28.09.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

           

     ANKARA, 28/09(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  27 Eylül 2004 tarihinde yayımlanan Türkiye-AB ilişkilerine  yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara değinilmektedir:

 

            ALMANYA BASINI: 

            Frankfurter Rundschau gazetesinde (27/09) "Türkiye   AB'ye Güveniyor" başlığı altında ve Gerd Höhler imzasıyla  yayımlanan bir yazıda, TBMM'nin Ceza Kanunu'nda değişiklik  yapılmasını onayladığı ve yeni yasanın 1 Nisan 2005'te  yürürlüğe gireceği belirtilmekte, Başbakan Erdoğan'ın  şimdi AB'den, ülkesi ile üyelik müzakerelerine başlamasını  beklediği ifade edilmektedir. Yeni yasanın işkencecilere  sert cezalar getirdiğine işaret edilen yazıda, evlilik içi  tecavüzün de suç unsuru haline getirildiği vurgulanmaktadır.

            Die Welt gazetesinde (27/09) "Türk Meclisi Ceza Yasası  Reformunu Onaylıyor" başlığı altında yayımlanan bir yazıda,  Türkiye'nin geniş kapsamlı bir ceza hukuku reformu  geçekleştirdiği ve böylece AB ile üyelik müzakereleri  yolunda önemli bir engeli aştığı, tartışmalı zina maddesinin  de reform kapsamı dışında bırakıldığına işaret edilmektedir. Gerginliklerin giderilmesinden sonra şimdi Türkiye'nin,   6 Ekim'de AB Komisyonu'nun müzakerelere başlanması   tavsiyesinde bulunmasını beklediğine işaret edilen yazıda,   AB Parlamentosu Dış İşleri Komisyonu Başkanı Elmar Brok'un  (CDU), üyelik müzakereleri meselesinin sadece zina maddesiyle sınırlandırılmaması konusunda uyararak, Türkiye'de birçok  başka eksikliklerin de bulunduğuna işaret ettiği ve Brok'un,  Türkiye meselesinin iki-üç yıl sonra tekrar gündeme  getirilmesini önererek, bu süre içinde Türkiye'nin Avrupa  Ekonomik Alanı'na üye olabileceğini söylediği belirtilmektedir.

            Welt am Sonntag gazetesinde (26/09) "Türkiye'nin Muhtemel  AB Üyeliği, Tartışmayı Kızıştırıyor" başlığı altında ve  Till-R. Stoldt imzasıyla yayımlanan bir yazıda, AB Komiseri  Günther Verheugen'in, Türkiye ile üyelik müzakerelerine  başlanması gerektiğini savunmasının, Avrupa'nın geleceği  konusunda Almanya'da hararetli yeni bir tartışmaya neden  olduğu belirtilmektedir. CDU dış politikacısı Wolfgang  Schaeuble'nin, Türkiye ile sadece tam üyelik üzerine  müzakere edileceğine karar verilmesini, ağır sonuçlar  getirecek bir hata olarak niteleyerek, "Türkiye'nin tam  üye olması durumunda, Avrupa birleşmesinin başarısızlığa  uğrayacağını ve AB'nin siyasi birlik olarak ulaşılamaz"  hale geleceğini söylediği belirtilen yazıda, dış ve güvenlik  politikasında AB'nin hareket yeteneğinden yoksun olacağı  uyarısında bulunan Schaeuble'nin, "Avrupa halkını,  kaderlerini AB'ye teslim edebilecekleri konusunda ikna  etmeliyiz, aksi takdirde siyasi birlik olarak Avrupa Birliği başarısızlığa uğrar. Türkiye, örneğin Orta Asya politikamız   üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olursa, insanları nasıl   ikna edebiliriz?" dediği aktarılmaktadır. Bavyera İçişleri  Bakanı Günther Beckstein'in, Rheinischer Post gazetesine  verdiği demeçte, Türkiye'nin üyeliği sonrasında AB'nin  Orta Doğu ve Kafkasya'daki kriz bölgelerine komşu olacağı  uyarısında bulunarak, o zaman bu sınırın güvenliğini  sağlamanın imkansız olacağını söylediği, FDP'li politikacı  Otto Graf Lambsdorff'un da, hala işkence yapılan bir ülkenin  AB'ye giremeyeceğini belirttiği, yönetimi Türkiye'nin AB  üyeliğini destekleyen SPD içinde de şüpheci seslerin arttığı,  CDU içinde Savunma eski Bakanı Volker Rühe ile Hamburg  Belediye Başkanı Ole Von Beust'in, Türkiye ile üyelik  müzakerelerinden yana olduğu kaydedilen yazıda, müzakerelere  başlanması halinde, bunun 15 yıl kadar süreceğinin tahmin  edildiği ve görüşmelerin kesilebilmesi ya da üyelik olmadan  sona ermesinin de mümkün olduğuna işaret edilmektedir.

            Financial Times Deutschland gazetesinde (27/09) "Rühe,  Merkel'i Türkiye Popülizmi Yapmaması için Uyarıyor" başlığı  altında ve Wolfgang Proissl-Thomas Kalus-Vincent Boland  imzalarıyla yayımladığı bir yazıda, CDU'lu Dış Politikacı  Volker Rühe'nin, kendi partisinin Türkiye politikasını sert  bir dille eleştirerek, "CDU, AB Komisyonu'nun raporunu  kabullenerek, onu karalamamalı ve tek taraflı hazırlanmış  gibi bir tavır takınmamalıdır" dediği belirtilmektedir.  Rühe'nin, CDU lideri Angela Merkel'i, Türkiye tartışmasında  "öldürücü gerekçelerle" halkı korkutmaması için uyardığı  belirtilen yazıda, AB Komisyonu'nun, muhtemelen Türkiye  ile katılım müzakerelerinin tavsiye edileceği kararını  6 Ekim'de açıklayacağı ve AB devlet ve hükümet başkanlarının  bunu esas alarak, aralıkta müzakerelerin başlatılmasına  karar vermelerinin beklendiği, şimdi ise çok sayıda  Hristiyan Birlik Partili politikacının, raporun siyasi  olduğu kuşkusunu yaratmak istediklerine işaret edilmekte,  hatta CDU Parlamento Grubu Başkan Vekili Wolfgang  Schaeuble'nin AB Komiseri Verheugen'i makamını suistimal  etmekle bile suçladığı vurgulanmaktadır. Partisinin,  Avrupa'daki gerçekleri kabul etmesini isteyen Rühe'nin,  "CDU siyasi bir dünya gücü değildir" diyerek, Hristiyan  Birlik Partileri'nin, Türkiye ile tam üyeliği hedefleyen  katılım müzakerelerini reddeden pozisyonunun Avrupa'da  kabul görme "şansının olmadığını" ifade ettiği kaydedilen  yazıda, Rühe'nin, Türkiye tartışmasında popülizm yapılmaması  için uyararak, Türkiye'nin olası üyeliğine kadar çok uzun  bir zaman geçeceği ve buna ilaveten Türklerin nereye yerleşip çalışacaklarını tamamen serbestçe seçebilecekleri zamana  kadar çok uzun bir geçiş süreci olacağı da belirterek,  "Bu, kesinlikle 20-25 yıl daha sürer. Bu nedenle hiçkimse,  üyeliğin ardından Türklerin akınına uğrayacağız şeklinde  öldürücü gerekçeler öne sürmesin" dediği aktarılmaktadır.

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (27/09) "Beklenmedik  Reformlar" başlığı altında ve Michael Martens imzasıyla  Yunan PASOK Genel Başkanı Yorgo Papandreu ile yapılan  mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer  almaktadır: 

            "SORU: Türkiye'deki reformların kendi istediği için   değil de sadece Avrupa'yı memnun etmek için gerçekleştirilmiş  olması kötü bir işaret değil mi? 

            PAPANDREU: Bunu söylemek dürüstçe bir tutum olmaz.   Kararlı bir hükümet toplumda değişiklikler yaratabilir   ve Türkiye'deki toplum böylesi bir hükümet seçmiştir. 

            SORU: Katılım müzakerelerinin başlatılmasını istemeniz,  parti tabanınızın görüşüne uygun mu? 

            PAPANDREU: Türk-Yunan ilişkilerinde sadece yeni bir   yol açmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumların mantalitesini   de değiştirmiş olmamızdan gurur duyuyorum. Bu, bizim yeni   diplomatik yaklaşımımızdan daha büyük bir başarıdır. 

            SORU: Mantalite gerçekten değişti mi? 

            PAPANDREU: Evet, öyle olduğuna inanıyorum. Zamanın   Türkiye Dışişleri Bakanı İsmail Cem ve Türk yönetimiyle   ilk görüşmelerimi gerçekleştirdiğimde, insanlar hala çok   şüpheciydiler. Ancak dış politika, geçmişin savaşlarını  tekrarlamamalıdır. Bir dizi sebepten dolayı ilerlemeler   kaydettik. İlk olarak; bir anlaşmazlık bölgesinin   küreselleşmiş bir dünyada hızla marjinalleştiğini anladık.   İkinci olarak; Yunanistan ve Türkiye, Balkanlar'da yaşanan   savaşlardan sonra, devam eden anlaşmazlıkların ekonomiye  zarar verdiğini anladı. Üçüncü olarak; anlaşmazlık,   seslerimizi uluslararası camiaya duyurmamızın önünde bir   engel teşkil ediyordu. Dördüncü olarak; Avrupa perspektifi   çok önemliydi ve hala öyledir. Avrupa'da, Türkiye'ye üyelik   adayı olarak muamele yapılması için çalıştım. Kağıt üzerinde   değil, gerçek bir aday olması şartıyla. Türkiye'yi aday   yaptığımızda, bu ülke bütün imkanlara sahip olmalıdır.  Ancak bütün sorumluluklara da. Bu tutumuza bağlı kaldık ve   bunu 2004 yılı Aralık ayında da sürdüreceğiz. Bu bağlamda   mevcut olan korkuları biliyorum. Ancak Yunan toplumunda   artık, Türkiye'nin AB içerisinde olumlu bir komşu olmasının   daha iyi olacağı söyleniyor..."

            Frankfurter Allgemeine Zeitung'da (27/09) "Schröder,  Karamanlis'i Övdü" başlığı altında ve "tans./ban."  rumuzlarıyla yayımlanan bir yazıda, Şansölye Schröder  ve Yunanistan Başbakanı Karamanlis'in Atina'da  gerçekleştirdikleri bir görüşme sırasında, Türkiye ile  katılım müzakerelerinin başlatılması konusunda mutabık  kaldıkları belirtilmekte ve Federal Hükümet Sözcüsü  tarafından yapılan açıklamaya göre, Schröder'in Atina  ziyareti sırasında Karamanlis'in bu konudaki tutumunu  övdüğü ifade edilmektedir. Federal Hükümet Sözcüsü'nün,  komşu iki ülke arasındaki gerilimler dolayısıyla  Yunanistan'ın Türkiye konusundaki tutumuna özel bir önem  verildiğini belirttiği kaydedilen yazıda, Başbakan Erdoğan  ile iyi ilişkiler içerisinde olan Karamanlis'in, Türkiye  ile katılım müzakerelerinin başlatılmasından yana olduğunu  söylediği vurgulanmaktadır. Türkiye ile müzakerelerin  başlatılmasına ilişkin olarak Almanya'da sürdürülen  tartışmanın ise devam ettiği ve FDP Federal Meclis Grup  Başkanı Gerhardt'ın, AB Komiseri Verheugen'i, müzakerelerin  başlatılmasına ilişkin iyimser açıklamalarıyla AB İlerleme  Raporu'nu zamanından önce belirlemekle suçladığı ifade  edilen yazıda, CDU/CSU Federal Meclis Grubu Başkanı  Schaeuble'nin, Türkiye ile yalnızca tam üyelik konusunun  müzakere edileceği yönündeki kararın yanlış olduğunu  belirterek, "Türkiye'nin tam üye olması halinde Avrupa  birleşmesinin başarısızlığa uğrayacağını", AB'nin dış ve  güvenlik politikasında hareket kabiliyetini yitireceğini  söylediği vurgulanmaktadır.

 

            AVUSTURYA BASINI: 

            Der Standard gazetesinde (25/09) "Söz Hakkı Olmayan  Avrupa Vatandaşları" başlığı altında ve Eric Frey imzasıyla  yayımlanan yorumun Türkiye ile ilgili bölümünde, AB'nin  demokrasi bilinci olmadığını iddia edenlerin, şu günlerde  Türkiye konusunda haklı çıktıklarını gördükleri  belirtilmektedir. AB ülkelerinde halk arasında Türkiye'nin  üyeliği konusunda görüş birliği olmamasına ve çoğunluğun  katılıma karşı çıkmasına rağmen AB Komisyonu'nun önümüzdeki  haftalarda giriş müzakerelerini tavsiye edeceği ve hükümet  başkanlarının bu konuda karar alacağı belirtilen yorumda,  Avrupa'nın kaderini tayin edecek bir soruda bile halkın   fikrinin sorulmadığı kaydedilmektedir.

            Yorumda şöyle denilmektedir: "AB'nin son genişlemesi,  genelde olaya kuşkulu gözlerle bakan halk dikkate alınmadan  gerçekleşti. Brüksel adayların üyelik kriterlerini yerine  getirdiğini tespit eder etmez, katılım gerçekleştirildi.  AB'de bir ülkenin vatandaşları arasında ikinci bir ülkenin  katılımı hakkında oylama yapmak uygunsuz görülüyor,  kriterleri yerine getiren Birliğe katılma hakkını kazanıyor.  Bu yüzden müzakerelere bir kez başlanırsa, Türkiye'nin de  gerçekten AB üyesi olacağından yola çıkılabilir. Aradan bir  10 yıl geçtikten sonra, önemli bazı sorular cevapsız kalmış  olsa bile, AB zirvelerinde Türklerin artık daha fazla  bekletilemeyeceği, diğer bütün sorunların katılım ile   çözümleneceği söylenecek. Böyle bir tutum Polonya'nın da AB  konusunda halen noksanları olmasına rağmen üye olabilmesine   yol açtı... Türkiye konusunda halkın istekleri muhtemelen  hiç dikkate alınmadı. Şimdiye kadar Türkiye'nin katılımı   konusunda ne lehte ne de aleyhte açık bir tartışma başlatıldı...  Tabii ki isteğimiz, Türkiye'nin katılımının demokratik bir  zemin üzerinde kararlaştırılması. Aksi takdirde halk   hoşnutsuzluğunu, Türkiye ile bir bağlantısı olmasa da, AB   Anayasası konusunda yapılacak referandumlara yansıtabilir.   Öte yandan Türkiye'nin, popülistlerin sloganlarına ve   Avrupa'daki kitlelerin ilgisizliğine bırakılmayacak kadar   önemli bir konu olduğu argümanı da öne sürülebilir."

            Salzburger Nachrichten gazetesinde (25/09) "Diyalog  Kurmak Zorundayız" başlığı altında ve Martin Stricker  imzasıyla FPÖ'lü Kaernten Eyalet Başkanı Jörg Haider ile  yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler  yer almaktadır: 

            "SORU: Türkiye'yi Avrupa'nın bir parçası olarak mı   görüyorsunuz? 

            HAIDER: Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olup  olmadığı tartışmasını bir kenara bırakalım. Güvenlik   politikası açısından Ankara ile müzakerelere başlamak   zaruri. Şu anda söz konusu olan da zaten AB'ye katılım   değil, müzakerelere başlamak. 

            SORU: Bu müzakerelerin ardından zorunlu olarak katılım   gelmeyecek mi? 

            HAIDER: Hayır. Bu konuda farklı düşünüyorum. İngiltere   ile de görüş birliği sağlanamadığı için müzakerelere ara   verilmişti. Müzakerelere yeniden başlanıncaya kadar yıllar   geçti. Türkiye için de aynı şey geçerli. Ayrıca müzakereler   sekiz, on yıl, belki de daha fazla sürecek. Ama şimdi,   Türkiye'ye bu kadar uzun zamandan beri, böyle büyük ümitler   verdikten sonra kapıyı kapamak, Türkiye'nin köktendinci ve   İslamcı bir devlet olmasını garanti eder. 

            SORU: Yani Birlik şimdi katılım konusunda müzakerelere   başlamazsa, Türkiye'nin İslamcı bir şeriat devletine   dönüşmesinden mi korkuyorsunuz? 

            HAIDER: Evet. Eğer Avrupa zekiyse, enerji ihtiyacının   büyük bir kısmının bu bölgeden karşıladığını biliyordur.   Türkiye'nin bir şeriat devleti olması halinde Batı, Irak'ı   kaybedecektir, Suudi Arabistan'ı da tutamayacaktır. İşte   o zaman bizim enerji ikmalimiz de tehlikeye girer. (...)  

            SORU: Türkiye'nin AB'ye katılımı İslam dünyası   tarafından Batı'nın ille de düşman olarak görülmemesi   gerektiği yolunda bir işaret olarak kabul edilebilir mi   sizce? 

            HAIDER: Bu asıl amaç olmalı. 11 Eylül 2001'deki   saldırılardan bu yana plan belli. Kültürler arası bir   savaşa izin verilmemeli, bir diyalog kurulmalı. Bu  yüzden muhatapları zayıflatmak yerine güçlendirmeliyiz..."

 

            FRANSA BASINI:  

            AFP'nin (27/09) "Sarkozy, Türkiye'nin AB Üyeliği  Konusunda Referandum Yapılmasından Yana" başlığı altında  yer verdiği bir haberde, Fransa Maliye Bakanı ve  iktidardaki UMP'nin gelecekteki muhtemel başkanı Nicolas   Sarkozy'nin, sürekli haber kanalı LCI'ya verdiği demeçte,  Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinin, "Fransızların  görüşünü öğrenmek için" bir referandumu gerekli  kılabileceğini söylediği belirtilmektedir. Sarkozy'nin,  "Türkiye'nin üyeliği en iyi şartlarda 15 yıldan önce  gerçekleşemez" dediği belirtilen haberde, Türkiye'nin AB  üyeliği konusunda "çekinceleri" bulunduğunu hatırlatan  Sarkozy'nin, "Müslüman olduğu için değil, bunu dikkate  almak gerekmez, ama 10 yeni Doğu Avrupa ülkesine eşdeğer  olduğundandır. Bu nokta önemli değil denilemez.  Reddedildikleri duygusunun hiçbir şekilde verilmemesi  gerektiğinde de hepimiz hemfikiriz" şeklindeki ifadesine  yer verilmekte ve Türkiye'nin AB üyeliği hakkındaki  tartışmanın, Fransa'da solda olduğu gibi sağ çevrelerde de  çetin geçtiği vurgulanmaktadır.

 

            İNGİLTERE BASINI:  

            Reuter'in (27/09) "Türkiye... Parlamento AB Destekli  Reformları Onayladı" başlığı altında ve Hıdır Göktaş  imzasıyla yer verdiği bir haberde, TBMM'nin, kadınlara  daha fazla hak tanınması ve işkence sanığı polislere daha  ağır cezalar verilmesini sağlayacak olan yeni ceza yasasını  onayladığı ve böylece AB üyeliğine giden uzun yolda bir  engelin daha ortadan kaldırıldığı belirtilmektedir. Avrupa  Komisyonu'nun, Ankara'ya, üyelik görüşmelerine başlaması  için yeşil ışık yakmanın bir şartı uyarınca 550 üyeli  TBMM'nin, yasa değişikliklerini görüşmek ve geçirmek için   olağanüstü toplandığı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in,  TBMM'ye hitaben, "Artık müzakereler için bir tarih verilecek.  Bu benim görüşüm. Tam üyeliğe giden yoldaki hızımız  çabalarımıza  bağlı" diye konuştuğu ifade edilen haberde,  bu oylamadan 10 gün sonra da Avrupa Komisyonu'nun, Ankara'nın   uzun süredir ertelenen görüşmelere başlamaya hazır olup   olmadığına dair ayrıntılı bir rapor yayımlayacağı ve AB  liderlerinin aralık ayında, 10 yıldan fazla sürmesi beklenen  görüşmelere başlayıp başlamamaya karar verirken bu raporu  dikkate alacağı kaydedilmektedir. Meclis Adalet Komisyonu  Başkanı Köksal Toptan'ın, "Yasa, AB kanunlarıyla uyumlu.  AB'ye doğru büyük bir adım attık" dediği aktarılan haberde,  Türkiye'ye en fazla kuşkuyla bakan AB ülkelerinden   Avusturya'dan da Başbakan Wolfgang Schuessel aracılığıyla,   üyelik görüşmelerinin başlamasını destekleyen, ancak   Ankara'nın tam üyeliğe uzak olduğunu vurgulayan bir açıklama  geldiği belirtilmekte ve Schuessel'in, "AB Komisyonu artık  görüşmelere yeşil ışık yakmalıdır. Ancak sonuçları itibarıyla değerlendirilmek üzere çok daha değişik seçenekler ortaya  konmalıdır... Şu anda bir tek seçenek var: Ya tam üyelik ya  da hiç. Bunu fazla basit buluyorum. Daha fazla seçenek  yaratılabilirse, görüşmelerin başlamasından elbette sevinç  duyarım" şeklindeki ifadesine yer verilmektedir.

            Reuter'in (27/09) "Fransız Bakan İleri Bir Tarihte  Türkiye'nin AB Üyeliği Konusunda Referandum Yapılmasına  Destek Verdi" başlığı altında ve Helene Fontanaud-Timothy   Heritage imzasıyla yer verdiği bir haberde, Fransa Dışişleri  Bakanı Michel Barnier'in, Fransa'da Türkiye'nin Avrupa  Birliği'ne alınıp alınmaması konusunda bir referandum  yapılması görüşünü desteklediğini ve Ankara'nın böyle  bir referandum yapılmadan birliğe katılmaması gerektiğini   söylediği belirtilmektedir. Referandumun hemen yapılmayacağını  söyleyen Barnier'in, en az 15 yıl için Türkiye'nin AB'ye  katılımının mümkün görünmediğini ve Fransa'nın ancak  Türkiye'nin AB ile uzun yıllar katılım müzakereleri  yürütmesinin ardından Ankara'nın birliğe katılımı konusunda  referandum düzenlenebileceğini belirttiği kaydedilen haberde,  Barnier'in yaptığı açıklamada, "Kişisel görüşüm, mesele karar  aşamasına geldiğinde yani zamanı gelince referandum düzenlemesi  yönünde. Referandum, katılım görüşmelerinin üzerinden birkaç  yıl geçmesinden sonra yapılacaktır. Türkiye'nin AB'ye katılımı  kadar önemli bir karar ancak Fransa kamuoyunun görüşünü tespit  etmek üzere referandum yapılmasının ardından alınabilir" dediği aktarılmaktadır.

            Financial Times gazetesinde (27/09) "İç ve Dış Piyasalar"  başlığı altında yayımlanan makalenin Türkiye ile ilgili  bölümünde şöyle denilmektedir: "Bugünlerde Türkiye ile  'Avrupa Birliği' kelimesi sık sık beraber telaffuz ediliyor.  Hiç de şaşırtıcı değil; bu ülkenin geleceği her yönüyle,  genişlemekte olan Avrupa Birliği'ne üyelik mücadelesine bağlı.  Bu bağlamda engel teşkil eden, zinanın suç sayılmasına yönelik  yasanın geri çekildiği ve katılım müzakerelerinin yıl sonu  itibariyle başlatılmasına yönelik görüşler dikkate alındığında,   Türkiye için AB üyeliğinin bir an meselesi olduğunu söylemek   hiç de zor değil. Şüphesiz bu, uluslararası piyasalarda  faaliyet gösteren yatırımcıların görüşü. Türkiye'nin borçlanma   riski, AB üyeliğinin bir gün gerçekleşeceği beklentisiyle   önemli oranda azaldı. AB üyeliği potansiyeli taşıyan   ülkelerdeki yatırımcılar için -son genişleme dalgası   kapsamında bu potansiyele sahip ülkeler bu sene AB'ye üye  oldular- AB üyeliği perspektifine dayalı tahminler son derece  karlı... Türkiye'nin uluslararası piyasalarda işlem gören   tahvillerinin fiyatları şimdiye kadar görülmemiş oranda   istikrarlı yani Türkiye'den kaynaklanan risk faktörü tüm   zamanların en düşük seviyesinde. Şurası kesin ki, Türkiye'de   mali piyasalar giderek gelişiyor... AB konusunda iyimser bir  yaklaşım sergileyenler artık rahat bir nefes alabilirler.  Türkiye'nin ihraç ettiği tahvillerin fiyatları, diğer aday  ülkelerin tahvillerine nazaran çok daha istikrarlı. Türkiye'nin  borçlanma seviyesi, AB'ye üye olan ülkelerin AB'ye üye olmadan  birkaç sene önce seyrettikleri seviyelerde. Diğer yandan en  iyimser görüşler dahi Türkiye'nin Birliğe 2015 yılından önce katılamayacağı yönünde. Zina üzerine hararetli tartışmaların  yaşandığı bir haftanın ardından yeni ceza kanununu dün  onaylayan Türkiye'nin, 11 yıl sürecek üyelik süreci boyunca  hiçbir engelle karşılaşmayacağını düşünmek akıl dışı bir  yaklaşım olur."

            Reuter'in (27/09) "Uluslararası Af Örgütü: İnsan  Hakları Konusunda Türkiye'de İlerleme Kaydedildi, Ancak  Daha Yapılacak Çok Şey Var" başlığı altında ve Marie-Louise  Moller imzasıyla yer verdiği bir haberde, Uluslararası Af  Örgütü'nden yapılan açıklamada, AB'ye katılım girişimi  çerçevesinde Türkiye'deki insan hakları durumunun iyileştiği,  ancak yasaların uygulamaya geçirildiğinin temin edilmesi  için halen yapılması gereken pek çok şey olduğunun  belirtildiği kaydedilmektedir. Uluslararası Af Örgütü'nün,  parlamentosu yeni Ceza Kanunu'nu onaylayan Türkiye'nin,  Birliğin Ankara ile üyelik müzakerelerini başlatması için  yeterli ilerleme kaydedip kaydetmediğine karar verecek  olanın Avrupa Komisyonu ve AB liderleri olduğunu belirttiği  ifade edilen haberde, örgütün AB ofisi direktörü Dick  Oosting'in yaptığı açıklamada, "Şimdiye kadar katılım  sürecinin bir sonucu olarak çok önemli bir gelişme  kaydedildi. Bunun yeterli olup olmadığı sorusu, Komisyon  ve AB liderleri tarafından cevaplanacak siyasi bir sorudur"  diyerek, yeni insan hakları reformlarının gerektiği gibi  uygulandığını temin etmek için Ankara'nın hala yapması   gereken pek çok şey olduğunu ve "Açıkça yasal alandaki  başarıların, yargı ve polis uygulamasına dönüştürülmesi  için daha pek çok şey yapılması gerekiyor" dediği  aktarılmaktadır.

            Reuter'in (27/09) "Türkiye'nin AB'ye Katılımını  Destekleyenler ve Karşı Çıkanlar" başlığı altında yer  verdiği bir haberde, Avrupa Komisyonu'nun 6 Ekim tarihinde  yayımlayacağı ilerleme raporunda Türkiye'nin AB'ye  katılımına yeşil ışık yakmasının beklendiği, 25 üyeli  AB'nin liderlerinin, Türkiye'nin adaylığı ile ilgili son  kararı aralık ayında yapılacak zirvede verecekleri ifade  edilmekte, müzakerelerin başlaması halinde dahi üyeliğin  yıllar almasının beklendiği belirtilmektedir. Türkiye ile  üyelik müzakerelerine başlanması lehine ve aleyhine görüş  beyan edenlerin sıklıkla ifade ettikleri iddialar yer  verilen haberde olumlu görüşler, "AB'nin itibarı risk  altında, Ankara'nın siyasi kriterleri karşılaması, buna  karşın kendisine verilen sözlere rağmen yeniden ret cevabı  verilmesi halinde AB, kendisinin önyargılı ve güvenilmez  olduğu iddialarına maruz kalacaktır, Türkiye'nin coğrafi  konumu, kültürü ve Müslüman halkı; bu ülkenin Müslüman  dünya ile bir köprü görevi görmesini sağlıyor. 11 Eylül  sonrası ortaya çıkan, 'medeniyetler çatışması' ihtimali  Türkiye'nin yardımıyla oradan kalkabilir, NATO'nun ikinci  büyük ordusuyla ve Orta Doğu'ya stratejik yakınlığı ile  Türkiye, AB'nin bölge ve dünya sahnesinde önemli bir rol  oynama arzusuna destek verebilir, Türkiye Avrupa'nın en  hızlı büyüyen ekonomilerinden birine sahip ve ülkenin  dinamik, genç nüfusu, giderek yaşlanmakta olan Avrupa'da  yaklaşmakta olan emekli maaşı krizini hafifletebilir,  üyelik ihtimali Türk hükümetlerini ekonomik açıdan  ihtiyatlı davranmaya, hukukun üstünlüğünü desteklemeye  ve temel demokratik özgürlükleri güçlendirmeye zorluyor,   Türkiye yatırımcılar için daha cazip ve istikrarlı bir   piyasa haline geliyor, Türkiye'nin AB üyeliği, Yunanistan  ile yumuşamakta olan ilişkisini güçlendirebilir, Kıbrıs  meselesine barışçıl bir çözüme katkıda bulunabilir ve Orta  Doğu bölgesinde istikrarı artırabilir" şeklinde, olumsuz  görüşlerse, "Avrupa'da kamuoyu araştırmaları, Türkiye'nin  AB üyeliğine karşı olunduğunu ortaya koydu ve AB demokratik   taleplere saygılı olmalı, Türkiye'nin kırsal bölgelerinden  Batı'ya iş bulmak amacıyla göçmen akışı olacak. Almanya ve  diğer ülkelerdeki örnek tablo, bu kişilerin bulundukları  topluma entegrasyonunun ne kadar güç olduğunu ortaya  koymuştur, Türkiye'nin coğrafi büyüklüğü, ülkenin altyapı,   tarım ve idari sistemini AB seviyesine yükseltmek uğruna   yapılacak devasal mali transferler nedeniyle AB bütçesine   büyük yük getirecek, mevcut nüfus eğilimi, Türkiye'nin,  üyelik sonrasında AB'nin en büyük ülkesi olacağını gösteriyor.  Böylece Türkiye, Avrupa Konseyi'nde en fazla oy hakkına sahip  ve Avrupa Parlamentosu'nda en fazla milletvekili olan ülke  konumuna gelecek ki bu tablo halihazırda birtakım endişeler  taşıyan Avrupalıları korkutuyor, Türkiye'nin AB'ye katılımı  AB sınırlarını Irak, İran ve Suriye'ye doğru genişletecek,  iç sınırlara sahip olmayan AB'de, Türkiye üzerinden Avrupa'ya  yasadışı göçmen akışını ortadan kaldırmak daha da zor olacak,  kağıt üzerinde dikkat çekici ilerlemeye rağmen Türkiye,  işkence gibi insan hakları ihlalleri ve yolsuzluk alanında   yoğun şekilde eleştiriliyor, coğrafi ve kültürel olarak  Müslüman bir Türkiye, Avrupa'dan daha çok Orta Doğu'ya veya  Asya'ya yakın. Türkiye'nin AB'ye kabul edilmesi karar  mekanizmasını karmaşık bir hale getirecek ve AB'yi yıllar  boyunca daha gevşek ve daha az etkin bir birliğe dönüştürecek" şeklinde ifade edilmektedir.

 

            YUNANİSTAN BASINI: 

            Elefterotipia gazetesinde (27/09) "Erdoğan'ın Türkiyesi"  başlığı altında ve Mihalis Moronis imzasıyla yayımlanan bir  yorumda, Başbakan Erdoğan ile AB Komisyonu arasında yaşanan  sürtüşmelerin, 17 Aralık sonrasında, AB-Türkiye ilişkilerinin   nasıl kaydedileceğini önceden kestirilmesine yol açtığı ve  aralık ayında yapılacak olan AB zirvesinde Türkiye ile AB  arasında üyelik müzakerelerinin başlaması için karar alınacağı vurgulanmaktadır. Zina konusunda yaşanan kriz aşıldıktan sonra Türkiye'nin, AB yolunun açıldığını ve aralık ayında üyelik   müzakereleri için sadece formalitelerin yapılacağına inandığı  ve Erdoğan'ı destekleyenlerin, Başbakan'ın müzakerelerdeki  yeteneğini ortaya koyup uyguladığı taktikle, AB Komisyonu'nun  6 Ekim'de açıklayacağı Türkiye'ye ilişkin ilerleme raporunda  yeni şartların eklenmesini önlediğini, böylece Türkiye'nin  AB yolunda daha çabuk ilerlemesini sağladığını söylediklerine  işaret edilen yorumda, oysa Türkiye'de medyanın büyük bölümü  ve köşe yazarlarının, AB-Türkiye arasında üyelik müzakerelerinin   çetin geçeceğini söylediği ve Erdoğan'ı uyguladığı taktik   nedeniyle eleştirdikleri belirtilmektedir. Başbakan Erdoğan'ın  taktiği ile başarı elde edip etmediği, AB-Türkiye ilişkilerini kolaylaştırıp kolaylaştırmadığı gibi konular bir kenara  bırakılırsa, zina konusu ile meydana gelen krizin, Erdoğan'ın   Türkiyesi hakkında var olan efsanelerin dayanaksız olduğunu  gösterdiği ifade edilen yorumda, zina krizinin aşılması için  Erdoğan'ın geri adım atmak zorunda kalmasının, siyasi kaderinin,  ülkesinin AB yönelimine bağlı olduğunu ortaya koyduğu, öte  yandan, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yapılacak olan  üyelik müzakereleri sancılı olacağı ve muhtemelen müzakereler  sonunda Türkiye AB ile imtiyazlı bir ortaklık kuracağı, zira  Avrupalıların çoğunun bunu istediği öne sürülmektedir. 

            Elefteros Tipos gazetesinde (27/09) "Bartolomeos  Atina'dan Memnun" başlığı altında ve Y.N. Papathanasopulos  imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Patrik Bartolomeos'nun,  Ayios İoannis Theologos kilisesinde yaptığı ayin sırasında,  Yunan Hükümeti'nin Türkiye'nin AB üyeliği konusunda takındığı  tavırdan dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirdiği  belirtilmektedir.

            Skai radyosunun haberine göre, Bartolomeos'nun, Yunan  Hükümeti'nin "Türkiye'nin AB yönelimini hiç  kuşku duymadan desteklediğini" söylediği ve bu tavrının "iki halkın düzenli  bir şekilde işbirliğinde bulunmasını geliştiren" bir hareket  olarak değerlendirdiği kaydedilmektedir.