25.08.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

 

            ANKARA, 25/08(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  24 Ağustos 2004 tarihinde yayımlanan, Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            Online haber portalı Big News Network'de "ABD Kıbrıslı  Türkleri Destekliyor" başlığı altında yer alan haberde,  ABD'nin AB'nin Kıbrıs Türk kesimi ile ticareti artırma  girişimini memnuniyetle karşıladığı, bunun Kıbrıs Türk  kesiminin tecridine son vermeyi amaçladığı, ABD ve AB'nin   Türklerin, Kıbrıs'ta iki kesimin birleştirilmesi için BM  himayesinde yapılan referandumda BM planı lehine oy  kullanmasının ardından yardım vaatlerinde bulundukları  belirtilerek ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı  Adam Ereli'nin şu sözlerine yer verilmektedir: "Kuzey  Kıbrıs'ın tecridinin kaldırılması veya hafifletilmesini   amaçlayan adımları destekliyoruz ve bu kesinlikle doğru  yönde atılmış bir adım gibi görünüyor."

 

            ALMANYA BASINI: 

            Der Tagesspiegel gazetesinde "Brüksel Operasyonu"  başlığı ile ve Thomas Seibert imzalı yazıda, ekim ayının  başında beklenen AB Komisyonu raporunda, son reformlar  için övücü sözler kullanılacağı, aynı zamanda da bunların  uygulanmasındaki yetersizlikten yakınılacağının tahmin  edildiği ifade edilerek Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın  AB Komisyonu raporu öncesinde tanıtım atağına hazırlandığı  çünkü son sözü AB Komisyonu'ndaki bürokratların değil, AB  başkentlerindeki politikacıların söyleyeceğini bildiği  belirtilmektedir. Bunlara ek olarak Türk hükümetinin  İstanbul'daki Rum Ortodoks Ruhban Okulu'nun yeniden  açılmasını gözden geçirdiği, parlamentonun Ceza Kanunu'nda  köklü bir reformu oylayacağı, Türk bilim ve işadamları ile  politikacıların önümüzdeki aylarda ülkeleri için tanıtım  yapacakları, ayrıca Türkiye'nin aynı zamanda kendi  topraklarında düzenleyeceği etkinliklerle, Doğu ile Batı  arasındaki köprü işlevini vurgulamak istediği aktarılmaktadır.

 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Profil dergisinde "Türkiye ile Görüşmeli mi?" başlığı  altında ve Michael Lingens imzalı yorumda, Samuel Huntington  ve Helmut Schmidt'in Türkiye'nin AB'ye katılımı konusunda   uyarıda bulunduğu, Jörg Haider'in ise bunu memnuniyetle  karşıladığı, Haider'in Türkiye'nin Birliğe alınmasının onu  İslamcı köktendincilikten koruyacak en iyi yol olduğu  şeklindeki argümanının karşılık Huntington'un AB'nin böyle  bir deney ile güç sınırını aşacağı yönünde endişesinin  bulunduğu ifade edilerek, "Samuel Huntington, 'Türk hükümeti  ile Türkiye'deki elit tabaka 20'li yılların sonlarından bu  yana, Türkiye'nin Avrupalılaşmasını teşvik ettiler. Kemal  Atatürk Arap harflerinin yerine Latin alfabesini kabul etti,  halifeliği kaldırdı ve Türkiye'yi modern bir Avrupa ülkesi  yapmak istedi. Bundan 70 yıl sonra bu amaca kısmen ulaşıldı.   Türklerin büyük bir çoğunluğu hala Müslüman kültürünü  muhafaza ediyor' diyor. Ama Huntington'un başarısızlığa  çok yakın bulduğu şey, aslında büyük bir başarı olarak da  tanımlanabilir: Türkiye 70 yıl içinde Müslüman bir hilafet  devleti olmaktan kurtuldu. Atatürk daha da ileri giderek,  fesi yasakladı. Bu bizim ölçülerimize göre, haçın yasaklanması  gibi bir şey. Böyle bir girişim tepkisiz gerçekleşemez. Buna  rağmen bunun siyasi sonucu, bizimkine benzeyen bir hukuk  sistemi, bizimkine benzeyen bir eğitim sistemi ve zamanla  işlevini yerine getirmeye başlayan demokratik bir sistem  oldu. Herşeyden önce de din ile devlet işleri birbirinden   ayrıldı. Avusturya'da okullarda bugün bile duvara haç  asılması zorunluluğu var. Buna karşın Türk okulları ve   üniversitelerinde başörtüsü ile ders vermek yasak. Din  ile devletin ayrılması geleneğine, bugün iktidarda bulunan  İslamcı parti de şimdiye kadar uydu. Bence Türkiye'nin AB'ye  alınmasının en önemli şartı, İslam kültüründen vazgeçmek  değil, bu ayrımın sarsılmazlığı olmalı" yorumu yapılmaktadır.

            AB'ye katılım konusunda, İrlanda Katolik kilisesinin  devlet üzerindeki yoğun nüfuzunun, devlet üzerinde nüfuzu  olmadığı sürece, Türkiye'deki İslam geleneğinden daha büyük  bir engel teşkil edebileceği ve Atatürk'ün kadın-erkek  eşitliğini 70 yıl önce sağladığı, Ankara ve İstanbul'un  görüntülerinin Viyana'ya benzediğini belirten yazar yorumunu  şu şekilde bitirmektedir: "Bugünkü Türkiye yakın geçmişe  dayanan nedenlerden bir Avrupa ulusu olmak istiyor. Bunu  halk tarafından demokratik yolla seçilen bir hükümet söylüyor.  Bu ülke ile giriş müzakerelerini Huntington'un zihniyetiyle,  halkının çoğu Allah'a inanıyor diye reddetmek, Avrupa'nın  elde ettiği en önemli başarılardan birini, yani din ile  devletin ayrılması ilkesini dikkate almamak demektir."

 

            FRANSA BASINI: 

            AFP'nin "Kıbrıs, Ankara'nın AB'ye Muhtemel Üyeliği  Konusunda Veto Hakkını Kullanmayacak" başlığı altın verdiği  haberde, AB üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı  Tasos Papadopulos'un Atina'da yaptığı açıklamada Ankara'nın  Birliğe muhtemel üyeliği konusunda Kıbrıs'ın veto hakkını  kullanmayacağını ve Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin, adanın  birleşmesi yönünde atılacak olumlu bir adım olacağını  düşündüğünü ifade ettiği yer almaktadır.

 

            KIBRIS RUM BASINI: 

            Kıbrıs Haber Ajansı'nda (KİPE) "Papadopulos: Kıbrıs,  Türkiye'nin AB'ye Üyelik Sürecini Veto Etmek İstemiyor"  başlığı altındaki haberde, Tasos Papadopulos'un, Kıbrıs'ın,   Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecini veto etmek istemediğini  belirttiği, ancak Türkiye'nin, Avrupa kanunları ve tüzükleri   temelinde davranmayı kabul eden, Kıbrıs'ta taksim eğilimlerini  destekleyen bir politika ve taktik izlemeyen, AB'ye üye adayı   bir ülke olmasını istediğini söylediği yer almaktadır.

            Haravgi gazetesinde "Niye Rahatsız Oluyor?" başlığı  altında yer alan yorumda, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti'nin  Kıbrıs'ın, Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerine başlama  tarihi elde etmesini veto etmeyeceğini, ancak uluslararası   hukukun küçümsenmesi ve yasallığın devam etmesi konusundaki   çabalarında pasif kalmayacağını vurguladığı ifade edilmekte  ve Türkiye Dışişleri Bakanı'nın, AB'nin Kıbrıs sorununa  ilişkin tutumundan rahatsız olduğu belirtilerek, bunun da   Türkiye'ye, Kıbrıs Cumhuriyeti ile gümrük birliği anlaşması  imzalaması için baskı yapılması ve Türkiye'nin, Kıbrıs  Cumhuriyeti'ni tanıması gerekeceğinden kaynaklandığı  vurgulanmaktadır. 

            "AB içindeki bazı kişilerin Türkiye'ye söz verdikleri   kesindir. Ancak kişilerin üstünde olan AB'deki bazı yasa ve   kanunların da olduğu kesindir. Türkiye, uluslararası hukuku   ve birleşik bir vatanda, barış içinde yaşaması engellenen   bir halkın insan haklarını sonsuza dek ihlal etmeye devam  edemez" yorumu yapılmaktadır.

            Fileleftheros gazetesinde "Papadopulos: Mecbur Kalmazsak  Veto Kullanmayacağız" başlığı altında yer alan haberde,  Cumhurbaşkanı Tasos Papadopulos'un "Kıbrıs, Türkiye'nin AB  üyelik perspektifine veto koymayı arzulamıyor. Ancak AB  müktesebatına uymayı kabul edecek ve Kıbrıs'ta ayırımı  ebedileştirecek politika ve taktiği kullanmayacak bir  Türkiye'nin AB adaylığını arzuluyoruz. Türkiye tarafından  böyle bir politikanın ileri götürülmesini pasif olarak  izlememizi ve Türkiye'nin AB perspektifiyle Kıbrıs sorununun  çözümü arasında bağlantı kurmayacağımızı hiç kimse beklemesin" açıklamasını yaptığı ve ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın   Yunan hükümetinden, Rum tarafının Türkiye'ye AB müzakere   tarihi verilmesine veto uygulamasını önlemesini istemek  için Atina'ya gideceği konusundaki haberleri yorumlarken de  "Türkiye müzakere tarihi alırsa bu olumlu bir unsurdur ve  Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulunmasına yardımcı  olacaktır. Türkiye'nin  Kıbrıs sorununa karşı politikasının  ne olacağını şimdiden kestiremeyeceğimiz için önceden taahhüt  altına girmek doğru olmadığı gibi akılcı da değildir"  şeklinde konuştuğu aktarılmaktadır.

 

            YUNANİSTAN BASINI:  

            Elefterotipia gazetesinde "Tasos, Türkiye Aleyhinde  Veto ile Oynuyor" başlığı altında, Fanos Konstantinidis  imzalı haber-yorumda, Cumhurbaşkanı Papadopulos'un Kıbrıs'ın  Türkiye-AB üyelik müzakerelerinin başlamasını veto etmek  istemediğini, ancak Türkiye Kıbrıs konusunda bölücü  politikasını sürdürdükçe sessiz kalamayacağını, Türkiye'nin  AB tarafından konulan şartlara ve tüzüklere uyum sağlamaya  yönelik düzenlemeleri gerçekleştirmesi durumunda Kıbrıs'ın  veto hakkını kullanmak niyetinde olmadığını söylediği  belirtilmektedir.

            To Vima gazetesinde "Türk-Yunan İlişkileri Colin Powell'in Gündeminde" başlığı altında, V. Hiotis imzalı haber-yorumda,  ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın Atina'ya yapacağı  ziyarette yapacağı görüşmelerde, Türkiye'nin AB yönelimi,  Yunanistan'ın BM Güvenlik Konseyi'ne adaylığı ve Kıbrıs  sorununun çözümlenmesi amacıyla yeni bir sürecin başlama  olasılığının var olup olmayacağı konularının ele alınacağı  ifade edilerek, ABD Dışişleri Bakanı'nın, Kıbrıs sorununun  çözümlenmesi amacıyla yeni bir fırsattan yana tavır aldığı  ve böylece Türkiye'nin AB yönelimi ile Kıbrıslı Türklere  ekonomik yardım yapılması konularının gündeme gelmesini  garantilediği, öte yandan, Yunan hükümetinin bir kez daha  Türkiye'nin AB üyeliğini desteklediğini dile getireceği ve  nisan ayından bu yana Kıbrıs meselesinde koşulların değiştiği gerekçesiyle, Kıbrıs konusunda yeni bir inisiyatif alması  yolunda ABD'nin BM'yi cesaretlendirmesini talep edeceği  belirtilmektedir.

            Cumhurbaşkanı Tasos Papadopulos'un Atina'da bulunmasının  tesadüf olmadığı, böylece ABD Dışişleri Bakanı'nın Yunanlı  yetkililerle temasları sırasında Kıbrıs hükümetinin  politikasının da gündeme geleceği ayrıca Başbakan Karamanlis'in  cumartesi günü AB Dönem Başkanı Hollanda Başbakanı ile yapacağı  görüşmenin başlıca gündem maddesinin Türkiye'nin AB'ye yönelimi  olacağı belirtilerek, Hollandalı Başbakan'ın, ekim ayında AB  Komisyonu tarafından açıklanacak olan Türkiye raporunun,  ülkenin demokratikleşme yönünde ilerlemeler kaydetmesi ve  reformların hız kazanması önkoşuluyla, olumlu olacağına kesin  gözüyle bakıldığını, Yunan hükümetine bildirdiği vurgulanmaktadır.

            Kathimerini gazetesinin İngilizce nüshasında "Avrupa  İlerlemeye Mecbur; Benim Umudum Bu İlerlemenin Ortaklaşa  Olması" başlığı altında ve Ritsa Masoura ve Eleni  Triantafyllidi imzalarıyla yer alan yazıda, Avrupa Birliği'nin  taslak anayasası üzerinde çalışan eski Fransa Cumhurbaşkanı  Valery Giscard d'Estaing'in Kathimerini gazetesine yaptığı  açıklamalar aktarılmaktadır. Soru-cevap şeklindeki açıklamanın  Türkiye ile ilgili kısmı şöyledir: 

            SORU: Avrupa'nın sınırları en sonunda nereye ulaşacak   ve Türkiye konusu ne olacak? Ankara'ya çok istediği üyelik   müzakerelerine başlama tarihi verilecek mi?                 

            D'ESTAING: Türkiye olayında asıl soru tarih değil, ancak  Helsinki'de karar verdiğimiz üzere bazı ilkelere, özellikle  insan hakları konusundakilere saygı göstermek gibi aday  ülkelerin yerine getirmesi gereken koşullar. Bu ilkelere  saygı gösterilmediği zaman, müzakere edemeyiz. Ama bunlar  yerine getirilse bile başka bir soru ortaya çıkıyor: Ortak  çıkara en iyi ne hizmet eder? Bir "ayrıcalıklı ortaklık" mı   yoksa Birliğe üyelik mi? Türkiye'nin katılımı önemli  engellerle karşılaşacak. İlk önce katılmak isteyen ilk  Avrupalı olmayan ülke olduğu için. Rusya, Ukrayna ya da Fas  gibi daha yakın olan diğer ülkeler var. Ayrıca, anayasa  taslağını hazırlarken karşı karşıya kaldığımız zorluklardan  biri, daha küçük ülkelerin daha büyüklerce gölgede bırakılma  korkularıydı. O nedenle, demografiyi hesaba kattığımızda,  eğer Türkiye 90 milyon insanıyla katılırsa Avrupa'daki en  çok nüfuslu ülke olacak. Bu göz önüne alındığında, anayasaya  göre karar alma sürecine katılım nüfusa dayanıyor. Sistemde  karar alma sürecinde en büyük güce sahip olan en büyük ülke  Avrupa dışından bir ülke olacak. Dolayısıyla, tepkiler  olacaktır. Fransa ve Almanya'ya komşu olan küçük ülkelerin  bir gün Avrupa Parlamentosu'ndaki en güçlü grubun Türk  olabileceği düşüncesinden endişe etmemeleri bizi hayrete  düşürüyor. Tüm bunların yanı sıra başka bir şey daha var:  Ne ben ne de başkası Türklerin kendilerinin, yani halkın  üyelik hakkında ne düşündüğünü biliyor. Yaşam standartları,  genişleyen Birlik içindeki ortalamanın yüzde 20'sine tekabül  ediyor. Kısa bir süre önce üye olan ülkelerin yaşam standartları  ise yüzde 40'a denk. Bu, Türkiye'nin intibakının büyük bir  değişiklik yaratacağı anlamına geliyor. Ayrıca Birliğin  kalanının Türkiye'nin "dört özgürlük"ten -işgücünün, malların,  paranın ve hizmetin serbest dolaşımı- yararlanmasına izin  verip vermeyeceğini de merak ediyorum. Yani, kendimize Türkiye  ve AB arasındaki en iyi ilişki şeklinin ne olacağını sormamız  iyi bir fikir olacaktır. Belki de en büyük nüfusla ve  ortalamanın altındaki bir ekonomik performansla Avrupa'nın  dışındaki bir ülke için -özellikle benimsenmiş- bir formül  olabilir bu. Dahası Türklere genelde yaptığımız gibi yalan  söylememeliyiz. Tutmaya hazır olmadığımız sözler verdik.   Türkiye'ye yapılan asıl teklif Ortak Pazar'a katılması idi.   Ancak daha sonra 1990'larda siyasi yapıyı, siyasi birleşmeyi   Avrupalılar için bir sorun haline getirmeye başladık.  O zaman çözüm olarak ne kaldı? Belki Akdeniz'de BM gibi bir   tür bölgesel örgütlenme. Bu bizi, büyük tartışmaya neden   olan entegrasyon konusuna geri götürür. Siyasi bütünleşmeyi  isteyen ülkeler bunu kendi kendilerine yapacaklar. 

            SORU: Referandumdan birkaç ay ve Türk işgalinden  30 yıl sonra Kıbrıs'ın geleceği nedir? 

            D'ESTAING: Buna cevap verecek konumda değilim.  Referandumun Kıbrıs'taki sonuçlarını ve Kıbrıslı  Rumların tepkisini gayet iyi anlıyorum. Onlar için  adanın bir bölümünü terketmeyi kabul etmek mümkün  değildi. Çözümünün Türkiye ile ilişkilere bağlı  olduğuna inanıyorum.  

 
 
ESKİ SAYILAR