16.08.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

 

            ANKARA, 16/08(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  13-15 Ağustos 2004 tarihlerinde yayımlanan, Türkiye-AB  ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara  değinilmektedir:

 

            ALMANYA BASINI: 

            Almanya'nın Sesi Radyosu'nun Türkçe yayınında (14/08)  "Almanya'daki Türkler, Ekonomik Sıkıntılar Nedeniyle  Türkiye'ye Dönmeyi Düşünüyorlar" başlığı altında yer verilen  bir haberde, Almanya'da bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi  tarafından yapılan bir ankete göre, Almanya'daki Türklerin  ekonomik sıkıntılar yüzünden Türkiye'ye dönmeyi düşündükleri belirtilmektedir. Dönüş isteğinde Türkiye'nin AB sürecinin de  önemli rol oynayacağını belirten Türkiye Araştırmalar Merkezi  Direktörü Faruk Şen ile Deutsche Welle Türkçe servisinden  Ahmet Günaltay'ın yaptığı mülakatta şu ifadeler yer  almaktadır: 

            "SORU: Sorumlu bir Alman politikacısı olsanız bu anketi  nasıl değerlendirirdiniz? 

            ŞEN: Yeni göç yasasına baktığımız zaman, Almanya ilk  defa göç yasasını kabul etmiş bir AB ülkesi oluyor. ABD,  Kanada ve Avustralya'dan sonra somut adımlar atıyor, artık  Almanya hakikaten belirli branşlarda kalitesini ispat etmiş  ancak işsiz insanların sorunlarına da tam çözüm getiremiyor.  Göç kanunu ile bence önümüzdeki yıllarda kaliteli kişiler  ülkeye gelecekler, fakat yavaş yavaş Türkler başta olmak  üzere geri dönmeyi düşünenlerin oranı da artacak bence. 

            SORU: Türkiye'nin tam üyelik müzakerelerine başlaması  hatta AB üyesi olması durumunda bu tercihler değişebilir mi? 

            ŞEN: İspanyol, Portekiz ve Yunanlılara baktığımız zaman,  bu ülkeler tam üye olur olmaz, serbest dolaşım konusunda  korkulan şey gerçekleşmedi, bu ülkelerden insanlar gelmedi  aksine İspanyollar, Portekizler ve Yunanlılar kendi  ülkelerine döndüler. Biz aynı gelişmeyi burada da  bekleyebiliriz. Eğer Türkiye tam üye olur yahut üyelik  görüşmeleri başlarsa, ben geri dönüşlerin artacağını  düşünüyorum."

 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Wiener Zeitung'da (13/08) "Ankara'nın Katılım Şansı  Sürekli Artıyor" başlığı altında yayımlanan bir haberde,  Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis'in, kendisiyle  yapılan bir mülakatta, Türkiye'nin AB'ye katılımından yana  konuştuğu ve uzmanların da, Türkiye'nin Birliğe katılım  şansının yüksek olduğunu söyledikleri belirtilmektedir.  Karamanlis'in, "Katılım tarihi yaklaştıkça giderek daha  çok kişinin Türkiye'nin Avrupa perspektifinin getireceği  yararların farkına varacağından emin olduğunu" söyleyerek,  bu bağlamda, Avrupa'da Türkiye'nin süratle AB'ye katılımına  karşı çıkanların başında gelen CDU Başkanı Angela  Merkel'i de ikna etmeye çalışacağını belirttiği kaydedilen  haberde, Reuters'in, uzmanlar arası yaptığı bir anketin,  Türkiye'nin Avrupa Birliği ile giriş müzakerelerine  muhtemelen 2005 yılında başlayacağı sonucuna vardığı, buna  göre Birliğe katılım için gerekli olan reformlar için daha  10 yıl gerekli olduğunun da belirtildiği ifade edilmektedir.

            Die Presse gazetesinde (13/08) "Türkiye'nin AB'ye  Katılımına Kesinlikle Karşı Olan Gorbach İsviçre'nin  Katılımını Yeğliyor" başlığı altında ve Miriam Koch-Rainer  Nowak imzalarıyla Başbakan Yardımcısı Hubert Gorbach ile  yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatın Türkiye ile  ilgili bölümünde şu ifadeler yer almaktadır: 

            "SORU: Stadler (FPÖ'lü ombudsman) FP'de Türkiye'nin  AB'ye katılımı konusunda bir oylama yapmakla tehdit ediyor.  Ancak FPÖ katılımı zaten engelleyemez. Bunu Temelin (nükleer  santral) olayından beri biliyoruz. 

            GORBACH: Ben bu konuda çok farklı düşünüyorum.  Türkiye'nin AB'ye katılımını, eğer iş o raddeye varacak  olursa, her halükarda engellemek istiyoruz. Her şeyden önce  buna karşı olabiliriz, ikna edebiliriz ve argüman öne  sürebiliriz. Bunu anlamak çok güç. Hırvatistan gibi Doğu  Avrupa ülkeleri AB'ye girmeden, bu düşünülemez bile. Yalnız  böyle bir katılımın kaça malolacağını bir tasavvur edin:  Yaklaşık 10 ülkenin toplamı kadar bir meblağ. Ortak üyelik  anlaşmaları ile birçok şey yapmak mümkün. AB üyesi olmasını  istediğimiz ülkeler ile yapılan işbirliği de bunu ispatlıyor. 

            SORU: Hangi ülkenin AB'ye girmesini isterdiniz? 

            GORBACH: Ulaşım nedenleri ve muazzam bir mali ve ekonomik  merkez olması açısından İsviçre'yi isterdim. 

            SORU: Yine Türkiye'ye dönelim. Ana Komisyon'da SPÖ ve  Yeşiller ile giriş müzakerelerine karşı oy kullanabilirsiniz,  değil mi? 

            GORBACH: Giriş müzakereleri ihtimaline ilişkin rapor  sonbaharda açıklanacak. Raporu titizlikle inceleyeceğim.  Bunun ne gibi neticelere varabileceğini düşünmek zorundayız,  işte o zaman bazılarının gözü açılacak. Biz zaten bundan  haftalar önce de afişlerimize, 'Türkiye'nin AB'ye Katılımı...  Bizimle Asla' diye yazmıştık. Bu, böyle kalacak..." 

            FRANSA BASINI: 

            Le Figaro Magazine dergisinde (13-20/08) "Kardinal  Ratzinger: Türkiye'yi Avrupa ile Özdeşleştirmek Hata Olur"  başlığı altında ve Sophie de Ravinel imzasıyla Kardinal  Joseph Ratzinger ile yapılan bir mülakata yer verilmektedir.  Papa'nın sağ kolu ve Katolik Kilisesinin günümüzdeki en  değerli ilahiyat uzmanlarından biri olarak bilinen Kardinal  Joseph Ratzinger'in, Avrupa Anayasası'nın önsözünde Avrupa'nın  Hıristiyan kökenlerine atıfta bulunulmamasının bir hata  olduğunu, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasının da  kültürel farklılıklardan ve tarihi tezatlıklardan dolayı bir  hata olabileceğini kaydettiği mülakatta, "Türkiye'nin  adaylığının incelenmesi daha belirgin bir hale geliyor.  Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi, size göre kültürlerin  zenginleşmesi mi, yoksa şoku anlamına mı gelir?" sorusuna,  Kardinal Ratzinger'in, "Avrupa'dan coğrafi değil, kültürel  bir kıta olarak bahsettik. Bu anlamda Türkiye tarih boyunca  Avrupa ile sürekli kontrast halindeki bir başka kıtayı temsil  etmiştir. Bizans İmparatorluğu ile savaşlar oldu. Ayrıca Konstantinopolis'in düşüşünü, Balkan Savaşlarını, Viyana ve  Avusturya için yarattığı tehdidi bir düşününüz... Dolayısıyla  ben şöyle düşünüyorum: İki kıtayı özdeşleştirmek bir hata olur.  Ekonomi adına kültürel kayıp, zenginlik kaybı söz konusu olur.  Kendisini laik bir devlet olarak gören, ama İslam esasına  dayalı bir ülke olan Türkiye, komşu Arap ülkeleriyle kültürel  bir kıta oluşturmaya çalışabilir ve böylelikle kendi kimliğine  sahip, elbette hepimizin kabul etmesi gereken büyük insani  değerlerle uyuşan bir kültürün öncüsü olabilir. Bu fikir,  Avrupa ile yakın ve dostane işbirliği ve ortaklık şekillerine  ters düşmemektedir ve her türlü fundamentalizme karşı birleşik  bir gücün doğmasına imkan tanıyabilir." şeklinde cevap verdiği belirtilmektedir.

            AFP'nin (13/08) "Schröder: Avrupa, Türkiye'ye Karşı  Taahhütlerini Yerine Getirmeli" başlığı altında yer verdiği  bir haberde, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'in, Sofya'da  yaptığı açıklamada, Türkiye'nin üye olması halinde AB'ye  katkıda bulunabileceğini ve bu ülkenin istenen koşulları  yerine getirmesi halinde, Avrupa'nın da Ankara'yı kabul etmek  konusundaki taahhütlerini yerine getirmesi gerektiğini  belirttiği ifade edilmektedir. Schröder'in, Alman-Bulgar  ekonomik forumunun açış konuşmasında, "AB'ye üye ülkelerin,  üyelik kriterlerini yerine getirdiği takdirde Türkiye'nin  kabul edileceği konusunda 1963 yılından itibaren verilen  sözlerini tutmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Bunun,  özellikle Avrupa'da olmak üzere tüm bölgede güvenliğin  güçlendirilmesine ne ölçüde katkıda bulunacağını  düşünebilirsiniz." dediği belirtilen haberde, Schröder'in  ayrıca, "Avrupa 'Aydınlıklar felsefesi' ve köktenci olmayan  İslam değerleri arasında bir bağ kurarsak, Avrupa güvenlik  bakımından inanılmaz biçimde kazançlı olacaktır." şeklindeki  ifadesi aktarılmaktadır. Haberde, Schröder'in, Avrupa  Komisyonu'nun yıl sonunda, Türkiye'nin iyi yolda olduğunu onaylayacağından" emin olduğunu belirterek, bu durumda,  "Almanya'nın Türkiye'ye verilen sözün tutulmasını  isteyeceğinin" altını çizdiği kaydedilmektedir.

            Le Point dergisinde (12-19/08) "Türkiye'ye Evet, Ama..."  başlığı altında ve Yves Cornu imzasıyla Avrupa Parlamentosu  sosyalist milletvekili Pierre Moskovici ile yapılan mülakatta  yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer almaktadır:  

            "SORU: Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğine taraftar  olduğunuzu açıklamakla birlikte, bunun 'en az bir nesillik  bir konu' olabileceğini belirttiniz. Niçin?  

            MOSKOVICI: Bu soru, kamuoyunu korkutmak için genelde  dolambaçlı bir şekilde yöneltiliyor. Sanki Türkiye yarın  üye olabilirmiş gibi! Süreç 80'li yılların sonunda  başlamıştır ve gerçek anlamdaki müzakereler ise ancak  önümüzdeki aralık ayında başlayacaktır. Çok uzun bir  sürecin içerisindeyiz ve ülkenin özelliğini gözönünde  bulunduracak olursak, nihai karar ancak 10 veya 15 yıl  sonra alınacaktır.  

            SORU: "Türkiye'nin özelliği" derken neyi kastediyorsunuz?  

            MOSKOVICI: 1993'te Kopenhag'da, başta hukuk devleti olmak  üzere belirlenen genel kriterler bulunmaktadır ve bunların  hepsi yerine getirilmemiştir. Her ne kadar bu alanda birçok  ilerleme kaydedilmiş olsa da. Ve sonra siyasi planda, çok  derin reformlar dayatan Türk devletinin yapısı geliyor. Bu  derin reformlar, öncelikle ölüm cezasının kaldırılmasıyla  başladı. Ama halen sorun yaratan hususlar bulunuyor. Herşeyden  önce, rejimin yanı başında duran askerlerin mevcudiyeti.  Avrupa Birliği içerisinde, demokratik bir dengeyi sağlamak  için dahi olsa şu veya bu zamanda orduya başvurulmasının  tasavvur edilmesi kabul edilemez...  

            SORU: Ama askerler, Avrupa Birliği'ne üyelik için  'olmazsa olmaz bir şart' olan laikliğin kısmen garantörleri  değiller mi?  

            MOSKOVICI: Bugün Müslüman bir partinin komutayı ele  geçirmiş olması beni şok etmiyor. Çünkü başta Almanya olmak  üzere bazı üye devletler de, Hıristiyan demokrat partiler  tarafından yönetildiler veya yönetiliyorlar. Niçin Müslüman  demokrat partiler olmasın ki? Kabul edilemez olan, dinin  kamu alanını istila etmesidir. Dolayısıyla Türk  Anayasası'nın ve siyasi uygulamanın, laikliği kalıcı bir  şekilde sağlamlaştırması önemlidir. Ama bunun garantörünün  ordu oluşu kabul edilemez. Veya o zaman Türkiye, Avrupa  Birliği'ne katılmaktan vazgeçmelidir.  

(...) 

            SORU: Sonuç olarak, Türkiye'yi Avrupa ailesinin doğal  bir parçası olduğu için mi, yoksa onu 40 yıl beklettikten  sonra kapıyı yüzüne çarpmayı düşünmek imkansız olduğu  için mi kabul etmek gerekiyor?  

            MOSKOVICI: İki gerekçe de geçerlidir. Ne tarih, ne  coğrafya, ne kültür, Türkiye'nin Avrupa'ya aidiyeti  konusunda kesin dersler veriyor. Coğrafi kriterlere göre,  biraz içerisinde, daha çok dışarısında kalıyor. Tarihi  açıdan bakacak olursak, Avrupa inşasına her zaman eşlik  etmiştir. Kültürel anlamda ise kısmen Avrupalıdır.  Nihayetinde stratejik mantık önde gelmektedir. General  De Gaulle, 1963'te üyelik perspektifini açtığı zaman, bu  büyük ülkenin gerek askeri gerek ekonomik planda Avrupa'ya  ait olmasının daha iyi olacağı düşüncesiyle hareket etmişti.  Ve bugün bu düşünce, genişlemiş bir Avrupa Birliği ile Yakın  ve Orta Doğu'daki durum çerçevesinde daha da gerçekçidir.

 

            İNGİLTERE BASINI: 

            Reuter'in (13/08) "Türkiye Başbakanı, Vatikan'ın AB  Planlarından Vazgeçilmesi Çağrısına Ters Yanıt Verdi" başlığı  altında yer verdiği bir haberde, Başbakan Recep Tayyip  Erdoğan'ın, Roma Katolik Kilisesi'nin dini doktrinle ilgili  bir numaralı yetkilisi Kardinal Joseph Ratzinger'in, kültürel  nedenlerle Müslüman Türkiye'nin AB'ye katılma arayışından  vazgeçmesi gerektiği yorumuna, Vatikan'ın konuyla ilgili söz  söyleme hakkı bulunmadığını belirterek, ters yanıt verdiği kaydedilmektedir. Türk gazetelerinde yer alan haberlere göre  Erdoğan'ın, "Vatikan bir din devletidir. Bir AB üyesi değildir.  AB girişimimizi AB üyesi ülkelerle tartışır ve değerlendiririz."  dediği belirtilen haberde, Ratzinger'in Türkiye'nin her zaman  "Avrupa ile ters düştüğüne" ilişkin yorumları ve Osmanlı  İmparatorluğu'nun bir kez Viyana'yı tehdit ettiğine ve  Balkanlar'da savaştığına dair sözlerinin Türk basınında öfkeye  neden olduğu vurgulanmaktadır. Kökenleri siyasi İslam'a dayanan  Erdoğan hükümetinin, AB girişimini güçlendirmek için bir dizi  siyasi reform gerçekleştirdiği ve uzmanların, Başbakan'ın,  siyasi itibarını üyelik müzakerelerine başlamak için bir tarih  almaya bağladığını söyledikleri ifade edilen haberde, ancak  Ratzinger'in görüşlerinin, pek çoklarının AB'nin kapılarını  Türkiye'ye açmak konusunda samimi olmayan bir "Hıristiyan  kulübü" olduğuna inandığı bir ülkede hassas bir noktaya  dokunduğuna işaret edilmektedir.

            BBC'nin Türkçe yayınında (13/08) "Yeni AB Komisyonu  Resmen Açıklandı...En Genç Üye Genişlemeden Sorumlu" başlığı  altında yer verilen bir haberde, Avrupa Komisyonu'nu  sonbaharda devralacak yeni Başkanı Portekizli Jose Manuel  Durao Barroso'nun, yeni komisyon üyelerini, yani AB'nin  yeni hükümetini açıkladığı ve mayıs ayında yeni üyelerin  katılımının ardından sayısı 25'e çıkan yeni komisyonun,  Avrupa Parlamentosu'ndan onay alıp 1 Kasım'da görevine  başlayacağı belirtilmektedir. AB Komisyonu'nda, iktidarın  en önemli boyutunu oluşturan ekonomik işler, beklendiği  gibi ağırlıkla Birliğin büyük ülkeleri İngiltere, Almanya  ve Fransa arasında paylaşıldığı, ama önemli diğer bazı  ekonomik pozisyonların Hollanda ve İrlanda gibi daha küçük  ülkelere verilmesinin de dikkat çektiği ve yeni üyelerden  Polonya'nın temsilcisinin ise, AB'nin yoksul ülkelerine  yapılacak yardımlardan sorumlu kılınmasının, denge  çabalarının bir başka sonucu olarak görüldüğü ifade edilen  haberde, çünkü sonuçta yeni Komisyonun başarısının, büyük  ve küçük, yeni ve eski AB'nin tüm üyeleri arasındaki  dengelerin sağlanmasından geçtiği kaydedilmektedir. Avrupa  Komisyonu'nun bu yıl Türkiye için AB liderlerine sunacağı  ilerleme raporunu şu anki Komisyonun hazırladığı, ama  Türkiye'ye nasıl bir yanıt verilirse verilsin, genişlemeden  sorumlu yeni komisyon üyesinin Türkiye-AB ilişkileri  açısından büyük önemi olacağı, Komisyonun bu konudaki  yetkilisi olan Günther Verheugen'in yerine sonbaharda  Finlandiyalı Olli Rehn'in alacağı belirtilen haberde,  Genişleme konusunun, AB için önümüzdeki dönemde artık  öncelikli konu olmadığı ve AB Uzmanı Simon Taylor'un,  genişlemeden sorumlu komisyon üyeliğine bu nedenle daha az  deneyimli bir ismin getirildiğini belirterek, "Türkiye'nin  yüzünü AB'ye çevirmesinde Finlandiya'nın önemli katkıları  oldu. Bu açıdan Rehn'in genişlemeden sorumlu komisyon  üyeliğine atanması ilginç bir seçim. Türklerle ilişkileri  iyi yürütecek bir görüşmeci için bu tercih yapıldıysa, çok  akıllıca." dediği aktarılmaktadır.   

 
 
ESKİ SAYILAR