|
ANKARA, 29/09(BYE)---
Yabancı basın-yayın organlarında 28 Eylül 2004 tarihinde yayımlanan
Türkiye-AB ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara
değinilmektedir:
ABD BASINI:
AP'nin
(28/09) "Dışişleri Bakanı Gül: Türkiye'nin AB'ye Kabulü Diğer Ülkeler
için Esin Kaynağı Olacaktır" başlığı altında ve Kim Gamel imzasıyla yer
verdiği bir haberde, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, ülkesinin AB'ye
kabul edilmesinin, bölgedeki diğer ülkeleri, daha iyi yönetim, barış ve
istikrara teşvik edeceğini söylediği belirtilmektedir. Avrupa
ölçütlerine uymak için demokrasisini güçlendirmek ve insan haklarını
genişletmek adına büyük adımlar atan laik ülkesinin, AB üyelik
müzakerelerine gelecek yılın başında başlayacağından emin olduğunu
ifade eden Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, BM Genel Kurulu'nun
bakanlar düzeyindeki yıllık toplantısı sırasında verilen bir öğle
yemeğinde yaptığı açıklamada, "Türkiye'nin deneyimi değişimin eşiğindeki
toplumlar için esin kaynağı olabilir. Ancak bu, bölge ülkelerinin sürücü
mahallinden ayrılmayacakları bir ortak çaba gerektiriyor. 2005 yılı
başında müzakerelere başlayacağız. O seviyeye geldiğimiz için
müzakerelere başlayacağımızdan eminim. Bundan şüphem yok." dediği
aktarılmaktadır.
ALMANYA BASINI:
Die Welt
gazetesinin internet sayfasında (28/09) "AB Komisyonu Türkiye
Aleyhindeki İşkence Suçlamalarını İnceliyor" başlığı altında ve Katja
Ridderbusch-Boris Kalnoky imzalarıyla yer alan bir yazıda, AB
Komisyonu'nun, Ankara'daki ceza kanunu tartışmasından bağımsız olarak
Türkiye'deki işkence konusunu sıkı bir gözlem altında tutma niyetinde
olduğu belirtilmektedir. Brüksel'in, birçok inceleme sonrasında,
Türkiye'de sistematik işkence olmadığı, ancak ülkenin geniş kesimlerinde
işkence uygulandığı kararına vardığı ifade edilen yazıda, Ankara'da AB
Komisyonu adına 100 kişinin, Brüksel'de de 15 kişilik bir ekibin
Türkiye üzerinde çalıştığı ve bunların dördünün insan hakları konusunda
uzman olduğu kaydedilmektedir. AB Komisyonu'nun insan hakları ekibinin
düzenli aralıklarla Türkiye'ye gelerek insan haklarının uygulanmasına
yönelik ilerlemeleri takip edeceğine işaret edilen yazıda,
yetkililerin, olası bir AB üyeliğinin başlayacağı güne kadar ülkenin
inceleneceğini belirttikleri, hatta Verheugen'in bu bölümden sorumlu
personelin sayısını artırmayı düşündüğünün vurgulandığı
belirtilmektedir.
Berliner Zeitung'da
(27/09) "Üyelik... 'Türkiye Yük Olmayacak'" başlığı altında ve Gerold
Büchner imzasıyla Türkiye'nin AB nezdindeki Büyükelçisi Oğuz Demralp ile
yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer
almaktadır:
"SORU: Türkiye neden
kendisini aynı şekilde karşılamayan bir kulübe üye olmak istiyor?
DEMİRALP: Ülkem bir Avrupa
ülkesidir. Yüzyıllarca Avrupa'da ve Avrupa'yla birlikte yaşıyoruz.
Avrupa'yla entegrasyon anlamına gelen AB üyeliğini modernleşme
sürecimizin mantıksal bir devamı olarak görüyoruz. Türkiye için üyelik,
tarihin doğal akışına uymaktadır.
SORU: Katılım müzakereleri
ne kadar hızla tamamlanabilir?
DEMİRALP: Buna ilişkin kesin
düşüncelerimiz yok. Müzakere süreci, modernleşmenin sürdürülebilmesi
açısından Türkiye için önemli. Bu bir çalışma dönemidir, bekleme dönemi
değil. Müzakereler tamamlandığında Türkiye artık bugünkü gibi bir ülke
olmayacaktır. Komisyon, 2013 tarihinden yola çıkmaktadır. (...)
SORU: Çoğu çevreler
Türkiye'nin fakir olduğunu ve üyeliğinin çok pahalıya mal olacağını
söylüyorlar.
DEMİRALP: AB teşvikleri için
iki kaynak bulunmaktadır: Tarım teşvikleri ve yapısal fonlar. Tarım
yardımları zaten kaybolmaktadır. Türkiye üye oluncaya kadar hiçbir ülke
zaten bu fondan para bekleyemeyecektir. AB'nin fakir bölgeler için
yapacağı yardımlar kamu gelirlerinin yüzde üçü ile sınırlı olacaktır.
Bu günkü AB üyeleri, AB'ye Türkiye'nin mal olacağından daha fazlaya mal
olmuşlardır. Türkiye'nin üyeliği AB'ye bir yük olmayacak, aksine
ekonomik açıdan bakıldığında AB için bir kazanç olacaktır."
Focus dergisinde
(27/09) "Tartışma... Üyelik Avrupa'yı Aşırı Zorlar" başlığı altında ve
Alman tarihçi Heinrich August Winkler ve Türkiye Araştırmalar Merkezi
Direktörü Faruk Şen ile yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta,
"Profesör Winkler, Müslüman bir ülkenin Hıristiyan ağırlıklı bir
Avrupa'ya uymadığını mı düşünüyorsunuz?" şeklindeki bir soruya,
Winkler'in, "Hayır, bu benim savım değildir. Sorun yaratan, farklı
tarihi gelişmeler ve bunların süregelen etkileridir. Türkiye, 20.
yüzyılda hiçbir Müslüman ülkenin yaşamadığı bir laiklik süreci
yaşamıştır; ancak bu, otoriter ve diktatörce gerçekleştirilen bir
süreçtir ve etkileri halen sürmektedir. İslam, bugün halen büyük nüfuza
sahip olan denetim organları aracılığıyla bir nevi
devletleştirilmiştir. Bu nedenle gerçek anlamda bir din özgürlüğünden
bahsedilemez. Ayrıca siyasi kültür açısından da Avrupa ile Türkiye
arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır ve bunlar aralık ayında
alınacak karara kadar kesinlikle ortadan kalkmış olmayacaktır." dediği,
"AB Hükümet Başkanları katılım müzakerelerinin başlatılmasına karşı
karar alırlarsa Türkiye'de ne olur?" şeklindeki bir soruya, Şen'in
cevabı, "Bu konuda bir başarısızlık olacağını düşünmüyorum. Türkiye
ekonomik bakımdan büyük ilerlemeler kaydetti ve tüm Kopenhag
Kriterlerini yerine getirdi. Şimdi Prof. Winkler'in istediği gibi
birdenbire farklı kriterler öne sürülemez. İmtiyazlı ortaklık önerisine
sadece şunu diyebilirim: Yarı hamilelik de mümkün değildir. 1963
yılından bu yana Türkiye ile AB arasında Ortaklık Anlaşması
bulunmaktadır. Türkiye 1996 yılından beri Gümrük Birliği'nin
gereklerini yerine getiriyor ve Avrupa'nın güvenlik politikasına tam
destek veriyor. Şimdi Türkiye bir ortaklıkla avutulamaz. Buna CDU'lu
politikacılar bile ciddi anlamda inanmıyorlar. Gerhard Schröder de,
kendisi için kültürel farklılıkların değil Kopenhag Kriterleri'nin
belirleyici olduğunu söylüyor. Ayrıca Türkiye, reformlarını sadece AB
için yapmadı. Türkiye'de, demokrasi sürecinin son derece gerekli olduğu
konusunda herkes hemfikirdir." olmuştur. Mülakatta, "Sayın Winkler, AB
üyeliği ümidi, reform sürecine olumlu anlamda ivme kazandırmaz mıydı?"
sorusuna, Winkler'in, "Avrupa tabii ki reformcuları cesaretlendirsin.
Fakat Türkiye, şimdi söz konusu olan tüm reformları AB üyeliği yönünde
avantaj sağlamak için değil, kendisi için gerçekleştirmeli. AB,
müzakerelerin başlatılması yönünde karar vermezse reform süreci durur
demek, şantaj yapmaya benzer." cevabını verdiği, Şen'in ise, "Reformlar
zaten çıkarıldı ya da yoldalar! Türkiye'de hiç kimse reform sürecini
sorgulamıyor veya geri almak istemiyor." karşılığı verdiği
kaydedilmektedir. Mülakatta, "Bir AB üyeliği, başka Müslüman ülkelere,
özellikle de Arap devletlerine karşı olumlu bir sinyal etkisi yaratmaz
mı?" şeklindeki bir başka soruya da, Winkler'in, "Avrupa sivil
toplumlarında olduğu gibi Türkiye'de de din özgürlüğü ve fikir
çeşitliliği olsaydı, o zaman bu Orta Doğu'yu da müthiş bir şekilde
etkileyecekti. Ancak Türkiye bundan henüz çok uzakta." dediği, Şen ise,
"Türkiye'ye gerçekten haksızlık ediyorsunuz. Türkiye, dünyadaki 56
Müslüman ülke içerisinde demokrasi ve insan haklarının mevcut olduğu
tek ülkedir." şeklinde cevap vermiştir.
AVUSTURYA BASINI:
Der Standard
gazetesinde (28/09) "Hedef Katılım Olmalı" başlığı altında ve Michael
Völker imzasıyla Yeşiller Partisi'nin Aşağı Avusturya Eyalet Meclisi
Milletvekili ve Aşağı Avusturya Meclis Grubu Başkanı olan Madeleine Petrovic
ile yapılan mülakata yer verilmektedir.
"SORU: Yeşiller de görüş
birliğine varmış değil. Türkiye'nin AB'ye girmesine izin verilmeli
mi?
PETROVİC: Yeşiller'de
Türkiye ile giriş müzakerelerine başlanması doğrultusundaki pozisyonun
çoğunluk tarafından paylaşılması beni sevindiriyor. Johannes
Voggenhuber'in bunun muazzam bir girişim olduğu yolundaki argümanını
biliyorum ve Balkanlar'ın da en azından aynı anda katılması görüşünü
paylaşıyorum.
SORU: Bu AB'nin gücünü aşmaz
mı?
PETROVİC: Balkanlar'ın hiç
de küçük olmayan sorunlarıyla AB'nin kapısına gelmesi, bir de Türkiye,
eğer AB bu sınava girmeye karar verirse, bu süreç içinde değişecektir.
AB sınırını aşmak istemiyorsa, yapılanma fonları ve teşvik yardımlarına
aynı şekilde devam edilemez.
SORU: Giriş müzakerelerine
evet, ama sonucu açık bırakılmalı diyen Wolfgang Schüssel'in
pozisyonunun ötesine mi geçiyorsunuz?
PETROVİC: Eğer müzakerelere
başlanırsa, bunun hedefi de Türkiye'nin katılımı olmalı. Tek ayak
kaldırılarak yemin edermiş gibi müzakerelere başlamak olmaz.
Aşılamayacak bir engel çıkmadığı sürece müzakereler katılımla
sonuçlanmalıdır. Tabii Türkiye'deki insan hakları, azınlık hakları ve
kadın haklarına ilişkin kararların gerçekten uygulanıp uygulanmadığına
dikkat etmek gerekir, buna ben de katılıyorum. Ama Türkiye'den diğer
Avrupa ülkelerinden istenilen kriterlerden daha farklı ya da daha katı
kriterler istenmemeli."
Der Standard gazetesinde
(28/09) "FPÖ, Schüssel'i Koalisyon İçinde İkna Etmeye Çalışıyor" başlığı
altında ve Michael Völker imzasıyla yayımlanan bir yazıda, FPÖ'nün
fikrini değiştirmediği ve FPÖ Genel Sekreteri Uwe Scheuch'in, Standard
ile yaptığı söyleşide, giriş müzakerelerine "hayır" dediği
belirtilmektedir. Özgürlükçülerin, Türkiye'nin AB'ye katılımını
engellemek için "bütün olasılıkları kullanmak" istedikleri ve Başbakan
Wolfgang Schüssel'in koalisyon içinde yapılacak bir tartışmada FPÖ'nün
görüşünü benimsemesinin istendiği belirtilen yazıda, Scheuch'in,
Schüssel'in, Parlamentonun Ana Komisyonu'nun bir kararı doğrultusunda
hareket etmesini sağlama olasılığını ilginç bulduğu ve "daha birçok şey
tasavvur edebiliyorum." dediği ifade edilmektedir. Yazıda, FPÖ
Parlamento Grubu Başkanı Herbert Scheibner'in de, gerçi Türkiye'nin
AB'ye katılımına kesinlikle karşı olmasına rağmen, Parlamento Başkanı
Andreas Khol'un görüşüne katıldığı -Yani Parlamento'nun Başbakan'a bu
konuda talimat veremeyeceği görüşüne- kaydedilmektedir.
Kleine Zeitung'un
internet sayfasında (28/09) "Van Der Bellen Türkiye'ye Evet Cevabını
Yineliyor" başlığı altında ve APA kaynaklı bir haberde, Yeşiller'in
Başkanı Van der Bellen'in, Türkiye'nin AB'ye katılımına "şartlı olarak
evet" dediği ve partinin yönetim kurulunun bu konuda aldığı kararı
açıklayarak, Yeşiller'in Komisyon raporunun buna karşı olmadığı sürece,
giriş müzakerelerine başlanmasından yana olduğunu belirttiği
kaydedilmektedir. AB'nin Türkiye'yi bekleme odasında daha uzun süre
tutmak istemesinin, "dış politikada birinci derecede bir inanılırlık
sorunu" doğuracağını kaydeden Van der Bellen'in, "genişlemenin
hazmedilmesine" öncelik verilmesi gerektiğini ve müzakerelere şimdi
başlanması halinde gerçekçi bir yaklaşımla on yıldan önce sona
eremeyeceğini belirttiği ve buna rağmen eğer Türkiye'nin bu bölgede
başka bir tarafa yönelmesi riskine girmek istenmiyorsa, ülkeye bir
perspektif verilmesi gerektiğini de vurguladığı ifade edilmektedir. Van
der Bellen'in, Başbakan Schüssel'in bu konuda suskun kalmasını
"dayanılmaz" bir tutum olarak nitelendirerek, FPÖ'nün "iki taraflı
oynadığına" da işaret ettiği ve SPÖ'yü hergün pozisyon değiştirmekle
suçladığı belirtilmektedir.
Kleine Zeitung'da
(26/09) "Müzakerelere Evet, Ama Sonucu Açık Bırakılmalı" başlığı altında
ve Erwin Zankel-Hubert Patterer imzasıyla Başbakan Wolfgang Schüessel
ile yapılan yayımlanan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler
almaktadır:
"SORU: Türkiye konusunda ne
düşünüyorsunuz? AB'ye katılım yönündeki tren çoktan kalkmadı
mı?
SCHÜESSEL: Tren daha gardan
bile çıkmadı. Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günther Verheugen her gün
birbirinden farklı olan beyanlarının tek başına kararı etkileyici
nitelikte olduğu gibi yanlış bir izlenim uyandırıyor. Bu doğru değil.
Ben bazı veriler daha saptanmadan, kişisel görüşlerin bildirilmesine
karşıyım. Komisyonun önce iki rapor hazırlaması gerekiyor, biri
Türkiye'nin olgunluğuna, öteki de Birliğin katılımı kaldırma
kapasitesine ilişkin. Komisyon heyeti daha bu konulara eğilmedi.
Tartışma asıl bundan sonra başlayacak. Bu konuda ciddi bir tartışma
yapılmasını istiyorum ve bu konuda ısrar edeceğim. Örneğin masraflar,
göç, tarım konularında. Bu soruların ön yargısız cevaplandırılması mümkün
olmalı. Yalnız evet ile cevaplandırılabilecek şeylere "bu bizi
ilgilendirmiyor, bu siyasi bir karar" diyemeyiz. Soruları Türkiye'de
zinaya ceza getirilip getirilmediği ile de sınırlamak istemiyorum, bu
Avusturya ve İrlanda'da da giriş müzakereleri sırasında söz konusuydu.
Bu konuda tek yön belirleyici unsur bu olamaz.
SORU: Almanya'da Merkel ve
Stoiber, Türkiye'nin AB'ye katılımının söz konusu olamayacağını açıkça
belirtiyorlar. Siz neden pozisyonunuzu açıkça belli
etmiyorsunuz?
SCHÜESSEL: Katılımın
düşünülemeyeceğini söylediklerini sanmıyorum. Müzakerelere kesinlikle
karşı olan kimseye rastlamadım. Asıl soru hedefin ne olacağı. Hedef
yalnız tam üyelik mi olacak, yoksa çeşitli olasılıklar mı düşünülüyor,
örneğin hafifletilmiş bir üyelik gibi. Benim pozisyonum şu: Hepimiz
Türkiye'nin aday olmasını resmen kabul ettik. O yüzden şimdi Türkiye'nin
hangi şartları yerine getirirse getirsin hiçbir zaman üye olamayacağını
söylemek yakışık almaz.
SORU: Yani kısaca, giriş
müzakerelerine evet mi diyorsunuz?
SCHÜESSEL: Müzakerelere
evet, ama sonucu açık bırakmak şartıyla. Komisyon kırk yıl süren ön
görüşmelerin ardından müzakerelere yeşil ışık yakmalı. Ama aynı zamanda
da müzakerelerin sonunda başka seçeneklerin de olması gerekir. Şimdi
tek bir alternatif var: Tam üyelik ya da hiç. Bu bana çok basit geliyor.
Eğer başka olasılıklar da sağlanırsa, müzakerelerin başlamasına sıcak
bakabilirim."
Kleine Zeitung'un
internet sayfasında (28/09) "Gusenbauer Türkiye ile Giriş
Müzakerelerinden Yana" başlığı altında ve APA kaynaklı yayımlanan bir
haberde, SPÖ lideri Gusenbauer'in, müzakereleri reddeden SP Parlamento
Grubu Başkanı Cap'ın aksine, AB'nin Türkiye ile giriş müzakerelerinden
yana çıktığı, ama tam üyeliğin "başlıca hedef" olmasına karşı olduğu
belirtilmektedir. Gusenbauer'in, "AB, müzakerelere evet demeli, ama
müzakerelerin başlıca amacı tam üyelik olmamalı." dediği ifade edilen
haberde, Bu konuda Cap ile arasında görüş farklılığı olduğunu yalanlayan
Gusenbauer'in, SPÖ'nün "bu konuda açık bir çizgi" izlediğini vurguladığı
kaydedilmektedir.
BELÇİKA BASINI:
La Libre Belgique
gazetesinde (25-26/09) "Avrupa Birliği Türkiye'den Sonra Devam Etmeli
mi?" başlığı altında ve Christophe Lamfalussy imzasıyla yayımlanan bir
haberde, Türkiye'nin adaylığının Birliğin sınırları meselesini gündeme
getirdiği ve Türkiye'ye verilecek "evet" cevabının yeni komşular için
bir sinyal olarak algılanabileceği öne sürülmektedir. Kamuoyunun,
Türkiye'nin muhtemel üyeliği konusunda önlem almakla yetinirken
yöneticilerin başta Kafkaslar olmak üzere daha uzaklara baktıkları ve
şimdiden "Türkiye girerse neden ötekiler de girmesin?" sorusunun
sorulmaya başlandığı ifade edilen haberde, temmuz ayında yapılan Avrupa
Zirvesi'nde Kafkaslardan üç ülke, Ermenistan, Gürcistan ve
Azerbaycan'ın, Birliğin yeni komşuluk politikasına katılmaya davet
edildikleri, Rusya, Ukrayna, Moldova ve Belarus'un da aralarında
bulunduğu 10 Karadeniz ülkesinin bu politikada yer aldıkları
kaydedilmektedir. Komşuluk politikasının, Birliğe komşu olan ülkelerle
özel ilişkiler kurulması amacıyla tasarlandığı ve Brüksel'deki bir
diplomatın, "2020 yılının Avrupa haritasına baktığımda Türkiye ve
Balkanların da muhtemelen bu haritada yer alacağını görüyorum.
Türkiye'den sonra komşuluk politikasını daha etkin bir şekilde organize
etmek gerekecek." diye konuştuğu belirtilen haberde, mesele şu ki, bazı
ülkelerinin kendilerini tarihi açıdan Avrupalı olarak gördükleri ve orta
vadede Avrupa Birliği'ne üyelik ümitleri besledikleri, bu bakımdan
Türkiye'nin üyeliğinin bir katalizör rolü oynayacağı vurgulanmaktadır.
FRANSA BASINI:
AFP'nin
(28/09) "Fransız Halkının Yarıdan Fazlası, Türkiye'nin AB Üyeliğine
Karşı" başlığı altında yer verdiği bir haberde, IPSOS Enstitüsü'nün Le
Figaro gazetesinde yayımlanan kamuoyu yoklamasına göre, Fransızların
yüzde 56'sının, Türkiye'nin AB'ye girmesine karşı iken, yüzde 36'sının
buna olumlu baktığı, yüzde 8'inin de görüş bildirmediği
kaydedilmektedir. Olumlu bakanların; başlıca nedenler olarak,
"Türkiye'de demokrasideki gelişmenin sağlamlaştırılmasını", "Türkiye'nin
İslami köktenciliğe doğru sürüklenmesinin engellenmesini" ya da "Türkiye
ile askeri ittifakın muhafaza edilmesini" gösterdikleri belirtilen
haberde, üyeliği reddetmek için gösterilen gerekçeler arasında ise,
özellikle, "AB'nin en zengin ülkelerinde çalışmak isteyen Türklerin
önemli ölçüde göç riski", "Türkiye topraklarının büyük bir kısmının Asya
kıtasında bulunması" ve "Türklerin büyük bir çoğunluğunun Müslüman
olmasının" yer aldığı vurgulanmaktadır. Haberde, Türkiye'nin üyeliğiyle
ilgili iki seçenek arasında seçim yapmaya çağrılanların yüzde 63'ünün,
"Türkiye'nin gerekli olan siyasi ve ekonomik çabaları sarfetmesi
durumunda gelecekte AB'ye gireceğini düşünmenin mümkün olabileceği"
fikrine yakın olduklarını söyledikleri ve yüzde 30'unun da, "Tarihi ve
kültürel nedenlerden ötürü Türkiye'nin Avrupa Birliği'nde hiçbir zaman
yer almaması gerektiğini" söylemek konusunda daha ziyade hemfikir ve
yüzde 7'sinin bu konuda görüş bildirmediği belirtilmektedir.
AFP'nin (28/09) "AB
Komiseri Huebner, Avrupa Bütçesini Savunuyor ve Türkiye Meselesinden
Kaçıyor" başlığı altında yer verdiği bir haberde, Bölgesel Politikadan
Sorumlu Avrupa Komiseri Polonyalı Danuta Huebner'in, Avrupa
Parlamentosu'nda yaptığı konuşmada, AB bütçesine net katkı
sağlayanların 2007-2013 maliyesini sınırlandırma teklifini reddettiği
belirtilmektedir. Haberde, Huebner'in, Türkiye'nin üye olması halinde
AB'nin bölgesel politikalarına getireceği etkiler konusunda sorulan
sorulara cevap vermekten ustalıkla kaçındığı ve "Herhangi bir hesap
yapmaktan kaçınmak lazım. Ama bunun, şu anda karşı karşıya kaldığımız
bir problem olmadığını zannediyorum." diyerek, Ankara'nın Avrupa
hevesleri konusunda fikir beyan etmek istemediği kaydedilmektedir.
AFP'nin (28/09)
"Avrupa Komisyonu, Türk Ceza Yasası Reformunun Kabulünden Duyduğu
Memnuniyeti Dile Getirdi" başlığı altında yer verdiği bir haberde,
Avrupa Komisyonu'nun, Türkiye'nin, AB ile üyelik müzakerelerinin
başlatılabilmesi konusunda AB tarafından öne sürülen şartları yerine
getirmesi için gerekli olan ceza yasası reformunun Türk Meclisi'nce
kabul edilmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdiği belirtilmektedir.
Haberde, AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günther Verheugen'in
sözcüsü Jean-Christophe Filori'nin, basına yaptığı açıklamada, "Ceza
yasası reformunun Türkiye'nin demokratikleşmesinde büyük önem
arzettiğini belirtmiştik. Türk Meclisi tarafından alınan kararları
memnuniyetle karşılıyoruz." şeklinde konuştuğu ifade edilmektedir.
AFP'nin (28/09)
"Alman İhracatçıları, Ankara'nın Müzakereler İçin Hazır Olduğu
Görüşünde" başlığı altında yer verdiği bir haberde, Alman İhracatçıları
Federasyonu (BGA) tarafından yapılan açıklamada, Türkiye'nin AB'ye
girişinden yana tavır sergilenerek, bu ülkenin müzakerelere başlamak
için hazır durumda olduğu ve Almanya'nın bu süreçten oldukça
yararlanacağı inancının dile getirildiği belirtilmektedir. Federasyon
Başkanı Anton F. Boerner'in, Türkiye'nin başlıca ortaklarından biri
olarak Almanya'nın, diğer ülkelerden daha çok yararlanacağı bu üyeliğin,
bir "yarar ve gelişme sarmalı" yaratacağının altının çizerek, "Türkiye
ödevlerini yapmıştır ve bu da üyelik müzakerelerinin başlamasının
haklılığını göstermektedir." dediği ifade edilen haberde, Boerner'in,
"On yıl kadar sürecek olan müzakerelerin başlamasında engel görmüyoruz
(...)" diyerek, Türkiye'nin, bu süre boyunca daha fazla değişiklik
göstereceğine inandığını belirttiği kaydedilmektedir.
İNGİLTERE BASINI:
Reuter'in
(28/09) "Bölünmüş AB, Türkiye'ye Belirsiz Bir 'Evet' Demeye
Hazırlanıyor" başlığı altında ve Paul Taylor imzasıyla yer verdiği bir
haberde, bazı hükümetler ve birçok seçmenin Ankara'nın hiçbir zaman
üyeliği elde edemeyeceğini umarken bölünen Avrupa Birliği'nin gelecek
yıl katılım müzakerelerine başlaması için Türkiye'ye belirsiz bir
"evet" demeye hazırlandığı öne sürülmektedir. Kamuoyu araştırmalarına
göre, Avrupa kamuoyunun çoğunluğu Türkiye'nin 25 üyeli bloğa girmek için
ya çok büyük, ya çok yoğun nüfuslu, ya çok yoksul, ya çok Orta Doğulu ya
da çok Müslüman olduğunu düşündüğü ifade edilen haberde, özellikle altı
kurucu ülkede olmak üzere pekçok kişinin, Fransa eski Cumhurbaşkanı
Valery Giscard d'Estaing'in dile getirdiği, Türkiye'nin üyeliğinin
"Birliğin sonu anlamına geleceği" yönündeki korkuları paylaştığı, ancak
Avrupa Komisyonu'nun Türkiye'nin katılım müzakerelerine başlamak için
siyasi kriterleri karşılayıp karşılamadığına dair önemli tavsiyesini
vermesinden sekiz gün önce bu tartışmaların karar üzerinde çok az rolü
olduğu vurgulanmaktadır. Komisyondan kaynakların, bazı kusurlara ve
kötü uygulamalara rağmen komisyonun Ankara'nın demokrasi, insan ve
azınlık hakları ve hukukun üstünlüğü konularında, muhtemelen 2005
sonbaharında müzakerelere başlayabilmek için yeterince ilerleme
kaydettiğini söylemeye hazırlandığını belirttikleri, bu kaynaklara göre
ayrıca, en gerçekçi katılım tarihinin 2015 olacağını söylemesi ve
Türkiye'nin mevcut üyelerin sahip olduğu bütün avantajları hiçbir zaman
elde edemeyebileceği ve siyasi reformlarda gerilerse görüşmelerin
askıya alınabileceğini de çıtlatmasının beklendiği kaydedilen haberde,
bir komisyon üyesinin, ajansa yaptığı açıklamada, "Komisyon'un
Türkiye'ye yeşil ışık yakacağından ve devlet ve hükümet başkanlarının
tavsiyemize karşı çıkmayacağından şüphem yok, ancak çoğunun içten içe
işlerin Türkiye'nin üyeliğine kadar gitmemesini umduğunu biliyorum."
dediği aktarılmaktadır.
İSVİÇRE BASINI:
Basler Zeitung'da
(28/09) "Türkiye'nin AB Üyeliği... Paris'te Referandum" başlığı altında
yayımlanan bir haberde, Türkiye'nin olası bir AB üyeliği durumunda,
Fransa'nın büyük ihtimalle referanduma gideceği belirtilmektedir. Kasım
sonunda iktidardaki UMP partisinin liderliğini devralacak olan Maliye
Bakanı Nicolas Sarkozy'nin, referandumdan söz ettiği belirtilen haberde,
bu sorunun 2005 sonunda planlanan AB anayasası referandumu ile
karıştırılmaması gerektiği kaydedilmektedir. Sarkozy'nin dileğinin
Türkiye ile bir "ortaklık" olduğunu, buna karşın AB'ye üyeliği konusunda
ise "kuşkularının" olduğunu dile getirdiği ifade edilen haberde, son
yapılan kamuoyu yoklamalarına göre, çoğunluğun üyeliğe karşı olduğuna
işaret edilmektedir.
İTALYA BASINI:
Il Giornale
gazetesinde (25/09) "İtalyanların Çoğunluğu Türkiye'nin Üyeliğine Evet
Diyor" başlığı altında yayımlanan bir haberde, Türkiye'nin AB üyeliği
konusunun Avrupa'yı böldüğü ve Avrupalı devlet ve hükümet başkanlarının
ve de AB Komisyonu üyelerinin büyük çoğunluğunun Ankara ile
müzakerelerin resmen başlatılmasından yana olduğu belirtilmektedir.
Büyük çaplı bir siyasi Avrupa görüşü olmasa da, Türkiye'nin tarihi
destekçisi olan İngiltere'nin de bu ülkenin adaylığını şartsız
desteklediği, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ve -her ne kadar tam bir
üyelik için en az 10-15 yıl gerektiğini düşünse de- Alman Başbakan Schröder'in
de Türkiye'nin lehine düşündüğü, Kıbrıs'a ilişkin uyuşmazlığın bir
çözüme kavuşmasının tek yolu olarak Türkiye'nin AB üyeliğini gören
"tarihi düşmanı" Yunanistan'ın tavrının üyelikten yana olduğu ifade
edilen haberde, her şeye rağmen alternatif bir formülü, yani "stratejik
partnerliğini" göz ardı etmeyen Avusturya'nın Türkiye'nin üyeliğine en
fazla karşı çıkan ülke olduğu belirtilmektedir. Haberde şöyle
denilmektedir: "Peki ya İtalya? iktidar ortağı Kuzey Ligi, 'Avrasya'
olarak nitelediği şeye ve '80 milyon Müslümanın' AB'ye katılmasına
'kesinlikle karşı' olduğunu belirterek net bir şekilde tavır aldı. Ya
İtalyan kamuoyu? IPSOS tarafından yaptırılan ve sonuçları dün açıklanan
bir anket oldukça karşıt görüşleri ortaya koyuyor. Ankete katılanların
sadece yüzde 30'u Türkiye'nin AB'ye katılmasına karşı. Katılımcıların
yüzde 22'si görüş bildirmemeyi tercih ederken, yüzde 48'i ise
Türkiye'nin üyeliğinden yana olduklarını ifade etmişler. Ankara'nın
AB'ye katılımına olumlu gözle bakanlar, Her şeyden önce, en genç
olanlar, lise ve üniversite mezunları, öğrenciler, meslek sahipleri,
yöneticiler, memurlar ve öğretmenler. Karşı olanlar ise, tüccarlar,
esnaf ve emekçiler, ev kadınları ve de özellikle kuzeydoğu İtalya'da
yaşayanlar (Türkiye'nin üyeliğine karşı olanların oranı kuzeybatıda
yüzde 34 iken, kuzeydoğuda yüzde 45'e çıkıyor; kararsızların oranı ise
yine kuzeybatıda yüzde 22 iken, kuzeydoğuda yüzde 13'e iniyor.)"
YUNANİSTAN BASINI:
To Vima
gazetesinde (28/09) "Türkiye'ye
Verilecek Evet veya Hayır Cevabı" başlığı altında ve Rihardos Someritis
imzasıyla yayımlanan bir yorumda, AB Komisyonu'nun birkaç gün sonra, AB
Konseyi'nin de aralık ayında, Türkiye'nin gelecekte AB üyesi olması için
müzakerelerin başlayıp başlamayacağı, başlarsa zamanına dair karar
vereceği belirtilmekte ve AB Komisyonu'nun önerisinin olumlu olacağı
belirtilerinin verildiği (bu belirtileri kısa bir süre önce acilen
yapılan yasal düzenlemeler de güçlendirdi), ancak AB Konseyi'nde neler
olacağının bilinmediği kaydedilmektedir. Türkiye'nin talebinin birçok
bakımdan hem güçlü hem de haklı olduğu ve Türkiye'nin AB üyesi olmak
hakkının onyıllar önce resmen herkes tarafından tanınmış bulunduğuna
işaret edilen yorumda, çoğu çevrelerin Türkiye'nin Asyalı ve Müslüman
olduğunu şimdi hatırladığı, ancak Türkiye'nin 1950'li yılların başından
beri NATO'ya ve Avrupa Konseyi'ne katıldığı, AB üyeliğini kesinlikle
öngören AB-Türkiye Ortaklık ve Gümrük Birliği Anlaşmalarını Avrupa ile
imzalamış bulunduğu hatırlatılmaktadır. Yorumda şöyle denilmektedir:
"Batı, jeopolitik çıkarını düşünerek, dün Osmanlı İmparatorluğu'nun,
bugün ise Türkiye'nin tarih açısından, bir dereceye kadar kültür
açısından ve özellikle politika açısından, Avrupa'nın geniş alanının bir
bölümünü oluşturduğunu kabul etmişti. Konstantinopolis İstanbul oldu
diye ne coğrafi konumu ne de tarihi değişti! Kimin Avrupalı olduğuyla
ilgili kriterler ırka (Avrupalıların çoğu Aryen imiş gibi Türkler
Asyalıdır deniliyor) ve bazı çevrelerin son zamanlarda öne sürdüğü gibi
dine (Türkler Müslümandır) dayansaydı, bu Avrupa'nın, temelini insan
haklarının, dini hoşgörünün, demokrasinin ve en önemli başarısı olan
'laik devlet'in oluşturduğu günümüz Avrupa medeniyeti ile ne ilgisi
olacaktı? Türkiye'nin AB üyeliği için kriterler bunlar olmamalı.
Günümüzün Avrupa'sında Müslüman, Musevi, ateist ve başka inancı olan
milyonlarca insan yaşarken, başkaları arasında Vatikan, bazı Kiliseler,
Avrupa'daki aşırı sağ ve sağ çevreler istiyor diye ırkı ve dini kriter
sayarsak, gelecekte AB içinde devletin laikliği için yoğun ve tehlikeli
din rekabetinin hüküm sürdüğü bir ortamda mücadeleler için zemin
hazırlamış oluruz. Dolayısıyla, ülkemiz ve diğer ülkeler için geçerli
olan kriterler şimdi de kabul görmelidir: Bir ülkede özgürlük tatmin
edici düzeyde olmalı, bu ülke demokratik ilkelere dayanan bir yönetime
sahip olmalı, bireysel, toplumsal ve azınlık haklarına (kendi kendini
tanımlama hakkı) saygı göstermeli, (ne yazık ki bizimkiler arasında da
bazı çevreler, örneğin hakimlerimiz azınlık haklarını unutuyorlar),
sorunların diyalog yoluyla çözümlenmesinden, uluslararası ilişkilerde
uzlaşma tekniğinin uygulanmasından yana olmalı, ekonomisi ise belirli
bir düzeyde olmalı. Batı'da, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda yapılan
tartışmalar, iki ayrı görüşün var olduğunu gösteriyor: İlk görüşe göre,
Türkiye Avrupa ülkesi değildir. Bu görüşü ileri sürenler tarafından
Türkiye'de insan haklarına saygı, ordu ve ekonomik durum ile ilgili
konular hiç dikkate alınmıyor, Türkiye'nin Avrupa'ya ait olmadığı öne
sürülüyor. İkinci görüşe göre, Türkiye'nin AB üyesi olması konusunda
diğer ülkeler için geçerli olan kriterleri yerine getirip getirmediği
araştırılmalıdır... Türkiye'de uygulamada hala olmasa dahi birçok alanda
gelişmeler kaydedildi. Bu nedenle, Avrupa yanlısı Türklere yardım
etmeliyiz, Türkiye'yi fundamentalist bir Asya'ya teslim etmemeliyiz.
Diğer bazı çevrelere göre, daha ikna edici kanıtlar elde edene kadar
beklemek için bir yol bulmalıyız. Bu çevrelerin çoğu Avrupa'nın merkez
soluna aittir..."
Elefteros Tipos
gazetesinde (28/09) "Molivyatis: Avrupa Barış Kıtasıdır" başlığı altında
yayımlanan haber-yorumda, Dışişleri Bakanı Molivyatis'in, Amerika'nın
PBS kanalında yer alan demecinin yankı yarattığı belirtilmekte ve
"Yunanistan'ın hedeflerinin ne olduğu" yolundaki soruya Dışişleri
Bakanı'nın, Yunanistan'ın başlıca hedefinin bölgede barışın ve refahın
hüküm sürmesi amacıyla, gelecek yıllarda da AB ve NATO içinde aktif rol
oynamak olduğu cevabını verdiği kaydedilmektedir. Türk-Yunan
ilişkilerine de değinen Molivyatis'in, 4 yıl kadar önce Türkiye'nin AB
üyeliğinin gündeme gelmesinin ardından, Türk-Yunan yakınlaşma sürecinin
başladığını ve günümüzde Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde
en iyi dönemin yaşandığını kaydettiği ifade edilen haber-yorumda,
Molivyatis'in, "Türkiye'nin AB üyesi olması Türkiye'nin ve de
Yunanistan'ın çıkarınadır, çünkü bölgede barış ve istikrarın hüküm
sürmesini sağlayacaktır. Yunanistan, Türkiye'nin AB üyeliğinden yanadır.
Bu açıktır ve bilinen bir şeydir..." dediği kaydedilmektedir.
Yunanistan'ın özel
Antenna Televizyonu'nun internet sayfasında (28/09) "Türkiye'nin AB
Üyeliğinden Elde Edilecek Kazanımlar" başlığı altında yer alan bir
haberde, Almanya Ekonomi Bakanı Wolfgang Clement'in, Türkiye'nin AB
üyeliğinin gerçekleşeceğini, bu durumun uluslararası istikrara katkı
sağlayacağını, ayrıca bunun ekonomik refahı artıracağını belirttiği
ifade edilmektedir. "Tüm Avrupa ve bizler Almanya'da, Türkiye'ye 40
yıldan beri AB üyeliğinin gerçekleşeceğini söylüyoruz. İşte şimdi bu
gerçekleşiyor ve de olmalı." diyen Clement'in, "Bu anlaşmayı bozmamızın
uluslararası siyasetteki etkilerini düşünemiyorum. Özellikle bugünkü
siyasi durum göz önünde bulundurulduğunda, bu yolun hem siyasi-ekonomik
perspektif hem de diğer perspektifler açısından doğru olduğuna
inanıyorum." şeklindeki ifadesine yer verilen haberde, Fransa'da yapılan
bir kamuoyu araştırmasında ise, Türkiye'nin AB üyeliği konusunda
yapılacak referandumda Fransızların yüzde 56'sının buna "hayır" oyu
vereceği sonucunun çıktığı ve bu sonuçtan, Fransızların Türkiye'nin AB
üyeliği perspektifine hala olumsuz yaklaştıklarının görüldüğü
kaydedilmektedir.
|