09.09.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

                                            

            ANKARA, 09/09(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  08 Eylül 2004 tarihinde yayımlanan, Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI: 

            The Wall Street Journal gazetesinin (07/09) "Koç Grubu,  AB Kapısının Eşiğinde Olan Bir Ülkeye Aydınlık Oluşturuyor"  başlığı ve Hugh Pope imzasıyla yayımlanan yazıda, Koç  Grubu'nun 54 bin çalışanı ile Türkiye'nin en büyük şirketi  olduğu ifade edilmekte, Avrupa'daki ürünlerinden ve  mücadelesinden bahsedilmektedir. Yazıda şöyle denilmektedir:  "Koç Grubu'nun Avrupa'dan saygı görme mücadelesi, AB'nin  şimdi, bu 70 milyon nüfusa sahip ülke ile üyeliğe giriş  görüşmelerinin başlayıp başlamayacağı konusunda aralık ayında  verilmesi gereken bir kararı tartıştığı kritik bir aşamada,  Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılma yolunda karşılaştığı  birçok engeli yansıtıyor. Görüşmeler on yıl sürebilir ve yine  de başarısız olabilir ancak Türkiye'nin üyeliğiyle ilgili  tartışmalar, Batı dünyasının doğudaki ucunun nerede olması  gerektiğiyle ilgili derin sorular ortaya atıyor. Türkiye'yi  Batı'ya bağlamak ve ülkenin laik demokrasisine güç vermek  isteyen ABD, Türkiye'nin üyeliğini güçlü bir şekilde  destekliyor. Türkiye kendi açısından, askeri darbeler sicili  ile ilgili endişeleri yok etmek için ordunun siyasetteki  rolünü, insan hakları tacizlerini azalttı ve üç rakamlı  enflasyonu bu yıl tek rakama indirdi. Bu endişeler,  Türkiye'nin NATO'da 50 yıllık hizmetine rağmen AB'yi yıllar  boyunca görüşmeleri ertelemeye itmişti. Avrupalının Türkiye  hakkındaki endişeleri, çoğunluğu Müslüman olan bu ülkenin,  yarım yüzyıldır Avrupa'nın Hristiyan ülkeleri arasında bir  yer bulma çabasını hala yolundan çıkarabilir. Bazı Avrupalılar,  Avrupa ekonomisinin zayıf büyüme ve yüksek işsizlikten zafiyet  çektiği bir sırada, yeni bir göçmen dalgasından kaygı  duymaktalar. Bazıları da, Türk halkının bir nesil içinde,  Almanya'nın da üstüne çıkarak Türkiye'yi en büyük nüfusa  sahip ülke haline getirebileceğinden korkmaktalar."

 

            ALMANYA BASINI: 

            Die Tageszeitung'un (08/09) "Türkiye, AB Savunma  Politikasının Bir Direği Olmalıdır" başlığı ve Daniela  Weingaertner imzasıyla yayımlanan, Polonya eski Dışişleri  Bakanı akil adamlardan oluşan Bağımsız Türkiye Komisyonu  üyesi Bronislav Geremek ile yapılan mülakatta şu ifadeler  yer almaktadır: 

            "SORU: Sayın Geremek, komisyonunuzun Türkiye'nin  durumuna ilişkin raporunu toparlayacak olursak, şöyle  denilebilir: 'Ankara ile katılım müzakerelerini başlatmamız  gerekiyor, çünkü söz verdik.' 

            GEREMEK: Bu meseleye gerçekçi ve vizyon sahibi birinin  gözüyle bakmak gerekir. Hristiyan Avrupa'nın beşiği, bugünkü  Türkiye'nin olduğu yerdedir. Türkiye'nin Avrupa'nın tarihinde  olmadığını varsaymak düşünülemez. Tabii ki, Avrupa'nın bir  Hristiyan kökeni vardır. Fakat bu, AB'nin hep bir Hristiyan  kulübü olarak kalması gerektiği anlamına gelmez. 

            SORU: Türkiye, 1993'de kararlaştırılan, hukuk devleti,  azınlıkların korunması, insan hakları gibi AB kıstaslarını  yerine getiriyor mu? 

            GEREMEK: Türkiye'nin son yıllarda sessiz bir devrimden  geçtiğini söyleyebiliriz. Avrupa kıstaslarının yasal mevzuata  uyarlanması için muazzam çaba harcandı. Bugünün Türkiyesi  neredeyse bambaşka bir ülke. 

            SORU: AB, Türkiye gibi büyük bir ülkeyi hazmedebilecek  durumda mı? 

            GEREMEK: Raporumuzda, nüfusla ilgili gelişmenin AB için  bir tehdit oluşturup oluşturmadığını irdeledik. Biz,  demografik gelişmenin yavaşlayacağını düşünüyoruz. Kaldı ki  bu, refahın arttığı tüm devletlerde gözlenen bir gelişme.  Ayrıca AB kurumlarında bir ülkenin büyüklüğünün geri planda  rol oynadığını göstermek istiyoruz. Almanya şu an AB'deki en  büyük ülke. Buna rağmen, ne halen geçerli olan Nizza  Anlaşması'na ne de yeni anayasaya göre, isteklerini diğer  ülkelere dayatamaz.           

            SORU: Kamuoyu, Karadeniz'e kadar uzanacak olan  genişlemenin maliyetini bilmek istiyor. 

            GEREMEK: 2013 yılına kadar olan mali süreçte, zengin  ülkelere fazla yük olmamak için daha farklı kurallara göre  harcama yapmamız gerekecek. Para veren ülkeler de zaten  şimdiden AB bütçesine aidatların sınırlandırılmasını talep  ettiler. Ayrıca Türk ekonomisinin yapısı da köklü bir şekilde  değişecek. Ve üçüncü olarak da, yoksul komşularıyla  dayanışmaya gitmenin AB'nin özünde olduğuna inanıyorum. 

            SORU: Türkiye'deki kalkınma havasının, muhtemelen 10 yıl  sürecek olan müzakere süreci boyunca dayanacağına inanıyor  musunuz? 

            GEREMEK: Uzun süren müzakerelere ödenen bedeli, en iyi  Polonyalılar bilir. Bu durum bürokrasiyi felce uğratmakla  birlikte, aynı zamanda da kamuoyunda düşüncelerin netleşmesine  neden oluyor. Ben 1981 yılında Avrupa Parlamentosu'na, Polonya  özgürlük hareketinin temsilcisi bir Polonyalı muhalif olarak  takdim edildim. Bu arada yakınlaşma sürecimiz 23 yıldır  sürüyor. Bana tabii ki Türkiye'nin bekleme sürecinin 1964'den  beri süregeldiğini söyleyerek karşı çıkabilirsiniz. Fakat  bizim tarihimiz farklı. Biz, 1945'de Yalta'da koparılan ipleri  yeniden elimize aldık. Türkiye'de reddedilme duygusu olmayacak,  tam tersine. Fakat, müzakerelerin 1 Ocak'ta başlatılamaması  halinde verilen mesaj net olacaktır: 'Batı, birliğinde  Müslüman bir devlet istemiyor.'" 

            Süddeutsche Zeitung'un (08/09) "Aşırı Genişleyen Birlik"  başlığı ve Stefan Kornelius imzasıyla ve yukarıdaki başlık  altında yayımladığı yorumda şöyle denilmektedir: "Türkiye'nin  yakında Avrupa Birliği'ne üyelikle ilgili müzakerelere  başlayıp başlamayacağı, AB memurlarının bilgisayarındaki bir  dosyaya bağlı olamaz ve olmayacaktır da. Bir hükümet başkanı,  vereceği kararı genişlemeden sorumlu Komiser Günther  Verheugen'in raporuna dayandırmak isterse, koltuk değneği  taşımayacaktır. Türkiye'nin AB'ye muhtemel üyeliği kıta için  o kadar önemlidir ki, buna ilişkin karar alınırken, hangi  siyasi alanda olursa olsun ileri ya da geri adımların etkisi  ancak ikinci planda geçerli olmalıdır. İlk önce şu çok basit  soruya cevap verilmelidir: Üyelik, Avrupa Birliği'ne yarar mı,  yoksa zarar mı getirir? Cevap olarak geçtiğimiz aylarda  -mantıklı ve mantıksız- birçok gerekçe ortaya atıldı. Bu  gerekçeler arasında dini, kültürel ve tarihi olanları fazla  elverişli değildi. Ne bir Hristiyan kulübü vardır, ne de  İslami bir yönelim, laik Avrupa sisteminde angajmana  girilmesini reddetmektedir. Dini nedenlere ilişkin bir  tartışma sadece ortalığı kızıştırır. Türkiye de, ebedi aday  olarak gösterdiği dayanıklılık sayesinde üyeliği hak  etmemiştir, yıllar içerisinde oluşan bir üyelik istihkakı da bulunmamaktadır. 2004 yılının bakış açısıyla karar  verilecektir. Ankara'daki hükümetin bu gerekçeyle oynayıp iç  politikada bu denli büyük beklentiler uyandırmış olması AB'yi etkilememelidir. Aksine, Türklerin aşırı yüklü ümidi  tehlikelidir ve bu ümit, üyeliği popülist yollara başvurarak  elde etmemesi gereken Erdoğan hükümetini gözden düşürmektedir.  Bir üyenin AB'ye katılımı, ulusal zorlama ve kabul ettirme  gücünün uygulaması değil, Polonya hükümetinin de çok sonradan  anladığı bir öğretidir. Kendi çıkarlarına göre karar veren  bir AB'nin bakış açısına göre, gerekçeler yığını içinden,  geçtiğimiz aylarda iki önemli konu ön plana çıktı: Türkiye'nin  İslam'a uzanan bir köprü, teröre karşı bir ön karakol ve diğer  Müslüman devletlere demokratik bir örnek olarak stratejik  önemi. İkincisi ise, bir üyeliğin AB'nin kurumsal dokusuna ve  hareket kabiliyetine etkisi. Kısacası, AB Türkiye ile daha mı  güçlü, yoksa daha mı zayıf bir aktör olacaktır?... Türkiye  sorunları çözmeyecek, aksine tırmandıracaktır. AB'nin karar  alma gücü, gerçek bir orta siklet güç olan Türkiye ile daha  da artmayacaktır. Ankara, AB'nin özündeki düşünceyle -tüm  çıkarların azami şekilde uyumu yoluyla entegrasyon- çok zor  bağdaşabilecek bir emperyal- Osmanlı geleneği içinde  yaşamaktadır. AB'nin, 10 ülkenin üyeliğiyle zaten aşırı  genişlemiş olduğu ve bir Joschka Fischer ya da bir Giscard  d'Estaing'in umduğunun aksine, şimdi bile gücünü artık  geliştiremeyeceği iddia edilebilir. Büyük gayretlerle  hazırlanan anayasanın, onaylama aşamasında başarısızlığa  uğraması pekala mümkündür; bunun sonucu ise durgunluk ve  hayal kırıklığı olacaktır. O halde Türkiye neden alınmasın?  Neden aşırı genişleme bilinçli bir şekilde artırılmasın, ta  ki köpük patlayana kadar? O zaman Çekirdek Avrupa'nın, yani  gerçekten ortak bir dış politikayı bulan ve daha fazla  egemenlik devrini başaran bir iç çemberin oluşabileceği  katalizatör an gelmiş olur. Fakat, aşırı genişleme tezi hiç  de Avrupai değildir, çünkü genişlemeye ve derinleşmeye ilişkin  hesaplanmış süreç tesadüflere bırakılmış olacaktır. Hayır,  eğer Türkiye anayasa konvansiyonunun ağırlık taşıdığı homojen  bir AB'ye üye olmak istiyorsa, sabretmelidir. Bu ülke yakında  üyeliğe hazır hale gelebilir, fakat AB hazır değil."

 

            FRANSA BASINI: 

            AFP'nin (08/09) "Chris Patten, Türkiye'nin AB ile  Müzakerelere Yakın Zamanda Başlamasını Ümit Ediyor" başlığı  altında yer verilen haberde, AB'nin dış ilişkilerden sorumlu  Komiseri Chris Patten'ın Helsinki'de yaptığı açıklamada,  Türkiye'nin yakın zamanda AB ile müzakerelere başlamasını  ümit ettiğini belirttiği, Patten'ın Helsinki'de düzenlediği  basın toplantısında, Türkiye'nin AB'ye üyeliği ile ilgili  sorulan bir soruya, "Umarım Helsinki'ye bir dahaki gelişimde  Türkiye ile müzakerelere başlanmış olur." şeklinde cevap  verdiği aktarılmaktadır. Türkiye'de Meclis'in AB'ye uyum  çerçevesinde birçok yasaya onay verdiği, ancak AB'nin  uygulamayı yetersiz bulduğu belirtilen haberde, Patten'ın  Türkiye ile üyelik müzakerelerinin uzun süreceğini  düşündüğünü de sözlerine eklediği de aktarılmaktadır.

 

            İNGİLTERE BASINI: 

            The Times gazetesinin (08/09) "AB 'Bir Türk İşgaline  Dayanmaz'" başlığı ve Suna Erdem-Anthony Browne imzalarıyla  yer verdiği haberde, Avrupa Komisyonu'nun üyesi sağ kanattan  Hollandalı Komisyon üyesi Fritz Bolkestein'ın, Türkiye'den  göçün, Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri işgali gibi olacağını  söyleyerek, Türkiye'nin AB'ye katılması konusundaki sert  tartışmaları bir kez daha gözler önüne serdiği ifade  edilmektedir. Bolkestein bu sözleri söylerken, Komisyonun  Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günther Verheugen'in, Türkiye'nin  AB'ye katılmasını tavsiye etmesi beklenen raporunu hazırlamak  üzere Türkiye'de bulunduğu belirtilen haberde, Komisyonun  Avusturyalı üyesi Franz Fischler'in de, Türkiye'nin üyeliğiyle  ilgili uyarılarda bulunarak, Avrupa halkına bunu referandumda  onaylama fırsatı tanınması gerektiğini ima ettiği  aktarılmaktadır. Bolkestein'ın güneyden gelecek "göç  baskısının" önemli ölçüde artacağını söyleyerek, bu yüzyılın  sonunda Avrupa'nın ağırlıkla Müslüman olacağını söyleyen İslam  tarihi uzmanı, düşünür Bernard Lewis'in sözlerine atıfta  bulunarak "Lewis haklıysa, 1683'te Viyana'nın kurtarılması  hiçbir işe yaramamış demektir." dediği ve Osmanlı Türkleri  tarafından kuşatılan Viyana'nın, Polonya, Alman ve Avusturya  orduları tarafından kurtarıldığını hatırlattığı aktarılan  haberde, Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'daki ilerlemesinin  durduran bu savaşın, Avrupa'nın Hıristiyan kimliğinin  korunmasında hayati önem taşıdığına inanıldığına dikkat  çekilmektedir. Haberde, Bolkestein'ın sözcüsünün de, Komisyon  üyesinin hala Türkiye'nin üyeliğini ilke olarak desteklediğini  söyleyerek ortalığı yatıştırmaya çalıştığı ifade edilmektedir.

            The Guardian gazetesinin internet sayfasında (08/09)  "Türkiye'nin Katılımı AB'nin Sonu Anlamına Gelir" başlığı  altında David Gov ve Ewen MacAskill imzalarıyla yayımladığı  yorumda, Avrupa Komisyonu'nun iç pazardan sorumlu Komiseri  Frits Bolkestein'ın eğer Ankara AB'ye kabul edilirse Türklerin  300 yıl önce Viyana'daki yenilgisinin boşa çıkacağı  hususundaki endişesini belirttiği ve "Türkiye'nin katılımından  sonra AB şu anki tarım ve bölgesel politikasını ayakta tutamaz.  Avrupa çökebilir" dediği aktarılmaktadır. AB Komiseri  Verheugen'in Türkiye ziyaretinden de bahsedilen yorumda,  "Yakın zamana kadar, Komisyon üyeleri arasındaki yaygın görüş, Verheugen'inki gibi, kötü insan hakları sicilinden dolayı  Türkiye'nin 20 yıldan önce katılma olasılığının olmadığı  yönündeydi. Fakat ABD, Türkiye'yi 'teröre karşı savaş'ta dostu  olarak görüyor, Avrupa Birliği'ne katılımın daha erken olması  için baskı yapıyor ve Türk Hükümeti de yasal sistemindeki;  ölüm cezasının da kaldırılmasını içeren reformlarla bu baskıyı  sürdürüyor. Verheugen'nin raporunun nasıl olacağına işaret  eden bağımsız bir rapor, bu hafta eski Finlandiya Başkanı  Marti Ahtisaari başkanlığındaki bir panelde sunuldu.  Ahtisaari, Türkiye'nin katılımın, sadece 'bu büyüklükte bir  Müslüman ülkenin sıkıca AB içine yerleşmesinden değil,  Türkiye'nin Avrupa'nın İslam dünyası ile olan ilişkilerinde  oynayabileceği önemli rolden dolayı' 'hatırı sayılır yararlar' sağlayacağını söyledi." denilmektedir. 

            Aynı haber BBC'nin 07.00-07.30 Türkçe yayınında da yer  almaktadır. 

            The Guardian'ın (08/09) "Avrupa'yla Aynı Yatakta" başlığı  altında yayımladığı başyazıda, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip  Erdoğan'ın zinanın suç sayılmasına ilişkin yasa tasarısını  savunduğu, Başbakan'ın ülkesinin yıllardır süren AB'ye katılma  emeline rağmen, Avrupa'nın "kusurlu" standartlarını  benimsemeyeceklerinde ısrar ettiği ifade edilmektedir.  Başyazıda devamla şöyle denilmektedir: "Avrupa Komisyonu'nun  Türkiye ile ilgili son ilerleme raporunu yayımlamasına birkaç  hafta kala -hükümetlerin aralık ayında alacakları tarihi karar  öncesinde- bu ısrarın zamanlaması herhalde bundan daha kötü  olamazdı. Ilımlı ve reform yanlısı bir İslamcı olan Erdoğan,  Kürtlerin statüsünü geliştirdiği, işkenceyle mücadele ettiği  ve yargıyı güçlendirdiği için haklı olarak övgüyle anılıyor.  Erdoğan, Kıbrıs konusunda da çaba gösterdi ve geleneksel  olarak güçlü olan askeri yapıya meydan okudu. Zaman içinde,  aralık ayında AB'ye üyelik müzakerelerinin başlaması için  Ankara'ya bir tarih verileceği sessizce kabullenilmeye  başlanmıştı. Avusturya ve Hollanda'da olduğu gibi, Fransa ve  Almanya'da da halkın şiddetle karşı çıkmasına rağmen, Fransız  ve Alman hükümetleri bu konudaki çekincelerinin üstesinden  geldiler. Brüksel ise hiçbir şeyin oldu bitti gibi görülmemesi gerektiğinde ısrar ediyor. Bir Avrupa Komisyonu üyesinin  Kürtçe yayın konusunda daha çok ilerleme kaydedilmesini  istemesi, bir diğerinin de aşırı genişleyen AB sınırlarının  Irak sınırına dayanması konusunda uyarıda bulunması, bunun  göstergesi. Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanlar, AB'nin bir  'Hristiyan Kulübü' olarak kalmasını istediklerini  hissettiriyorlar. AB, tabii ki böyle bir kulüp değil ve üyelik  dini ya da etnik kimliğe değil, siyasi ve ekonomik kriterlere  dayanıyor. Atatürk'ten 80 yıl sonra Türkiye, nüfusunun  çoğunluğu Müslüman, laik bir demokrasi ve bu yönüyle de,  endişe duyulan 'medeniyetler çatışmasının' artık neredeyse  gerçekleşmeye başlayan bir kehanet gibi göründüğü 11 Eylül  sonrası dünyada teşvik edilmesi gereken bir ülke. AB  yasalarının şahsi ahlak konusuna girmediği doğru (İrlanda ve  Portekiz'de kürtaj hala yasak). Ancak ilerici Türkler,  zinanın kontrolünün Suudi Arabistan'da olduğu gibi devletin  görevi haline getirilmesinin, Avrupa'daki yerine kavuşma  yolunda oldukça mesafe kateden bir ülkeden yanlış bir mesaj  olarak algılanacağı şeklindeki görüşlerinde haklılar."

 

            İNGİLTERE BASINI: 

            REUTER'in (08/09) "AB Türkiye'yi Dışarıda Tutması Halinde Müslümanları Öfkelendirme Riskiyle Karşı Karşıya" başlığıyla  yer verdiği Stephen Brown'ın bildirdiği haberde, AB  Komisyonu'nun dış ilişkilerden sorumlu üyesi Chris Patten'ın,  AB'nin, Ankara'nın, katılım müzakerelerine başlamak için  gerekli kriterleri yerine getirmesinden sonra da üyelik  görüşmelerine başlaması konusunda ayak diremesi halinde,  Birliğin Müslüman dünyayı gücendireceğini söylediği  bildirilmektedir. Ankara'da AB'ye karşı olanların, AB'yi,  Müslüman Türkiye'yi hiçbir şartta kabul etmeye istekli olmayan  bir "Hristiyan Klubü" olarak gösterdikleri, ancak kapsamlı  reformların, Avrupalı liderlerin takdirini topladığı ve  Ankara'da, AB'nin bu yıl sonunda katılım müzakerelerine  başlanması kararı alması, umutların artmasına neden olduğu  ifade edilen haberde, Patten'ın "Türkiye'nin zorlukları  kurallara uygun şekilde aşmasına karşın, ayak diremekte inat  edilmesi veya Türkiye'nin engellenmesi halinde, hiç şüphesiz  sadece Türkiye gibi önemli bir ülkeyle değil, tüm İslam  dünyasıyla ilişkiler etkilenecektir." dediği aktarılmaktadır.  Haberde, Patten'ın AB içerisinde zaten gelişmekte olan 12  milyonluk Müslüman nüfus olduğunu, kendi ülkesi İngiltere'de  "Her hafta camilere gidenlerin, kiliselere gidenlerden çok  olduğunu" söylediği de kaydedilmektedir.         

 

            İTALYA BASINI: 

            Il Sole 24 Ore gazetesinin (08/09) "Türkiye'de Avrupa  Misyonu: Hala Yapılacak Çok Şey Var" başlıklı haberinde,  Avrupa Komiseri Günther Verheugen'ın Türkiye ziyareti  sırasında sarfettiği "Türkiye'deki reform yürüyüşü için iyi  bir başlangıç, ancak özellikle Kürt azınlığın hakları  konusunda yapılacak daha çok şey var." şeklindeki sözleri  aktarılmakta, "Avrupa Komiseri Günther Verheugen, dün  Diyarbakır'da AB'nin, Ankara'nın demokratikleşme çabalarına  yönelik, çok sayıdaki resmi beyanının 'anlamını' bir kez  daha vurguladı. Verheugen'in dört günlük Türkiye ziyareti,  Avrupa Komisyonu'nun ekim ayında sunacağı ve AB'nin önümüzdeki  aralık ayında Türkiye ile -şayet başlatılırsa, birkaç yıl  sürebilecek olan- üyelik müzakerelerinin başlatılması  konusunda alacağı karara öncülük edecek olan raporundan önce gerçekleştirilen son 'mahalinde keşif'." denilmektedir.

            Verheugen'in, 30 bin insanın hayatını kaybettiği 20  yıllık uzun bir savaşa tahammül eden bölgeyi ziyaret ederken,  "Şu ana kadar gördüklerimiz sadece bir başlangıç olabilir"  dediği belirtilen haberde, Komiserin on binlerce Kürt  mültecinin geri dönmesine izin vermenin ve kadın haklarının  korunmasının gerekliliğini yeniden dile getirerek, "İnsanlara  kendi köylerine dönmeleri için yardım edilmesi gerektiğini  düşünüyorum. Öte yandan, cinsiyet eşitliği olmadan demokrasi gerçekleştirilemez." şeklinde konuştuğu, Türkiye'nin güneydoğu bölgesindeki sosyal ve siyasi gerilimleri kısmen kötü ekonomik  şartlara dayandıran Verhaugen'in en son olarak da, "Halk için  daha iyi perspektifler olmadan, siyasi bir istikrara  ulaşılamayacağını" hatırlattığı kaydedilmektedir.

 

            JAPON BASINI: 

            Mainichi Shimbun gazetesinin (07/09) "Türkiye'nin AB  Üyeliğine İyimser Bakış" başlığı altında ve Naoki Fukuhara  imzasıyla yayımlanan haberde, Avrupa Birliği'nin Genişlemeden  Sorumlu Komiseri Verheugen'in Türkiye ziyareti sırasında AB  üyeliği hakkında iyimser bir yaklaşım sergilediği ifade  edilmektedir. AB Komisyonu'nun önümüzdeki ay Türkiye ile  ilgili raporunu yayımlayacağı ve bu rapor doğrultusunda aralık  ayındaki AB liderler zirvesinde Türkiye ile tam üyelik  müzakerelerinin başlaması için olumlu ya da olumsuz bir karar  alınacağı belirtilen haberde, AB Komisyonu'nun yapacağı  açıklamanın, Türkiye'nin AB üyeliği için olumlu bir hava  yaratmasının beklendiği ifade edilmektedir. Yerel haber  kaynaklarına göre, insan haklarında gelişme gibi konularda  teftişlerde bulunan Verheugen'in, "Türkiye, AB standartlarına  uyumda harika bir gelişme kaydetti." görüşünde olduğu, aynı  şekilde, AB üyeliğine engel teşkil eden sorunlardan biri olan  Kürtlere uygulanan baskılar konusunda da Verheugen'in,  "Kurumsal bir baskı yok gibi. Türk Hükümeti'nin yaklaşımı  işe yarıyor." kanısında olduğunun kaydedildiği haberde,  Verheugen'in "Kürtler için de AB üyeliği, insan haklarının  korunması açısından en önemli adımdır." diyerek Türkiye'nin  AB üyeliğine olumlu yaklaştığı izlenimi verdiği  aktarılmaktadır.

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            To Vima gazetesinin (08/09) "Türkiye'nin AB Yönelimi  Konusunda AB İçinde Farklı Farklı Görüşler" başlığı ve M.  Spinthurakis imzasıyla yayımladığı haber-yorumda, AB  Komisyonu'nun Türkiye ile AB arasında üyelik müzakerelerinin  başlaması ya da başlamaması gerektiğine dair ekimde  açıklayacağı Türkiye raporundan bir ay önce; AB üyesi "25"  ülkenin konuya ağırlık vermeye başladıkları ifade edilmekte,  "25"lerin aralık ayında bu konuda nihai karar alacakları hatırlatılmaktadır. AB ile Türkiye arasında 2005 yılı içinde  -10 yıl kadar sürmesi öngörülse dahi- resmen üyelik  müzakerelerinin başlaması gerektiği yolunda AB içinde yükselen  seslerin çoğalmasına rağmen, bu konuda farklı görüşler olduğu  belirtilen haberde, AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri  Verheugen, AB komiserlerinden Hollandalı Bolkenstein,  Avusturyalı F. Fissler, ve Finlandiya eski devlet başkanı  Martti Ahtisaari'nin bu konudaki görüşleri aktarılmakta,  YDP'nin Avrupa Parlamenteri A. Trakatelis'in de AB ile  Türkiye arasında üyelik müzakerelerinin başlaması uğruna,  özellikle azınlık hakları ve insan haklarının korunmasına  ilişkin AB kriterlerinin "geniş şekilde yorumlanmasına (esnek davranılmasına)" karşı olduğunu söylediği kaydedilmektedir.

 

 

 

                 

 
ESKİ SAYILAR