06.04.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

                              

            ANKARA, 06/04(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  05 Nisan 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir: 

            ALMANYA BASINI: 

            Die Welt gazetesinde (03/04) "Ankara, Avrupa'da Değildir....  Ve Bunun Dışında da Türkiye'nin AB Üyeliğine Karşı Olan  Pek Çok Husus Var" başlığı altında ve Münih'deki Hypo Real  Estate Holding'in Denetim Kurulu Başkanı ve Almanya ile  yurtdışındaki çok sayıda yabancı denetim kurulunun üyesi olan  Kurt F. Viermetz imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Avrupa  Anayasası'na ilişkin tartışmanın, giderek büyüyen AB içindeki  karar sürecinin oldukça zorlaştığını belirgin bir şekilde  ortaya koyduğu ve Türkiye'nin alınmasının, Birlik içindeki  ilişkileri daha da zorlaştıracağı ve kontrolden çıkmasına  neden olacağı belirtilmektedir. Türkiye'nin, devasa sorunları  olan devasa bir ülke olduğu, 70 milyon nüfusuyla daha şimdiden, Almanya'dan sonra AB'nin ikinci büyük ülkesi konumuna geleceği  ve burada, nüfusun hızla arttığının da dikkate alınması  gerektiği belirtilen yorumda, Türkiye ekonomisi bütün  yönleriyle irdelenmekte ve şöyle denilmektedir: "Türkiye'nin  son dönemde, Avrupa Birliği'nin doğru istikamete işaret eden  Kopenhag Kriterleri doğrultusunda bir dizi yasa çıkardığı  doğru. Ancak buna rağmen çok sayıda soru yanıtsız kalmayı  sürdürüyor. (Bu bağlamda, Kürt meselesi, işkence, düşünce  özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ve cezaevlerindeki koşullar  özellikle önemlidir). Çok sayıda uzmana göre, AB'nin Kopenhag Kriterleri'nin kolayca yerine getirilmesi mümkün değildir...  Türkiye'nin AB'ye alınması halinde, yüzölçümü açısından Fransa,  nüfusu bakımından ise Almanya'yı sollayan bu ülkenin AB'nin en  büyük ülkesi olacağının da düşünülmesi gerekmektedir. Bu da  Türkiye'nin Avrupa Parlamentosu'nda en büyük parlamenterler  grubunu oluşturacağı sonucunu beraberinde getirecektir."

            Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung'da (04/04)  "Popülizm ile Şüphe Arasında" başlığı altında ve SPD'nin  Avrupa Parlamentosu Milletvekili Martin Schulz imzasıyla  yayımlanan bir yorumda, Almanya'da büyük bir gayretkeşlik  içinde sürdürülen, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğine  ilişkin tartışmalarda, bir taraftan seçim kampanyasına borçlu  olunan popülizmin, diğer taraftan ise ciddiye alınması gereken  şüphelerin belirleyici olduğu belirtilmektedir. Türkiye'nin,  Avrupa'nın 21'inci yüzyıldaki güvenlik ve barış politikasında  büyük önem taşıdığı için de, bu tartışmalara açıklık getirmenin  gerekli olduğu ve bu bağlamda gerçeklere bir bakış atmanın  yararlı olacağı ifade edilen yorumda, çoğunluğu Hıristiyan  demokrat ve muhafazakarlardan oluşan AB devlet ve hükümet  başkanlarının, AB Komisyonu'nun bu yılın sonbaharında,  Türkiye'de Kopenhag Kriterleri temelinde kaydedilen gelişmeler  hakkında bir "ilerleme raporu" hazırlamasını onayladıkları ve  aralık ayında 25 devlet ve hükümet başkanının bu raporu esas  alarak, Türkiye ile katılım müzakerelerinin başlatılıp  başlatılmayacağına karar vereceği hatırlatılmakta ve bu tür  katılım müzakerelerinin en az 10-15 yıl sürebileceğini,  herkes gibi Türkiye'nin de bildiği vurgulanmaktadır. Yorumda  şöyle denilmektedir: "Değişmesi gereken de sadece Türkiye  değildir. Anayasasız bir Avrupa, bu yılın 1 Mayıs'ında 10 yeni  üye ile gerçekleşecek olan genişlemesinin üstesinden gelmekte zorlanacaktır. Kurumlar ile karar alma mekanizmalarını AB'nin  büyüklüğüne göre ayarlayan reformlar yapılmadan önce, başka  genişleme süreçlerinin gerçekleştirilmesi mümkün değildir.  Anayasalar egemenlikten taviz verilmesine yol açtığı için,  Türkiye'nin de bu konuda daha kararını vermesi gerekecektir.  Avrupalı sosyal demokratların bakış açısıyla Türkiye'ye bir  üyelik perspektifi verilmelidir. Bunun için pek çok neden  vardır. İslamın etkisindeki bir toplumun; demokrasi, insan  hakları, azınlıkların korunması, çoğulculuk gibi Batı'nın  değerler sistemini benimsemekte kararlı olması, Batı için  büyük bir kazanım olabilir. İslamistlerin, İslam'ın Batılı  değerler ile uyumlu olmadığına dair tezi de, bu şekilde  çürütülebilir. Ekonomik açıdan Türkiye zaten bir kaç yıldır,  AB'ye şimdi katılacak olan üye ülkelerinkinden daha yüksek  ve halihazırdaki üye ülkelerin sadece hayal edebilecekleri  bir büyüme oranına sahiptir. Türkiye'nin de; Yunanistan,  Portekiz, İspanya veya İrlanda'nın AB'ye üye olmasından  sonra elde edilen büyüme hızını yakalaması halinde ise, bu  durum en fazla Almanya ekonomisinin yararına olacaktır."

            Der Tagesspiegel gazetesinde (03/04) "AB, Özel Mahkemeleri Eleştiriyor" başlığı altında ve Thomas Seibert imzasıyla  yayımlanan bir yazıda, 10 yıldan beri tutuklu bulunan Kürt  politikacı Leyla Zana meselesinin, AB'nin Türkiye'ye yeniden  baskı yapmasına neden olduğu belirtilmektedir. AP Karma  Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk'in, Ankara'da görülen  davanın son duruşmasında, davanın akışından oldukça hayal  kırıklığına uğradığı ve ülke içinde ve dışındaki gözlemciler  tarafından yoğun bir şekilde eleştirilen davada, 1994 yılında  verilen bir mahkeme kararının yasal olup olmadığının  sorgulandığı kaydedilmektedir. Lagendijk'in, Türkiye'nin  Devlet Güvenlik Mahkemeleri olarak adlandırılan özel  mahkemeleri kaldırmasını talep ettiği belirtilen yazıda,  AB'nin, ağır siyasi suçlara bakmakla yetkili bu özel  mahkemelerin kaldırılmasını uzun süreden beri talep ettiği,  ancak Türkiye'nin, bu mahkemeleri kaldırıp kaldırmayacağına  ve bunun ne zaman olacağına şimdiye dek karar vermediği ifade edilmektedir. AB Parlamentosu tarafından insan hakları ödülüne  layık görülen Zana'nın davasının, Türkiye'de kısa süre önce gerçekleştirilen reformların uygulanıp uygulanmadıkları  konusunda sınav niteliği taşıdığına işaret edilen yazıda,  Lagendijk'in, Türkiye'nin Zana'ya karşı görülen dava ile,  Avrupa'ya giden yolda kendi kalesine gol attığını, önceki  mahkeme kararlarının teyit edilmesi halinde, bunun Türkiye'nin  AB adaylığı için olumsuz sonuçları beraberinde getireceğini  düşündüğü kaydedilmektedir.

            Der Tagesspiegel gazetesinde (05/04) "Von Weizsaecker  ile Mülakat... İslama Uzanan Köprüler Var Mıdır?" başlığı  altında ve Gerd Appenzeller-Hans Monath-Hermann Rudolph  imzalarıyla, Federal Almanya eski Cumhurbaşkanı Richard  Von Weizsaecker ile yapılan mülakata yer verilmektedir.  Mülakatın Türkiye ile ilgili bölümünde şu ifadeler yer  almaktadır: 

            SORU: Orta Doğu'da barışa katkıda bulunmak neden  Avrupa'nın görevi? 

            WEİZSAECKER: Biz Avrupalıların etrafı, farklı unsurların  etkisindeki İslam türleriyle sarılıdır ve biz, onların  devrimci ve radikal güçleri tarafından, ABD'den çok daha fazla  tehdit ediliyoruz. İslam'ın içine doğru bir köprünün kurulması  bizim için hayati önem taşıyor. 

            SORU: Polonya, AB'nin Rusya'ya uzanan Doğu Avrupa ile  köprüsünü teşkil ediyorsa, Türkiye de AB için İslam'ın içine  doğru giden bir köprü işlevini üstlenebilir mi? 

            WEİZSAECKER: Türkiye içindeki son derece verimli ve  faal güçleri bu yönde güçlendirmek için elimizden geleni  yapmamız gerekiyor. Demokratik açıdan meşru, İslami kökenli  bir parti ve kararlı bir yönetimin halihazırdaki girişimlerini  tabii ki cesaretlendirmeliyiz. 

            SORU: Türkiye'nin AB'ye katılımı bu gelişmenin yararına  olmaz mıydı?           

            WEİZSAECKER: Soru, Türkiye'nin şimdi üye olup olmaması  gerektiği şeklinde yöneltilmemelidir. Diğer taraftan  önümüzdeki 10 ila 20 yıl içinde Türkiye'yi üyeliğe götürecek  olan müzakerelerin reddedilmesi, tam da Türkiye'nin üstlenmesi  ve devretmesini istediğimiz, bizim çıkarımıza olan köprü  işlevi için cesaret kırıcı olabilir."  

            Das Parlament gazetesinde (05-12/04) "Avrupa'da Hiçbir  Ülkeyi Dışlayamazsınız" başlığı altında ve Hartmut Hausmann  imzasıyla, AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günther  Verheugen ile yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta,  "Olumlu işaretlerin alındığı Kıbrıs meselesinin çözümü  özellikle merak konusu. Yeniden birleşme, mutlaka orada  yaşayan halk için iyi olurdu. Ancak bu şekilde AB'nin  Türkiye ile müzakerelere 'hayır' deme olasılığı elinden  alınmış olmayacak mı?" şeklindeki bir soruya, Verheugen'in,  "Hayır. Türklerin Avrupa üyeliği açısından Kıbrıs meselesinin  çözümü gerekli, ancak yeterli bir önkoşul değildir. Kıbrıs  meselesinin çözümü, Türkiye'ye siyasi koşulların yerine  getirmesinde kolaylık sağlanacağı anlamına gelmez. Bu  meselenin çözümü, katılım kriterlerinin yerine getirilip  getirilmediğinin incelenmesi sırasında, aksi taktirde  oluşacak ek bir engeli ortadan kaldırır. Ankara'da yaptığım  görüşmelerden edindiğim izlenim, şu anki Türk Hükümeti'nin  gerçekten stratejik bir karar aldığı yönündedir. Türkler çok  güvenilir bir partner. Kıbrıs meselesinin 1 Mayıs öncesinde  çözüm şansını hala iyi görüyorum. Böyle bir şeyin tabii ki  etkisi çok büyük olurdu. Zira bu durumda Avrupa entegrasyon  modelinin sadece ihtilaflardan kaçınılmasını değil, aynı  zamanda ihtilafları çözecek durumda olduğunu da göstermiş  oluruz. Bu aynı zamanda Kıbrıs'a komşu bölgeye verilecek  güçlü bir sinyal olurdu. Şu an uzmanlarımın çoğu, barış ile  üyelik süreci arasındaki gerekli uyarlamaları yapmak için  Lefkoşa'da hazır bulunuyorlar. Neticede birbirleriyle  örtüşmeleri gerekiyor." Mülakatta ayrıca şu ifadeler yer  almaktadır: 

            "SORU: Size göre Avrupa'nın sınırları nerededir ya da  hangi devletlerin üyelik perspektifi yoktur? 

            VERHEUGEN: Avrupa'da hiçbir ülkeyi dışlayamazsınız.  Çünkü sözleşmede, her Avrupa ülkesinin üyelik için girişimde  bulunma hakkı olduğu yazılı. Ancak biz, birçok ülkenin  görünür gelecekte üyelik perspektifi olmadığı görüşündeyiz:  Rusya, Ukrayna, Moldavya, Beyaz Rusya ve Kafkasya'nın  güneyindeki devletler. Baltık devletleri haricinde eski  Sovyetler'in batı sınırı, çok uzun bir süre boyunca AB'nin  doğu sınırı olacak. 

            SORU: Bu ülkeler Türkiye'ye tanınan hak bize de  verilmelidir diyemezler mi? 

            VERHEUGEN: Türkiye farklı bir olay. Bu ülkenin bizimle  çok öncelikli ilişkileri var ve Avrupa'nın güvenliği için  öne çıkan stratejik önemi nedeniyle, 1963 yılından beri  üyelik perspektifi sürekli teyit ediliyor. Ben, Türkiye  alınırsa, diğerlerinin de alınmak zorunda olduğu gerekçesini  doğru bulmuyorum. Genişlemeye sürekli olarak sadece olası  aday ülkelerin hakları açısından ziyade, kendi çıkarlarımız  açısından da bakılmalıdır. Türkiye, özellikle de Avrupalı  demokrasiler ile İslam dünyası arasındaki ilişkilerin  şekillenmesinde, 21'inci yüzyılın güvenlik meselelerinde  önemli rol oynayabilecek bir ülke olarak görülmektedir." 

            FRANSA BASINI:  

            Le Monde gazetesinde (04-05/04) "UMP, Türkiye'nin AB'ye  Katılımına Karşı Savaş Başlatıyor" başlığı altında ve Rafaele  Rivais imzasıyla yayımlanan bir yazıda, UMP'li (Union pour un  Mouvement Populaire-Halk Hareketi İçin Birlik) Fransız Avrupa parlamenterlerinin, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesine  karşı olduklarını 1 Nisan'da Avrupa Parlamentosu'nda duyurarak  sürpriz yarattıkları belirtilmektedir. Alain Lamassoure ve  Françoise Grossetête'nin, bu bakış açısının, 13 Haziran'daki  Avrupa seçimlerinin hazırlığı sırasında, UMP'nin siyasi  mercilerince de kabul görebileceğini ileri sürdükleri ifade  edilen yazıda, Alain Juppé'nin başkanlığını yaptığı partinin,  bu hassas konuda, FN (Front National-Ulusal Cephe) yararına  oy kaybetme kaygısı taşıdığı kaydedilmektedir. Yazıda, Avrupa parlamenterleri Alain Lamassoure ve Françoise Grossetête'nin,  bir basın toplantısında, "Fransız kamuoyunun bu katılımı  istemediğini gözlemliyoruz. Kamuya açık bir toplantıda  Avrupa'dan bahsedildiği zaman insanların gündeme getirdiği  ilk konuyu teşkil ediyor. Devlet ve hükümet başkanlarının  aldıkları kararlarla kesinlikle hemfikir değiller." dedikleri aktarılmaktadır.  

            İNGİLTERE BASINI: 

            The Wall Street Journal Europe'un (05/04) "Radikal  Reformlar Sonuç Verdikçe AB'ye Katılım Planında İlerleme  Sağlanıyor" başlığı altında ve Justin Keay imzasıyla  yayımlanan makalede, Ankara'nın, Kopenhag Siyasi Kriterleri'ni  yerine getirmek için atmış olduğu ve aralarında ölüm cezasının kaldırılması, insan haklarının ve ifade özgürlüğünün  güçlendirilmesi ve yeni bir medeni yasanın yürürlüğe konması  gibi reformların olduğu adımlara rağmen Türkiye'nin halen  fazla büyük, fazla fakir ve kültürel açıdan fazla farklı  olarak görüldüğü belirtilmektedir. Bugün, bir yılı aşkın  süredir sürdürülen ve Türkiye'nin hukuki, toplumsal ve siyasi  sistemini dönüştüren reform çabalarının ardından, ki 2001'den  bu yana 200'den fazla önemli yasal değişiklik yapıldığı,  Brüksel'in Türkiye'yi geri çevireceğine inanan birilerini  bulmanın çok zor olduğu ifade edilen makalede, Avrupa Birliği  Genel Sekreterliği Başkan Yardımcısı Ali Ahmet Acet'in,  "AB ile ilişkiler hiçbir zaman bu kadar iyi olmamıştı.  Yaptığımız yasal düzenlemeler yaygın bir şekilde onay buldu  ve Türkiye'de de bu değişikliklerin hayata geçirilmesi  konusunda yeni bir istek hakim... Türkiye büyük bir  bürokrasiye sahip büyük bir ülke; bunu ve insanların kafa  yapılarını değiştirmek zaman alıyor. Yine de esen rüzgar  güçlü ve reformların uygulanması süreci giderek gelişiyor."  dediği kaydedilmektedir. Londra merkezli Merrill Lynch'ten  Mike Harris'in, "AB'ye katılım, bu hükümet için daha  iktidara geldiği ilk günden itibaren bir numaralı öncelik  oldu. AB'nin, Türkiye'nin, ciddi bir aday olarak  görülebilmesi için uygulaması gereken reformları gerçekten uygulayabileceğini düşündüğünü zannetmiyorum." dediği  aktarılan makalede, Harris'in, Brüksel'in Başbakan Recep  Tayyip Erdoğan'ın kararlılığını hafife aldığını söylediği  ve son yasal değişikliklerin yürürlüğe konacağı ve  uygulamanın da iyi gideceği varsayılırsa AB'nin aralık  ayında Türkiye ile müzakerelerin gelecek yıl başlatılması  kararını almaktan başka şansı olmadığını söylediği  vurgulanmaktadır.  

            İSVİÇRE BASINI: 

            NZZ am Sonntag gazetesinin internet sayfasında (04/04)  "Türkiye'ye Kıbrıs Sorununda Artı Puan" başlığı altında ve  Stephan İsrael imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Türkiye'nin,  Kıbrıs'ın yeniden birleştirilmesi konusundan, yapılacak  referandumlardan alınacak sonuçlardan bağımsız olarak karlı  çıkacağı ve Türkiye'ye, Bürgenstock'da sergilediği olumlu  tutumun, hedeflediği AB üyeliği konusunda yardımcı olacağı  ifade edilmektedir. Bürgenstock'ta gerçekleştirilen Kıbrıs  müzakerelerinin olumsuz sonuçlanmasının ardından, kazananın  şimdilik -tek bir kazanan- Türkiye olduğu belirtilen yazıda,  Türkiye'nin AB'ye giden uzun yolda birkaç metre ilerleme  kaydettiği ifade edilmektedir. AB'nin Genişlemeden Sorumlu  Komiseri Verheugen'in, Strasbourg'daki AB Parlamentosu  önünde Ankara'nın tutumu konusunda, "Türkiye, görüşmelerde  çok yapıcı bir rol aldı ve işbirliği içindeydi." şeklinde  bir açıklamada bulunduğu kaydedilen yazıda, Kıbrıs  görüşmelerinin koruyucusu olan BM Genel Sekreteri Kofi  Annan'ın da Türkiye'ye övgüler yağdırdığı kaydedilmektedir.  Türkiye'nin, şimdi de, yapıcı tutumunun karşılığında ödül  almayı umut edebileceği, AB Komisyonu'nun, aralık ayına  kadar, Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanıp  başlanmayacağını, başlanırsa ne zaman başlanacağını  kararlaştıracağı belirtilen yazıda, Komisyon'un, büyük  olasılıkla aralık ayında Türkiye'ye üyelik müzakerelerine  başlama tarihi vereceği ve Türkiye'nin üyeliği AB'nin  kendi içerisinde de halen büyük tartışmalara neden olduğu vurgulanmaktadır. 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            To Vima gazetesinde (04/04) "Molivyatis: 'Kıbrıs'ta  Avrupai Çözüm İstiyoruz'" başlığı altında ve St. Efstathis  imzasıyla Dışişleri Bakanı Petros Molivyatis ile yaptığı  mülakata yer verilmektedir. Türk-Yunan ilişkileri, Kıbrıs  konusu, AB üyeliği ve çözüm arayışlarının ele alındığı  mülakatta, "Kıbrıs konusunda cereyan edenlerin Türk-Yunan  ilişkilerine yansıması ne olabilir?" şeklindeki bir soruya,  Molivyatis'in, "Yunanistan'ın sabit tezini biliyorsunuz.  Komşuları ile ilişkilerinde Avrupa ilkelerini benimsemiş,  AB bünyesine katılmak yönünde çaba harcayan demokratik  Türkiye'ye verdiğimiz destek istikrarlıdır. AB üyeliği  hedefine ulaşmak isteyen ve bu yönde çaba harcayan  Türkiye'ye AB yolunu açık tutacağız. Buna ilaveten, gerek  Başbakan Karamanlis'in Türk Başbakan Erdoğan ile gerekse  benim Türk meslektaşım Gül ile yaptığım temaslarda iki  ülke arasındaki olumlu ortamın teyit edildiğini söylemek  isterim. İki ülke arasındaki ilişkilerin olumlu yönde  gelişmesi ve pekiştirilmesi ve de sorunların giderilmesi  gerektiği konusunda mutabık kaldık. Zira gelecekte,  Kıbrıslılar ve Türkler dahil olmak üzere tüm ülkelerin,  barış, demokrasi ve refah gibi AB nimetlerinden  faydalanmaları hayalinin gerçekleşmesi de bunu  gerektiriyor." dediği belirtilmektedir. 

      

 

          ESKI SAYILAR