15.09.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

                                                                 

            ANKARA, 15/09(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  14 Eylül 2004 tarihinde yayımlanan, Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ABD BASINI:  

            AP'nin "Türkiye'nin AB'ye Katılmasından Korkan Avrupalılar  Memnun Değil" başlığı altında ve William J. Kole imzasıyla yer  verdiği haberde, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı girişilen bir  savaş sahnesinde Viyana'ya yukarıdan bakan ve olağanüstü  güzellikte üzüm bağlarının da yer aldığı bir duvar afişinin,  Türklere iyi kurtuluşlar dilediği, bu resimde Türk savaşçıların  saklanan şarapları bularak bunlardan içip sarhoş oldukları,  yerlere düştükleri ve 1683 yılında bozguna uğradıkları  sahnelerin yer aldığı, bu resmin pek çoklarının asırlar  boyunca Türkleri hor gören bakış açısını iyi yansıttığı  kaydedilmektedir.

            Şimdi Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi AB üyeliğine getirmeyi düşünürken, büyük, yoksul ve çoğunluğu Müslümanlardan oluşan   ayrıca insan hakları sicili ve demokrasisi şüpheli bir ülkenin   üyeliğe kabul edilmesinin yeni korkulara yol açtığı ifade edilen  haberde, Türklere duyulan güvensizliğin düşmanlık boyutlarına   ulaştığı -Pazar günü Viyana Kuşatması'nın 321. yıldönümü idi-   ancak Türkiye'nin AB'ye alınmasına karşı çıkanların yalnızca  Avusturyalılar ile sınırlı kalmadığı ve bu konudaki itirazların   ise din konusunun çok daha ötesine gittiği vurgulanmaktadır. 

            Haberde şöyle denilmektedir: "Şu ana kadar Irak savaşı  konusunda zaten bölünmüş durumda olan Avrupa'nın büyük bir  kısmında büyük tartışmalar tırmanıyor ve sıradan vatandaşlar  ile onları yöneten hükümetler arasında sürtüşmelere yol açıyor. Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkanların çoğu Avrupa'da yalnızca  küçük bir toprak parçası bulunan bir ülkeyi üyeliğe almanın  anlamsız olduğunu düşünüyorlar. Diğer Avrupalılar ise Türkiye'nin Hristiyan AB'ye istenmeyen bir İslami etki enjekte etmesinden  endişe ediyorlar. Bazıları ise Türkiye'nin yoksulluğunun AB'nin  paralarına mal olacağından ve halihazırda 70 milyon olan  nüfusunun bir süre sonra Almanya'yı geçmesinden korkuyorlar."   

 

            ALMANYA BASINI:  

            Financial Times Deutschland gazetesinde "Güç Gösterisi  İle Uyum Çizgisi Arasında" başlığı altında ve Rainer Koch  imzasıyla yayımlanan bir yazıda, eğer konu Türkiye'nin olası  AB üyeliği ise, bu konudaki tartışmanın çoğu zamanın sadece  siyah ya da beyazı tanıdığı; ortak dış ve güvenlik politikası  alanında bazılarının boğazdaki bölgesel gücü, hala zayıf  olan Avrupa'nın savunma yapısı için gerçek bir takviye olarak  görürken, diğerlerinin Amerikalıların "Truva Atı" olarak  gördükleri ifade edilmektedir.

            Ankara'nın AB Büyükelçisi Oğuz Demiralp'in, iki taraf  için de daha şimdiden bir maliyet-yarar hesabı yaparak,  "Daha şimdiden AB savunmasına net katkımız var" şeklindeki  ifadesi aktarılan yazıda, gerçekten de Türkiye'nin Avrupa Birliği güvenlik politikasını daha şimdiden -olumlu ve  olumsuz anlamda- oldukça etkilediğinin yadsınamayacağı  vurgulanmaktadır. Türkiye'nin, AB'nin bağımsız güvenlik  politikasını reddeden ABD ile Büyük Britanya'nın oyununu  oynadığı şüphelerini üzerine çektiği ve bu dönemi geride  bırakmak isteyen Türk hükümetinin, askerlerinin Afganistan'dan  Balkanlar'a kadar, BM ve AB misyonlarına katıldığına işaret  ettiği belirtilen yazıda, Türkiye'nin, Avrupalıların güvenlik politikasında birleşmelerine karşı ABD tarafından beslenen  bakteri olduğu şüphesinin ise, Irak krizinde düzeltilmek  zorunda kaldığı, Ankara'nın, beklentilerin aksine Bush  hükümetinin değil, AB'deki "yeni Avrupalıların" yanında yer  aldığına ve Türkiye'nin, Avrupa yanlısı olduğu varsayılan  çizgisi için ödüllendirilmek istemesi anlaşılır olduğu işaret edilmektedir. AB üyesi bir Türkiye'nin bölgesel ve askeri güç  olarak AB'nin ortak dış ve savunma güvenliği politikasında  hangi rolü oynayabileceğinin yanıtsız kaldığı ve Brüksel'deki  "Friends of Europe" adındaki düşünce kuruluşunun, Türkiye'nin  dış politikada hiçbir zaman Fransa ya da İngiltere gibi  "global oyuncu" olmak istemediği sonucuna vardığı, ülkenin  her zaman uluslararası bağlantılar kurmaya dikkat ettiği,  bununla birlikte, Irak savaşında da yaşandığı gibi,  Ankara'nın gelecekte kendi bölgesel çıkarlarına yönelmesinin beklenebileceğinin belirtildiği kaydedilen yazıda, "Kesin  olan tek şey, Türkiye'nin AB dış ve güvenlik politikasında atlanamayacağıdır. Zira Türkiye'nin de, Bakanlar Konseyi'nde  en az Almanya kadar üyesi olacaktır. Türklerin üyeliği  öncesinde yürürlüğe girecek olan AB Anayasası her ikisine de  izin veriyor: Güç gösterisi veya uyum çizgisi. Dış ve güvenlik politikasında, münferit AB üyesi ülkelerin veto hakkı devam  edecek" denilmektedir.

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da "Çoğunluk Üyelik  Müzakerelerinden Yana" başlığı altında ve "nbu" rumuzuyla  yayımlanan bir yazıda, Avrupa Parlamentosu'ndaki merkez-sağ  partilerin grubunda, AB'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerine  başlaması yönündeki onayın giderek arttığı belirtilmektedir.  Grup Başkanı Hans-Gert Pöttering'in, yaptığı açıklamada,  "Yaklaşık yüzde 50'si görüşmelerin başlamasından yana,  yüzde 50'si ise karşı; olumlu yaklaşan hafif bir çoğunluk  var" dediği aktarılan yazıda, Hristiyan Demokratlar ve  Muhafazakarlar (EVP-ED), AB Parlamentosu'nda en büyük grubu  oluşturduğu kaydedilen yazıda, İspanyol, Portekizli, İtalyan,  Yunan ve İngiliz milletvekillerinin büyük bir çoğunlukla  üyelik müzakerelerinden yana olduğunu, kuzey ülkelerinde de  "daha ziyade evet eğilimi" bulunduğunu, buna karşılık grubun  Alman üyelerinin Fransızlarla birlikte Türkiye'nin üyeliğini  en güçlü reddeden kesim olduğunu vurgulayan Pöttering'in,  Fransız UMP içinde buna gerekçe olarak, Fransa'da, Türkiye'nin  üyeliği meselesinin, planlanan AB Anayasası'na ilişkin  tartışmalarla karıştırılma tehlikesinin bulunmasını ve  böyle bir şeyin de anayasanın başarısızlığa uğramasına yol  açabileceğini gösterdiğini belirttiği ifade edilmektedir.  Kendisi de Türkiye'nin üyeliğine karşı olan CDU'lu politikacı Pöttering'in, AB devlet ve hükümet başkanlarının aralık ayında  olumlu yönde karar vermeleri halinde, müzakerelerin "sonucun  açık" bir şekilde yürütülmesi gerektiğini belirterek, "sürecin,   sonunda ayrıcalıklı ortaklığa götürme imkanı da olmalıdır"   dediği aktarılan yazıda, genişlemeden sorumlu Komiser Günther  Verheugen'i (SPD), Türkiye'nin müzakere için gerekli kriterleri  yerine getirip getirmediğini incelerken "artık objektif  davranmamakla", aksine "Schröder ve Fischer'in icra yardımcısı"  olarak hareket etmekle eleştiren Pöttering'in, Verheugen'in  kısa süre önce bir Türk insan hakları örgütünün cezaevlerinde  "sistematik işkence" olduğuna ilişkin raporuna şaşırmış gibi  görünmesinin skandal sınırına dayandığını söylediği  kaydedilmektedir.

 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Der Standard gazetesinde "Türkiye: Fischler Haklı"  başlığı altında ve Hans Rauscher imzasıyla yayımlanan bir  yorumda, Türkiye'nin gerçekten Avrupalı olmadığı, katılımın  en erken gerçekleşebileceği 10 yıl içinde de olmayacağı öne  sürülmekte, Komiser Franz Fischler'in bu basit gerçekleri  dokuz sayfalık bir mektupta toplayarak, komiser arkadaşlarına  gönderdiği ve bunun Türkiye'nin AB'ye katılımına hayır  anlamında değil de, son anda bazı önemli soruların gündeme  getirilmesi şeklinde algılanmasını istediği, çünkü AB  Komisyonu'nun ekimde giriş müzakerelerine başlanmasını  tavsiye edeceği, AB Konseyi'nin de aralık ayında bu  doğrultuda bir talimat vereceği kaydedilmektedir. Bunun  muazzam bir fırsat, ama aynı zamanda da muazzam bir risk  olduğu ifade edilen yorumda, "Batı ile İslam dünyası  arasındaki yoğun cepheleşmede Türkiye'yi kesin olarak  Batı'nın yanına çekme ve böylece İslam dünyasına bir model  sunma fırsatı: İslam ile Batı'daki aydınlanma, demokrasi ve  hukukun üstünlüğü ilkeleri bağdaşabilir. Bu cesaret gerektiren,  nefes kesici bir teşebbüs. AB'nin ilk kez dünya politikası  yapması demek olacak. Ancak bu büyük bir başarısızlıkla da  sonuçlanabilir. Özellikle de tarım sektöründen kaynaklanan  mali yükten bahsetmiyorum. Asıl önemli olan Türkiye'nin  doğası. Franz Fischler mektubunda, 'ülkenin demokratikleşme  ve laikleşmesinin kalıcı olup olmayacağından endişe ettiğini'   yazıyor. Daha yüz yaşına girmemiş olan modern Türkiye, uzun   süre ordu tarafından yönetilen otoriter bir rejimdi. Demokrasi  güçlü köklere sahip değil. Türkiye gerçi neredeyse yüz yıldan   beri 'laikleşmiş' durumda, ama bu bile Avrupa'daki kadar  sağlam değil. Sorun AB adındaki bir Hristiyan kulübünün bir   İslam ülkesini dışarıda bırakması değil. Avrupa yalnız bazı   bölgelerinde Hristiyan. Ama Avrupa (tam olmasa da) aydınlanmış   durumda. Biz burada eşcinsel evlilikleri tartışırken,   Türkiye'deki İslamcı Erdoğan hükümeti zinanın yeniden cezaya   tabi tutulmasını düşünüyor... Riskli olan, AB'nin Türkiye ile,  ana yapısı yalnız yüzeysel olarak Avrupa'yı andıran bir ülkeyi  Birliğe katmış olacağı. Olası katılıma kadar da bu değişmeyecek..."

            Kurier gazetesinde "ÖVP: Türkiye'nin Katılımına Hayır,  Ama Müzakerelere Evet" başlığı altında ve Simon Krawagna  imzasıyla yayımlanan bir yazıda, ÖVP, SPÖ, FPÖ ve Yeşillerin  Türkiye'nin AB'ye katılımı konusundaki tutumlarını, kuşkulu  bakışlardan açıkça reddetmeye kadar varan bir görüşler paletiyle karakterize etmenin mümkün, ancak Viyana'da Türkiye aleyhinde  argümanlar göstermek ile Brüksel'de müzakerelere başlamaya  karşı oy kullanmak arasında fark olduğu belirtilmektedir.  Başbakan Wolfgang Wolfgang Schüessel'in, Komisyon'un Türkiye   raporunun ardından gerçek maksadını belli etmek zorunda olduğu  ifade edilen yazıda, Schüessel'in ORF'nin yaz sohbetleri  dizisinde bir sürpriz yaparak, olumlu bir Komisyon raporunun  ardından, "ille de tam üyelikle sonuçlanmaması şartıyla"  Türkiye ile müzakerelere başlanmasından yana olduğunu  belirttiği, halbuki şimdiye kadar hep katılım kriterlerinin  yerine getirilip getirilmediğini Türkiye raporunun göstereceği söylendiğine işaret edilmektedir.

            ÖVP'nin Dış Politika Sözcüsü Michael Spindelegger'in,  "Başbakan'ın rapor hakkında bizden daha fazla bilgi sahibi   olduğunu düşünüyorum" dedi ve kendisinin konuya kuşkulu   baktığını belirttiği ifade edilen yazıda, AB Parlamentosu'ndaki  ÖVP Heyet Başkanı Ursula Stenzel'in, daha AB seçimleri sırasında,  AB'nin Türkiye ile müzakerelere "sürüklenmemesi" yolunda uyarıda  bulunduğu hatırlatılmakta ve SPÖ'nün Avrupa Sözcüsü Caspar  Einem'in, Schüessel'in bu konudaki beyanının nedenini, AB  Devlet Başkanlarının çoğunun müzakerelere başlanmasından yana  olması olarak gösterdiği ve "Başbakan, AB konserinde çalanlara  katılmak istiyor" şeklinde konuştuğu kaydedilmektedir. Yazıda,  FPÖ'nün, (Jörg Haider hariç) her türlü giriş  müzakeresine  açıkça karşı olduğu belirtilmektedir.

 

            FRANSA BASINI:  

            AFP'nin "Fransa-Almanya-İspanya Üçlü Zirvesi... Türkiye,  AB'ye Üyelik Yönünde Reformlarını Yoğunlaştırmalı" başlığı  altında yer verdiği bir haberde, Fransa, İspanya ve Almanya'nın, Türkiye'den, Avrupa Birliği'ne üyeliği yönündeki reformları  uygulamaya koyma çabalarını yoğunlaştırmasını istedikleri ve Türkiye'nin "somut ilerlemeler" gerçekleştirdiğini  vurguladıkları belirtilmektedir.

            İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero, Fransa   Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard   Schröder ile gerçekleştirdiği ilk üçlü zirve sonunda yaptığı   açıklamada, "Üyelik müzakerelerinin başlaması perspektifi,   Türkiye'de reformlar sürecine bir ivme kazandırmıştır" dediği  ifade edilen haberde, üç liderin, Avrupa Komisyonu'nun  6 Ekim'de yayınlanacak ve Avrupa Konseyi'nin üyelik  müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin olarak aralık ayında  vereceği karara temel teşkil edecek Türkiye hakkındaki raporu  "dikkatle beklediklerini" sözlerine ekledikleri kaydedilmektedir.

 

            İNGİLTERE BASINI:  

            Reuter'in "AB Bakanları Türkiye'yi Zina Yasası Konusunda  Uyardı" başlığı altında ve Paul Taylor-Marie-Louise Moller  imzalarıyla yer verdiği bir haberde, bazı AB Dışişleri  Bakanlarının Türkiye'nin zinanın suç olarak kabul edilmesini  öngören yasa tasarısı konusunda ısrar etmesi halinde bunun  AB ile üyelik müzakerelerine başlama girişimini tehlikeye  sokabileceği konusunda Türkiye'yi uyardıkları belirtilmektedir.  Türk hükümetinin, Avrupa Komisyonu'nun Ankara'nın üyelik  müzakerelerine başlayabilmek için demokrasi ve insan haklarına  ilişkin kriterleri karşılayıp karşılamadığına karar vermesine  bir aydan daha az bir süre kala, söz konusu tasarıyı TBMM'ye  yollamakta kararlı göründüğü ifade edilen haberde, Türkiye'nin  AB üyeliğini destekleyen İngiltere'nin, AB liderlerinin aralık  ayındaki önemli zirvede Türkiye ile üyelik müzakerelerine  başlanmasına ilişkin bir tarih vermesini sağlamak için mücadele  edeceğini belirttiği ve Dışişleri Bakanı Jack Straw'ın, AB  Dışişleri Bakanlarının toplantısında gazetecilere yaptığı  açıklamada, "Eğer zina ile ilgili tasarı yasalaşırsa o zaman  bu Türkiye için zorluk çıkaracaktır" dediği aktarılmaktadır.

            İsveç'in feminist Dışişleri Bakanı Laila Frevalds'in,   yasa tasarısını "çok talihsiz" olarak nitelendirdiği ve   tasarının destekçilerinin söz konusu yasa tasarısının kadın  haklarını koruyacağına ilişkin iddialarını kabul etmediğini  söylediği, Belçika Dışişleri Bakanı Karel De Gucht'ün de   tasarıyla ilgili olarak, "Yasa şiddetle İslami yaşama eğilimi  gösteriyor. Bunu çok ciddi bir sorun olarak görüyorum" dediği  belirtilen haberde, Hollanda Dışişleri Bakanı Per Stig  Moeller'in, yaptığı açıklamada, "Ahlaki ve dini sebeplerle  şu anda üzerinde çalıştıkları yasalar Türkiye için sorun  yaratacak" dediği kaydedilmektedir.

            Reuter'in "Avusturya: Türkiye-AB Müzakerelerine Muhalif  Bir Politikamız Yok" başlığı altında yer verdiği bir haberde,  Avusturya Başbakanı Wolfgang Schüessel'in, Maliye Bakanının  geçtiğimiz hafta AB'nin Türkiye ile üyelik görüşmelerine  başlamasına karşı olduğunu söylerken, hükümet politikasını  dile getirmediğini açıkladığı belirtilmektedir. Schüessel'in  düzenlediği basın toplantısında, "Bakan Karl-Heinz Grasser'in  Türkiye'nin AB ile üyelik görüşmelerinin başlamasına karşı  olduğu yönündeki açıklamaları, Avusturya hükümetinin resmi  tutumunu  yansıtmıyordu" dediği aktarılan haberde, Schüessel  hükümetinin, AB'nin Ankara ile üyelik görüşmelerine başlayıp başlamaması ile ilgili kararını vermeden önce, Avrupa  Komisyonu'nun 6 Ekim tarihinde yayımlayacağı raporu beklemek  istediğini yinelediği kaydedilmektedir. Özgürlük Partisi  milletvekili, Başbakan Yardımcısı Hubert Gorbach'ın, AB'nin  Komisyon'un raporunu yayımladığında AB'nin Türkiye'ye üyelik  yerine farkı bir ortaklık sunma ihtimalini de gözardı etmemesi  gerektiğini söyleyerek, "Rapor açıklandıktan sonra sadece  üyelik konusu değil -alternatif ortaklık veya işbirliği gibi-  alternatiflerle ilgili müzakereler gibi ihtimallere de   bakmalıyız" dediği aktarılan haberde, Avusturya'nın  iktidardaki merkez-sağ koalisyonunun Ankara'nın AB girişimi  konusunda uzun süredir ihtiyatlı bir tutum içerisinde olduğuna  dikkat çekilmektedir.

            Reuter'in "AB Parlamentosu Türkiye ile İlgili Görüşünü  Açıklayacak" başlığı altında ve Aine Gallagher imzasıyla yer  verdiği bir haberde, AB Parlamentosu'ndan yapılan açıklamada,  İslam dünyasıyla yakın ilişkilere dikkat çekilerek,  Parlamento'nun, AB'nin Türkiye'ye katılım müzakereleri  yolunu açıp açmayacağı ile ilgili görüşünü açıklayacağının  belirtildiği ifade edilmektedir. Avrupa Parlamentosu Başkanı  Josep Borrell'in milletvekillerine hitaben yaptığı açılış  konuşmasında, "Ne kadar uzun süre alırsa alsın günün sonunda Parlamento'nun onayı olmaksızın üzerinde anlaşma sağlanamayacak  bir meseleyle ilgili olarak böyle sessiz kalmamız anlaşılamaz  olacaktır" dediği aktarılan haberde, Borrell'in, AB'nin  doğrudan seçimle göreve gelen 732 üyeli Parlamentosu'nun,  Avrupa Komisyonu'nun Türkiye'nin demokrasi, insan hakları  ve anayasasında Birliğin kriterlerini yerine getirip  getirmediğiyle ilgili olarak yayımlayacağı raporun ardından  bir tavsiye görüşü yayımlayacağını kaydettiği belirtilmektedir.  Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye ile ilgili olarak bölünmüş  durumda olduğu ve Avrupa kamuoyundaki muhalif seslerin,  Türkiye'nin çok büyük bir ülke olduğunu, fakir ve 70 milyonluk  nüfusunun çoğunun Müslüman olduğunu dile getirdikleri ifade  edilen haberde, İspanyol Sosyalist Borrell'in, "Ne karar  alırsak alalım, Müslüman dünyaya sınırlarımızı kapatmadığımızı  ve medeniyet savaşı vermediğimizi göstermek sorumluluğumuzdur"  şeklindeki ifadesine yer verilmektedir.

 

            İSPANYA BASINI: 

            El Periodico gazetesinin internet sayfasında "Avrupa  Milletvekili Guardans, Türkiye'nin AB'ye Girmesine Karşı  Çıkıyor" başlığı altında ve Montserrat Radigales imzasıyla  bir yazıda, CİU Avrupa Milletvekili Ignasi Guardans'ın,  Türkiye'nin AB'ye olası girişine karşı çıktığı ve "bu  meselede fazlaca iki yüzlülük olduğunu" belirttiği  kaydedilmektedir.

            Guardans'ın, bir Avrupa bağımsız komisyonu tarafından  hazırlanan -ve Ankara'nın kriterleri yerine getirdiği zaman  katılımını savunan- raporu Barcelona'da gündeme getirerek,  kendisine göre, bu kararın getireceği riskler konusunda  uyarıda bulunarak, "Büyük sorunlar doğuracak bir mesele  hakkında derin bir tartışma yapılmasını istiyorum.  Türkiye'nin girişi, siyasi birlik olarak AB'nin sonu  anlamına gelecektir" dediği aktarılan yazıda, Guardans'ın  tutumunun, başta Finlandiya Eski Cumhurbaşkanı Martti  Ahtisaari'yle birlikte geçmişte büyük siyasi sorumluluklar   taşımış dokuz şahsiyet tarafından oluşturulan, Türkiye için   Bağımsız Komisyonu'nca savunulan tezlere muhalif bulunduğu  ifade edilmektedir. "Avrupa'daki Türkiye" başlıklı raporun,  Katalan Meclisi Generalitat'da Meclis Başkanı Pasqual  Maragall tarafından Ahtisaari ve komisyonun diğer iki üyesi  İtalya Avrupa Milletvekili Emma Bonino ve Avrupa Komiserliği  yapmış olan İspanya eski Dışişleri Bakanı Marcelino Oreja'nın  katılımıyla sunulduğu belirtilen yazıda, Bonino ve Ahtisaari'nin,  AB'nin 2002 Aralık Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye artık  adaylık statüsü verdiğinin altını çizdikler ve geriye doğru  bir niyetin, "Avrupa'nın inanırlığına" zarar vereceği uyarısını  yaptıkları kaydedilmekte ve "Sonuç açık. Bonino'nun sözleriyle,  'Türkiye, diğer adaylarla aynı muameleyi görmeli, ne eksik ne  fazla.' Komisyon üyeleri, müzakereleri başlatmak için  Türkiye'nin kriterleri tamamlayıp tamamlamadığı sorununa  girmediklerini belirttiler. Bu konuyu 6 Ekim tarihinde Avrupa  Komisyonu ele alacak. Fakat tüm komisyon üyeleri, müzakerelere başlandığında çok uzun süreceğinde hemfikirler. Maragall,  Türklere, 'İspanya 1966'da katılım istedi ve 20 yıl sonra  girebildik. Sakin olun' tavsiyesinde bulundu." denilmektedir.

 

            YUNANİSTAN BASINI:  

            Elefterotipia gazetesinde (13/09) "Avantajlı Konumu  Gereğinden Fazla Önemsemek" başlığı altında ve Mihalis  Moronis imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Kıbrıs konusu ele  alınmakta ve AB'ye üye olması ile AB'den üyelik müzakereleri  için tarih alabilmeyi arzulayan Türkiye karşısında Kıbrıs'ın  AB'ye üye olmakla büyük bir avantaj elde ettiği, şimdi   Türkiye'nin tarih için Lefkoşa'nın onayını alması gerektiği  kaydedilmekte, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bu "önemli avantaj" ile  Türkiye'nin diplomatik ve askeri avantajlarını yok edebileceği  öne sürülmektedir. Kıbrıs Rum liderliğinin, üyeliğin sağladığı  avantajlı konumu gereğinden fazla önemsediğinden, AB ile  Türkiye arasında üyelik müzakerelerin başlamasıyla Türkiye'nin  önünde daima Kıbrıs konusunu bulacağını söylediği, oysa şimdiye  kadar Kıbrıs konusunda kaydedilen gelişmelerin Lefkoşa'nın  iyimser olması için bir neden olmadığını gösterdiği  vurgulanmaktadır.

            Yorumda şöyle denilmektedir: "Amerika Kıbrıs'taki ABD  yapımı silahların çekilmesi için baskılara başlamıştır. Neden  ABD, Kıbrıslı Rumların silahsızlandırılmasını istiyor? Acaba,  Türkiye'nin AB yönelimine engel olmaması için ABD, Kıbrıs  Cumhuriyeti'ni uyarıyor mu? AB ile Türkiye arasında üyelik  müzakerelerinin başlaması amacıyla AB'nin Türkiye'ye 'yeşil  ışık' yakması Kıbrıs'ın çıkarınadır. Böyle bir durumda  Ankara'nın Kıbrıs'a yönelik saldırgan bir politika uygulaması  mümkün olmayacaktır. Türkiye kademeli bir şekilde Lefkoşa ile  ilişkilerini ilerletirse, Lefkoşa da Kıbrıs sorunu konusunda  bazı tezlerini belki de karşı tarafa kabul ettirebilecektir.  Ancak bu, hiçbir şekilde Kıbrıs sorununun Lefkoşa'nın istediği  şekilde çözümleneceği anlamına gelmiyor. Türkiye'nin Avrupa Birliği yöneliminde gelişmeler farklı kaydedilir, AB Komiseri  Fischler'in dediği gibi, AB ile Türkiye arasında imtiyazlı  ortaklık oluşursa, -Türkiye'nin Atina Büyükelçisi To Vima  gazetesinde yer alan mülakatında, Ankara'nın böyle bir  olasılığı reddetmediğini ifade ediyor- Lefkoşa zorda  kalacaktır. Böyle bir durumda Ankara'nın, ekonomi ve dış  politika konularından başka güvenliğin de imtiyazlı ilişkiye  dahil edilmesini talep edeceği kesindir. AB ise Türkiye'yi  bünyesine katmamış olmasından dolayı var olacak gerginliği  giderebilmek için Türk talebine hayır diyemeyecektir. Bu  nedenle, Ankara'nın talebini kabul etmesi için AB, Lefkoşa'ya  boğucu baskı uygulayacaktır."

            To Vima gazetesinde (14/09) "AB Kararını Beklemek  Erdoğan'ı Sinirlendiriyor" başlığı altında yayımlanan bir  yorumda, Türkiye'nin AB üyesi olma umutları ve AB üyeliğiyle   ilgili işlemler konusunda çıkan söylentilerin Türkiye   Başbakanı'nın sert tepkide bulunmasına yol açtığı  belirtilmektedir. Aralık ayında yapılacak olan ve Türkiye  açısından büyük önem taşıyan AB zirvesinde Türk talebine  "hayır" cevabı verilmesi halinde ne olacağı yolundaki bir  soruya Başbakan Erdoğan'ın, "Böyle bir olasılığı düşünmek  istemiyorum. Sanırım dostlarımız olumsuz bir kararın,  ilişkilerimizin yara almasına yol açacağı olasılığını iyi  bir şekilde değerlendireceklerdir" şeklinde cevap vererek  sorunun kendisini rahatsız ettiğini yansıttığı ifade edilen  yorumda, Türkiye'nin AB yönelimiyle ilgili bir toplantıda   konuşan Başbakan Erdoğan'ın, "Böyle bir durumda AB ile  ilişkilerimizde bir şey olmamış gibi davranamayız" dediği kaydedilmektedir.

 

 

 

                 

 
ESKİ SAYILAR