ANKARA, 20/09(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 16-19 Eylül 2004 tarihleri arasında
yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu
hususlara değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin (19/09) "Verheugen:
Ceza Kanunu'nda Reform Yapılmadan, Türkiye Katılım Müzakerelerine
Başlayamaz" başlığı altında yer verdiği bir haberde, Avrupa Birliği'nin
Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günther Verheugen'in, Ankara'nın kilit
konumdaki bir reform paketini yasalaştırmadıkça AB'nin Türkiye ile
katılım müzakerelerini başlatmayacağını belirterek, konu hakkında
şimdiye kadarki en sert açıklamasını yaptığı ifade edilmektedir.
Verheugen'in, reform paketinin geçmediği takdirde müzakerelerin
başlatılmaması yönünde tavsiyede bulunulacağını söylediği belirtilen
haberde, Alman Bild am Sonntag gazetesine yaptığı açıklamada Günther
Verheugen'in, "Ceza Kanunu reformu üyelik müzakerelerinin açılması için
vazgeçilemez bir ön koşuldur. Ancak bu reformla Türkiye'nin insan
haklarının gerçekten ciddiye alındığı adil bir devlet olduğunu
onaylayabiliriz. Komisyon, merkezi konumdaki bu unsur tamamlanmadığı
sürece üyelik görüşmelerinin gelmeyeceğini açık bir şekilde ortaya
koyacaktır. Zina ile ilgili maddenin yasada yer alması kesinlikle
üyelik görüşmelerini getirmeyecektir. Karar anı gelmiştir. Türkiye
kendisinde, geleneksel Türk değerlerini ve Avrupa değerlerini
uzlaştıracak gücü bulmalıdır. Avrupa değerleri, müzakere edilemez
değerler değildir" dediği kaydedilmektedir.
Amerika'nın Rhode Island
eyaletinde yayımlanan Providence Journal gazetesinin internet
sayfasında (17/09) "Türkiye ve AB... Viyana Kuşatmasını Unutma Zamanı"
başlığı altında ve David Edgerly imzasıyla yer alan bir makalede,
önümüzdeki sonbaharda, AB'nin hiç de karşı karşıya kalmak istemediği
bir karar sürecine gireceği ve hala anayasa onaylamaya çalışan ve
geçtiğimiz bahar on yeni üyeyi bünyesine katan Avrupa Birliği'nin,
"Avrupalı" kavramının sınırlarını sonuna kadar zorlayacak bir karar ile
uğraşmak istemediği ifade edilmektedir. Makalede şöyle denilmektedir:
"AB üyeleri, aralık ayında Türkiye'nin katılım müzakerelerine başlayıp
başlamayacağına dair bir karar verecekler. Bu karar, katiyen üyelik
yönünde son karar anlamına gelmiyor, sadece tüm katılımcıların 10 yılı
aşacağını idrak ettiği müzakerelere başlanıp başlanmayacağına dair bir
karar. 10 yıl sonra ise Avrupa Birliği'nin nasıl bir hal alacağını kim
bilebilir? Bu yıl 10 yeni üyenin kabulünün ardından bir tanesinin daha
kabulü ihtimali -Türkiye- AB'deki pek çok insanı neden kan ter içinde
bırakıyor? Siyasi açıdan yanlış olmakla beraber esas sorun,
Türkiye'deki nüfusun büyük bir çoğunluğunun Müslüman olması. Söz konusu
ülke son derece laik, ancak nüfusunun yüzde 98'nin Müslüman olması
Avrupalıları rahatsız ediyor. Roma Katolik Kilisesi Cemaati Başkanı
Kardinal Joseph Ratzinger, Müslüman komşularıyla ittifaka gitmenin
Türkiye için daha uygun olacağını öne sürdü. AB Komiseri Frits Bolkestein,
Avrupa'nın Türkiye'nin demografik yapısı ve göç nedeniyle 'İslamileşeceği'
yorumu yaptığında, mevcut endişelere başka bir boyut kattı. Kendisi,
böyle birşeyin gerçekleşmesi durumunda, Türklerin Viyana kapılarında
16'ncı ve 17'nci yüzyıllarda bozguna uğratılmasının 'anlamını
kaybedeceğini' ileri sürdü... Türkiye'nin kalabalık nüfusunun, bu
ülkenin AB politikasında, had safhada söz hakkı almasına imkan
tanımasından endişe ediliyor... Türkiye'nin AB'ye girmesiyle, Türkler
halihazırda büyük bir çoğunluğa sahip oldukları Avrupa'ya hücum
edecekler. Şu anda Almanya'da dört milyon kadar Türk yaşıyor, Hollanda
ve Avusturya'da ise yüzbinlerce Türk mevcut. Avrupalılar, Türk
yerleşimcilerin sayısındaki bir artışın Avrupalıların genelde hoş
karşılamadıkları kalabalık göç olaylarına neden olmasından
çekiniyorlar... Yine de, Avrupalılar göçmenlerin Avrupa ekonomisine
genel anlamda hayat koşullarına yaptıkları paha biçilemez katkıyı gözardı
ediyorlar... AB'nin Türkiye'nin üyeliğine dair taşıdığı endişelere
rağmen, bazı AB ülkeleri Türkiye'nin reddedildiği mesajının doğuracağı
sonuçlardan çekiniyorlar... Batı dünyasının İslam dünyasında reforma
gidilmesi yönünde yoğun baskıda bulunduğu bir anda, pek çok kişi
AB'nin, laik bir devlete ve söz konusu reformları gerçekleştirmede
büyük adımlar atmış olan Müslüman bir halka sahip böyle bir ülkeye
nasıl bir cevap vereceğini bekliyor. Esas itibariyle AB, gerçekten de
değişik kültürleri harmanlamak konusunda kilit rol oynayabileceğini
ortaya koymak mı, yoksa zengin ve Hristiyan bir emekliler kulübü olarak
mı kalmak istiyor?"
ALMANYA BASINI:
Netzeitung'un internet
sayfasında (16/09) "Rühe, Türkiye'nin AB Üyeliği Lehinde Konuştu"
başlığı yer alan bir yazıda, Federal Meclis Dış İlişkiler Komisyonu
Başkanı, Alman Hristiyan Demokrat Birlik Partili (CDU) Volker Rühe'nin,
kendi partisinden Türkiye'nin AB üyeliği için girişimlerde bulunmasını
talep ettiği ve Helmut Kohl'un tutumuna dikkat çektiği
belirtilmektedir. Volker Rühe'nin, Türkiye'ye AB üyeliği verilmesinden
yana olduğu ve bu tutumuyla, bugüne kadar Türkiye'ye sadece bir
"imtiyazlı ortaklık" verilmesinden yana olan Birlik siyasileri Angela
Merkel ve Edmund Stoiber'in karşısında yer aldığı kaydedilen yazıda,
Rühe'nin, "Türkiye'nin üyeliği Avrupa'yı güçlendirecektir, çünkü AB
böylelikle, bizim güvenliğimiz açısından çok önemli olan bir bölgeye
istikrar ihraç edebilir. Avrupalı bir Türkiye, ayrıca modern ve
demokratik İslamiyet için artı bir güç oluştururdu. Türkiye'ye
kapıların kapatılması Türkiye ve Avrupa için korkunç olur. Bu ayrıca,
Türkiye'de istikrarsızlık yaratır ve diğer taraftan da Avrupa karşıtı
güçleri güçlendirmiş olur. 1997 yılının aralık ayında 'Türkiye'ye AB
üyeliği perspektifi verildi' yazılı maddeyi imzalayan Helmut Kohl
Hükümeti'ydi. Kohl, o dönemlerde, hiç 'imtiyazlı ortaklıktan' söz
etmedi" şeklinde bir açıklamada bulunduğu ifade edilmektedir.
Die Welt gazetesinde (17/09)
"Türkiye'nin AB Üyeliği İhtimali Giderek Artıyor" başlığı altında ve
Martin Halusa imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Avrupa Birliği'nin
Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlaması ihtimalinin giderek
arttığı, gerek AB Komisyonu'nda, gerekse Birliğe mensup 25 ülkede
geniş bir çoğunluğun, görüşmelere başlanmasından yana olduğu
belirtilmektedir. Lüksemburg Başbakanı Juncker'in, "Fakat AB'ye
muhtemel bir üyelik henüz çok uzaklarda" diyerek, sorunların boyutunun
asıl müzakerelerde kendini göstereceğini, bu yüzden de, görüşmelerin
kesilmesi seçeneğinin açık olması gerektiğini belirttiği ifade edilen
yazıda, neredeyse tüm AB hükümetlerinin, görüşmelere başlanmasından yana
olduğu ve başını Almanya'nın çektiği, Fransa, İngiltere, İtalya ve
İspanya gibi büyük ülkelerin Ankara ile müzakerelerden yana tutum
aldıkları, şimdiye dek sadece Avusturya'nın, görüşmelere direniş
gösterdiği ve Danimarka ile Kıbrıs Rum Kesimi'nin de daha ziyade
şüpheci olarak kabul edildikleri kaydedilmektedir. Yazıda, Hristiyan
Birlik Partisi (CDU) çevrelerinde, parti lideri Angela Merkel'in
Avrupa'daki muhafazakar hükümet başkanlarının fikrini değiştirmeye
yönelik çabasına fazla şans verilmediği ve AB Parlamentosu'ndaki
milletvekilleri arasında "Bayan Merkel'in mektubu fazla etki
yapmayacaktır" diye konuşulduğu belirtilmektedir.
Financial Times Deutschland
gazetesinde (17/09) "Kültürlerin Çatışmasını İstemiyoruz" başlığı
altında ve Wolfgang Proissl imzasıyla CDU eski Genel Sekreteri ve Dış
Politikacılarından Ruprecht Polenz ile yapılan mülakata yer
verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Türkiye'nin üyeliği
gerçekleşecek mi?
POLENZ: AB Komisyonu'nun
ekim başında açıklayacağı tavsiye kararını beklememiz gerekir. Devlet
ve hükümet başkanları, katılım müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin
kararlarını aralık ayında bu rapor zemininde verecekler.
SORU: Türkiye'nin olası
AB'ye üyeliği konusunda ne düşünüyorsunuz?
POLENZ: AB'nin üyelik
kriterlerini yerine getirmesi halinde Türkiye'ye adil bir şans
verilmesi gerekir. Bu yıl gerçekleşen doğuya genişleme ve Romanya ile
Bulgaristan'ın muhtemel üyelikleri dikkate alındığında, Türkiye
konusunda şu vurgulanmalıdır: Söz konusu olan, Türkiye'nin 2005'de üye
olması değildir, bu çok daha sonra gerçekleşecektir. Şu an geçerli
olan, ne AB'nin alacak, ne de Türkiye'nin katılacak durumda olduğudur.
SORU: Siz, Türkiye'nin AB
üyesi olmasını hangi gerekçelerle destekliyorsunuz?
POLENZ: Bugün İslam dünyası
ile Batı arasındaki uçurumun merkezinde dış politika yer alıyor.
Müslüman halkı olan Türkiye'nin AB üyesi olması üç güçlü sinyal
gönderebilir. Birincisi, 'Biz kültürler çatışması istemiyoruz.'
İkincisi, 'İslam ve demokrasi bağdaşabilir.' Üçüncüsü, 'İslamcı teröre
karşı, İslam devletleriyle birlikte mücadele ediyoruz.' Bunların dış
politik gerekçeler olduklarını biliyorum, ama neticede ben bir dış
politikacıyım."
AVUSTRALYA BASINI:
Financial Review'ın internet
sayfasında (17/09) "Neden Batı'nın, Türkiye'nin Birliğin Bir Parçası
Olmasına İhtiyacı Var?" başlığı altında ve David L. Phillips imzasıyla
iki bölüm halinde yayımlanan makalede, Türkiye'nin laik Müslüman bir
demokrasi ve Batı için çok önemli bir müttefik olduğu, hem Avrupa hem
de Asya'yı kapsayan ve NATO'nun doğu ayağı olan Türkiye'nin Soğuk Savaş
sırasında Sovyetler Birliği'nin kontrol altına alınmasında önemli bir
rol oynadığı ifade edilmekte, Başbakan Erdoğan'ın, ülkenin AB'ye
katılma kararlılığını göstererek Türkiye'nin Batı ile bağlarını
yeniden doğruladığı değerlendirmesinde bulunulmaktadır. Aralık ayında
düzenlenecek ve AB hükümetlerinin Ankara ile üyelik müzakerelerine
başlayıp başlamamaya karar verecekleri zirvede olumlu bir sonuç elde
etme çabası çerçevesinde Başbakan Erdoğan'ın reformlar gerçekleştirmeye
devam ettiği, özellikle Türkiye'nin geleneksel olarak güçlü ordusunu
sivil kontrol altına almak gibi zor bir görevi üstlendiği ifade edilen
haberde şu ifadelere yer verilmektedir: "Hem Türkiye, hem de
müttefikleri hatırına Erdoğan'ın AB önerileri başarılı olmak zorunda.
AB üyeliği Türkiye'nin Batı'ya demir atmasını sağlayacak, terörizme
karşı bir duvar olarak sağlamlaştıracak ve ülkenin Müslüman dünyası
için bir demokrasi modeli olmasına imkan tanıyacak. Diğer yandan
reddedilmesi, ülke içindeki reformların ilerlemesini engelleyecek ve
dini aşırılık yanlılarını radikalleştirecek. Bir istikrar ve ılımlılık
siperi olmaktan ziyade Türkiye, Amerikan karşıtlığının ve
aşırılıkçılığın yuvası haline gelecek. Orta Doğu'daki Batılı çıkarları
için bir çıkarma noktası olarak hizmet etmek yerine AB'nin temelini
oluşturan liberal değerlere karşı çıkan bölgedeki istikrarsız ülkeler
zincirine katılacak... Erdoğan aslında İslamcı inançlarıyla siyaseti
arasında bölünmüş durumda. Ancak sürekli olarak Türkiye'nin Batı ile
bağlarını güçlendirmek için çalışıyor. Hatta dış politika girişimleri
-Irak savaşı, Kıbrıs'ta barış ve Türkiye'nin AB'ye girişiyle ilgili-
hem İslamcılarla hem de yurt içindeki ateşli laiklerle ilişkilerini
karmaşık hale soksa bile... Ordu, Türkiye'nin AB'nin istediği
reformları uygulayıp uygulamaması konusunda iki kampa bölünmüş durumda.
Bir tarafta Dışişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanı ve MGK üyesi
Hilmi Özkök Erdoğan'ın çabalarını destekliyor. MGK daha önceleri
İslamcı partileri düşürmeye çalışmış olsa da Özkök popüler AKP ile
birlikte çalışmayı tercih etti. Onun gibi reformcuların yanı sıra
polis ve askeri istihbarat Türkiye'nin AB'ye katılma girişimini
destekliyor. Ordunun sivil kontrolünün Türkiye'nin AB adaylığı için
önemli olduğunu anlıyorlar... AB'ye giriş eski ama hala çok uzak bir
hayal. Bir AB üyesi olmak için Türkiye'nin, Avrupalı devletlerin
aralarına nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkeyi alma konusundaki
tereddütlerini gidermesi gerekiyor. Türkiye ve Avrupa Topluluğu 1963'te
bir ortaklık anlaşması imzaladı ancak Türkiye 1987'ye kadar resmi
olarak üyelik başvurusunda bulunmadı. On yıl sonra AB Lüksemburg
zirvesinde Türkiye, kendisi henüz bir aday statüsü almamışken birçok
eski komünist ülkenin sıranın önüne geçtiğini gördü... Türkiye Kopenhag
kriterlerini karşılamak için halihazırda büyük adımlar attı ve
liderleri bir sonraki AB zirvesi için bu çabalara devam etmeye teşvik
edilmelidir. Türkiye'nin AB'ye girişi, hem ülkeye Müslüman dünyasında
başarılı bir modern demokrasi olma potansiyelini yerine getirmesi, hem
de Batı'ya terörle mücadelede değerli bir müttefiki destekleme,
çeşitlilik vaadini güçlendirme ve İslam dünyasında liberalliği
beslemesi için şans tanıyacaktır."
AVUSTURYA BASINI:
Kronen Zeitung'da (18/09)
"Türkiye'nin AB'ye Üyeliğine Çoktan Karar Verildi" başlığı altında ve
Kurt Seinitz imzasıyla yayımlanan bir yazıda, politikacıların aniden,
1999'daki zirvede alınan kararın lafını bile etmek istemediği ve 17
Aralık'ta yapılacak olan AB zirvesinde "gerçeklerin ortaya döküleceği"
gün yaklaştıkça, Türkiye'ye "yeşil ışık" yakılmasına karşı olan
seslerin de kuvvetlendiği belirtilmektedir. AB'nin Genişlemeden
Sorumlu Komiseri Verheugen'in bir muzaffer edasıyla, Avrupalı
politikacıların kibarcası "unutkanlığı" karşısında "çok geç" dediği ve
bundan beş yıl önceki AB zirvesinde Türkiye'nin AB'ye üye olacağının
kararlaştırıldığı hatırlatılan yazıda, Verheugen'in bugün memnuniyetini
gizleyemediği ve "Artık olup olmayacağı değil, ne zaman olacağı söz
konusu" dediği kaydedilmektedir. Başbakan Erdoğan'ın ulusal gururunu
korumak için Brüksel'e, "Türkiye şimdiye kadar kimseye yük olmadı ve
gelecekte de olmayacaktır. Biz kendimize yetecek durumdayız"
şeklindeki ifadesinin aktarıldığı yazıda, Türkiye'nin AB'ye
üyeliğinden yana olan Avrupalıların da şu sıralar nasıl bir argüman
göstereceklerini şaşırdıkları ve "Türklere şimdi sırt çevrilirse,
Türkiye'deki Avrupai reform çabalarının tehlikeye sokulmuş olacağının"
söylendiği, ancak bunun Türkiye'deki reformların daha sağlamlaşmamış
olduğunun bir göstergesi de olabileceği öne sürülmektedir.
Kronen Zeitung'da (17/09)
"Türkiye-AB... 'En Büyük Engel Avrupalıların Endişeleri ve Korkuları'"
başlığı altında ve Kurt Seinitz imzasıyla yayımlanan bir yazıda,
Finlandiya'nın eski Başbakanı Ahtisaari ile Avusturya Dışişleri
Bakanlığı eski Genel Sekreteri Albert Rohan başkanlığındaki bir
uzmanlar grubunun Viyana'da Türkiye raporunu tanıttığı ve British Council
ve Soros Vakfı tarafından desteklenen Komisyonun, Türkiye'nin AB
üyeliğinin riskten çok kazanç getireceği görüşünde olduğu
belirtilmektedir. Raporda, en büyük engelin Avrupalıların "endişeleri,
yanlış anlamaları ve korkuları" olduğunun belirtildiği kaydedilen
yazıda, Finlandiya eski Başbakanı Ahtisaari'nin, AB Tarım Komiseri
Fischler'in yazdığı ve Türkiye konusundaki endişelerinin yanı sıra bu
konunun diplomasinin eline bırakılmayacak kadar zor olduğunu ifade
eden mektubunu sert bir dille eleştirdiği vurgulanmakta ve Ahtisaari'nin
cevabının ise, "Bu konu tarım uzmanlarına bırakılmayacak kadar zor"
şeklinde olduğu ifade edilmektedir.
Die Presse gazetesinde
(17/09) "Avrupa Birliği'nin Altından Kalkamayacağı Bir Felaket" başlığı
altında ve Reinhold Smonig imzasıyla FP'li AB parlamenteri Andreas
Mölzer ile yapılan bir mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu
ifadeler yer almaktadır:
"SORU: Partiniz FPÖ,
Türkiye'nin AB katılımının en başta gelen aleyhtarlarından biri olma
sıfatıyla izleyeceği çizgiyi saptadı.
MÖLZER: Yönetim Kurulu'nun
oy birliğiyle kabul ettiği bir karar var, böylece her şey belirlenmiş
oluyor. Ama asıl sorun, bu kararın etkili olup olmadığı,
özgürlükçülerin bu kararı hükümet içinde de katı bir şekilde savunup
savunamayacağı. Tabii ki, Türkiye'nin, duyulan tüm sempatiye ve bütün
stratejik ortaklıklara rağmen bir Avrupa ülkesi olmadığını söyleme
cesaretini bulmaları lazım. (...)
SORU: Jörg Haider,
Türkiye'nin AB'ye katılımına daha açık görünüyor.
MÖLZER: Haider, FPÖ içinde
bu görüşte olan tek kişi. Bunun arkasındaki nedeni pek anlamış değilim.
Yalnız Türklere duyulan sempati ya da İslamcı köktendincilere zemin
hazırlanmasını önleme düşüncesi, ülkeyi Avrupa entegrasyonunun bir
parçası yapmak için bir neden teşkil edemez.
SORU: Türkiye konusunda
karar vermek için artık çok geç değil mi?
MÖLZER: Gerçekçi bir
yaklaşımla, Türkiye'nin katılımının maalesef artık kararlaştırılmış bir
mesele olduğunu söylemek gerekir. Avrupa'daki insanlar böylece bir kez
daha, ne yaparsak yapalım bizim görüşümüzü soran yok duygusuna
kapılacak. Schüessel siyasi bir realist, bu yüzden de daha güçlüler
tarafından alındığı için bu kararı onaylayacağını belirtmiş olduğunu
düşünüyorum. Müzakerelere bir kez başlanınca, bu, şimdiye kadarki
tecrübelere göre katılım ile sonuçlanacaktır. Bu da, AB'nin altından
kalkamayacağı bir felakete neden olabilir. Asıl hata, Türkiye'ye daha
bundan 40 yıl önce AB üyesi olma şansı olduğunu söyleme
riyakarlığıydı."
Die Presse gazetesinde
(17/09) "Katılım, Halkla Birlikte Kararlaştırılmadı" başlığı altında ve
Reinhold Smonig imzasıyla VP'nin AB Parlamenteri Ursula Stenzel ile
yapılan bir mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer
almaktadır:
"SORU: Geçenlerde Türkiye'yi
AB içindeki muhtemel bir 'Truva Atı' olarak tasvir etmiştiniz. Durum
gerçekten bu kadar trajik mi?
STENZEL: Evet, AB'nin
şimdiye kadar oy birliğiyle alınan kararlarla kendini sürüklediği
sürece bir bakın. Belki de yakında, on yıl içinde 100 milyonluk bir
nüfusa ulaşacak bir ülke Birliğe alınacak. Belki ekonomik açıdan
durumu Romanya ya da Bulgaristan gibi kötü olmayan, ama doğusu ile
batısı arasında muazzam bir gelişim farkı olan bir ülke. Yalnız
coğrafi açıdan değil, kültürel açıdan da çok küçük bir kısmı
Avrupa'ya ait olan, yüzde 90'ı Ön Asya toprakları üzerinde bulunan
bir ülke.
SORU: Giriş müzakerelerine
başlama konusunda başka bir seçenek görüyor musunuz?
STENZEL: Türkiye ile
müzakerelerde bulunmak tabii ülkenin modernleşmesini ve
Avrupalılaşmasını sağlayacak bir adım da olabilir. Ama imtiyazlı bir
ortaklık gibi bazı seçeneklerin de mutlaka gözönünde bulundurulması
gerekir. Hatta ben giriş müzakerelerine başlanmasının, siyasi
kriterler daha yerine getirilmediği için önlenebileceğini bile ihtimal
dahilinde görüyorum."
İNGİLTERE BASINI:
Reuter'in (17/09) "Avrupa'ya
İlişkin Endişe ve Korkular Fransa Politikasına Gölge Düşürüyor" başlığı
altında ve Timothy Heritage imzasıyla yer verdiği bir haberde,
Fransa'nın, Avrupa Birliği'ndeki nüfuzunun azaldığına dair endişeler
artarken, Avrupa'nın, Fransa siyasetinde hızla kirli bir kelimeye
dönüştüğü belirtilmektedir. Fransa Maliye ve Ekonomi Bakanı Nicolas
Sarkozy'nin, AB'de yeni üye devletlere yapısal yardımların kesilmesine
yönelik olarak düzenlediği kampanyanın, Doğu Avrupa'da hayal
kırıklığına neden olurken, Fransa'da AB içerisindeki son
değişikliklerden duyulan öfkeyi su yüzüne çıkardığı kaydedilen haberde,
şimdi Fransa siyasetinin başlıca meseleleri arasında, genişleme sonrası
AB'yi düzenlemeyi amaçlayan Avrupa anayasasını destekleyip
desteklememekle ilgili olarak hararetlenen tartışmalar ve Türkiye'nin
AB'ye olası üyeliği olduğu ve bu tartışmaların ana partiler arasında
kurulan birliği tehdit ettiği ifade edilmektedir. Pek çok Fransızın, 1
Mayıs tarihinde gerçekleşen genişlemeden çok küçük kazanımlar dışında
hiçbir yarar elde edemediği ve bu durumun Fransa'nın nüfuzunu
azaltacağından endişe duyduğu belirtilen haberde, endişelerin, AB
anayasasının Avrupa'nın refah programını, istihdam yaratmaksızın
baltalayacağına dair korkularla alevlendiği ve seçmenlerin de,
Türkiye'nin AB üyesi olması halinde Fransa'nın bundan çıkar
sağlayacağından şüphe duyduğu, Fransa'da iktidardaki Halk Hareketi
Birliği'nden, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın aksine Türkiye'nin
AB'ye katılımı karşıtı açıklamalar geldiğine işaret edilmektedir.
The Economist dergisinde
(18/09) "Türkiye ve AB: Hayır Demenin İmkansızlığı" başlığı altında
yayımlanan makalede, pek çok Avrupa hükümetinin Türkiye'nin AB'ye
girmesi fikrinden hoşlanmamakla birlikte, üyelik görüşmelerine
başlanması konusunda hemfikir olduğu belirtilmektedir. Türkiye'de
gerçekleştirilen reformlar, ekonomik gelişmeler, Kıbrıs konusu, PKK ve
sosyal yaşamın AB üyeliğine etkisinin ele alındığı makalede şöyle
denilmektedir: "Bu, Avrupa Birliği'ne girmek isteyen iki ülkenin
hikayesi. İlki NATO'nun elli yıldır güçlü bir üyesi. Canlı bir özgür
basını ve büyük bir parlamenter çoğunluğuyla istikrarlı bir hükümeti
olan, gelişen bir demokrasisi var. Halkının çoğunluğu dindar olmasına
karşın, laik bir ülke. Ekonomisi gelişiyor: son iki yıl içinde Gayri
Safi Yurt İçi Hasılası yılda yüzde 8.4 oranında arttı, enflasyonu
dörtte üç oranında düşerek neredeyse tek haneli rakamlara ulaştı. AB
ülkelerinin aksine, genç ve büyüyen bir nüfusa sahip. En büyük şehri
Hristiyan (ve Avrupa) medeniyetinin beşiği durumunda. Kısacası AB için
güçlü bir aday olarak görülüyor. Diğeri ise oldukça farklı bir ülke.
Topraklarının çoğu Asya üzerinde ve Irak, Suriye ve İran gibi sorunlu
ülkelerle sınırları var. Onlarca yıl ekonomisi çöküntü içinde olmuş,
parası sürekli devalüasyona uğramış, bankaları sıkıntıda bulunuyor,
ayrıca IMF'ye en fazla borcu olan ülkelerden biri durumunda. Mayıs'ta
AB'ye giren ülkelerin içinde ekonomisi en kötü olandan daha da kötü
bir ekonomisi var. Geçmişinde askeri darbeler olmuş. İnsan hakları
ihlalleri ve hapishanelerde işkence olaylarında suç dosyası kabarık.
Vatandaşlarının büyük çoğunluğu Müslüman ve AB'nin en kalabalık üye
ülkesi olmaya aday. Sorumuz, AB'nin hangi ülkeyi kabul etmesi
gerektiğidir. Bu iki ülke aslında tek bir ülkedir: Türkiye. Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan bu yıl AB görüşmelerini başlatmak üzere
sergilediği yoğun çabalar nedeniyle Avrupa'da tanınan bir sima
olmuştur. İki hafta içinde AB Komisyonu Türkiye'nin hazır olup
olmadığını açıklayacak, aralık ayında da, AB liderleri görüşmelere
başlaması için Türkiye'ye bir tarih verip vermemeyi kararlaştıracaktır.
Türkiye'nin bu taban tabana zıt durumu AB için sıkıntıya neden
olmaktadır. Başka ülkelerin üyeliğinde yaşanmayan bir durum söz
konusudur... Aralık ayında alınacak karar sadece Kopenhag Kriterleri'ne
dayanacaksa, hayır demek zor olur. Gerçekten de Türkiye ekonomi, siyasi
ve hukuki reformlarında 2007'de AB'ye katılmayı bekleyen Romanya'dan
daha ileride. Ancak söz konusu Türkiye olduğu için işin içine başka
etmenler giriyor. Avrupalılar açısından bu etmenlerin çoğu olumsuz.
Bunların en aşinası Türkiye'nin Avrupa'da olmaması iddiası. Boğaz
köprüsünün kuzey tarafında sürücüler için Avrupa'ya hoş geldiniz diyen
bir levha var. Ancak birçok coğrafyacı, en büyük şehirlerinden birinin
yarısı olduğu gibi, ülkenin tüm topraklarının onda birin Avrupa'da
olduğunu söyler. AB'ye katılan Kıbrıs ise Türkiye'nin nüfusunun
çoğunluğunun bulunduğu bölgenin de doğusunda kalıyor. Bir de büyüklük
faktörü var. Bu, AB üyeliği için bir kriter değildir. Aslında Türkiye,
küçüklere yönelen bir kulübü dengeleyebilir... Türkiye'nin yoksulluğu
başka sorunlar yaratabilir. Nüfusun üçte biri çiftçilikle uğraşıyor.
Bu AB'nin ortak tarım politikasına büyük bir zorluk olabilir. Birçok
Türk'ün AB transferlerinden çok yabancı yatırımla ilgilendiklerini
söylemesine rağmen, Türkiye'nin tarımı ve yoksulluğu Brüksel'den
gidecek ve yıllar sürecek büyük para transferi anlamına gelebilir.
Ancak hepsinden önemli bir mesele de İslam. Şu sıralar AB'nin bir
Hristiyan kulübü olduğu konusunda az kişi ısrarlı, ancak böyle olması
inanışı da çok yaygın, özellikle Hristiyan demokrat partileri arasında.
11 Eylül olayları, Irak ve teröre karşı savaş Avrupa Birliği'nin
Müslüman bir ülkeyi içine almasının doğru olup olmadığı konusunda
dikkatleri çekti. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin hükümete gelmesi diğer
alanlarda Türkiye'nin yararına oldu ama gizli bir İslamcı gündemi
olması şüpheleriyle bu bağlamda Türkiye'nin yararına olmadı...
Türkiye'nin sadece dini sebebiyle AB dışında tutulabileceğine dair
öneri pek kabul edilebilir değildir. Gerçekte, Birlik halihazırda 12.5
milyon Müslüman nüfusa sahiptir ve diğer iki potansiyel üyelik adayı,
Arnavutluk ve Bosna da kısmen ya da tamamen Müslüman nüfusa sahiptir.
Ayrıca daha geniş bir çerçeveden bakılırsa, İslam, Türkiye'nin üyeliği
için olumsuz değil olumlu bir değerdir. Avrupa'da Türkiye'nin
üyeliğine karşı çok ciddi bir kamuoyu yer almaktadır. Em olumsuz
görüşler Fransa'da, Almanya'da, Hollanda'da ve Avusturya'da yer
almaktadır. İslam hakkında endişelenmelerinin yanı sıra, bu ülkeler
Türkiye'den Avrupa'ya gerçekleşebilecek göçten ve bu göçün maliyetinden
endişe duymaktadırlar... Her ne kadar Türklerin üçte biri AB üyeliği
konusunda olumlu düşünseler de yarısının da bunun asla
gerçekleşmeyeceğine inanması şaşırtıcı değildir. Yine de Türkler bugün
AB'ye birkaç sene öncesinde kimsenin hayal edemeyeceği kadar yakınlar."
Reuter'in (17/09) "AB
Komisyonu Yeni Başkanı Barroso, Türk Siyasi Reformlarını Memnuniyetle
Karşıladı" başlığı altında yer verilen bir haberde, Komisyon üyelerine
dağıtılan bir bildiride, Avrupa Komisyonu'nun müstakbel Başkanı Jose Manuel
Durao Barroso'nun, Avrupa Birliği'ne üyelik yolunda çalışan Türkiye'nin
siyasi reformlarını memnuniyetle karşıladığının yer aldığı
bildirilmektedir. Barroso'nun bildiride, "Türk Hükümeti, üyelik
görüşmelerine başlama konusunda şimdiye kadar pek çok olumlu karar
aldı. Türkiye'nin siyasi ve sivil hayatında devam eden reform süreci
memnuniyetle karşılandı" şeklinde ifadelerinin yer aldığı belirtilen
haberde, Barroso'nun açıklamalarının, 25 kişiden oluşan grubun bugün
ve yarın gerçekleştirecekleri resmi olmayan toplantının öncesinde,
yeni Komisyon'un diğer üyelerine dağıtılan bir bildiride yer aldığı
kaydedilmektedir.
FRANSA BASINI:
AFP'nin (18/09) "Türk
İşadamları, Hükümete İyi Niyetli Olması Çağrısında Bulundu" başlığı
altında yer verdiği bir haberde, Türk Sanayicileri ve İşadamları
Derneği Yönetim Kurulu Başkanı (TÜSİAD) Ömer Sabancı'nın, hükümetin
işadamlarını üzdüğünü belirterek, hükümete, AB yolunda kriz yaratan
Ceza Kanunu reformu sorununu iyi niyetle çözmesi çağrısında bulunduğu
belirtilmektedir. Sabancı'nın, "AB ile temel sorunlarımızı çözdüğümüzü
düşünüyor ve ileriye bakıyorduk. Hükümetin Ceza Kanunu konusunda aksi
yöndeki açıklamalarından üzüntü duyduk. Bu açıklamalar, Avrupa
Komisyonu'nun raporunu sunacağı 6 Ekim tarihine yaklaşıldığı bir
dönemde Türkiye ve Avrupa kamuoyunun kafasını karıştırdı. Halbuki
Kopenhag Kriterleri doğrultusunda neredeyse tüm gerekenleri yerine
getirmiştik" dediği ifade edilen haberde, Sabancı'nın, zina yasası
konusunda hükümetin ısrarlı davranmasının AB yolunda Türkiye'yi
engellediğini ve ekonomik istikrarını bozduğunu belirterek,
"Çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini düşünmeliyiz" şeklindeki
ifadesi aktarılmaktadır.
KUVEYT BASINI:
El Kabes gazetesinin
internet sayfasında (18/09) "Erdoğan AB'ye Cevap Verdi: Bizim İçin Tek
Seçenek Değilsiniz... İçişlerimize Karışmayın..." başlığı altında ve
Hüsnü Mahalli imzasıyla yer alan bir haberde, Avrupa Birliği'nin,
ülkesinde herşeye müdahale etmesinden duyduğu rahatsızlığı dile
getiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, AB'nin, hükümet ve Meclis'in
işlerine müdahale etmeye bir son vermesi gerektiğini söylediği
belirtilmektedir. Avrupa yetkililerinin genel durumlar konusunda
verdikleri tavsiyelere teşekkür eden Erdoğan'ın, hükümetinin,
Avrupa'nın Kopenhag ve Maastricht kriterleri olarak bilinen tüm siyasi
ve ekonomik şart ve taleplerini yerine getirdiğini söyleyerek, ek
hiçbir şartı kabul etmeyeceklerini belirterek, AB'nin, Türkiye
açısından tek seçenek olmadığının altını çizdiği kaydedilmektedir.
Erdoğan'ın açıklamasının, Avrupa Birliği'nin Genişlemeden Sorumlu
Komiseri Günther Verheugen'in, Meclis'in tartıştığı Ceza Kanunu'na
yönelik Türk Hükümeti'nin tavrı konusundaki endişelerini içeren
açıklamasına karşı bir cevap niteliği taşıdığı ifade edilen yazıda,
bununla birlikte hükümet kaynaklarının, Erdoğan'ın Avrupa'ya yönelik
savurduğu tehditten dönerek, Avrupa Komisyonu'nun 6 Ekim tarihinde
çıkaracağı rapor öncesi Avrupa başkentleri ve kurumlarının onayını
almak için çalışacağı tahmininde bulundukları ve Erdoğan'ın,
Türkiye'nin Birliğe tam üyeliğine dönük olarak müzakerelere başlanması
konusunda karar alınmasına ikna etmek üzere rapordan önce ve sonra
Avrupa turu düzenlemeye hazırlandığı kaydedilmektedir.
-
-
ESKİ SAYILAR