ANKARA, 03/05(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 30 Nisan-02 Mayıs 2004 tarihinde
yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu
hususlara değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin
(01/05) "Başbakan Erdoğan, AB'nin Yeni Üyesi Kıbrıs'ı Türkiye'nin
Tanıyabileceğini İma Ediyor" başlığı altında ve James C. Helicke
imzasıyla yer verdiği bir haberde, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın,
Türkiye'nin uluslararası baskılara boyun eğerek AB'nin yeni üyesi
Kıbrıs Cumhuriyeti'ni, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım
emellerini daha da ilerletmek amacıyla tanıyabileceğinin sinyalini
verdiği belirtilmektedir. Diğer yandan Dışişleri Bakanlığı tarafından
yapılan açıklamada, Türkiye'nin, Kıbrıs yönetiminin tüm adayı temsil
ettiği yönündeki iddialarını dikkate almadığı ve Türkiye'nin kuzeydeki
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne -sadece Ankara tarafından tanınıyor-
desteğinin devam edeceği belirtildiği ifade edilen haberde, Türkiye'nin
uzun zamandır Rum yönetimini tanımayı reddettiği, ancak Kıbrıslı
Rumların BM'nin desteklediği yeniden birleşme planını yapılan
referandumda reddetmesinin ardından, giderek artan şekilde Kıbrıslı
Rumlarla ilişkilerini normale döndürmesi yönünde uluslararası baskıya
maruz kalmaya başladığı kaydedilmekte ve Türkiye'nin, sorunlu
ilişkinin, yıl sonunda AB'den katılım müzakereleri için tarih alınması
yönündeki girişimleri baltalamasından endişe duyduğu vurgulanmaktadır.
The New York Times
gazetesinin internet sayfasında (02/05) "ABD, Birleşik Avrupa Üzerine
Yeni Fikirlere Sahip" başlığı altında ve Roger Cohen imzasıyla yer alan
makalede, Avrupa Birliği'nin genişleyerek üye sayısını 15'den 25'e
yükseltmesinin, bir yandan Avrupa'daki savaş sonrası bölünmeyi sona
erdirirken, diğer yandan da ABD'ye yeni bir seçenek sunduğu
belirtilmektedir. Makalede şöyle denilmektedir: "ABD, Rusya sınırına
uzanan yeni Birliği kucaklamalı mı, yoksa Avrupa'daki çatlakları daha da
derinleştirip böl ve yönet politikası mı uygulamalı? AB'nin
Washington'daki Büyükelçisi Gunter Burghardt bir mülakat sırasında
yaptığı açıklamada, '50 yıldan bu yana mevcut durum hiç bu kadar kötü
olmamıştı. Amerika'nın egemen güç olduğu gerçek; ancak esas soru bu
gücün nasıl kullanıldığı. Amerika'nın karşılıklı güvene dayalı bir
ilişkiye -sadece bazı AB üyeleriyle değil AB'nin bütünüyle- açık olup
olmadığını bilmemiz gerekiyor' dedi. Pekçok açıdan yeni Avrupa Birliği,
potansiyel olarak büyük bir güç. Eğitim seviyesi yüksek kişilerden
oluşan 455 milyonluk nüfusa sahip ve AB'nin ticaret hacmi, dünya ticaret
hacminin yüzde 28'ine karşılık geliyor. ABD Dışişleri Bakanlığı
yetkilileri ise yaptıkları açıklamalarda, 'Geçmiş yıllardan kaynaklanan
farklılıklar ne olursa olsun, barış içinde olan, geniş çapta bir bütün
oluşturan ve Türkiye'ye uzanan bir Avrupa, Amerika'nın çıkarınadır'
diyorlar. Türkiye'nin nasıl ele alınacağı önemli. Pekçok Amerikalı,
Türkiye'nin neden genişlemeye dahil edilmediğini soruyor. Şüphesiz bu
soru, Amerika'nın dikkatini, birleşik Avrupa'dan ziyade Orta Doğu'yu
değiştirme mücadelesine çekiyor. Müslüman bir ülke olan Türkiye'nin,
Avrupa Birliği gibi Batı'nın merkezi bir kurumuna kabulü,
Amerikalılara göre, İslam dünyası ile köprü oluşturulması açısından
önemli bir örnek teşkil edecek. Hayati öneme sahip böyle bir nedenden
dolayı, Amerikalı yetkililer bu yılın sonunda AB'nin katılım
müzakereleri için Türkiye'ye tarih vermesi gerektiğini öne sürüyorlar.
Ancak Türkiye'yi Avrupa'ya dahil etme konusunda gösterilen aceleci tavır
aynı zamanda ABD'nin, Avrupa Birliği'nin doğasına yönelik devamlı olarak
taşıdığı yanlış kanının ifşasına neden olabilir. Türkiye gibi fakir ve
büyük bir ülkeye üyelik teklif etmenin nelere mal olduğu ve ortaya çıkan
had safhadaki karmaşıklık, burada herkes tarafından idrak edilemiyor."
ALMANYA BASINI:
Berliner Zeitung'da
(30/04) "Rau: Avrupa'nın Çok Çeşitliliğinden Mahrum Olmak İstemiyorum"
başlığı altında ve Peter Pragal-Uwe Vorkötter imzalarıyla Federal
Almanya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Johannes Rau ile yapılan mülakata yer
verilmektedir. Mülakatın Türkiye ilgili bölümünde şu ifadeler yer
almaktadır:
"SORU: Hristiyan Batı, size
göre Avrupa için bir üst kavram mı?
RAU: Hayır. Benim için
Hıristiyanlık geleneği, Avrupa'yı etkileyen unsurlardan sadece bir
tanesi. Bir Yahudi geleneği, bir Yunan felsefesi ya da bir Roma hukuku
da var. Tüm bunların Avrupa'ya etkisi olmuştur. Ayrıca Hıristiyan
geleneğinin de farklı varyantları var: Almanya'daki gibi yenileşme
hareketi ve aydınlanmanın yaşandığı ya da İtalya ve İspanya'daki gibi
yenileşme hareketi ve aydınlanmanın yaşanmadığı gelenek. İskandinav
devlet kilisesi olduğu gibi, Ortodoks geleneğe sahip, kiril harfleriyle
yazan Balkan devletleri de var. Tüm bunlar çeşitliliğin parçası.
SORU: Bu durumda Türkiye'nin
üyeliğinin önünde bir engel yok mudur?
RAU: Bu konu sükunetle
konuşulmalıdır, fakat bu konu iç siyasi mücadele meselesi
yapılmamalıdır. Belirleyici olan, Avrupa'nın özgürlük ve insan haklarına
ilişkin kriterlerine bağlı kalınmasıdır. Bu konuda Türkiye'nin yasal
anlamda gerçi oldukça ilerleme kaydettiğini saptıyorum. Fakat ifade
özgürlüğü, din özgürlüğü ve basın özgürlüğü alanlarında, uygulamada hala
çok eksiklikler görüyorum.
SORU: Irak'la sınırı olacak
bir siyasi oluşumu, artık Avrupa diye tanımlamak mümkün müdür?
RAU: Türkiye'nin 20 yıldan
beri NATO'ya dahil olmasını kimse yadırgamıyor. Bu nedenle AB üyeliği
sorusunun da coğrafi sınırlara göre yöneltilmemesi gerekir. Önemli olan
değer yargılarının birbiriyle örtüşmesidir.
SORU: O zaman Rusya'nın
üyeliğini de mi mümkün görüyorsunuz?
RAU: Rusya, bir birliğin
içinde yer almak istemeyen dünya güçleri arasındadır. Rusların böyle bir
isteği olacağını zannetmiyorum. Fakat iyi bir işbirliği zorunludur."
Die Welt gazetesinde
(30/04) "Avrupa Nerede?" başlığı altında ve Fransa Uluslararası
İlişkiler Enstitüsü üyesi Dominik Moisi imzasıyla yayımlanan yorumun
ilgili bölümünde şöyle denilmektedir: "Gerçekten de, yaşlı Avrupa kadar
yeni Avrupa'da derin bir kimlik krizinin içine düşmüştür. Siyasi ve
coğrafi kimliğimizi kaybetmiş, kıtamızın sınırlarını tanımaz hale gelmiş
durumdayız. Türkiye Avrupa'da mıdır, yoksa değil midir? Bu soru kimlik
tartışmamızın çekirdeğine dokunmaktadır. Avrupa denince, coğrafyanın
değeri mi, yoksa değerlerin coğrafyası mı söz konusudur? İlkinde Türkiye
kesinlikle Avrupa'ya dahil değildir. İkincisinde ise, ülkenin AB
üyeliğinin getireceği fırsatlar ve riskler tam olarak tartılmalıdır.
Hangisi daha ağır gelmektedir; Türkiye'ye evet denilmesinin beraberinde
getireceği farklı sorunlar mı; yoksa modern, demokratik ve laik tek
Müslüman ülkeye yönelik bir "hayır" cevabının getireceği sonuçlar mı?
Avrupalı kurumlarımızın geleceği, öncelikle de Aralık 2003'te
Brüksel'de gerçekleşen son Anayasa Konvansiyonu zirvesinin ardından,
hiçbir zaman olmadığı kadar belirsiz. Tarih ile randevu, tam da AB'nin
genişleme takvimi ile aynı zamana denk geldiği için gerçekleşmedi.
Görünebilir bir gelecekte, tüm temel hakları ve değerleri içeren bir
önsözü olan, gurur duyduğumuz ortak bir anayasamız olacağından da artık
emin olamıyoruz. Ve öncelikle de -Washington açısından ve gelecekteki
Atlantik ötesi ilişkiler bakımından Avrupalılar arasında ciddi görüş
ayrılıklarına neden olan- Irak savaşının ardından, gerçekten ortak bir
dış ve güvenlik politikası için mücadele etmeye hazır olup
olmadığımızdan da emin değiliz."
BELÇİKA BASINI:
Le Soir
gazetesinde (30/04) "Kıta Sınırlarıyla Sınırlı Kalmak Gerek" başlığı
altında ve Pascal Martin imzasıyla Avrupa milletvekili ve Avrupa
Parlamentosu'nun AB Konvansiyonu temsilcisi Alain Lamassoure ile yapılan
mülakata yer verilmektedir. Mülakatın Türkiye ve genişleme ile ilgili
bölümünde şu ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Türkiye konusunda,
"önce ekonomik açıdan gelişmesine yardımcı olalım, insan haklarına
saygı ardından gelir" yönündeki Belçika'nın resmi görüşü için ne
diyorsunuz?
LAMASSOURE:
Yöneticilerimizin, AB'ye aday ülkeler yerine önce AB üyesi ülkelere
bakmaları gerektiğini düşünüyorum. Daha ileri gidilmek isteniyorsa,
AB'nin yeni bir genişlemeyi kaldırıp kaldıramayacağını bilmek gerek.
SORU: Türkiye'nin olası
üyeliğinde, halkının çoğunun Müslüman olması sizin için önemli mi?
LAMASSOURE: Hayır,
kesinlikle değil. Çok şaşırtıcı şeyler duyuluyor. Kimisi, Türkiye'nin
Müslüman olduğu için AB'ye giremeyeceğini söylüyor. Oysa İslam, Avrupa
ülkelerinde ikinci ya da üçüncü dindir. Bazıları ise, Türkiye'nin
Müslüman olması nedeniyle girmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu bir şaka
mı? Avrupa Birliği siyasaldır, dini değil. Laiktir. Ayrıca, Batı ile
Müslüman dünyası arasında bir köprü kurulmasının bizim çıkarımıza
olacağını söyleyenler ile Türkiye'nin köktendinciliğe düşmesinin
bizim çıkarımıza olacağını söyleyenler dikkatimi çekiyor. Bizi
çevreleyen ülkelerde insan haklarının ve laikliğin desteklenmesi için
bunların AB'ye sokulması gerekiyorsa, bana göre bu yeni sömürgecilik
anlamına gelir. ABD'nin jeostratejik müttefiki olduğumuz için ABD'ye
üyelik önermeyeceğiz."
FRANSA BASINI:
Dernieres Nouvelles D'Alsace
gazetesinin internet sayfasında (02/05) "Türkiye, 15-20 Yıl İçerisinde
AB'ye Üye Olabilir" başlığı altında yer alan bir haberde, Fransa
Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın partisi UMP (Halkçı Hareket Birliği)
Başkanı Alain Juppe'nin, parti yöneticilerinin Türkiye'nin AB'ye
üyeliğini tartıştığı toplantıya Senato AB Heyeti Başkanı senatör Hubert
Haenel'i davet ettiği ve Haenel'in, Senato AB Heyeti çerçevesinde
Türkiye'nin AB'ye girmesine karşı çıkmayan azınlığı temsil ettiği
belirtilmektedir. Haberde, toplantıda Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile
aynı bakış açısına sahip olduğunu ifade eden Haenel'in, "Türkiye'de üç
hafta geçirdim. Evet, Türkiye'de insan hakları kuralları ihlal
ediliyor. Evet, yargı bağımsız değil. Durum böyle kalırsa, Türkiye
hiçbir zaman AB'ye üye olamaz. Ancak Türkiye AB'ye uyum sağlamak istiyor
ve çalışıyor. Gölgede kalmış bazı konular olsa bile, Türkiye demokrasi
yolunda büyük ilerleme kaydetti. Avrupa, bu ülkeye 'hayır' deme riskini
göze alabilir mi? Bu tarihi bir hata olur. Zaten Türkiye'nin AB üyeliği
15 ya da 20 yıldan önce gerçekleşemez. Bu yılın aralık ayında AB
üyelerinin oy birliği ile karar alması sonucunda, sadece üyelik
müzakereleri başlayacaktır" dediği aktarılmaktadır.
İNGİLTERE BASINI:
Reuter'in
(01/05) "Erdoğan: AB Hayır Derse Türkiye'nin Başka Seçenekleri Var"
başlığı altında ve Gareth Jones imzasıyla yer verdiği bir haberde,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, AB'nin aralık ayında ülkesi ile üyelik
müzakerelerine başlamayı kabul edeceğinden emin olduğunu ama cevabın
"hayır" olması durumunda Ankara'nın diğer seçeneklere bakacağını
söylediği belirtilmektedir. 1 Mayıs AB genişleme kutlamaları için
Dublin'e gitmeden önce yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında Erdoğan'ın,
Türkiye'nin ayrıca adanın birleştirilmesini amaçlayan referandumun
başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Brüksel'le görüşmelerinde
Kıbrıs "kartını" oynayacağını belirttiği kaydedilen haberde,
Erdoğan'ın, "Türkiye, AB'nin doğru kararı vereceğine ve mümkün olan en
yakın zamanda müzakerelere başlama isteği göstereceğine samimiyetle
inanmaktadır" dediği ve söz konusu kararın AB'nin sadece bir "Hristiyan
kulübü" değil ortak demokratik değerler toplumu olma iddiası açısından
bir sınav olacağını belirterek, "Ama eğer AB Türkiye'ye bir tarih
önermezse kesinlikle başka bir yol bulacağız. AB üyeliği Türkiye'nin
amaçlarını gerçekleştirmesi için önümüzdeki tek seçenek değildir"
ifadesi aktarılmaktadır.
The Times gazetesinde
(01/05) "Sevinç Dolu Parlak Bir Gün" başlığı altında yayımlanan
başyazıda, AB tarihindeki en büyük genişlemenin Avrupa'ya daha
kozmopolit ve çok boyutlu bir kişilik kazandıracağına işaret edildiği,
bunun Birliği idare edilemez hale getirmeyeceği, farklı görüşlerin dile
getirilmesinin aslında daha sağlıklı olduğu kaydedilmektedir. Başyazıda,
AB'de en dramatik değişimin bugün yaşandığı, ancak bunun son olmadığı
belirtildiği ve daha şimdiden Bulgaristan ve Romanya'nın 2007 yılında
üye olmalarının söz edildiği, o zaman Hırvatistan ve Makedonya'nın
dışarıda bırakılmasını haklı kılacak gerekçe de kalmayacağı
bildirilmektedir. Başyazıda şöyle denilmektedir: "AB, aralık ayına kadar
Türkiye'ye katılım müzakerelerinin başlayacağı kesin bir tarih verme
vaadinde bulundu. Türkiye, anayasal olarak laik olmasına karşın
çoğunluğu Müslüman 70 milyon nüfuslu bir ülkedir ve özümsenmesi AB
için sorun olacaktır. Türkiye aynı zamanda, Suriye'den Irak'a, Orta
Asya'dan Kafkaslar'a kadar uzanan etki alanıyla, istikrarlı olması
Avrupa ve ABD için hayati önem taşıyan bir müttefiktir. Avrupalılar,
'Avrupa nerede sona eriyor' sorusuna hiçbir zaman cevap bulamadılar.
Rönesans döneminde Avrupa olarak bilinen toprakların bugün birleşmesi,
tarihi olsa da, nihai yanıt değil. İdealizm, özellikle de bugün sona
ermemeli."
Reuter'in (02/05)
"Hollanda Başbakanı, AB Sürecinde Türkiye'ye Adil Davranılacağı
Taahhüdünde Bulundu" başlığı altında ve Marcin Grajevski imzasıyla yer
verdiği bir haberde, AB'nin gelecekteki başkanı Hollanda Başbakanı Jan Balkenende'nin,
yaptığı açıklamada, Avrupa'nın güneydoğu kanadında geniş bir alana
yayılmış bulunan Müslüman ülke ile katılım müzakerelerine başlanıp
başlanmayacağına dair karar alınırken adil davranılacağı taahhüdünde
bulunduğu belirtilmektedir. AB liderleri önümüzdeki aralık ayında
konuyla ilgili karar verecekleri zaman AB başkanlığını yürütecek olan
Hollanda Başbakanı Jan Balkenende'nin Reuter'e yaptığı açıklamada,
"Şüphesiz, ekonomik ve jeopolitik açıdan her hususu ele alacağız; diğer
yandan şu aşamada Türkiye'ye karşı adil davranacağımızı söylememiz büyük
önem taşıyor" dediği belirtilen haberde, kamuoyu yoklamalarına göre,
nüfusu 70 milyonu bulan ve çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin Birliğe
kabulüne yönelik bazı Batı Avrupa ülkelerindeki muhalefetin giderek
arttığı kaydedilmekte ve Balkanende'nin, "Türkiye söz konusu olduğunda
dürüst olmalıyız. 1963 yılından bu yana Türkiye'yle ilişki içindeyiz,
1999 yılında Helsinki'de, daha sonra ise 2002 yılında Danimarka'da bir
karara varıldı. Verilen mesaj açık: Türkiye AB'ye aday ülkedir, gerçek
budur" dediği aktarılmaktadır. Haberde, Balkanende'nin, "Türkiye'nin
katılım müzakereleri başladıktan sonra ne kadar sürede tam üye
olacağını söylemek için henüz çok erken" dediği vurgulanmaktadır.
Reuter'in (30/04) "Schröder,
Türkiye'nin AB Üyeliğini Destekliyor" başlığı altında yer verdiği bir
haberde, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'in, AB'nin genişleme
dalgası öncesinde bir açıklamada bulunarak, Türkiye'nin AB'ye
katılımını, Avrupa ve Orta Doğu'da güvenlik ve istikrarın artmasını
sağlayacak bir adım olarak gördüğünü ve dolayısıyla da desteklediğini
söylediği belirtilmektedir. Çoğunluğu Doğu Avrupalı 10 ülkenin AB'ye
katılımına bir gün kala Alman lider muhalefetteki muhafazakar
Hıristiyan Demokratların, Türkiye'nin üyeliğine karşı oluşlarını da
sert bir dille eleştirdiği belirtilen haberde, Schröder'in, Alman
muhalefet partisinin popülist duyguları kamçılamakla kalmayıp onlarca
yıl önce iktidardayken Türkiye'nin siyaset ve insan hakları kriterlerini
karşılaması durumunda AB'ye girişi üzerinde düşüneceği sözünden de
döndüğünü söyleyerek, "Geçen 40 yıl boyunca Türkiye'ye bu rotada
olduklarını söyledik, şimdi de aynı şeyi söylüyoruz -görünen o ki
başarıyorlar- ama şimdi de sırf popülist kaygılarla 'hayır, olmaz'
diyorsunuz" dediği aktarılmaktadır.
YUNANİSTAN BASINI:
İmerisia
gazetesinde (30/04) "Javier Solana: Saklanmamıza Gerek Yok, Çözüm
Bulunacaktır" başlığı altında ve Meri Savas imzasıyla AB'nin Ortak
Güvenlik ve Dış Politikasından Sorumlu Yüksek Komiseri Javier Solana ile
yapılan mülakata yer verilmektedir. Türk-Yunan ilişkileri, Kıbrıs
konusu ve AB üyeliğinin ele alındığı mülakatta, "Aralık ayında,
Ankara'nın, Türkiye'ye üyelik müzakereleri için tarih verilmesi talebini
de dikkate alarak, bundan böyle AB-Türkiye ilişkileri sizce nasıl
gelişecektir?" şeklindeki bir soruya, Solana'nın, "Türk Hükümeti, çok
yararlı ve çok yapıcı bir rol oynadı. Denktaş dönemi öyle bir
eleştirildi ki, sanırım artık bu dönem tekrar yaşanmayacaktır. Kıbrıslı
Türkler, geleceklerinin AB içinde olmasını istediklerini açıkça
gösterdiler. Alınan sonuçlar bunlardır. AB Komisyonu'nun da beklediği
gibi Ankara, Kıbrıs'ta bir düzenlemeyi hem cesaretlendirdi hem de
destekledi. Türk Hükümeti böylece en iyi seçimi yapmış oldu" şeklinde
cevap verdiği kaydedilmektedir.