ANKARA, 07/09(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 06 Eylül 2004 tarihinde yayımlanan,
Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara
değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin (06/09) "Bağımsız
Komisyon: Avrupa ve Ankara, Türkiye'nin Üyelik Girişimini Gölgeleyen
Yanlış Anlamaları Gidermeye Çalışmalıdır" başlığı ve Robert
Wielaard imzasıyla yer verdiği haberde, Eski Avrupalı yetkililerin,
çeşitli AB ülkelerinde rahatsızlık yaratabileceğini düşündükleri halde,
Türkiye ile üyelik görüşmelerinin, Brüksel'in bu yılın sonunda yeşil
ışık yakması halinde derhal başlatılmasını salık verdikleri ifade
edilmektedir. Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari öncülüğündeki
komisyonca, Türkiye'nin AB üyeliğiyle ilgili büyük ölçüde iyimser bir
değerlendirme raporunun açıklandığı bildirilen haberde, giriş sürecinin
pürüzsüz işlemesi adına AB hükümetleri ve Ankara'nın, Türkiye'nin
bedavacılık yapacağı, yoksulluk dalgası yayacağı, eğitimsiz Türklerin
iş ve daha iyi bir gelecek arayışıyla batıya akın edeceği gibi kabus
senaryolarını defetmeye çağrıldığı raporda, Türkiye'nin katılımının,
öngörülen reformların kesintisiz sürdürülmesi halinde pek çoklarının
sandığından çok daha az sancılı bir süreç olacağının ifade edildiği
kaydedilmektedir.
ALMANYA BASINI:
Die Welt gazetesinin (06/09)
"Verilen Söz Yerine Getirilmelidir" başlığı altında Finlandiya eski
Cumhurbaşkanı ve şu anki Bağımsız Türkiye Komisyonu Başkanı Martti
Ahtisaari ile Komisyon'un Raportörü Albert Rohan imzalarıyla yayımlanan
yorumda, Türkiye'nin 40 yıldan fazla bir süre önce Avrupa Ekonomik
Topluluğu'na ortak üye olmak için başvuruda bulunduğu ve bugüne dek
gerçekleştirdiği reformlar hatırlatılmakta, "AB'nin, üyelik
kriterlerinin yerine getirildiğine kanaat etmesi durumunda, katılım
müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin kararın 2005 yılının başında
alınması gerekir" denilmektedir. Avrupa'nın birçok kesiminde
Türkiye'nin üyeliğine kuşkuyla bakıldığı, bunun nedenlerini ülkenin
büyüklüğü, sınırlı ekonomik gücü, göç korkusu ve öncelikle de kültürel
ve toplumsal farklılıkların oluşturduğu ifade edilen yorumda, "Bu
unsurlardan bazılarının ciddi meydan okumalar anlamına geldiği inkar
edilemez. Ancak çoğu zaman abartılan bu nedenler aşılamaz değildir."
denilmekte ve şu ifadelere yer verilmektedir: Birçok insan, Türkiye'nin
Hristiyan gelenek ve kültüre sahip bir Avrupa toplumuna uymadığı
hissini taşımaktadır. Ayrıca İslamcıların Türkiye'yi köktendinci bir
devlete dönüştürebileceklerinden korkulmaktadır. Böylesi bir gelişme
Türkiye'de derin bir şekilde kök salmış olan laiklik nedeniyle olası
değilse de, tamamen ihtimal dışı da değildir. Ancak bu durum, radikal
grupların demokratik süreci kötüye kullanabilecekleri herhangi bir
demokrasi için de geçerlidir. Bu tür komplikasyonlara karşı en iyi
koruma, Türkiye'deki demokratik sistemin güçlendirilmesidir. Bunu
gerçekleştirmek, bu ülkenin benzer demokratik ülkeler bloğuna sağlam
bir şekilde demir atmasıyla mümkündür. AB, kapalı bir "Hristiyan
Kulübü" mü, yoksa gücünü kültürel ve dinsel çeşitlilikten alan açık bir
toplum mu olmak istediğine karar vermelidir. Türkiye'nin Birliğe
katılımı, İslam dünyasının çok net bir şekilde duyacağı inandırıcı bir
cevap olacaktır.Türkiye'nin AB'ye katılımına karşı ileri sürülen
gerekçeler sürekli olarak çürütülmeye çalışılırken, katılımın
sağlayacağı avantajlar çoğu zaman dile getirilmemektedir. Ülkenin,
Avrupa'nın güvenliği açısından çok önemli bölgeler olan Balkanlar,
Güney Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu arasındaki eşsiz jeopolitik
konumu da buna dahildir. Türkiye enerji temininde önemli bir transit
ülkedir. Türkiye büyük askeri yetenekleri, genç ve dinamik işgücüyle
büyük bir ekonomik potansiyele sahiptir. Türkiye'nin AB'ye üyeliği, hem
fırsatlar, hem de meydan okumalar anlamına gelmektedir. Ancak
toplamında, avantajları risklerinden çok daha fazladır.
Financial Times Deutschland
gazetesinin (06/09) "AB'yi Müslümanlaşma Tehdit Ediyor" başlığı altında
yayımlanan haberde şöyle denilmektedir: "AB'nin görevi sona erecek olan
AB iç pazarından sorumlu Hollandalı Komiseri Frist Bolkenstein,
Avrupa'da bir Müslümanlaşma sürecini hesaba katıyor. Bolkenstein'ın
bugün Leyden'de yapacağı konuşma öncesinde dağıtılan konuşma metninde,
bu gelişmeye, güneyden gelecek yoğun göçün neden olacağı belirtiliyor.
'Avrupa halkı yaşlanıp azalıyor, buna karşılık Amerikalıların sayısı
artıyor.' ifadesinin yer aldığı metinde şöyle deniliyor: 'Şu anki
eğilimden sadece şu sonuç çıkarılabilir, o da; ABD'nin tek süper güç
olarak kalacağı, Çin'in ekonomik bir dev olacağı, Avrupa'nın ise
Müslümanlaşacağıdır.' Hollandalı sağ liberal siyasetçiye göre, ayrıca,
Türkiye'nin AB'ye alınması, daha sonra Ukrayna ve Beyaz Rusya'nın
alınmasını da kaçınılmaz kılacak."
AVUSTURYA BASINI:
Der Standard gazetesinin
(06/09) "Türkiye'nin Katılımını Da Teşvik Ediyoruz" başlığı altında
yayımlanan, Nadja Hahn'ın Yunanistan Ekonomi ve Maliye Bakanı Georgius
Alogoskoufis ile yaptığı, olimpiyatların ekonomik neticeleri
konusundaki mülakatın Türkiye ile ilgili bölümünde şöyle
denilmektedir:
"SORU: Yunanistan
Balkanlar'da nasıl bir rol oynuyor?
ALOGOSKOUFİS: Son 25 yılda
AB içinde izole olmuş durumdaydık. Şimdi bundan sonraki genişleme
turunun merkez noktasında bulunuyoruz. Türkiye de dahil olmak üzere
yeni adayların AB'ye katılımlarını teşvik ediyoruz. Uluslararası
alanda yatırımcılar kazanmalarına, yeni pazarların gelişmesine ve
bölgedeki istikrarın sağlamlaşmasına yardımcı olmak istiyoruz."
Die Presse gazetesinin
(04/09) hafta sonu sayısında, "İçinde, Etrafında ve Yanında" başlığı
altında İngiliz tarihçi ve gazeteci Timothy Garton Ash'ın "Özgür Dünya,
Avrupa, Amerika ve Kriz Şansı" adlı kitabından alınan bir yazıya yer
verilmektedir. Yazının Türkiye ile ilgili bölümünde şu ifadeler yer
almaktadır: "Önümüzdeki 20 yıl içinde Balkan devletlerinin yanı sıra
Türkiye'ye de AB'ye katılması teklif edilmelidir, ancak Orta Doğu'daki
diğer ülkelere ya da örneğin Fas gibi komşu Kuzey Afrika ülkelerine
böyle bir teklif yapılmamalıdır. Ayrıca Ukrayna, Beyaz Rusya ve
Moldavya'yı Birliğe alıp Rusya ve Kafkas cumhuriyetlerini dışarıda
bırakmak gerekir.Bu hassas sınırlama eski kültür ve din tarihine değil,
güncel politika ile yakın tarihe dayanıyor. Şimdiye kadar Birliğe
katılmak isteyen ülkelerin, Fas haricinde, başvuruları bile, Avrupa
ülkesi olmadıkları öne sürülerek kabul edilmedi. Hangi tarihi nedene
dayanarak? Doğrusu Türkiye'nin bir Avrupa ülkesi olduğunu, ama Fas,
hele de Rusya'nın Avrupa ülkeleri olmadığını, tarihçilerden oluşan bir
yüksek mahkeme önünde savunmak durumunda kalmak istemezdim.
Konstantinopol ve Bizans'ın 1453 öncesinden kaynaklanan tüm haklı
nedenlerine rağmen, Türkiye'nin Birliğe alınmasıyla, antik çağın
coğrafyacıları tarafından çizilmiş olan ve 15-17. yüzyıllarda
Avrupa'nın kimliği açısından önemli bir rol oynayan en eski
sınırlardan biri kesinlikle aşılmış olacaktır. Tamamen yeni bir
başlangıç yapılmak istenirse, hem Rusya hem de Türkiye ile, tam üyelik
ihtimalini içermeyen özel ortaklıklar kurulabilir. Gerçi Avrupa tam bu
iki ülkenin sınırında sona ermiyor ama Avrupa, bu ülkelerin toprakları
üzerinden Avrupalıların Asya olarak adlandırdıkları bölgeyle
kenetleniyor. Ama şimdi yeni bir başlangıç söz konusu değil. Bundan 40
yıl önce soğuk savaş sırasında Türkiye'ye verilen ve AB'nin 2000'deki
Nice zirvesinde de pekiştirilen sözü tutmak zorundayız. Aksi takdirde
bütün dünyadaki Müslümanlara, ülkeleri ne kadar laik, hükümetleri ne
kadar ılımlı olursa olsun, Avrupa'da istenilmedikleri şeklinde feci bir
mesaj verilmiş olur. İşte o zaman Avrupa, eskiden olduğu gibi hala bir
Hristiyan derneği olarak görülür. Türkiye'ye karşı açık olup öte yandan
da önemle demokrasi yönündeki Kopenhag Kriterleri üzerinde ısrar
edersek, belki de Avrupa Birliği'nde baş köşeyi nüfusu en fazla olan
ülkenin değil, çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin alabileceği sinyali
verilebilir. Böyle siyasi bir kazanç karşısında, tarihi kıstaslardan
birazcık ayrılmak göze alınabilir."
BELÇİKA BASINI:
La Libre Belgique
gazetesinin (06/09) "Türkiye'nin AB Üyeliği İçin Geri Sayım Başlayacak
Mı?" başlığı altında Avrupa Parlamentosu PPE-DE Başkanı Hans-Gert
Poettering imzasıyla yayımlanan makalede, Avrupa Komisyonu'nun,
önümüzdeki 6 Ekim tarihinde Türkiye'ye ilişkin tavsiye kararını
yayımlayacağı, AB Konseyinin de, Türkiye'nin Kopenhag siyasi
kriterlerini yerine getirip getirmediğine bu metni dikkate alarak
aralık ayında karar vereceği ifade edilmekte, "Türkiye'nin siyasi ve
ekonomik reformlar konusunda önemli adımlar attığını kabul etsek de,
başta insan hakları konusunda olmak üzere, siyasi reformların yürürlüğe
koyulması konusunda bazı sorunlar hala çözüm bekliyor. Türkiye'de
yurttaşlık haklarıyla ilgilenen sivil toplum örgütleri, önceliklerini
bu konuya vermeye devam ediyorlar. Üyelik için ekonomik koşullar
müzakere süreci içerisinde yerine getirilse bile, siyasi kriterlerin
müzakereler başlamadan önce büyük ölçüde karşılanması gerekecektir.
Bununla birlikte, bugün beni endişelendiren en önemli husus,
Türkiye'nin üyeliğinin AB ve AB uyumu üzerinde yaratacağı etkidir.
Türkiye 2015 yılında AB'ye girerse, Almanya ile aynı büyüklüğe ve karar
mekanizmasında aynı etkiye sahip olacaktır. 2025 yılında Türkiye,
AB'nin en büyük ülkesi olacaktır. Ancak, aynı zamanda fakir bir ülke
söz konusu olduğu için, AB'nin tüm alanlarına tam entegrasyonu, yapılan
bir araştırmaya göre, AB'nin zirai ve yapısal politikasında köklü bir
reform yapılmadığı takdirde yıllık 14 milyar euroluk bir bütçe
transferi gerektirecektir. Türkiye'nin üyeliği aynı zamanda Birliğin
jeostratejik konumunu da köklü bir değişikliğe uğratacaktır. Böylece
Orta Doğu'da Suriye, İran ve Irak gibi, Kafkaslar'da da Ermenistan ve
Gürcistan gibi ülkelerle sınır komşusu olacağı için AB, siyasal açıdan
hasas olan bu bölgelerde daha yoğun taahhüt altına girecek ve daha
doğrudan sorumluluklar üstelenecektir." denilmektedir. Makalede şu
ifadeler de yer almaktadır: "AB Komisyonu'nun hazırlayacağı raporun
tarafsız olacağını ve Türkiye'deki mevcut durumla birlikte üyeliğinin
AB ve politikaları üzerindeki etkisini de dikkate alacağını sanıyorum.
AB Konseyi, aralık ayında müzakerelere başlama kararı alırsa, ki bu
kararın oybirliğiyle alınması gerekiyor, müzakerelerin Türkiye ile
'imtiyazlı ortaklık' gibi alternatifleri de kapsaması gerekiyor.
Birliğin böyle bir genişlemeyi üstlenme yeteneğindeki belirsizlik
nedeniyle böyle bir ortaklık, şayet makul bir sürede sonuçlanabilirse,
her iki taraf için de çok uzun sürebilecek müzakerelerden daha cazip
olabilecektir. Hiç şüphesiz bu husus AB'nin en önemli endişesidir.
Ancak Türkiye de son genişlemenin ardından daha önce umduğu AB'den daha
farklı olabilecek bir Birliğe katılmaktaki çıkarları konusunda kendini
sorgulamalıdır."
İNGİLTERE BASINI:
REUTER'in (06/09) "Avrupa
Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Verheugen Türkiye'nin
Reformlarını Övdü" başlığı ve Gareth Jones imzasıyla yer verdiği
haberde,Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günther Verheugen'in
siyasi reformları yerine getirmede bazı eksiklikler olmasına rağmen
Türkiye'nin, uzun süredir ertelenen AB görüşmelerine başlama hedefine
yakın olduğuna işaret ettiği bildirilmektedir. Dört gün sürecek
gezisinin başında Ankara'nın ilerlemesini iyimser bir bakış açısıyla
takdir eden Verheugen'in Türkiye'nin, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın
hükümeti döneminde çok yol katettiğini söylediği ve ülkenin, AB'ye
üyelik girişiminin adil bir şekilde değerlendirileceğine dair söz
verdiği aktarılan haberde, Avrupa Komisyonu'nun, AB liderlerinin aralık
ayında tam üyelik müzakerelerine başlayıp başlamama yönündeki
kararlarını etkileyecek ilerleme raporunu 6 Ekim'de yayımlamasından
önce veri toplayan Verheugen'in bu gezisinin, Türkiye'ye
gerçekleştirdiği son değerlendirme gezisi olduğu belirtilmektedir.
YUNANİSTAN BASINI:
Elefterotipia gazetesinin
(06/09) "Üyelik ve Tüzükler Konusunda Ankara ile Uzlaşma" başlığı ve
Kira Adam imzasıyla yayımlanan haber-yorumda, AB dışişleri bakanlarının
gayriresmi toplantısı çerçevesinde biraraya gelen Türk ve Yunan
Dışişleri Bakanları Gül ile Molivyatis'in Kıbrıslı Türklere AB
tarafından doğrudan mali destek yapılmasını ve AB ile Kıbrıslı
Türklerle doğrudan ticaretin başlamasını öngören tüzükler konusunda
"uzlaşıcı bir çözüm" bulunması gerektiği konusunda mutabık kaldıkları
ifade edilmektedir. Haber-yorumda, "Yunan ve Kıbrıs hükümetleri,
AB-Türkiye arasında üyelik müzakerelerin başlamasını veto etmeme
yönünde ortak karar aldılar. Atina ile Lefkoşa, karşılarında
sarsılmakta olan zayıf Erdoğan hükümeti yerine, AB ile birçok konuda
yıllarca müzakerelerde bulunacak bir Türkiye tercih ediyor. Hatta
hükümet ve diplomatik çevreler, uzun sürecek Türkiye-AB üyelik
müzakereleri sırasında ilk kez Kıbrıs'ın AB üyesi olarak doğrudan Türk
hükümeti ile müzakerelerde bulunacağını ve diğer 24 AB üyesi ülke gibi
taleplerinin kabul görmesini isteyeceğini belirtiyorlar. Herşeye
rağmen, AB tarafından aralık ayında Türkiye'ye engel çıkmadan ve
'çelmeler takılmadan' üyelik müzakereleri için tarih verileceği
konusunda Yunan hükümeti emin görünmüyor, çünkü alınacak karar
Yunanistan ya da Kıbrıs hükümetlerine değil, Avrupa hükümetlerine ve
özellikle Avrupa kamuoyunun takınacağı tutuma bağlıdır. Birçok AB üyesi
ülkenin (Fransa, Almanya, Avusturya vb.) Türkiye'nin AB üyeliği ile AB
Anayasası'na ilişkin yapılacak referandumlarla bağdaştırılmasını
istemediği herkesce bilinen bir 'sır'dır. Böyle bir şey Avrupalıların
tepki göstermelerine ve AB Anayasası ile ilgili referandumda olumsuz oy
kullanmalarına yol açabilir." denilmektedir.
-
-
ESKİ SAYILAR