ANKARA, 10/08(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 5-9 Ağustos 2004 tarihleri arasında
yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu
hususlara değinilmektedir:
ALMANYA BASINI:
Frankfurter Allgemeine
Zeitung'da (09/08) "Türk
İşi" başlığı altında ve Nikolas Busse imzasıyla yayımlanan makalede
şöyle denilmektedir: "Türkiye'nin AB ile üyelik görüşmeleri hakkındaki
karar neredeyse verilmiş gibi. Bu konuda kendimizi kandırmamamız
gerekir. Ankara'daki Hükümet, müzakerelerin başlatılması için gereken
koşulları kağıt üzerinde yerine getirmek için geçtiğimiz aylar içinde
elinden gelen herşeyi yaptı. Bu da, AB devlet ve hükümet başkanlarının,
aralık ayında Türklerin başvurusu konusunda yeniden karar verirken
"hayır" demelerini neredeyse imkansız kılıyor. Almanya, İngiltere ve
Fransa zaten müzakerelerin başlatılmasından yana. Bu arada Schröder ve
Chirac, Avrupa Komisyonu'nun ekim ayındaki ilerleme raporunu beklemeyi
bile gerekli görmüyorlar. Türklere önceden açıkça olumlu oylama ümidi
verdiler. Daha küçük bir üye ülkenin bu treni durdurmak
isteyebileceğini veya durdurabileceğini düşünmek zor. Tüm bunlar, AB
içinde ciddi bir tartışma yapılmadan olmuştur. Türkiye'nin üyeliği
hakkında karşılıklı olarak ortaya konan gerekçeler, tartılmış lehte ve
aleyhte görüşlerden ortaya çıkmamış, aksine özellikle Avrupa'nın
çaresizliğini ifade etmiştir. Zira Erdoğan Hükümeti, cesur bir reform
programıyla AB'yi gafil avlamış ve Birliğin anlayışına ve yönetim
personelinin kendini beğenmişliğine hitap eden bir üyelik retoriğiyle
AB'yi baştan çıkarmıştır: Ankara'dan gelen çağrı, 'fakir, potansiyel
terörizm tehdidindeki ülke, zengin, demokratik komşularından yardım ve
dostluk rica ediyor' şeklindeydi ve 'reddin korkunç sonuçları olabilir'
diye devam ediyordu. Bu çağrı, kısa bir tereddütten sonra özellikle
Alman Hükümeti tarafından duyuldu. Dışişleri Bakanı, Türkiye'nin
katılımını stratejik bir zorunluluk ilan ederek, tüm kuşkucuları,
Müslüman bir ülkeyi Hristiyan kulübüne almaya karşı olmakla suçladı.
Hristiyan Birlik Partileri CDU ve CSU da bundan pek etkilenmiş
gözükmediler ve Ankara ile özel ilişkilerle sınırlı kalınması
gerektiğini savundular... İslam dünyasına parlayan bir örnek olarak
Türkiye'de demokrasi ve hukuk devletinin oluşması için AB'nin
Türkiye'yi alması gerektiğine ilişkin tez bile şüpheli görünüyor.
Bugünkü her üye ülke, özgürlükçü devlet yapısına giden yolu kendi
başına yürümek zorunda kalmıştır. Bu, Türkiye için de geçerlidir...
Böylesine büyük nüfuslu bir İslami devletin katılımının, şimdiki üye
ülkelerdeki terörizm riskini hissedilir derecede yükselip
yükseltmeyeceğine ilişkin düşünce -ki bu konu Almanya'da hiç
tartışılmıyor- çok daha belirleyici olmalıdır. Tam üyelik günün birinde
serbest dolaşımı getirecektir. Böyle bir şey, potansiyel şiddet
eylemcilerine, bugün henüz hayal ettikleri Avrupa kapısını açacaktır...
Son olarak da, dördüncü büyük üye devletin katılımı, dokuz küçük ve
bir orta büyüklükteki ülke ile gerçekleşen yeni genişlemeden çok farklı
bir şey olacaktır. Böyle bir üyelik, AB'nin şimdiye dek hayatta
tuttuğu, 'İngiltere'nin itirazı olmadığı sürece rotayı Almanya ve
Fransa belirlemektedir' şeklindeki gayriresmi uygulamanın sonu anlamına
gelecektir. Türkiye'nin katılımıyla birlikte bu üçlü idari kurul,
farklı jeopolitik yönelimlerin bugünkünden çok daha fazla doğrudan
birbiriyle çarpışacağı sinirli bir çok sesliliğe dönüşecektir. AB'yi
Irak ihtilafında felç eden türden derin çatlaklar bu şekilde olağan
hale gelebilir; özellikle de Ankara, Washington ile çok yakın olan
ilişkilerini devam ettireceği için."
AVUSTURYA BASINI:
Der Standard
gazetesinde (07/08) "Türkiye'nin Avrupa'ya İhtiyacı Var" başlığı
altında ve Gerfried Sperl imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Türkiye'nin
AB'ye katılımında olduğu kadar başka hiçbir konuda partiler, dernekler
ve aileler arasında bu kadar çeşitli görüşe rastlanmadığı
belirtilmekte, "Evet mi, hayır mı?" diye sorulmakta ve Brüksel'in bu
yıl içinde müzakerelere başlama kararı alacağının kesin olduğu ifade
edilmekte ve "Kesin olan ikinci şey ise, Avusturya bunu englleyecek
pratik imkanlara sahip değil" denilmektedir. Hem katılımdan yana
olanların, hem katılıma karşı olanların argümanlarını açıklaması
gerektiği belirtilen yorumda, hem solcu hem sağcı gazetecilerin ve
politikacıların, şimdiye kadar Türkiye'nin AB'ye katılımına karşı
ağırlıklı nedenler öne sürdükleri, bunlardan birincisinin, Türkiye'nin
Avrupa'ya dahil olmadığı, "Hristiyan Garp'ın" köklerini sarsan,
çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir ülke olduğu, ikincisinin ise
Türkiye'de, AB devletlerinin tamamındakinden daha fazla geçimini
tarımdan sağlayan insan yaşadığı, bu ve iş piyasasındaki diğer
sorunların, iyimser bir bakış açısını engelledikleri vurgulanmaktadır.
Yaklaşık 10 yıla kadar Türkiye'nin AB'ye katılımıyla Avrupa'nın salt
Hristiyan olduğu fikrinden de resmen vazgeçilmiş olacağı ve
Avusturya'da yüz yıldan beri tanınan İslam'ın, aralarında Viyana'nın da
bulunduğu bir çok büyük şehirde dini cemaatler arasında ikinci sıraya
yükseldiği ifade edilen yorumda, bu konuda çok şey yapılması
gerektiğine işaret edilmektedir.
Salzburger Nachrichten
gazetesinde (07/08) "Türkiye" başlığı altında yayımlanan bir haberde,
Polonya Başbakanı Marek Belka'nın, AB'deki genişleme sürecinin daha
sona ermediğini belirterek, AB'nin kapısında bekleyen aday ülkelere
işaret ettiği -Bulgaristan, Romanya ve Hırvatistan- ifade edilmektedir.
Belka'nın, Varşova'nın Ankara ile belli bir aşamada Türkiye'nin üyeliği
ile sonuçlanacak görüşmelere başlanmasına da karşı olmadığını, ancak
Polonyalı politikacıların Türkiye'nin üyeliğinin beraberinde getireceği
muazzam sorunların da bilincinde olduğunu ifade ettiği kaydedilen
haberde, AB ülkelerinin geçenlerde anayasa anlaşması çerçevesinde bir
oylama mekanizması konusunda görüş birliğine vardığı ve Türkiye'nin
katılımının, yeni kurulan güç dengesinin tamamen değişmesi anlamına
geleceği vurgulanmaktadır.
Kurier gazetesinde
(07/08) "Üyelik Değil, Ortaklık" başlığı altında ve Christoph Kotanko
imzasıyla yayımlanan bir yorumda, önde gelen FPÖ'lü politikacıların,
Türkiye'nin AB'ye girme yeteneğine sahip olmadığını söyledikleri, Jörg
Haider'in bunun aksi olan görüşünü ise "münferit bir görüş" diye bir
kenara ittikleri belirtilmektedir. "Bu tartışma yanlış, çünkü söz
konusu olan yalnız Türkiye'nin katılım olgunluğunda olup olmadığı ya da
ne zaman bu olgunluğa erişeceği değil. AB'nin Türkiye'nin üyeliğinin
yükünü kaldırıp kaldıramayacağı da bir o kadar önemli. Bunun cevabı ise
hayır" denilen yorumda, Birliğin yapısının, kurumlarının, karar
prosedürlerinin, öncelikle de bütçesinin, bugün 65 milyon nüfuslu bir
ülkeyi kabul edecek güçte olmadığına işaret edilmektedir. Yorumda
şöyle denilmektedir: "Yürürlükte olan AB yasasına göre bir ülkenin
nüfusu, o ülkenin AB kurumları üzerindeki etkisini belirleyici bir ölçü
teşkil ediyor. Bu yüzden Türkiye siyasi alanda üye ülkelerin çoğundan
baskın çıkacaktır. 'Eski Avrupa'nın vatandaşlarının bunu gerçekten
isteyip istemedikleri şüpheli. Ayrıca Türkiye'nin katılımı, on
güneydoğu Avrupa ülkesinin katılımından fazlaya mal olacaktır. AB
Komisyonu'nun hesapları bunu ortaya çıkardı... Anadolu'daki çiftçilere
yapılacak mali yardım bile AB bütçesini çökertebilir. Bunlar
Türkiye'nin üyeliğine karşı öne sürülen gerçeklere uygun, siyasi ve
tartışmasız argümanlar. Bu bazı kültür ya da dinlere karşı düşmanlık
değil. Bu tartışmada katılımdan yana olanlar, olaya bu süsü vermek
istiyorlar. AB'nin Türkiye'ye yakınlaşmasına söylenecek bir söz yok.
Müşterek çıkarlar mevcut; ayrıca AB, kapısının önünde köktendinci bir
diktatörlüğün oluşmamasına da dikkat etmek zorunda. Türkiye ekonomik
açıdan da gözardı edilemeyecek bir ortak. Ancak özel bir ortaklık için,
bedelini AB vatandaşlarının ödemek zorunda kalacağı bir üyelik gerekli
değil. Türkiye iç politikada gerçekleştirdiği reformlarla gözle
görülür bir ilerleme kaydetti. Demokratikleşme taraftarlarıyla aşırı
dinciler arasındaki gerginliğin arttığı da açıkça görülüyor..."
FRANSA BASINI:
Le Monde
gazetesinde (08-09/08) "Karamanlis 'Avrupa'nın Öncüleri Arasında Yer
Alacak' Bir Yunanistan İstiyor" başlığı altında ve Didier Kunz-Daniel
Vernet imzalarıyla Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis ile yapılan
bir mülakata yer verilmektedir. Mülakatın Türkiye ile ilgili bölümünde
şu ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Türk meslektaşınız
Recep Tayyip Erdoğan ile iyi ilişkiler kurdunuz. Türkiye, Avrupa
Birliği ile üyelik müzakerelerinin başlaması için gereken her şeyi
yaptı mı?
KARAMANLİS: Erdoğan
hükümeti başkanlığında Türkiye, büyük bir çaba göstermiştir. Çok şey
olumlu anlamda değişmiştir. İç reformların ritmi hızlanmıştır. Kimse
bundan şüphe edemez. İkincisi, 'Avrupalılaşmış' bir Türkiye, herkesin,
Türklerin, komşularının ve AB'nin menfaatinedir. Üçüncüsü, bugün
Ankara'da iktidarda olan parti, ülkeyi gerçekten değiştiriyor,
Türkiye'nin geleceğinin Avrupa'da olduğunu düşünüyor ve geleneksel
devletin hantallıklarına karşı değişim güçlerini temsil ediyor. Tuhaf
bir durum. Zira onlarca yıldır, Türkiye'nin Batı'ya demir atmasının
garantörleri olarak görülen askerler, aynı zamanda gerçekten demokratik
bir toplumun oluşmasına engeller. Ve şimdi 'İslamcı' bir Başbakan,
demokrasinin ve Avrupa'nın bayrağının taşıyıcısı durumunda.
SORU: Kıbrıs'taki durum, AB
ile Türkiye arasındaki müzakerelerin açılmasına bir engel
oluşturabilir mi?
KARAMANLİS:
Zannetmiyorum."
Le Point dergisinde
(05-12/08) "UDF Başkanı: Türkiye'nin Üyeliğine Hayır" başlığı altında
ve Pierre Beylau imzasıyla UDF (sağ kanatta yer alan Fransız
Demokrasisi İçin Birlik Partisi) Başkanı François Bayrou ile yapılan
mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Türkiye'nin
Avrupa'ya girmesini niçin istemiyorsunuz?
FRANÇOIS BAYROU: Çünkü,
Avrupa'nın siyasi bir bütün olması gerektiği düşüncesini savunuyorum.
Türkiye'nin katılımı bu tutkunun gerçekleşmesini imkansız veya her
halükarda çok güç kılacaktır. Türkiye hakkındaki tartışmanın aslında
Avrupa hakkındaki bir tartışma olduğunu anlamak gerekmektedir. Bir
tarafta Avrupa'nın amacının ortak hukuk ve barış alanı yaratmak
olduğunu, başoyuncuları oluşturan devletlerin ticareti ve barışçıl
ortak yaşamı düzenlemeleri gerektiğini düşünenler bulunmaktadır.
Bazıları buna cevaben 'Hiç fena değil' diyeceklerdir. Ama aralarında
Robert Schuman, Jean Monnet, François Mitterand veya Valéry Giscard
d'Estaing ve benim gibilerin bulunduğu diğerleri ise bambaşka bir
şeyi istemektedirler. Avrupa'nın uluslararası sahnede ABD, Çin gibi
ilk planda yer alan aktör olmasını istemektedirler. Avrupa'nın,
dünyamızın geleceğini düzenleyecek kararlara katılmasını
istemektedirler. Kader birliği topluluğu, savunacak bir medeniyeti ve
projesi olan bir Avrupa düşüncesini elli yıldır savunanların izinden
gitmektedirler.
SORU: Türkiye, bu
medeniyetin bir parçasını oluşturmuyor mu?
FRANÇOIS BAYROU: Hayır.
Çünkü Türkiye, gerek coğrafi, gerek tarihi, gerek sosyolojik açıdan
Avrupalı değildir. Antropolojisi, bizimki ile aynı değildir...
(...)
SORU: Türkiye'nin üyeliğine
taraftar olanlar, ret cevabı halinde Türkiye'nin Avrupa'ya demir atmak
yerine İslamcılığa doğru sapma tehlikesine düşeceğini ileri
sürüyorlar...
FRANÇOIS BAYROU: Bu çok
vahim bir iddia, bir nevi şantaj. Bu, şu demektir: Şakağınıza dayalı
bir tabancayla karar vereceksiniz. Bunu söyleyen siyaset adamları
gerekçelerinin önemini halen anlayamamış durumdalar. Zira komşuluk
ilişkisi hasım ilişkisi değildir. Tam aksine komşuluk ilişkisi,
işbirliğine, güvene, dostluğa dayalı bir ilişkidir. Ben, Türkiye ile
işbirliği yapılmasından yanayım. Ben, Türkiye ve Avrupa Birliği
arasında Türkiye'ye anonim olmayan bir statüyü garantileyen istisnai
bir anlaşma yapılmasından yanayım. Ama Türkiye'nin AB'ye katıldığını
hayal edemiyorum. Nice Anlaşması'nın bundan böyle nüfusa dayalı siyasi
bir dengeyi benimsediğini iyi anlamak gerekmektedir... Nüfusu birkaç
on yıl sonra 100 milyonu aşacak olan Türkiye, Nice Anlaşması gereği
Avrupa'daki başlıca siyasi karar mekanizması olacaktır. Bu da doğal
olarak işlemeyecektir ve Avrupa'yı mahkum edecektir."
-
-
-
ESKİ SAYILAR