28.04.2004

Anasayfa e-posta

 

            ANKARA, 28/04(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  27 Nisan 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:  

            ABD BASINI: 

            The Wall Street Journal gazetesinde (26/04) "Kıbrıs  Bozgunu" başlığı altında yayımlanan bir başyazıda, Avrupa  Birliği için en gurur verici günlerden birinin   yaşanabileceği, zira Kıbrıslı Rumlar ile Türkler  arasındaki 30 yıllık bölünmüşlüğe son noktanın konulmasının,  Avrupa'nın yeni fikir ve ülkülerinin cazibesinin en güçlü  kanıtı olacağı belirtilmektedir. 1 Mayıs'ta Kıbrıs'ın bir  bütün olarak AB'ye üye olması ve Kıbrıs'ın birleşmesi  konusunda yapılan referandumda KKTC'nin "evet" demesine  rağmen Kıbrıslı Rumların ezici bir çoğunlukla "hayır"  demesinin, 30 yıllık bölünmüşlüğe son noktanın konulması  planlarını suya düşürdüğüne işaret edilen başyazıda, AB'nin  genişlemeden sorumlu Komiseri Günther Verheugen'in, "Şimdi   Kıbrıs'ın katılımı üzerinde bir gölge var" dediği ve AB'nin  bu gölgenin Türkiye'nin AB'ye üyelik umutlarını karartma   olasılığını dikkate alarak birtakım düzenlemelere  gidebileceğine dikkat çekilmektedir. Tam üye olarak Kıbrıs  Rum yönetimi veto yetkisini kullanarak, Türkiye'nin aralık  ayında üyelik görüşmeleri için bir başlangıç tarihi alma  umutlarını da suya düşürebileceği öne sürülen başyazıda,  hem AB hem de BM'nin bu fiyaskoda payı olduğu, zira BM   planında, "hayır" demeleri halinde Kıbrıslı Rumlara bir   yaptırım öngörülmediği, aslında Kıbrıslı Rumların, adanın   yönetiminde hakimiyetleri ve AB'ye üyeliklerine kesin  gözüyle baktıklarından hayır oyu kullanmakta hiçbir  sakınca görmedikleri ifade edilmektedir.

            AP'nin (27/04) "Alman Başbakan Schröder, Türkiye'nin,  Kıbrıs Konusundaki Tutumunu Övdü, AB'ye Katılımına Verdiği  Desteği Vurguladı" başlığı altında ve Joachim Sondermann  imzasıyla yer verdiği bir haberde, Almanya Başbakanı  Gerhard Schröder'in, Kıbrıslı Rumların muhalefeti ile  karşılaşan Kıbrıs'ın birleşmesi planına verdikleri destek  nedeniyle Türk liderleri övdüğü ve Başbakan Erdoğan'ın  Avrupa Birliği üyeliği girişiminde, Almanya'nın desteği  konusundaki şüphelerini tekrar giderdiği belirtilmektedir.  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte Köln'de  Türk-Alman Ticaret Odası'nın açılışını yapan Almanya  Başbakanı Schröder'in, "Sonuç açık: adanın birleşmesi ve  birleşik bir Kıbrıs'ın, beraberinde getireceği tüm  fırsatlarla birlikte, AB'ye katılma umudu, Kıbrıslı  Türkler değil Kıbrıslı Rumlar yüzünden suya düşmüştür. Bu  herkesin üzüntü duyması gereken bir durumdur fakat öte  yandan Türk siyasetçileri tebrik etmek zorundayız.  Anlamıyorum, bu geçmişe karşın ve son günlerde ülkede  yaşanan gelişmeler ışığında herhangi biri nasıl olup da   Kıbrıs'taki kararın Türkiye'nin AB umutlarını gölgelediğini   söyleyebilir. Makul bir karar almaya çalışan biri varsa o  da Türklerdir" dediği aktarılan haberde, Schröder'in,  Türkiye'nin AB üyeliğine verdiği desteğin, Türkiye'nin  Birliğe katılmasının AB'yi kültürel ve ekonomik açıdan  zora sokacağını ileri süren Alman muhalefetinin tepkisini  çektiği ifade edilmektedir. Schröder'in, Türkiye'nin  çabalarını överek, "Bana öyle geliyor ki, kriterlerin  kağıt üzerinde karşılanmayacağına dair pek işaret yok ve  herşeyin ötesinde, bu yılın sonuna kadar bu yolda,  uygulamada olumlu bir karar alınması ihtimali mevcut"  dediği belirtilen haberde, Schröder'in, Erdoğan'a,  "Almanya'nın sözünü tutacağına güvenebilirsiniz" dediği,  Erdoğan'ın,  Türkiye'nin AB üyeliğinin önemini gözler  önüne serdiği kaydedilmektedir. 

            ALMANYA BASINI: 

            Der Tagesspiegel gazetesinde (26/04) "Hiç Kuşkusuz Bir  Engel" başlığı altında ve Albrecht Meier imzasıyla AB  Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı (CDU) Elmar  Brok ile yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu  ifadeler yer almaktadır: 

            "SORU: Kıbrıs referandumunun başarısızlıkla  sonuçlanması, Türkiye'nin muhtemel üyeliği için ne anlama  geliyor? 

            BROK: Türkiye'nin üyeliği daha da uzaklaşıyor, çünkü   1 Mayıs'tan itibaren bir üye devletle -yani Kıbrıs- Türkiye   arasında çözülmemiş bir sorun olacak. Kıbrıs'a özel bu   sorunda gerçi şimdi Türkiye suçlanamaz. Fakat Türkiye'nin  olası üyeliğiyle ilgili paketi bir bütün olarak ele  aldığımızda şöyle denilebilir: 'Kıbrıs, Türkiye için,  olumsuz tarafta duran bir taştır.' 

            SORU: Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül  referandumun başarısızlıkla sonuçlanmasının hemen  ardından, kuzeyde konuşlanan 30 bin askerin varlığının  devam edeceğini söyledi. 

            BROK: Bu, Türkiye'nin üyeliği için hiç kuşkusuz bir  engeldir. Kıbrıslı Türkler şimdi referandumda yapıcı bir  tutum sergilemiş olsalar da, Kıbrıs'ın AB'ye üye olmasıyla  birlikte şöyle bir durumla karşı karşıya olacağız: AB  topraklarının bir kısmı, ilgili üye ülke hükümetinin isteği  dışında işgal altında olacak. Ayrıca Türk hükümeti referandum   sonucunun olumlu olması halinde de adadaki işgal statüsünü   en az 2018 yılına kadar devam ettirme hakkını saklı tutmuştu.   Bu durum Ankara'nın AB'ye pek de güvendiğine işaret etmiyor. 

(...) 

            SORU: AB, referandumun yinelenmesi için baskı  yapmalı mı? 

            BROK: Önce AB'nin aralık ayında Türkiye ile katılım  müzakerelerini başlatıp başlatmayacağı konusundaki kararını  beklememiz gerekiyor. Fakat ben Kıbrıs için çözüm  önerilerinin yeniden AB'nin gündemine geleceğini çok  muhtemel görüyorum. Fakat bu zorla olmaz. Halkın verdiği  bir karar, halkın kararıdır. Ve bu bir yıl içinde  değiştirilemez."

 

            Almanya'nın Sesi Radyosu'nun Türkçe yayınında (27/04)  "AB Dışişleri Bakanları, Birleşme Yanlısı Kıbrıslı  Türklere Mali Yardım Yapılması Kararı Aldılar" başlığı  altında yer verilen bir haberde, Kıbrıs'ın yeniden  birleşmesi planlarının referandum sonucu suya düşünce,  1 Mayıs tarihinde fiilen olmasa da, hukuken adanın  tümünün AB sınırlarına katılmış sayılacağı belirtilmektedir.  Lüksemburg'da biraraya gelen AB Dışişleri Bakanlarının,   birleşmeye "evet" diyen Kıbrıs Türklerinin süren bu   bölünmüşlükten daha fazla zarar görmesini önlemek amacıyla   atılabilecek adımları görüştükleri ve bu adımların arasında   başta ekonomik yardımın geldiği ifade edilen haberde,  Almanya Dışişleri Bakanı Fischer'in, özellikle Kuzey   Kıbrıslı genç seçmenlerin AB idolüne inanarak birleşmeye   "evet" oyu verdiğine atıfla, bu insanların hayal  kırıklığına uğratılmamasının önemini vurguladığı ve  Avrupalı bakanların çoğunun, Rumların üyelikleri kesinlik   kazanmadan önceki sözlerine sadık kalmayıp birleşmeyi ayan   beyan önlemelerini kendileriyle dalga geçilmesi biçiminde   değerlendirdiği kaydedilmektedir. Kıbrıs'taki referandum  sonuçları ile Türkiye'nin AB üyeliği çabaları arasında  doğrudan bir ilintinin bulunmadığını söyleyen Alman Bakan  Fischer'in, buna rağmen Ankara'nın yıl sonunda üyelik  müzakerelerine başlamak üzere davet edilme şansının arttığı  konusunda diğer meslektaşlarıyla fikir birliği içinde  olduğunun kaydedildiği belirtilen haberde, bunda Annan  planının kabul edilmesi için, Türkiye'nin son dönemlerde  Kuzey Kıbrıs'a yaptığı baskı ve telkinlerin rol oynadığını  ise kimsenin yadsımadığı vurgulanmaktadır.

            Die Welt gazetesinin internet sayfasında (27/04)  "Güvenli Bir Limana Yanaşıyoruz"  başlığı altında Kıbrıs  Dışişleri Bakanı Yorgo Yakovu ile yapılan bir mülakata yer  verilmektedir. Kıbrıs konusu ve Rum kesiminin AB üyeliğinin  ele alındığı mülakatta, "AB üyesi Kıbrıs, Türkiye'nin  üyeliğini destekleyecek mi?" şeklindeki bir soruya karşılık  olarak, Yakovu'nun, "Evet. Türkiye'nin AB'ye kabul edilmesi  bizim için jeostratejik açıdan önemli. Çünkü biz insan  haklarının yanı sıra etnik ve dini azınlıkların haklarını  koruyan demokratik ve hukuk devletinin kurallarına uyan bir  Türkiye istiyoruz. Bazı taraflar Türkiye'nin üyelik isteğini  bloke etmek gibi bir amacımız olduğunu iddia ediyor. Biz  böyle bir tutum içinde değiliz ve bunu göstermek amacındayız.  Böylece üzerimizdeki baskıyı da atmak istiyoruz. ABD,  Türkiye'yi AB'ye üye yapmayı kafasına koydu ve bizim bunu  engellemek istediğimize inanıyor." dediği aktarılmaktadır.

            Der Spiegel dergisinde (26/04) "AB Genişlemesi... Zor  Görev" başlığı altında yayımlanan yazının ilgili bölümünde  şöyle denilmektedir: "AB'nin genişlemeden sorumlu Komiseri  Günther Verheugen'in Türkiye misyonu giderek zorlaşıyor.   Komisyon, devlet ve hükümet başkanlarının talimatıyla,   sonbaharda Ankara ile üyelik müzakereleri için gereken   koşulların yerine getirilip getirilmediğini değerlendirecek.   Verheugen, olumlu bir sonuç alınması halinde, görüşmeler  için bir tarih belirleneceğini açıkladı. Bu durumda Konsey,   ancak AB Komisyonu'nun tüm değerlendirmesini reddederse bu   süreci durdurabilir ve böylece de AB kurumlarıyla bir   çatışmayı tahrik etmiş olur. Üst düzey bir AB yöneticisi,  'Komisyon, üye ülkelerdeki tartışmaların kendisini  etkilemesine izin vermeyecektir' diye konuştu. Almanya'da  CDU Başkanı Angela Merkel, Türkiye'nin üyeliğine karşı  harekete geçti. Başbakan Schröder ise, -şimdilik- buna  direniyor. Fransa'da Cumhurbaşkanı Chirac resmen Türkiye  ile üyelik müzakerelerinden yana, fakat partideki  arkadaşları, tıpkı Alman muhafazakarlar gibi Boğaz'daki  ülkeye sadece 'ayrıcalıklı ortaklık' vermek istiyorlar.  Üst düzey yetkililer, vatandaşların çoğunluğunun üyeliğe  karşı olması nedeniyle Türkiye meselesinin, yaklaşan AB  Anayasası oylamalarını olumsuz etkileyebileceğinden  endişeleniyorlar, bu yüzden de Komisyon'un tarafsız bir  analiz sunmasını ümit ediyorlar. Fakat Brüksel'deki  uzmanlar, devlet ve hükümet başkanlarının eline, alınacak  kararın ertelenmesi için bahane vermemekte hala kararlılar."  

            FRANSA BASINI:  

            AFP'nin (27/04) "25 Üyeli AB, Bir Gün Belki de 33  Ya Da 36 Üyeye Ulaşacak" başlığı altında ve Laurent  Barthelemy imzasıyla yer verdiği bir haberde, 1 Mayıs  tarihinde Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin sayısının 25'e  yükseleceği, ancak Balkanlar'dan Türkiye'ye kadar sekiz   ülkenin -Birliğe defalarca davet edilen ancak çekinceli   davranan Norveç, İzlanda ve İsviçre ile 11- AB'ye  girişinin uzun vadede öngörüldüğü belirtilmektedir. 1999  yılında Helsinki'de düzenlenen AB zirvesinde AB'ye adaylık  statüsünü kazanan ve üyelik müzakerelerine başlamak için  tarih bekleyen Türkiye için bu vadenin daha da uzun gibi   göründüğü ifade edilen haberde, üyelik müzakerelerine  başlamak için Türkiye'ye tarih verilip verilmeyeceğini AB  ülkeleri 1 Mayıs tarihinden sonra tartışacağı, ancak  2004'ün aralık ayına kadar karar vermesi gerektiği  vurgulanmaktadır. Nüfus artışı ve yoğunluğu açısından  dinamik olan ve dini, kültürel özellikleriyle Avrupa'dan  farklılıklar gösteren Türkiye'nin, Avrupa kamuoyunun büyük  bir kesimini korkutmaya devam ettiği ve bazı AB ülkelerinin  liderlerinin zaten altı ila 10 yıl içinde öngörülen  Türkiye'nin üyeliğine karşı çıktıkları belirtilen haberde,  Fransa'da Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın Halkçı Hareket  Birliği Partisi (UMP), Almanya'daki muhafazakar parti CDU  gibi partilerin Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olduklarını  ifade ettikleri ve Brükselli bir diplomata göre ise,  Türkiye'nin elinde bir koz bulundurduğu ve Kıbrıs  sorunundaki olumlu tavrının Türkiye'ye puan kazandırdığı  kaydedilmektedir.

            La Croix gazetesinin "Serbest Tribün" köşesinde  (26/04) "Türkiye, Avrupa Seçimleri Kampanyasının  Afişlerinde" başlığı altında ve CERI'nin (Uluslararası  Araştırmalar ve İncelemeler  Merkezi) eski Müdürü  Jean-François Bayart imzasıyla yayımlanan bir yazıda,  gerek inançlarından (Valéry Giscard d'Estaing, Jean-Louis   Bourlanges) gerek seçim hesaplarından (Alain Juppé) dolayı  sağ kanadın, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması  amacıyla iki taraf arasında müzakerelerin başlamasına,  karşı görüş bildirmeye başladıkları, böylelikle Fransa'daki  sağ kanadın, Almanya'daki CDU ile aynı tutum içerisine  girdiği belirtilmektedir. Kamuoyu yoklamalarının, Fransız   kamuoyunun çoğunluğunun AB'nin bu yeni genişlemesine karşı   olduğunu gösterdiği, ama Türkiye ve Avrupa Birliği  arasındaki müzakerelerin başlamasına karşı çıkmak için  kamuoyunun duygularını ileri sürmenin, tam bir karmaşa  içerisinde bulunan sağ çoğunluğun siyasi ve diplomatik  uyumsuzluğunu ortadan kaldırmaya yetmeyeceği ifade edilen  yazıda, Türkiye'nin Avrupa istidadını tartışma vaktinin   geçmişte kaldığı, bu tartışmanın 1999'daki Helsinki   Zirvesi'nde noktalandığı, çünkü Jacques Chirac'ın  Cumhurbaşkanı olduğu ve alınan kararı desteklediği  vurgulanmaktadır. Yazıda şöyle denilmektedir: "Bugün  mesele, artık Türkiye'nin Avrupalı olup olmadığını  bilmekte değil, demokrasi ve insan  hakları alanında  'Kopenhag Kriterleri'ne saygı gösterip göstermediğini  bilmekte yatmaktadır. Müzakerelerin başlayıp başlamayacağına  AB Komisyonu'nun hazırlayacağı rapor esasında karar  verilecektir. Ama bu arada Kasım 2002'den beri Erdoğan  hükümetinin yenilikçi eyleminin büyüklüğünü kabul etmek  gerekmektedir. Muhakkak ki, şimdi, bu yasaların uygulamaya  konulması ümit edilmektedir. Atlantik İttifakı'na üye olan  bu ülkede hüküm süren komünizm karşıtı otoriter onlarca  yılı, birkaç ay içerisinde silmek elbette kolay  olmayacaktır. Bununla birlikte, bu anlamda tek garanti   Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesidir. Portekiz, İspanya,   Yunanistan ama ayrıca Nazizmden çıkan Almanya ve Cezayir   Savaşı'ndan çıkan Fransa bunun örnekleridir. Sağ kanadın  180 derecelik bu çark edişinin yarattığı rahatsızlık,  Türkiye'nin Müslüman bir ülke olduğunun ve Türkiye'de  ordunun İslam'a karşı başlıca siperi oluşturduğunun  hatırlatıldığına tanık olunduğunda daha da artıyor..."  

            DANİMARKA BASINI: 

            Kristeligt Dagblad gazetesinde (23/04) "Türkiye'nin  AB'ye Alınması Halinde 20-30 Milyon Türk Avrupa'ya Göç  Edecek" başlığı altında ve aşırı sağcı Danimarka Halk  Partisi mensubu ve AP Milletvekili Mogens Camre imzasıyla  yayımlanan makalede, Haziran Hareketi Başkanı Erik Boel'in,  Türkiye'nin artık ne kadar demokratik olduğunu iddia  ederek kamuoyunu yanıltmaya çalışarak, Türkiye'nin AB'ye  alınması için uluslararası terörü bir gerekçe olarak  gösterdiği belirtilmektedir. Türkiye'nin AB'ye alınması  halinde 20-30 milyon Türkün Avrupa'ya göç edeceği,  bunların, kendi ülkelerindeki gibi, eğitimsiz oldukları  için işsiz kalacakları, dolayısıyla milyonlarca işsiz  Türkün arasında terörist gruplara yönelenler olacağı ve  AB ülkelerinde suç oranlarında artış gibi halen önemli   birçok sorunun kaynağı olan Müslüman toplumun yarattığı   problemlerin daha da büyüyeceği ifade edilen makalede,   "Boel'in, Türk ekonomisinin iyiye gittiğini iddia ediyor.  Ancak bu doğru değil. Türkiye'nin dış borcu çok büyük,  kişi başına milli gelir AB ortalamasından çok daha düşük  ve rüşvet olayları AB ülkelerinden çok daha fazla. Boel'in,  gerçekten Avrupa halkının Müslümanların Avrupa'ya akın  etmelerini kabul edeceğini mi sanıyor? Boel'in Türkiye'nin  AB üyeliğine ilişkin tutumu bir kez daha Avrupa elitinin,  Avrupa kamuoyunun görüşlerini kaile almadığını gösteriyor"  denilmektedir. 

            İNGİLTERE BASINI:  

            Reuter'in (27/04) "Türkiye Üyelik Müzakereleri için  AB'ye Yönelik Baskısını Artırdı" başlığı altında yer verdiği  bir haberde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, Birliğe  Ankara ile üyelik müzakerelerine başlaması çağrısı  çerçevesinde, Türkiye'yi AB dışında bırakmanın uluslararası  ilişkilere daimi bir hasar verebileceğini söylediği  bildirilmektedir. Erdoğan'ın, ülkesinin reform sürecinin  iyi gittiğini ve AB'nin Türkiye'nin katılımından  kazanacaklarının kaybedeceklerinden çok daha fazla olduğunu  söylediği belirtilen haberde, Başbakan Erdoğan'ın Köln'de  gazetecilere yaptığı açıklamada, "Elbette ilişkilerimizi  etkileyecek olumsuz bir kararın neye yol açabileceği  konusunda çok iyi düşünülmeli" dediği, Almanya Başbakanı  Gerhard Schröder'in de, Türkiye'nin AB üyeliği yönünde  doğru yolda olduğunu ve Erdoğan'ın Almanya'nın desteğine  güvenebileceğini söylediği kaydedilmektedir. Schröder'in,  "Eğer Kopenhag Kriterleri hem yasal olarak kağıt üzerinde  hem de uygulamada yerine getirilirse ve Türkiye bu  doğrultuda ilerlemeye devam ederse, 40 yıllık üyelik  müzakerelerine başlama sözünü tutmamak için hiçbir sebep  yok" dediği aktarılan haberde, Schröder'in, olumlu bir  kararın mümkün olduğunu, çünkü kriterlerin  karşılanamayacağına dair çok az işaret bulunduğunu  söylediği ifade edilmektedir.  

 

ESKİ SAYILAR