ANKARA, 15/09(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 14 Eylül 2004 tarihinde yayımlanan,
Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara
değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin "Türkiye'nin AB'ye
Katılmasından Korkan Avrupalılar Memnun Değil" başlığı altında ve
William J. Kole imzasıyla yer verdiği haberde, Osmanlı İmparatorluğu'na
karşı girişilen bir savaş sahnesinde Viyana'ya yukarıdan bakan ve
olağanüstü güzellikte üzüm bağlarının da yer aldığı bir duvar afişinin,
Türklere iyi kurtuluşlar dilediği, bu resimde Türk savaşçıların
saklanan şarapları bularak bunlardan içip sarhoş oldukları, yerlere
düştükleri ve 1683 yılında bozguna uğradıkları sahnelerin yer aldığı,
bu resmin pek çoklarının asırlar boyunca Türkleri hor gören bakış
açısını iyi yansıttığı kaydedilmektedir.
Şimdi Avrupa Birliği'nin
Türkiye'yi AB üyeliğine getirmeyi düşünürken, büyük, yoksul ve çoğunluğu
Müslümanlardan oluşan ayrıca insan hakları sicili ve demokrasisi
şüpheli bir ülkenin üyeliğe kabul edilmesinin yeni korkulara yol
açtığı ifade edilen haberde, Türklere duyulan güvensizliğin düşmanlık
boyutlarına ulaştığı -Pazar günü Viyana Kuşatması'nın 321. yıldönümü
idi- ancak Türkiye'nin AB'ye alınmasına karşı çıkanların yalnızca
Avusturyalılar ile sınırlı kalmadığı ve bu konudaki itirazların ise
din konusunun çok daha ötesine gittiği vurgulanmaktadır.
Haberde şöyle denilmektedir:
"Şu ana kadar Irak savaşı konusunda zaten bölünmüş durumda olan
Avrupa'nın büyük bir kısmında büyük tartışmalar tırmanıyor ve sıradan
vatandaşlar ile onları yöneten hükümetler arasında sürtüşmelere yol
açıyor. Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanların çoğu Avrupa'da yalnızca
küçük bir toprak parçası bulunan bir ülkeyi üyeliğe almanın anlamsız
olduğunu düşünüyorlar. Diğer Avrupalılar ise Türkiye'nin Hristiyan AB'ye
istenmeyen bir İslami etki enjekte etmesinden endişe ediyorlar.
Bazıları ise Türkiye'nin yoksulluğunun AB'nin paralarına mal
olacağından ve halihazırda 70 milyon olan nüfusunun bir süre sonra
Almanya'yı geçmesinden korkuyorlar."
ALMANYA BASINI:
Financial Times Deutschland
gazetesinde "Güç Gösterisi İle Uyum Çizgisi Arasında" başlığı altında
ve Rainer Koch imzasıyla yayımlanan bir yazıda, eğer konu Türkiye'nin
olası AB üyeliği ise, bu konudaki tartışmanın çoğu zamanın sadece
siyah ya da beyazı tanıdığı; ortak dış ve güvenlik politikası alanında
bazılarının boğazdaki bölgesel gücü, hala zayıf olan Avrupa'nın savunma
yapısı için gerçek bir takviye olarak görürken, diğerlerinin
Amerikalıların "Truva Atı" olarak gördükleri ifade edilmektedir.
Ankara'nın AB Büyükelçisi
Oğuz Demiralp'in, iki taraf için de daha şimdiden bir maliyet-yarar
hesabı yaparak, "Daha şimdiden AB savunmasına net katkımız var"
şeklindeki ifadesi aktarılan yazıda, gerçekten de Türkiye'nin Avrupa
Birliği güvenlik politikasını daha şimdiden -olumlu ve olumsuz anlamda-
oldukça etkilediğinin yadsınamayacağı vurgulanmaktadır. Türkiye'nin,
AB'nin bağımsız güvenlik politikasını reddeden ABD ile Büyük
Britanya'nın oyununu oynadığı şüphelerini üzerine çektiği ve bu dönemi
geride bırakmak isteyen Türk hükümetinin, askerlerinin Afganistan'dan
Balkanlar'a kadar, BM ve AB misyonlarına katıldığına işaret ettiği
belirtilen yazıda, Türkiye'nin, Avrupalıların güvenlik politikasında
birleşmelerine karşı ABD tarafından beslenen bakteri olduğu şüphesinin
ise, Irak krizinde düzeltilmek zorunda kaldığı, Ankara'nın,
beklentilerin aksine Bush hükümetinin değil, AB'deki "yeni
Avrupalıların" yanında yer aldığına ve Türkiye'nin, Avrupa yanlısı
olduğu varsayılan çizgisi için ödüllendirilmek istemesi anlaşılır
olduğu işaret edilmektedir. AB üyesi bir Türkiye'nin bölgesel ve askeri
güç olarak AB'nin ortak dış ve savunma güvenliği politikasında hangi
rolü oynayabileceğinin yanıtsız kaldığı ve Brüksel'deki "Friends of
Europe" adındaki düşünce kuruluşunun, Türkiye'nin dış politikada hiçbir
zaman Fransa ya da İngiltere gibi "global oyuncu" olmak istemediği
sonucuna vardığı, ülkenin her zaman uluslararası bağlantılar kurmaya
dikkat ettiği, bununla birlikte, Irak savaşında da yaşandığı gibi,
Ankara'nın gelecekte kendi bölgesel çıkarlarına yönelmesinin
beklenebileceğinin belirtildiği kaydedilen yazıda, "Kesin olan tek şey,
Türkiye'nin AB dış ve güvenlik politikasında atlanamayacağıdır. Zira
Türkiye'nin de, Bakanlar Konseyi'nde en az Almanya kadar üyesi
olacaktır. Türklerin üyeliği öncesinde yürürlüğe girecek olan AB
Anayasası her ikisine de izin veriyor: Güç gösterisi veya uyum çizgisi.
Dış ve güvenlik politikasında, münferit AB üyesi ülkelerin veto hakkı
devam edecek" denilmektedir.
Frankfurter Allgemeine
Zeitung'da "Çoğunluk Üyelik Müzakerelerinden Yana" başlığı altında ve "nbu"
rumuzuyla yayımlanan bir yazıda, Avrupa Parlamentosu'ndaki merkez-sağ
partilerin grubunda, AB'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerine
başlaması yönündeki onayın giderek arttığı belirtilmektedir. Grup
Başkanı Hans-Gert Pöttering'in, yaptığı açıklamada, "Yaklaşık yüzde
50'si görüşmelerin başlamasından yana, yüzde 50'si ise karşı; olumlu
yaklaşan hafif bir çoğunluk var" dediği aktarılan yazıda, Hristiyan
Demokratlar ve Muhafazakarlar (EVP-ED), AB Parlamentosu'nda en büyük
grubu oluşturduğu kaydedilen yazıda, İspanyol, Portekizli, İtalyan,
Yunan ve İngiliz milletvekillerinin büyük bir çoğunlukla üyelik
müzakerelerinden yana olduğunu, kuzey ülkelerinde de "daha ziyade evet
eğilimi" bulunduğunu, buna karşılık grubun Alman üyelerinin
Fransızlarla birlikte Türkiye'nin üyeliğini en güçlü reddeden kesim
olduğunu vurgulayan Pöttering'in, Fransız UMP içinde buna gerekçe
olarak, Fransa'da, Türkiye'nin üyeliği meselesinin, planlanan AB
Anayasası'na ilişkin tartışmalarla karıştırılma tehlikesinin
bulunmasını ve böyle bir şeyin de anayasanın başarısızlığa uğramasına
yol açabileceğini gösterdiğini belirttiği ifade edilmektedir. Kendisi
de Türkiye'nin üyeliğine karşı olan CDU'lu politikacı Pöttering'in, AB
devlet ve hükümet başkanlarının aralık ayında olumlu yönde karar
vermeleri halinde, müzakerelerin "sonucun açık" bir şekilde yürütülmesi
gerektiğini belirterek, "sürecin, sonunda ayrıcalıklı ortaklığa
götürme imkanı da olmalıdır" dediği aktarılan yazıda, genişlemeden
sorumlu Komiser Günther Verheugen'i (SPD), Türkiye'nin müzakere için
gerekli kriterleri yerine getirip getirmediğini incelerken "artık
objektif davranmamakla", aksine "Schröder ve Fischer'in icra
yardımcısı" olarak hareket etmekle eleştiren Pöttering'in, Verheugen'in
kısa süre önce bir Türk insan hakları örgütünün cezaevlerinde
"sistematik işkence" olduğuna ilişkin raporuna şaşırmış gibi
görünmesinin skandal sınırına dayandığını söylediği kaydedilmektedir.
AVUSTURYA BASINI:
Der Standard gazetesinde
"Türkiye: Fischler Haklı" başlığı altında ve Hans Rauscher imzasıyla
yayımlanan bir yorumda, Türkiye'nin gerçekten Avrupalı olmadığı,
katılımın en erken gerçekleşebileceği 10 yıl içinde de olmayacağı öne
sürülmekte, Komiser Franz Fischler'in bu basit gerçekleri dokuz
sayfalık bir mektupta toplayarak, komiser arkadaşlarına gönderdiği ve
bunun Türkiye'nin AB'ye katılımına hayır anlamında değil de, son anda
bazı önemli soruların gündeme getirilmesi şeklinde algılanmasını
istediği, çünkü AB Komisyonu'nun ekimde giriş müzakerelerine
başlanmasını tavsiye edeceği, AB Konseyi'nin de aralık ayında bu
doğrultuda bir talimat vereceği kaydedilmektedir. Bunun muazzam bir
fırsat, ama aynı zamanda da muazzam bir risk olduğu ifade edilen
yorumda, "Batı ile İslam dünyası arasındaki yoğun cepheleşmede
Türkiye'yi kesin olarak Batı'nın yanına çekme ve böylece İslam
dünyasına bir model sunma fırsatı: İslam ile Batı'daki aydınlanma,
demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkeleri bağdaşabilir. Bu cesaret
gerektiren, nefes kesici bir teşebbüs. AB'nin ilk kez dünya politikası
yapması demek olacak. Ancak bu büyük bir başarısızlıkla da
sonuçlanabilir. Özellikle de tarım sektöründen kaynaklanan mali yükten
bahsetmiyorum. Asıl önemli olan Türkiye'nin doğası. Franz Fischler
mektubunda, 'ülkenin demokratikleşme ve laikleşmesinin kalıcı olup
olmayacağından endişe ettiğini' yazıyor. Daha yüz yaşına girmemiş olan
modern Türkiye, uzun süre ordu tarafından yönetilen otoriter bir
rejimdi. Demokrasi güçlü köklere sahip değil. Türkiye gerçi neredeyse
yüz yıldan beri 'laikleşmiş' durumda, ama bu bile Avrupa'daki kadar
sağlam değil. Sorun AB adındaki bir Hristiyan kulübünün bir İslam
ülkesini dışarıda bırakması değil. Avrupa yalnız bazı bölgelerinde
Hristiyan. Ama Avrupa (tam olmasa da) aydınlanmış durumda. Biz burada
eşcinsel evlilikleri tartışırken, Türkiye'deki İslamcı Erdoğan
hükümeti zinanın yeniden cezaya tabi tutulmasını düşünüyor... Riskli
olan, AB'nin Türkiye ile, ana yapısı yalnız yüzeysel olarak Avrupa'yı
andıran bir ülkeyi Birliğe katmış olacağı. Olası katılıma kadar da bu
değişmeyecek..."
Kurier gazetesinde "ÖVP:
Türkiye'nin Katılımına Hayır, Ama Müzakerelere Evet" başlığı altında ve
Simon Krawagna imzasıyla yayımlanan bir yazıda, ÖVP, SPÖ, FPÖ ve
Yeşillerin Türkiye'nin AB'ye katılımı konusundaki tutumlarını, kuşkulu
bakışlardan açıkça reddetmeye kadar varan bir görüşler paletiyle
karakterize etmenin mümkün, ancak Viyana'da Türkiye aleyhinde
argümanlar göstermek ile Brüksel'de müzakerelere başlamaya karşı oy
kullanmak arasında fark olduğu belirtilmektedir. Başbakan Wolfgang
Wolfgang Schüessel'in, Komisyon'un Türkiye raporunun ardından gerçek
maksadını belli etmek zorunda olduğu ifade edilen yazıda, Schüessel'in
ORF'nin yaz sohbetleri dizisinde bir sürpriz yaparak, olumlu bir
Komisyon raporunun ardından, "ille de tam üyelikle sonuçlanmaması
şartıyla" Türkiye ile müzakerelere başlanmasından yana olduğunu
belirttiği, halbuki şimdiye kadar hep katılım kriterlerinin yerine
getirilip getirilmediğini Türkiye raporunun göstereceği söylendiğine
işaret edilmektedir.
ÖVP'nin Dış Politika Sözcüsü
Michael Spindelegger'in, "Başbakan'ın rapor hakkında bizden daha fazla
bilgi sahibi olduğunu düşünüyorum" dedi ve kendisinin konuya kuşkulu
baktığını belirttiği ifade edilen yazıda, AB Parlamentosu'ndaki ÖVP
Heyet Başkanı Ursula Stenzel'in, daha AB seçimleri sırasında, AB'nin
Türkiye ile müzakerelere "sürüklenmemesi" yolunda uyarıda bulunduğu
hatırlatılmakta ve SPÖ'nün Avrupa Sözcüsü Caspar Einem'in, Schüessel'in
bu konudaki beyanının nedenini, AB Devlet Başkanlarının çoğunun
müzakerelere başlanmasından yana olması olarak gösterdiği ve "Başbakan,
AB konserinde çalanlara katılmak istiyor" şeklinde konuştuğu
kaydedilmektedir. Yazıda, FPÖ'nün, (Jörg Haider hariç) her türlü giriş
müzakeresine açıkça karşı olduğu belirtilmektedir.
FRANSA BASINI:
AFP'nin
"Fransa-Almanya-İspanya Üçlü Zirvesi... Türkiye, AB'ye Üyelik Yönünde
Reformlarını Yoğunlaştırmalı" başlığı altında yer verdiği bir haberde,
Fransa, İspanya ve Almanya'nın, Türkiye'den, Avrupa Birliği'ne üyeliği
yönündeki reformları uygulamaya koyma çabalarını yoğunlaştırmasını
istedikleri ve Türkiye'nin "somut ilerlemeler" gerçekleştirdiğini
vurguladıkları belirtilmektedir.
İspanya Başbakanı Jose Luis
Rodriguez Zapatero, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya
Başbakanı Gerhard Schröder ile gerçekleştirdiği ilk üçlü zirve sonunda
yaptığı açıklamada, "Üyelik müzakerelerinin başlaması perspektifi,
Türkiye'de reformlar sürecine bir ivme kazandırmıştır" dediği ifade
edilen haberde, üç liderin, Avrupa Komisyonu'nun 6 Ekim'de yayınlanacak
ve Avrupa Konseyi'nin üyelik müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin
olarak aralık ayında vereceği karara temel teşkil edecek Türkiye
hakkındaki raporu "dikkatle beklediklerini" sözlerine ekledikleri
kaydedilmektedir.
İNGİLTERE BASINI:
Reuter'in "AB Bakanları
Türkiye'yi Zina Yasası Konusunda Uyardı" başlığı altında ve Paul
Taylor-Marie-Louise Moller imzalarıyla yer verdiği bir haberde, bazı AB
Dışişleri Bakanlarının Türkiye'nin zinanın suç olarak kabul edilmesini
öngören yasa tasarısı konusunda ısrar etmesi halinde bunun AB ile
üyelik müzakerelerine başlama girişimini tehlikeye sokabileceği
konusunda Türkiye'yi uyardıkları belirtilmektedir. Türk hükümetinin,
Avrupa Komisyonu'nun Ankara'nın üyelik müzakerelerine başlayabilmek
için demokrasi ve insan haklarına ilişkin kriterleri karşılayıp
karşılamadığına karar vermesine bir aydan daha az bir süre kala, söz
konusu tasarıyı TBMM'ye yollamakta kararlı göründüğü ifade edilen
haberde, Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen İngiltere'nin, AB
liderlerinin aralık ayındaki önemli zirvede Türkiye ile üyelik
müzakerelerine başlanmasına ilişkin bir tarih vermesini sağlamak için
mücadele edeceğini belirttiği ve Dışişleri Bakanı Jack Straw'ın, AB
Dışişleri Bakanlarının toplantısında gazetecilere yaptığı açıklamada,
"Eğer zina ile ilgili tasarı yasalaşırsa o zaman bu Türkiye için zorluk
çıkaracaktır" dediği aktarılmaktadır.
İsveç'in feminist Dışişleri
Bakanı Laila Frevalds'in, yasa tasarısını "çok talihsiz" olarak
nitelendirdiği ve tasarının destekçilerinin söz konusu yasa
tasarısının kadın haklarını koruyacağına ilişkin iddialarını kabul
etmediğini söylediği, Belçika Dışişleri Bakanı Karel De Gucht'ün de
tasarıyla ilgili olarak, "Yasa şiddetle İslami yaşama eğilimi
gösteriyor. Bunu çok ciddi bir sorun olarak görüyorum" dediği
belirtilen haberde, Hollanda Dışişleri Bakanı Per Stig Moeller'in,
yaptığı açıklamada, "Ahlaki ve dini sebeplerle şu anda üzerinde
çalıştıkları yasalar Türkiye için sorun yaratacak" dediği
kaydedilmektedir.
Reuter'in "Avusturya:
Türkiye-AB Müzakerelerine Muhalif Bir Politikamız Yok" başlığı altında
yer verdiği bir haberde, Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüessel'in,
Maliye Bakanının geçtiğimiz hafta AB'nin Türkiye ile üyelik
görüşmelerine başlamasına karşı olduğunu söylerken, hükümet
politikasını dile getirmediğini açıkladığı belirtilmektedir.
Schüessel'in düzenlediği basın toplantısında, "Bakan Karl-Heinz
Grasser'in Türkiye'nin AB ile üyelik görüşmelerinin başlamasına karşı
olduğu yönündeki açıklamaları, Avusturya hükümetinin resmi tutumunu
yansıtmıyordu" dediği aktarılan haberde, Schüessel hükümetinin, AB'nin
Ankara ile üyelik görüşmelerine başlayıp başlamaması ile ilgili kararını
vermeden önce, Avrupa Komisyonu'nun 6 Ekim tarihinde yayımlayacağı
raporu beklemek istediğini yinelediği kaydedilmektedir. Özgürlük
Partisi milletvekili, Başbakan Yardımcısı Hubert Gorbach'ın, AB'nin
Komisyon'un raporunu yayımladığında AB'nin Türkiye'ye üyelik yerine
farkı bir ortaklık sunma ihtimalini de gözardı etmemesi gerektiğini
söyleyerek, "Rapor açıklandıktan sonra sadece üyelik konusu değil
-alternatif ortaklık veya işbirliği gibi- alternatiflerle ilgili
müzakereler gibi ihtimallere de bakmalıyız" dediği aktarılan haberde,
Avusturya'nın iktidardaki merkez-sağ koalisyonunun Ankara'nın AB
girişimi konusunda uzun süredir ihtiyatlı bir tutum içerisinde olduğuna
dikkat çekilmektedir.
Reuter'in "AB Parlamentosu
Türkiye ile İlgili Görüşünü Açıklayacak" başlığı altında ve Aine
Gallagher imzasıyla yer verdiği bir haberde, AB Parlamentosu'ndan
yapılan açıklamada, İslam dünyasıyla yakın ilişkilere dikkat çekilerek,
Parlamento'nun, AB'nin Türkiye'ye katılım müzakereleri yolunu açıp
açmayacağı ile ilgili görüşünü açıklayacağının belirtildiği ifade
edilmektedir. Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell'in
milletvekillerine hitaben yaptığı açılış konuşmasında, "Ne kadar uzun
süre alırsa alsın günün sonunda Parlamento'nun onayı olmaksızın üzerinde
anlaşma sağlanamayacak bir meseleyle ilgili olarak böyle sessiz
kalmamız anlaşılamaz olacaktır" dediği aktarılan haberde, Borrell'in,
AB'nin doğrudan seçimle göreve gelen 732 üyeli Parlamentosu'nun,
Avrupa Komisyonu'nun Türkiye'nin demokrasi, insan hakları ve
anayasasında Birliğin kriterlerini yerine getirip getirmediğiyle ilgili
olarak yayımlayacağı raporun ardından bir tavsiye görüşü
yayımlayacağını kaydettiği belirtilmektedir. Avrupa Parlamentosu'nun
Türkiye ile ilgili olarak bölünmüş durumda olduğu ve Avrupa
kamuoyundaki muhalif seslerin, Türkiye'nin çok büyük bir ülke olduğunu,
fakir ve 70 milyonluk nüfusunun çoğunun Müslüman olduğunu dile
getirdikleri ifade edilen haberde, İspanyol Sosyalist Borrell'in, "Ne
karar alırsak alalım, Müslüman dünyaya sınırlarımızı kapatmadığımızı
ve medeniyet savaşı vermediğimizi göstermek sorumluluğumuzdur"
şeklindeki ifadesine yer verilmektedir.
İSPANYA BASINI:
El Periodico gazetesinin
internet sayfasında "Avrupa Milletvekili Guardans, Türkiye'nin AB'ye
Girmesine Karşı Çıkıyor" başlığı altında ve Montserrat Radigales
imzasıyla bir yazıda, CİU Avrupa Milletvekili Ignasi Guardans'ın,
Türkiye'nin AB'ye olası girişine karşı çıktığı ve "bu meselede fazlaca
iki yüzlülük olduğunu" belirttiği kaydedilmektedir.
Guardans'ın, bir Avrupa
bağımsız komisyonu tarafından hazırlanan -ve Ankara'nın kriterleri
yerine getirdiği zaman katılımını savunan- raporu Barcelona'da gündeme
getirerek, kendisine göre, bu kararın getireceği riskler konusunda
uyarıda bulunarak, "Büyük sorunlar doğuracak bir mesele hakkında derin
bir tartışma yapılmasını istiyorum. Türkiye'nin girişi, siyasi birlik
olarak AB'nin sonu anlamına gelecektir" dediği aktarılan yazıda,
Guardans'ın tutumunun, başta Finlandiya Eski Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari'yle
birlikte geçmişte büyük siyasi sorumluluklar taşımış dokuz şahsiyet
tarafından oluşturulan, Türkiye için Bağımsız Komisyonu'nca savunulan
tezlere muhalif bulunduğu ifade edilmektedir. "Avrupa'daki Türkiye"
başlıklı raporun, Katalan Meclisi Generalitat'da Meclis Başkanı Pasqual
Maragall tarafından Ahtisaari ve komisyonun diğer iki üyesi İtalya
Avrupa Milletvekili Emma Bonino ve Avrupa Komiserliği yapmış olan
İspanya eski Dışişleri Bakanı Marcelino Oreja'nın katılımıyla sunulduğu
belirtilen yazıda, Bonino ve Ahtisaari'nin, AB'nin 2002 Aralık Kopenhag
Zirvesi'nde Türkiye'ye artık adaylık statüsü verdiğinin altını
çizdikler ve geriye doğru bir niyetin, "Avrupa'nın inanırlığına" zarar
vereceği uyarısını yaptıkları kaydedilmekte ve "Sonuç açık. Bonino'nun
sözleriyle, 'Türkiye, diğer adaylarla aynı muameleyi görmeli, ne eksik
ne fazla.' Komisyon üyeleri, müzakereleri başlatmak için Türkiye'nin
kriterleri tamamlayıp tamamlamadığı sorununa girmediklerini
belirttiler. Bu konuyu 6 Ekim tarihinde Avrupa Komisyonu ele alacak.
Fakat tüm komisyon üyeleri, müzakerelere başlandığında çok uzun
süreceğinde hemfikirler. Maragall, Türklere, 'İspanya 1966'da katılım
istedi ve 20 yıl sonra girebildik. Sakin olun' tavsiyesinde bulundu."
denilmektedir.
YUNANİSTAN BASINI:
Elefterotipia gazetesinde
(13/09) "Avantajlı Konumu Gereğinden Fazla Önemsemek" başlığı altında
ve Mihalis Moronis imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Kıbrıs konusu ele
alınmakta ve AB'ye üye olması ile AB'den üyelik müzakereleri için
tarih alabilmeyi arzulayan Türkiye karşısında Kıbrıs'ın AB'ye üye
olmakla büyük bir avantaj elde ettiği, şimdi Türkiye'nin tarih için
Lefkoşa'nın onayını alması gerektiği kaydedilmekte, Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin bu "önemli avantaj" ile Türkiye'nin diplomatik ve
askeri avantajlarını yok edebileceği öne sürülmektedir. Kıbrıs Rum
liderliğinin, üyeliğin sağladığı avantajlı konumu gereğinden fazla
önemsediğinden, AB ile Türkiye arasında üyelik müzakerelerin
başlamasıyla Türkiye'nin önünde daima Kıbrıs konusunu bulacağını
söylediği, oysa şimdiye kadar Kıbrıs konusunda kaydedilen gelişmelerin
Lefkoşa'nın iyimser olması için bir neden olmadığını gösterdiği
vurgulanmaktadır.
Yorumda şöyle denilmektedir:
"Amerika Kıbrıs'taki ABD yapımı silahların çekilmesi için baskılara
başlamıştır. Neden ABD, Kıbrıslı Rumların silahsızlandırılmasını
istiyor? Acaba, Türkiye'nin AB yönelimine engel olmaması için ABD,
Kıbrıs Cumhuriyeti'ni uyarıyor mu? AB ile Türkiye arasında üyelik
müzakerelerinin başlaması amacıyla AB'nin Türkiye'ye 'yeşil ışık'
yakması Kıbrıs'ın çıkarınadır. Böyle bir durumda Ankara'nın Kıbrıs'a
yönelik saldırgan bir politika uygulaması mümkün olmayacaktır. Türkiye
kademeli bir şekilde Lefkoşa ile ilişkilerini ilerletirse, Lefkoşa da
Kıbrıs sorunu konusunda bazı tezlerini belki de karşı tarafa kabul
ettirebilecektir. Ancak bu, hiçbir şekilde Kıbrıs sorununun Lefkoşa'nın
istediği şekilde çözümleneceği anlamına gelmiyor. Türkiye'nin Avrupa
Birliği yöneliminde gelişmeler farklı kaydedilir, AB Komiseri Fischler'in
dediği gibi, AB ile Türkiye arasında imtiyazlı ortaklık oluşursa,
-Türkiye'nin Atina Büyükelçisi To Vima gazetesinde yer alan
mülakatında, Ankara'nın böyle bir olasılığı reddetmediğini ifade
ediyor- Lefkoşa zorda kalacaktır. Böyle bir durumda Ankara'nın, ekonomi
ve dış politika konularından başka güvenliğin de imtiyazlı ilişkiye
dahil edilmesini talep edeceği kesindir. AB ise Türkiye'yi bünyesine
katmamış olmasından dolayı var olacak gerginliği giderebilmek için Türk
talebine hayır diyemeyecektir. Bu nedenle, Ankara'nın talebini kabul
etmesi için AB, Lefkoşa'ya boğucu baskı uygulayacaktır."
To Vima gazetesinde (14/09)
"AB Kararını Beklemek Erdoğan'ı Sinirlendiriyor" başlığı altında
yayımlanan bir yorumda, Türkiye'nin AB üyesi olma umutları ve AB
üyeliğiyle ilgili işlemler konusunda çıkan söylentilerin Türkiye
Başbakanı'nın sert tepkide bulunmasına yol açtığı belirtilmektedir.
Aralık ayında yapılacak olan ve Türkiye açısından büyük önem taşıyan AB
zirvesinde Türk talebine "hayır" cevabı verilmesi halinde ne olacağı
yolundaki bir soruya Başbakan Erdoğan'ın, "Böyle bir olasılığı düşünmek
istemiyorum. Sanırım dostlarımız olumsuz bir kararın, ilişkilerimizin
yara almasına yol açacağı olasılığını iyi bir şekilde
değerlendireceklerdir" şeklinde cevap vererek sorunun kendisini
rahatsız ettiğini yansıttığı ifade edilen yorumda, Türkiye'nin AB
yönelimiyle ilgili bir toplantıda konuşan Başbakan Erdoğan'ın, "Böyle
bir durumda AB ile ilişkilerimizde bir şey olmamış gibi davranamayız"
dediği kaydedilmektedir.
-
-
ESKİ SAYILAR