanı Yaşar Yakış ile görüşmesinin ardından gazetecilere  açıklamalarda bulunan Andras Barsony'nin, "Macaristan,  savunma ittifakına katılma çabası sırasında NATO üyesi  Türkiye'den aldığı desteğin aynısını Türkiye'nin AB'ye  üye olma çabasına vermeye hazırdır. Diğer yeni üyeler ve  adaylar gibi Türkiye de, siyasi kriterleri yerine getirir  getirmez müzakerelere başlayabilmelidir." dediği  aktarılmaktadır. 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            To Vima gazetesinin (29/02) "Türkiye'ye AB Üyeliği mi  Yoksa Özel İlişki mi?" başlığı ve Yannis Marinos imzasıyla  yayımladığı yorumda şöyle denilmektedir: "Türkiye ile  ilişkiler hakkında yaptığımız bir konuşma sırasında merhum  Konstantinos Karamanlis, Türkiye'nin sürekli tahrikleri ve  talepleriyle baş etmek için pahalıya mal olmayan tek yolun,  bitmeyen, sürekli devam eden bir diyalog olduğunu vurgulamıştı.  YDP'nin Fahri Başkanı Mitsotakis, bir adım daha atarak, barış  içinde birlikte yaşama ve işbirliğinde bulunma yolunu seçti.  Bu politikayı bir ara, dönemin Türkiye Başbakanı Özal ile  bugün artık unutulmuş olan Davos'taki ve Yunanistan'daki  diyaloglarıyla Andreas Papandreu da uygulama teşebbüsünde  bulunmuştu. Başbakan Simitis ile Dışişleri Bakanı Yorgo  Papandreu, Mitsotakis'in yakınlaşma politikasını benimsediler  ve bu politikayı, Kopenhag kriterlerine saygı gösterilmesi  önşartıyla, Türkiye'nin AB üyeliğini sıcak bir şekilde  desteklemekle sabitleştirdiler. YDP'nin de aynı rotada  hareket ettiği ve iktidara gelince de uygulayacağı bu  politika, doğru olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin AB adaylığının  desteklenmesine bağlandı. Elbette, bu yönde bir politikanın  uygulanmasını, Kıbrıslıların sarfettiği planlı ve cesur  çabalar sonucunda, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğüne rağmen  üyelik taleplerinin kabul edilmesi kolaylaştırdı. Böylece,  Kıbrıslı Rumların kayda değer ulusal birliği ve Yunan  tarafının, Kıbrıs'ın AB üyeliği dilekçesini AB'nin tüm  kurumsal organlarında desteklemesiyle (KKE dışında bütün  partiler tarafından), Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kayıtsız şartsız  AB üyeliğine ulaştık. Prosedür sırasında, Amerikan baskılarının  ve Türkiye'nin kendini beğenmiş taleplerinin etkisi altında,  AB üyesi birçok ülkenin hükümeti ile halkının Türkiye'ye  yönelik gerçek niyetleri gözler önüne serildi. Yunanistan,  Türkiye'yi AB üyesi olarak istememe taktiğine ve 'kara koyun'  rolünü oynamaya da son verince, kendi retçi niyetlerini  gizleyerek takındıkları iki yüzlü tavır da ortaya çıktı.  Böylece, itirazlar dile getirildi: Avrupa'nın değerleri ve  kültürüyle pek de ilgisi olmayan, kafir Haçlılara  (Hıristiyanlar) ve Yahudilere karşı cihadı körükleyen bir  dini olan ve AB içinde bir numaralı gücü oluşturacak bir  ortağı nasıl kabul edebiliriz? Müslümanların, özellikle de  Türklerin Avrupa toplumlarıyla kaynaşmakta zorluk çekmeleri  ya da kaynaşmayı reddetmeleri zaten kaygılanmakta olan AB'de  ne gibi etkilere yol açabilir?"  

          ESKI SAYILAR