01.09.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

        

            ANKARA, 01/09(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  31 Ağustos 2004 tarihinde yayımlanan, Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            AP'de (31/08) "İngiltere Dışişleri Bakanı: AB Türkiye  İle Üyelik Müzakerelerine Başlamalı" başlığı altında verilen  haberde, İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw'un Prag'da Çek diplomatların yıllık toplantısında yaptığı konuşmada, AB'nin,  "liberal demokrasinin evrensel değerlerini, insan haklarını  ve hoşgörüyü" desteklemek için Türkiye ile üyelik  müzakerelerine başlaması gerektiğini söylediği, AB'nin  çoğunluğu Müslüman olan büyük bir ülkeyi absorbe  edemeyeceğinden korktukları için Fransız ve Alman  muhafazakârların, Türkiye'nin AB üyeliği fikrine karşı  çıktıkları, bunun yerine, "imtiyazlı ortaklık" önerdikleri   yer almaktadır.

 

            ALMANYA BASINI: 

            Süddeutsche Zeitung'da (30/08) "Hor Görülen Gelin"  başlığı altında ve Ralf Berhorst imzasıyla yer alan yazıda,   aralık ayında AB hükümet başkanlarının Türkiye ile katılım  müzakerelerinin başlatılıp başlatılmayacağına karar  verecekleri, kararın "evet" olması durumunda 40 yıl önce  başlayan gelişmelerin kendi içinde mantıklı bir sona  ulaşacağı, ancak eleştirmenlerin 40 yıl önceki Ortaklık  Anlaşmasının soğuk savaşın döneminde yapıldığına ve  Türkiye'nin gelecekte 90 milyona çıkacak nüfusuyla AB'ye  ölüm darbesi vurabileceğine dikkat çektikleri Türkiye'nin   başka bir "kültür çevresine" ait olduğunu inandırıcı kılmak   için de, modası geçmiş gelenek kırıntılarına sarılmaya  çalıştıkları, bunların da Türkiye tarafından incinmiş bir  tepkiyle karşılandığı belirtilmektedir. Eski Dışişleri  Bakanı ve şimdiki AB Uyum Komisyonu Başkanı Yaşar Yakış'ın,  Neuhardenberg Şatosu Vakfı'nın konferansında, hor görülen  bir gelinlik kızın hayal kırıklığına uğramış babası gibi,  ülkesi için destek aradığı ifade edilerek, şüphecilerin,  üyeliğin otomatikman gerçekleşmesine karşı oldukları,   Wolfgang Schaeuble'nin, siyasi birleşim projesini belirgin  bir şekilde tehlikeye sokabilecek "aşırı genişleme" konusunda  uyarıda bulunduğu, coğrafi gerekçenin tüm gerekçeler arasında  ise en yüzeysel olanı olmasına karşın, jeopolitiğe  dönüştürüldüğünde ağırlık kazandığı ifade edilerek, Yaşar  Yakış'ın AB'nin bu kriz bölgesinde Türk askeri gücünden  destek alarak daha kolay "etkili" olabileceği gerekçesinin   cezbedici olmadığı vurgulanmaktadır. Yazının devamında şöyle denilmektedir: "Ordu, 1923 yılında Cumhuriyet'in kurulmasından  bu yana içeride, Kemalizm'in kalbi olan laikliğin garantörüydü. Eleştirmenler, ülkenin çağdaşlık kimliği olarak görülen  laikliğin otoriteyle getirildiği itirazında bulunuyorlar.  Wolfgang Schaeuble, Türk laikliğinin güçlü bir milliyetçilik  kimliği pahasına elde edildiğini söylüyor. Oysa Schaeuble'ye  göre, Avrupa projesinin çekirdeği, tam da ulus devletçi  egemenlikten feragat edilmekle oluştu. Schaeuble, Türkiye'nin  devletin egemenliğinden vazgeçmesi halinde bile, din ile  devletin birbirinden ayrılığını da devam ettirebileceğinden  kuşkulu. Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin tartışmalarda,  tarihe bakış kaçınılmaz gözüküyor. Neuhardenberg'de de,   Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa kıtasıyla bağlantıları   oldukça kapsamlı bir şekilde tanımlandı. Şüpheciler alçak  gönüllülükte, -AB'nin sadece bir Hristiyan klübü olduğu  suçlamasını etkisiz kılmak için- İslam'ın Batı için önemini  teslim ettiler. Bu arada tarihi farklılıkların, Türkiye'ye  karşı yaygın önyargı besleyen AB vatandaşlarına ulaşması pek  mümkün görünmüyor. Bu durumda başarılanların net bir listesini  çıkarmak daha faydalı olacak. Azınlık ve insan hakları  reformları gerçekten uygulanacak mı, yoksa memurlar tarafından  sabote mi edilecek? İşkenceye karşı hukuk mücadelesi ne denli  başarılı? Askerin siyasi etkisi ne durumda? Ve son olarak da;  Ekonomik gücü Romanya'nın gerisindeki ülkenin ekonomi  potansiyeli ne durumda? Neuhardenberg'de bu sorulara ilişkin  fazla bilgi edinmek mümkün olmadı. Muhtemelen, katılım  müzakerelerinin başlatılması, Türkiye'deki reformcu güçler  açısından önemli bir sinyal olacağı için, solcu Politolog  Orhan Silier gibi katılımcılar bile, kendi hükümetleri  hakkında eleştiriden kaçındılar. Bu arada AB'ye kuşkuyla  bakan Türkler, geleceğe ilişkin senaryoyu bildiklerine  inanıyorlar. Onlara göre, Türkiye, müzakereler sürecinde  tarım destekleri ve diğer üyelik haklarından zorla feragat  edinceye kadar oyalanacak ve sonunda kendiliğinden geri  çekilmekten başka çaresi kalmayacak. Neticede geriye,  Wolfgang Schaeuble'nin bile nasıl hayat verilebileceği  konusunda somut bir şey söyleyemediği 'ayrıcalıklı ortaklık'   uzlaşısı kalacak. Peki sonra? Müzakerelerin kesilmesi ya da  çok daha vahim olan, müzakere edilip tamamlanan üyelik  anlaşmasının AB ülkelerinin parlamentolarında onaylanmaması,  muhtemelen Türkiye'de İslamcılığı daha da güçlendirecektir.  Ancak, AB Parlamentosu'na uzun süre başkanlık eden üye Klaus   Haensch, köktendinciliğin artmasının 'şantaj aracı' olarak  kullanılmasına karşı çıkıyor. Haensch'e göre, Türkiye  demokrasi ve insan hakları konusunda kendi istediği için  çaba harcamalı, bunu sadece AB üyeliği perspektifi nedeniyle  yapmamalı. Türkiye'nin üyeliğinin İslamcı teröre karşı  mücadelede faydalı olabileceği düşüncesini, 'entegrasyon  politikası konusunda hata' olarak niteleyen Haensch,  Türkiye'nin bir AB üyesi olarak artık Arap dünyasına uzanan  bir 'köprü' olmayacağını, aksine Avrupa'nın tarafını  tutacağını söylüyor. Duruma bakıldığında, aralıktaki AB  zirvesinden hem Avrupa hem de Türkiye açısından aynı ölçüde  tatmin etmeyen bir karar çıkması ihtimal dışı değil: Klaus   Haensch'in tahmini, bir 'kaçamak evet' çıkacağı yönünde."

            Merkur gazetesinde (28/08) "Gözü Kapalı Tehlikeye mi  Giriliyor" başlığı altında ve Ernst Hebeker imzalı yazıda,  AB Komisyonu'nun beş hafta sonra Türkiye ile üyelik  müzakerelerinin başlayıp başlamayacağına karar vereceği,   Almanya, Fransa, Büyük Britanya ve İtalya gibi büyük AB  ülkelerinin müzakerelerin başlamasına bir engel görmedikleri  belirtilerek, AB'nin, sınırlarının Asya'ya kadar genişleyeceği  ve Türkiye'nin nüfusu ile çekirdek Avrupa'nın gittikçe küçülen  ülkeleri karşısında bir dev olacağı ancak Türkiye ile genişlemiş  olan bir Avrupa'nın siyasi açıdan güçleneceği vurgulanmaktadır.

 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Der Standard gazetesinde (31/08) "Köktendincilerin Zaferi  Olurdu" başlığı altında ve Thomas Mayer imzalı yazıda, "Avrupa  Birliği devlet ve hükümet başkanlarının yıl sonunda, AB  Komisyonu'nun olumlu tavsiyelerine rağmen, Türkiye ile giriş müzakerelerini bloke etmeleri halinde, bu güneydoğu Avrupa  bölgesinde siyasi açıdan trajik neticelere yol açabilir. 'Bu  durumda yönetimi, askeri bir diktatörlük ya da köktendinci  bir hükümet ele geçirebilir. Bu olasılıkların hiçbiri ne  Türkiye, ne de Avrupa için hayırlı olur.' Türkiye'nin eski  Başbakanı Mesut Yılmaz Standard gazetesinin kendisiyle  pazartesi günü Alpbach'ta yaptığı röportajda, işte böyle  kötümser bir tablo çizdi." denilerek Mesut Yılmaz'ın  müzakerelerin gerçekleşmemesi durumunda Avrupa yanlısı  güçlerin öne sürebilecekleri argümanlarının kalmayacağını,   Avrupa karşıtı güçlerin baskın çıkacağını ve bunun da   köktendincilerin zaferi olabileceğini, Avrupa'daki muhafazakâr politikacıların ekonomik ya da coğrafi nedenlerden dolayı değil,  bir nevi haçlı zihniyeti ile Birliğin "Hristiyan kulübü"  niteliğini muhafaza etmek için, Türkiye ile müzakereleri  sabote ettiklerini söylediği belirtilmektedir. Mesut Yılmaz'ın  AB seçimlerinde Avusturya'daki tüm partilerin Türkiye'nin AB'ye  katılımına karşı olmalarını "anlamakta zorluk çektiğini",  Başbakan Wolfgang Schüssel'den "dışişleri bakanı iken  Helsinki'de onayladığı görüşü kamuoyunda da savunmasını  beklediğini" ve politikacıların popülizm peşinde koşmak  yerine, halkı evrensel sonuçlar konusunda bilgilendirmeleri  gerektiğini ifade ettiği yer almaktadır.

            Die Presse gazetesinde (31/08) "Yılmaz: AB'ye Katılım  Demokrasiyi Sağlamlaştıracak" başlığı altında, Anneliese  Rohrer imzalı yazının Türkiye ile bölümünde şöyle  denilmektedir: "'AB'ye katılım Türkiye için hayati önem  taşıyor. Böylece demokrasimizi sağlamlaştırmak istiyoruz.'  Bu sözleri söyleyen Türkiye'nin eski Başbakanı Mesut Yılmaz,  Alpbach'daki siyasi görüşmelerde, Türkiye'nin neden AB'nin  kapılarını zorladığı konusunda şüpheye yer bırakmadı. Bugün  yargı, ordu, gençlik ve kamuoyunun, laikliğin bekçileri  olduğunu belirten Yılmaz, laikliğin kesinlikle tehlikede  olmadığını söyledi. 'Hiçbir siyasi güç Türkiye'yi İslamcı  ve kökten dinci bir devlete dönüştüremez' şeklinde konuşan  Yılmaz, AB'ye üyeliğin getireceği maddi avantajların ön  planda olmadığını ve bunun bundan on yıl öncesine kıyasla  çekiciliğini kaybettiğini savundu. Yılmaz'ın AB açısından  öne sürdüğü avantajlar, Alpbach'da kısmen şüpheyle karşılandı:  Yılmaz Türkiye'nin AB'yi çok kültürlü olmasını sağlayacağını,  AB kimliğinin yeniden tanımlanmasına yol açacağını ve dinlerin  barışçı bir şekilde yan yana var olabilmelerini güvence altına   alacağını, İslam dünyasındaki diğer ülkelere, Batı ile   ihtilafın zorunlu olmadığı sinyalini vereceğini söyledi,   ayrıca İslam ile Hristiyanlık arasındaki sınırın böylece   kaybolacağını vurgulayarak, buna karşın Türkiye'nin   dışlanmasının ihtilafları derinleştireceğini ifade etti.  Laikliğin, bugün Türkiye'de kısmen bazı Avrupa ülkelerinden  daha güçlü olduğunu ve aydınlanmanın bazı Doğu Avrupa  ülkelerinde de çok belirgin olmadığını belirten Yılmaz,  Türkiye ve Müslümanların AB içinde dinamit anlamına geldiği  görüşünün tehlikeli olduğunu söyledi. Yılmaz'ın beyanları  tartışmasız kabul edilmedi. Örneğin ordunun Türkiye'deki  demokrasiye bekçilik etmesi gerektiği ifadesi Yeşillerin  Parlamenteri Ulrike Lunacek'i, dinlerin vurgulanması ise  diğer tartışmacıları rahatsız etti. Yılmaz, AB'nin Türkiye'nin  katılımını 2014'ten sonra mali açıdan kaldırıp kaldıramayacağı  sorusuna, bunun AB'nin sorunu olduğunu, Brüksel'in yükünün  yalnız belli bir oranda artacağını söyleyerek karşılık verdi."

 

            FRANSA BASINI: 

            AFP'de (31/08) "Türkiye'nin AB'ye Üyeliği... Belçika'nın  Tavrı Komisyon'un Görüşünden Yana Olacak" başlığı altında  verilen haberde, Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt'ın Avrupa  Komisyonu'nun raporunda, Ankara'nın üyelik kriterlerini yerine  getirdiği kanısına vardığı takdirde, Belçika'nın, Türkiye ile  üyelik müzakerelerine başlanmasını arzu ettiğini açıkladığı,  Türkiye'nin diğer aday ülkelerin tabi olduğu kriterleri yerine  getirmek zorunda olduğu ifade eden Başbakan'ın sözlerini  "müzakereleri başlatma kararı, bir başka yönüyle de, Kilise   ile Devlet ayrımının uygulandığı Avrupa Birliği'nin ılımlı   Müslüman bir ülkeye de açık olduğunu kanıtlayacaktır" şeklinde  tamamladığı aktarılmaktadır.

            AFP'nin (31/08) "Verheugen: AB, Türkiye ile Müzakerelere  Başlatmaya Karar Verdiği Takdirde Beklememeli" başlıklı  haberinde, Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu önünde  yaptığı konuşmada Verheugen'in, Avrupalı yöneticilerin,  Türkiye'nin AB'ye üyelik kriterlerine uyduğunu resmi olarak  tespit ettiklerinde, Ankara ile "süresiz" müzakerelere başlama  taahhüdünde bulunduklarını hatırlattığı ve "süresiz" ifadesinin,  25'lerin yeşil ışığının ardından, üyelik müzakerelerine teknik   açıdan hazırlanabilmesi için Avrupa Komisyonu'na yalnızca   birazcık zaman, dört ila altı ay, bırakılması gerektiği   anlamına geldiğini belirttiği böylece geçen hafta bir danışma  kurumu tarafından AB Hollanda Dönem Başkanlığı'na konu ile  ilgili sunulan bir rapora ters düştüğü ifade edilmektedir.  Verheugen'in, AB'ye aday "hiçbir ülkenin", Avrupa kurumları   bünyesinden "bu derece uzun tartışmalara konu olmadığını"  söylediği ve "Avrupa Konseyi'ni hafiflikle suçlamak temelsiz   bir durumdur" dediği belirtilmektedir.

 

            YUNANİSTAN BASINI:  

            Ethnos gazetesinin pazar eki İkones dergisinde (29/08)  "Zeybek Havaları ve Sağdıçlıklar" başlığı altında, Yorgo  Harvalias imzalı yorumda, "Türk-Yunan dostluğu var mı?  Önümüzdeki aylarda gerçek ikili ilişkilerin etkilenmesi  olasıdır." denilerek, Kıbrıs konusu hâlâ askıda iken ve  ihlaller devam ederken Karamanlis Hükümeti'nin neye  dayanarak Türkiye'nin adaylığını destekleyeceği sorulmakta  ve bunun bir güçsüzlük belirtisi olarak göründüğü ileri  sürülmektedir. Türkiye'nin desteklenmesinin dikkatleri  başka yöne çekmek amacıyla başlatıldığına böylece  Avrupalıların sürekli olarak kendi itirazlarını "Türk  düşmanı" Yunanlı politikacılara yüklemelerine son  verildiğine dikkat çekilen yorumda, Türkiye'nin AB'den  beklediğini aldığı takdirde Ege'de tahriklere başlarsa  Yunanistan'ın Avrupalılara derdini anlatmasının kolay  olmayacağı belirtilmektedir. "Her şey Atina ile Lefkoşa'nın  aralık ayında Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyeceğini  gösteriyor. Oysa çoğu Avrupa ülkesi, Türkiye'nin AB  üyeliğine soğuk bakmaktadır. Aralıkta Türkiye'nin hayal  kırıklığına uğraması durumunda nasıl tepki göstereceği  başka bir konudur ve en azından bizler, Ege'nin karşı  kıyısındaki kardeşlerimiz için mücadele verdiğimizi  söyleyebileceğiz." yorumu yapılmaktadır.

            To Vima gazetesinde (31/08) "Barroso, Karamanlis'e  Kıbrıs Konusunda Yeni İnisiyatifin Alınacağı Vaadinde  Bulundu" başlığı altında yer alan haber-yorumda, Yunanistan  Başbakanı Karamanlis ile AB Komisyonu Başkanı Manuel Durao  Barroso arasında yapılan görüşmede Türkiye'ye üyelik  müzakereleri için tarih verilmesi konusun ele alındığı,  Barroso'nun Türkiye'de reform sürecinin devam etmesi,  ülkenin AB'ye yakınlaşması yolunda atılan adımlarda  ilerlemelerin  kaydedilmesi şartıyla, AB ile Türkiye  arasında üyelik müzakerelerin başlaması önerisinin yer  alacağı yolunda Yunan Hükümeti'nin edindiği bilgileri  teyit ettiği, Başbakan Karamanlis'in de Barroso'ya   Türkiye'nin dostluk ve iyi komşuluk ilkelerine saygı   gösterdiği ve Kıbrıs sorununa her iki taraftan kabul   görebilecek bir çözümün bulunması yolunda çaba sarf  ettiği  sürece, Yunanistan ve Kıbrıs'ın Türkiye'nin AB  yönelimini destekleyeceğini söylediği aktarılmaktadır.  Yunanistan Başbakanı Karamanlis'in Yunan tezlerini   hatırlattığı ve Annan Planı'nda bazı maddelerin değişmesi   amacıyla Kıbrıs meselesinde yeni bir inisiyatifin alınması   gerektiğini söylediği, Barroso'nun de Karamanlis'e 2005   yılında bu konuda kendisinin de girişimlerde bulunacağı   vaadinde bulunduğu belirtilmektedir.

 

 

                 

  

 
 
ESKİ SAYILAR