04.10.2004

   

Anasayfa

e-posta


 

 

            ANKARA, 04/10(BYE)--- Yabancı basın-yayın organlarında  1-3 Ekim 2004 tarihleri arasında yayımlanan Türkiye-AB  ilişkilerine yer verilen haber ve yorumlarda şu hususlara  değinilmektedir:  

            ABD BASINI: 

            The New York Times gazetesinin internet sayfasında(03/10)  "Türkiye Avrupa Birliği'nde Eşit Şartlar Altında Yer Almak  İstiyor" başlığı altında ve Susan Sachs imzasıyla yer alan   bir makalede, siyasi itibarını Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne  taşımak uğruna riske atan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın  yaptığı açıklamada, Türkiye'nin Birlik ile tam üyelik haricinde  bir ilişki seçeneğini kabul etmeyeceğini söylediği  belirtilmektedir. Erdoğan'ın Ankara'da verdiği bir mülakatta,  Türkiye'ye özel ortaklık teklif edilmesi ya da diğer ülkelerden  farklı olarak Avrupa Birliği üyeliği için değişik standartların  uygulanması önerilerini "çirkin" olduğunu söyleyerek reddettiği  ifade edilen makalede, Almanya ve Fransa'daki bazı siyasi  grupların, kalabalık ve nispeten fakir olan bu Müslüman ülkeyi  25 üyeli Birliğe kabul etmek yerine, bu gibi alternatif önerileri  gündeme getirdikleri hatırlatılmakta ve Erdoğan'ın, "Hiçbir üye  ya da aday ülkeye böyle bir şey önerilmedi ya da katılım  müzakerelerine önkoşul getirilmedi. Bütün bunlar sadece Türkiye  söz konusu olduğunda gündeme geldi. Hayır, bunlar gayet çirkin  şeyler" dediği aktarılmaktadır. Erdoğan hükümetinin  gerçekleştirdiği ve övgü alan reformlardan söz edilen makalede,  Erdoğan'ın bu reformların gözardı edilip AB'ye üye olma şansını Türkiye'den esirgemenin İslam dünyası ile Batı arasında bir  çatışmanın kaçınılmaz olduğuna işaret edeceğini savunduğu  belirtilerek, Başbakan Erdoğan'ın, "Biz Avrupa Birliği'ni bir  Hristiyan kulübü  değil, bir değerler bütünü, medeniyetlerin  uyum içerisinde biraraya geldiği adres olarak görüyoruz"  şeklinde konuştuğu kaydedilmektedir. Türkiye on yıllardan bu  yana çeşitli Avrupa kurumlarının üyesi ve beş yıldır da resmi  olarak AB'ye girmeye aday olsa da, özellikle Fransa olmak üzere  birçok Avrupa ülkesinde kamuoyunun kuşkuları geçen birkaç hafta  içerisinde su yüzüne çıktığı öne sürülen makalede, Türkiye'nin,  eski Komünist Sovyet bloğundan Doğu Avrupa ülkelerinin yeni  üyeler olarak Birliğe kabul edilmesini kenardan izlediği, bu yıl  Kıbrıs'ın da Birliğe dahil olduğu ve bunun, Türkiye'nin üyeliği  karşısında daha fazla muhalefete neden olabileceği  vurgulanmaktadır.

            AP'nin (01/10) "Slovakya Başbakanı: Türkiye AB'ye Katılmaya  Hazır Değil" başlığı altında yer verdiği bir haberde, Slovakya  Başbakanı Mikulas Dzurinda, partisinin, Türkiye'nin AB'ye  katılmaya hazır olduğuna inanmadığını söylediği kaydedilmektedir.  Başbakan Mikulas Dzurinda'nın, lideri olduğu Slovak Demokrat ve  Hristiyan Birliği Partisi'nin, Türkiye'nin, üyelik kriterlerini  yerine getirmek adına çok yol aldığı ve görüşmelere geçmeye  hazır olduğu konusunda "ciddi kuşkuları" bulunduğunu belirttiği  ifade edilen haberde, Dzurinda'nın, Türkiye'nin, ekonomik ve  siyasi alanlarda ilerleme kaydettiği halde, özellikle de insan  hakları konusunda eksiklikleri olduğunu da vurguladığı  belirtilmektedir.

            The Wall Street Journal gazetesinin internet sayfasında  (01/10) "Boğazı Geçmek" başlığı altında ve Antonio Missiroli  imzasıyla yer alan bir yazıda şöyle denilmektedir: "Türkiye'nin  Avrupa Birliği'ne girmesi ile ilgili tartışma birkaç haftadır  daha da yoğunlaştı ve tartışmaların Avrupa Birliği Komisyonu'nun  Türkiye hakkındaki ilerleme raporunu yayımlayacağı gelecek  haftadan sonra da sürmesi kuvvetle muhtemel görünüyor. Aslında  üyeler tarafından beklenen karar 'yalnızca' resmi görüşmelerin  başlaması hakkında olmakla birlikte, tartışmalar bu sürecin  kendisinden ziyade bunun sonucuna yani AB'ye tam üyelik konusuna odaklandı. Şimdiye kadar resmi görüşmelere katılan bütün  adaylardan yalnızca biri sonunda üye olmadı. Bu tek istisna  Norveç'ti ve üyeliğe kabul edilmelerine rağmen Norveçliler buna  karşı çıkmışlardı. Türkiye'nin katılmasına ilişkin tartışmalar  üç başlık altında toplanabilir: Nüfus, Kültür ve din, Coğrafya: Türkiye'nin üyeliğini istemeyenler, Türkiye'nin gerçekte  Avrupa'da değil aksine, Orta Doğu ile Kafkaslar arasında,  istikrarsız ve tehlikeli bir bölgenin içinde yer aldığını öne  sürüyorlar. Buna karşı olanlar, Türkiye'nin konumunun 1963  yılından bu yana sorgulanmadığını, AB aktif ve güvenilir bir   uluslararası oyuncu olmak istiyorsa Kafkaslar ve Orta Doğu ile  ilgilenmesi gerektiğini ve bunu Türkiye ile birlikte   yapmasının faydalarını savunuyorlar." 

            ALMANYA BASINI:  

            Almanya'nın Sesi Radyosu'nun 08.30-09.00 Türkçe yayınında  (02/10) "Chirac ve Schröder'den Türkiye'nin AB Üyeliğine Destek  Mesajı Geldi" başlığı altında yer verilen bir haberde, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ve Almanya Başbakanı Schröder'den  Türkiye'nin AB üyeliğine destek mesajı geldiği bildirilmektedir. Strasburg'da bir araya gelen iki liderin, Türkiye'nin üyeliğinin  Birliğin çıkarına olacağını belirttikleri ifade edilen haberde,  Ankara'nın Kopenhag Kriterleri'ne uyum konusundaki çabalarını  öven liderlerin, Türkiye'ye 17 Aralık'ta müzakere tarihi  verilmesi konusunda anlaştıkları ve Chirac'ın, Türkiye'nin   AB üyeliği için zamanı geldiğinde Fransa'da referandum yapılması gerektiğini de söylediği kaydedilmektedir.

            Der Tagesspiegel gazetesinde (02/10) "'Hayır' Cevabı,  Halkım İçin Büyük Bir Darbe Olur" başlığı altında ve Christoph  von Marschall imzasıyla, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile  yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu ifadeler yer  almaktadır: 

            "SORU: Türkiye'de, sizden önceki hiçbir hükümetin yapmadığı  ölçüde reformlar gerçekleştirdiniz. Bu nedenle  'Quadriga'  ödülünü alacaksınız. Reformların arkasında hangi felsefe yatıyor?  'Bunu yapmak zorundayız, aksi halde AB'ye giremeyiz' felsefesi  mi? Yoksa, 'bunu kendimiz için yapıyoruz, çünkü neticede AB'ye  giremesek de bunlar Türkiye'nin yararına olacaktır' mı? 

            ERDOĞAN: Partimin temel görüşü, 'insanların hür  yaşamalarına izin verin' şeklindedir. Onların durumu iyi olursa,  devletin durumu da iyi olur. Dost kazanmak ve hiç kimseyi  kendimize düşman etmemek için her şeyi yapıyoruz. Biz  'medeniyetler çatışmasını' engellemeye ve uyum içinde bir   birlikteliği başarmaya çalışıyoruz. (...) 

            SORU: Katılım müzakereleri otomatik olarak üyeliğe götürecek  mi, yoksa bu, sonunda AB ya da Türkiye'nin hayır diyebileceği  sonu açık bir süreç mi? 

            ERDOĞAN: Entegrasyona, barış ve ortak pazar için ihtiyacımız  var. Biz entegrasyona evet, asimilasyona hayır diyoruz. Bir  medeniyet diğerini zorlamadan, uygarlık standartlarının uyumlu  hale gelmesini istiyoruz. Neticede AB bir değerler birliğidir.  (...) 

            SORU: AB Komiseri Verheugen gelecek çarşamba günü, Türklerin üyeliğinin getireceği tahmini sonuçlara ilişkin bir araştırmayı açıklayacak. Buna göre AB'nin ülkeniz için yılda 27 milyar euro  ödemesi gerekiyor. AB'nin buna istekli olduğuna inanıyor musunuz? 

            ERDOĞAN: Bunları konuşmak için henüz erken. AB prensipte  Türkiye'nin üye olabileceğine karar verdi. Sadece bunun kaça mal  olacağını değil, AB'nin bundan ne kazanacağını da konuşmalıyız..." 

            Süddeutsche Zeitung'da (01/10) "Türkiye'nin Üyeliği Yüksek  Maliyete Yol Açacak" başlığı altında ve Christian Wernicke  imzasıyla yayımlanan bir yazıda, Türkiye'nin üyeliğinin, Avrupa  Birliği'ne yılda net 27.9 milyar euroya mal olabileceği  belirtilmektedir. AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Verheugen tarafından yaptırılan, Türklerin AB  üyeliğinin olası etkilerini  inceleyen bir araştırmanın, bu sonuca vardığı ve genel anlamda  iki tarafın da bu büyük ülkenin üyeliğini hazmedeceği sonucuna  varılan raporda, "Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin, hem Türkiye hem  de Birlik için bir meydan okuma anlamına geleceğinin" belirtildiği  ifade edilen yazıda, 54 sayfalık kapsamlı dokümanda ayrıca,  "iyi yönlendirildiği takdirde, üyelik her iki tarafa da büyük  imkanlar sunacaktır"  denildiği ve Brüksel'de, Verheugen'in  müzakerelerin başlatılmasını tavsiye edeceğinin konuşulduğu kaydedilmektedir. Verheugen'in müzakerelerden yana görüş  bildireceğine dair izlenimini, aday ülkenin durumunu inceleyen  ikinci bir raporun da güçlendirdiği belirtilen yazıda, AB'nin  memurlarının bu raporda, "Türkiye'nin Avrupa standartlarına  esas itibarıyla yaklaştığını" teyit ettikleri ve gerçi "hala  çok sayıda işkence ve özellikle de kötü muamele olayları olduğu"  ancak "bunların sistematik olmadığının" belirtildiği  vurgulanmaktadır.

            Aynı haber, Frankfurter Allgemeine Zeitung ve Berliner  Zeitung'da yer almaktadır.

            Financial Times Deutschland gazetesinde (01/10) "Schreyer, Türkiye'nin Üyeliğinin Finanse Edilebileceği Görüşünde" başlığı  altında ve Rainer Koch-Thomas Klau imzalarıyla yayımlanan bir  yazıda, AB'nin Bütçeden Sorumlu Komiseri Michaela Schreyer'in  tahminine göre, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğinin, AB'ye  mali açıdan, şu anki genişlemeden daha fazla yük getirmeyeceği belirtilmektedir. Schreyer'in, Brüksel'de gazeteye verdiği  demeçte, "Finansman meselesi, Türkiye'nin alınmasına karşı  gerekçe değildir" diye konuştuğu belirtilen yazıda, Reuters'in,  AB Komisyonu tarafından hazırlanan bir araştırmadaki tahminine dayandırdığı habere göre, Türkiye'nin AB üyeliğinin yıllık  maliyeti 16-28 milyar euro arasında olacağı ve bu araştırmanın,  AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Verheugen'in gelecek  çarşamba günü açıklayacağı, Ankara'yla katılım müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin tavsiye kararının bir parçasını  oluşturduğu ve araştırmada bunun dışında, hem Türkiye'nin hem  de AB'nin üyelikten ekonomik avantaj sağlayacağının belirtildiği  ifade edilmektedir. AB'nin Yeşiller partili Bütçe Komiseri'ne  göre, şu an 70 milyon nüfuslu bir Türkiye'nin üyeliğinin de,  aynen mayısta gerçekleşen 10 üyenin alınmasında olduğu gibi mali  açıdan hazmedilebileceği ifade edilen yazıda, nüfusu 105 milyondan  fazla olan bir AB için, şimdiden bir sonraki finans perspektifiyle  ilgili bir öneri sunduklarını söyleyen Schreyer'in, boğazdaki  ülkeye yapılacak net harcamaların, AB'nin ekonomik kapasitesinin  yüzde 0.1'i ile 0.2'si arasında olacağını düşündüğü, Ankara'nın  yüksek miktarda teşvik desteği alabileceği yapısal ve tarım  fonlarının 2013 yılından sonra sınırlandırılmasından yana  olduğunu söylediği kaydedilmektedir.

            Bild gazetesinde (01/10) "Türkiye'nin AB Üyeliği Avrupa  için Bir Fırsattır" başlığı altında ve J. Fischer-R. Kleine  imzalarıyla Almanya'nın eski Cumhurbaşkanı Richard Von  Weizsaecker ile yapılan mülakata yer verilmektedir. Mülakatta şu  ifadeler yer almaktadır: 

            "SORU: Sayın Weizsaecker, AB önümüzdeki hafta, Türkiye ile  katılım müzakerelerinin başlatılıp başlatılmayacağına dair tarihi  bir karar verecek. Türkiye Avrupa'ya ait midir? 

            WEIZSAECKER: AB Komisyonu Başkanı 1963 yılında bu soruya  cevap vermiştir: Türkiye Avrupa'ya aittir, hem de zamanla asıl  üye olarak. Bu nedenle Türkiye'nin AB ile gelecekteki ilişkileri  konusunda müzakerelere başlamasını reddetmememiz gerektiğine  kesinlikle inanıyorum. Ancak şunu açık bir şekilde söylemeliyiz: Müzakereler yapılacak ve sonuç açıktır. (...) 

            SORU: Çoğunluğu Müslüman olan bir ülke, Avrupa'ya uyar mı? 

            WEIZSAECKER: Türkiye farklıdır. Farklılığının fazla olup  olmadığına müzakerelerimizde karar verilecek. Gerçek şudur:  Türkiye, İslami bir hükümet partisi ve inançlı bir Müslüman  olan bir Başbakan tarafından yönetilmektedir. Ancak bu hükümet,  hukuk devleti ilkelerimizin demokratik kurallarına göre  seçilmiştir. Gerçekten demokratik bir şekilde seçilen bir  hükümete sahip olan tek Müslüman ülkeyle görüşmeyi kabul  etmezsek, tüm Batı dünyasının, bilhassa da Amerikalıların  çıkarlarını ihlal ederiz. (...) 

            SORU: Türkiye'yi reddetmek hangi riskleri beraberinde  getirir? 

            WEIZSAECKER: Avrupa'nın belirleyici bir reform kurumu   olma işlevi ortadan kalkar. Yine generaller mi gücü ele   geçirsin? Kürt sorunu askeri yoldan mı çözülsün? Köktendinciler  bayram eder. Halk ağlar. Acıları insanlar çeker. Başarılı olma  garantimiz yok, fakat başarılı olma fırsatımız var. Bu fırsat  ikinci kez ele geçmez. Onu değerlendirmeliyiz."  

            AVUSTURYA BASINI: 

            Kurier gazetesinde (01/10) "Gusenbauer: Giriş Müzakereleri  Katılımla Sonuçlanır" başlığı altında ve  Patricia Haller  imzasıyla yayımlanan bir yazıda, SPÖ'nün, Avusturya'nın  Türkiye'ye ilişkin pozisyonunun Başbakan için bağlayıcı olması  konusunda ısrar ettiği belirtilmektedir. SPÖ'nün, AB'nin Türkiye  ile giriş müzakerelerine başlamasına karşı olduğu ve Türkiye'ye  Avrupa Ekonomik Alanı içinde bir ortaklık teklif edilmesini  istediği ve gelecek parti kongresinde bu konuda bir karar  alınacağı belirtilen yazıda, Parti Başkanı Alfred Gusenbauer'in,  SPÖ'nün giriş  müzakerelerine karşı olma nedenlerini, "AB'nin  önce on yeni ülkenin üyeliğini kaldırabilmesi gerekiyor. Türkiye   ne ekonomik ne de sosyal yasalar açısından gerekli aşamaya   geldi. Ayrıca insan hakları ihlallerini de buna eklemek gerekir"  şeklinde sıraladığı ifade edilmekte ve Gusenbauer'in Başbakan  Schüssel'den giriş müzakerelerinden başka seçeneklerin de  göstermesini istediği kaydedilmektedir. SPÖ'nün, Parlamento'nun  Ana Komisyonu'nda alınacak bir kararla Başbakanı, aralıktaki AB Zirvesi'nde, müzakerelere başlama konusunda hayır oyu vermeye  zorlamak istediği kaydedilen yazıda, Gusenbauer'in, Parlamento Başkanlığı'nın bir raporuna göre bunun yasal olarak imkansız  olduğunu kabul etmediği ve "Bu  konuda bir önerge vererek,  oylamaya sunacağız" diyerek, Türkiye'nin katılımının yalnız AB  için değil Avusturya için de bazı neticeler doğuracağını  söylediği vurgulanmaktadır. Yazıda, Gusenbauer'in, "ÖVP'nin  Parlamento'ya söz hakkı tanımamak gibi bir maceraya atılacağını  tasavvur edemiyorum" diyen Gusenbauer'in, müzakerelerin neden  engellenmesi gerektiği sorusuna, "Giriş müzakerelerinin katılımla sonuçlanacağını herkes biliyor" diye cevapladığına işaret  edilmektedir.    

            FRANSA BASINI:  

            AFP'nin (02/10) "İspanya, Türkiye Konusunda Referandum  Düzenlemeyi Düşünmüyor" başlığı altında yer verdiği bir haberde,  İspanya Başbakanı Jose Louis Rodriguez Zapatero'nun, İspanya'nın  Türkiye'nin AB'ye muhtemel üyeliği konusunda referandum   düzenlemeyi düşünmediğini açıkladığı belirtilmektedir. İspanya- Portekiz zirvesinin ardından, Fransa'da Türkiye ile ilgili  yaşanan polemik konusunda sorulan bir soruya Zapatero'nun,  "Fransa'daki gibi referandum düzenlemek fikrini benimsemiyoruz"  dediği belirtilen haberde, Portekiz ve İspanya hükümetlerinin düzenledikleri zirvede, Kopenhag Kriterleri'ni yerine getirmesi  koşuluyla Türkiye'nin AB müzakerelerinin başlaması taraftarı  olduklarını açıkladıkları kaydedilmektedir.

            Le Telegramme gazetesinin internet sayfasında (02/10)  "Türkiye'nin AB'ye Üyeliğinin Sonuçları Ne Olur?" başlığı  altında yer alan bir haberde, Avrupa Komisyonu'nun bir  araştırmasına göre, Türkiye'nin AB'ye üyeliğinin her yıl AB  üyesi ülkelerin gayri safi milli hasılalarının yüzde 0.1 ila  0.17'sine mal olacağı belirtilmektedir. Avrupa Siyasi  Araştırmalar Merkezi Başkanı Daniel Gros'a göre, bu oranın  yüzde 0.2'ye kadar ulaşabileceğini düşündüğü, bunun da, AB  üyesi ülkelerin vatandaşlarının her ay dört eurolarını  Türkiye'ye aktarmaları anlamına geldiği belirtilen haberde,  BM'nin bir raporuna göre ise 2015 yılında 82 milyon nüfusa  ulaşması beklenen Türkiye'nin, Birliğe üyeliğiyle AB Bakanlar Konseyi'ndeki söz hakkı diğer AB üyelerininkinden daha fazla   olacağı, AB nüfusunun yüzde 15'ini Türkiye, yüzde 14'ünü   Almanya, yüzde 12'sini İngiltere ve yüzde 11'ini Fransa'nın   oluşturacağı ve bunun önemli bir nokta olduğu, çünkü AB  Anayasası'na göre, alınacak kararlarda ülkelerin nüfuslarına  göre söz hakları olacağı vurgulanmaktadır. Avrupa Üniversite  Enstitüsü Başkanı Yves Meny'e göre, bunun gözardı edilemeyecek  bir durum olduğu, çünkü Türklerin tek başlarına "borularını öttürebilecekleri" ve alınacak kararlarda ağırlıklarını  koyabilecekleri kaydedilen haberde, Avrupa eski dışişleri  bakanlarından kurulu bağımsız bir grubun, uzun vadede 2.7  milyonluk -AB nüfusunun yüzde 0.5'i- bir göç yaşanabileceğini  ifade ederek, bu göçün nüfusundaki yaşlanmanın önüne geçemeyen  AB'nin yararına olacağını da sözlerine eklediği vurgulanmaktadır.

            AFP'nin (02/10) "Avusturya, Türkiye'nin AB Üyeliğine Karşı  Olumsuz Tavrını Sürdürüyor" başlığı altında ve Jean-Michel  Stoulling imzasıyla yer verdiği bir haberde, Avusturya'da siyasi  çevreler ve kamuoyunun, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıktığı belirtilmektedir. Yapılan kamuoyu yoklamalarına göre,  Avusturyalıların bu düşmanlığının sebebinin, Osmanlı  İmparatorluğu döneminde yaşanan savaşlar ya da Avusturya'daki  Türk azınlığın topluma entegre olamamasından değil, Türkiye'nin  AB'ye üyeliği ile Müslümanların Avusturya'ya göç etmeleri  ihtimalinden doğduğu belirtilen haberde, Türkiye'nin AB üyeliği  ile ilgili gazetelerde ne zaman bir haber yer alsa Osmanlı İmparatorluğu'nun 1529 ve 1683 yıllarında Viyana kapılarına  dayanışından da bahsedildiği, esasında 1995 yılında AB'ye giren  sekiz milyon nüfuslu Avusturya'nın, 73 milyonluk Müslüman  Türklerin göç etmesinden endişe duyduğu kaydedilmektedir.  Muhafazakar parti OVP'nin, 6 Ekim raporunu endişe ile beklediği  ve Parti lideri Wolfgang Schüessel'in Türkiye ile üyelik  müzakerelerine başlanmasına "evet" dediği, ancak görüşmelerin    ne kadar süreceği, olumlu ya da olumsuz olabileceği noktalarının  açık bırakılmasını ve hiçbir umut verilmemesini istediği ifade  edilen haberde, Schüessel'e göre yeni bir üyelik öngörmeden önce  AB'nin, geçtiğimiz mayıs ayında Birliğe üye olan 10 ülkenin  uyumu için çaba sarfetmesi gerektiği, Schüessel'in, Türkiye'nin  üyeliği konusunda, Türkiye'nin büyük nüfusu, vatandaşların   düşük alım gücü, tarım ülkesi olması ve Suriye, İran ve Irak   sınırlarında yaşadığı jeo-stratejik sorunlar gibi dört sorunun   olduğunu ileri sürdüğü kaydedilmektedir. Yapılan kamuoyu  araştırmalarına göre Avusturyalıların yüzde 76'sının Türkiye  ile üyelik müzakerelerine başlanmasına karşı olduğu, ayrıca  Avusturya vatandaşlarının yüzde 68'inin de Türkiye'nin hiçbir  zaman AB'ye girebilecek olgunluğa ulaşamayacağını belirttiği vurgulanmaktadır.

            Le Telegramme gazetesinin internet sayfasında (02/10)  "Chirac, Türkiye Konusunda Referandum Sözü Verdi" başlığı  altında yer alan bir haberde, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques  Chirac'in, yaptığı açıklamada, Türkiye'nin AB'ye girişi  konusunda, siyasi sınıfın da istediği gibi, referandum yoluyla Fransızların görüşüne başvurmayı garanti eden bir Anayasa  revizyonundan yana olduğunu belirttiği ifade edilmektedir.  Fransa Cumhurbaşkanı'nın, hükümetten, AB'nin gelecekteki   genişlemesi konusunda Avrupa Anayasası anlaşmasının   onaylanmasından önce, "belli bir tarihten itibaren ve   Türkiye'nin olası girişinden önce, Anayasal değişikliğe,   Fransızların referandum yoluyla görüşlerinin alınması   mecburiyetini garanti imkanı verecek bir düzenlemenin   eklenmesi koşullarını incelemesini istediğini" belirttiği  kaydedilen haberde, Chirac'ın, "Zamanı geldiğinde, herkes  düşündüklerini oyunu kullanarak ifade edebilecek" şeklinde  konuştuğu ifade edilmekte ve Chirac'ın Türkiye konusundaki  referandum isteğinin 10 yıldan önce gerçekleşmeyeceği, tüm AB liderlerinin, Türkiye ile müzakerelere başlansa bile Birliğe  üye olmasının 10 ila 15 yıl süreceğini düşündükleri  vurgulanmaktadır.

            AFP'nin (03/10) "Stoiber: Türkiye'nin Üyeliğinin Maliyeti  AB için 'Çok Yüksek'" başlığı altında yer verdiği haberde,  Bavyera bölgesel hükümet lideri Edmund Stoiber'in, özellikle  "çok yüksek" maliyetinden  dolayı Türkiye'nin AB'ye üyeliğine  karşı olduğu belirtilmektedir. Haberde, Stoiber'in kendisiyle  yapılan bir mülakatta, "Türkiye'nin adaylığına karşı çıkarak,  muhafazakarların kırk yıldır Türkiye'yi desteklemek olan   geleneksel çizgisinde uzaklaşmıyor musunuz?" şeklindeki bir  soruya, "O zaman, Avrupa siyasi bir birlik değil ticari bir  birlikti. Durum değişti. Bugün AB üyesi ülkelerde birçok karar  Brüksel'in fikrine sunuluyor. Bu karmaşa bize yeteri kadar iş  ve hala çözülmesi gereken sorunlar çıkarıyor. Bu üyelik Türkiye  için ne kadar iyi olacaksa, Avrupa için o derece idare edilemez  olacak, özellikle de mali açıdan, çünkü maliyeti AB için çok  yüksek olacak" cevabını verdiği, "Türkiye'nin AB üyeliği,  Almanya'nın Demokrat-Hristiyan değerlerine ters düşer mi?"  şeklindeki bir başka soruya ise, "Ekonomi ve insan hakları  konusundaki kriterleri yerine getirdiği sürece, Türkiye'nin  üyeliği değerlerimize ters düşmez. Avrupa bir Hristiyan kulübü   değildir, bu daha önce de söylendi. Ancak şu da doğrudur:  Avrupa, AB ülkelerini birbirine bağlayan aydınlanma ve hümanizm  temelinde gelişmiştir, Türkiye'nin ise farklı bir tarihi gelişimi  vardır. Bu farkların Türkiye'nin entegrasyonunu daha da  zorlaştıracağı açıktır. Ancak bu kati bir engel değildir"  karşılığını verdiği kaydedilmektedir.

            AFP'nin (03/10) "Erdoğan: Üyelik Müzakereleri 2019'a Kadar Sürebilir" başlığı altında yer verdiği bir haberde, ülkesi AB'ye  aday olan  Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Berlin'de   yaptığı açıklamada, Türkiye'nin AB'ye üyelik müzakerelerinin   2019 yılına kadar sürebileceğini belirttiği kaydedilmektedir.  Alman ve Türk işadamlarının önünde yaptığı konuşmada Erdoğan'ın, Türkiye'nin AB'ye 10 senede mi yoksa 15 senede mi üye  olabileceğinin halihazırda öngörülemeyeceğini belirterek, Avrupa medeniyetine ait olmadığını savunarak Türkiye'nin AB'ye üyeliğine  karşı çıkan siyasi yöneticileri sert bir şekilde eleştirdiği  ifade edilmektedir. Erdoğan'ın, "Bu noktada Avrupa'da birçok  siyasi liderin zihniyetini değiştirmeye ihtiyacı olacak. Türkiye  kendini Avrupalı 'değerler toplumunun' bir parçası olarak kabul   ediyor" dediği aktarılan haberde, Başbakan Erdoğan'ın, Alman  Hristiyanlar Birliği'nin (CDU/CSU) Türkiye ile AB müzakerelerinin başlamasını reddetmesinin "popülist" bir tavır olduğunu belirttiği vurgulanmaktadır.

            AFP'nin (01/10) "Lizbon, Üyelik için Bir Tarih  Belirlemeksizin Taahhütlere Uyulmasını İstiyor" başlığı altında  yer verdiği bir haberde, Portekiz Dışişleri Bakanı Antonio  Monteiro'nun yaptığı açıklamaya göre Portekiz'in, Avrupa  Birliği'nin Türkiye'ye yönelik taahhütlerine uyulmasını istediği,  ancak bu ülkenin AB'ye üyeliği için bir tarih belirlenmesini  reddettiği ifade edilmektedir. Monteiro'nun, "Kriterlerin  yerine getirilmesi durumunda, yarı yolda bu kriterleri  değiştirerek söz verilen şeyin -üyelik- reddedilebilmesi için  bir neden göremiyorum. Bunun için tarihleri sevmiyorum.  Müzakerelere zaman vermeliyiz ve Türkiye'nin yerine getirmesi  gerektiğini bildiğimiz ilerlemeleri izlemeliyiz. Ancak Türkiye  istemedikçe verilen taahhütleri değiştiremeyiz" dediği aktarılan  haberde, Portekiz'in, Türkiye'nin girişine her zaman olumlu   yaklaştığını hatırlatan Monteiro'nun, aralık ayında Brüksel'de   yapılacak Avrupa zirvesi sırasında üyelik müzakerelerinin   başlaması konusunda AB üyesi 25 ülkenin "evet" diyeceğine   inandığını belirterek, "Eğer kriterler yerine getirilirse ve  Komisyon'un görüşü olumlu olursa, müzakerelerin başlayacağını düşünüyorum" dediği belirtilmektedir.

            AFP'nin (01/10) "AB-Türkiye Dosyası... Türkiye'nin Üyeliği,  AB için Bir Devrim Olacak" başlığı altında ve Pierre Glanchant  imzasıyla yer verdiği bir haberde, fakir, çoğunluğu Müslüman,  ancak nüfusu dinamik olan Türkiye'nin AB'ye entegrasyonunun  siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan devrim niteliği taşıdığı  ve bu entegrasyonun, "Avrupa'nın sınırı" tartışmalarını da  gündeme getireceğine işaret edilmektedir. Türkiye'nin AB  üyeliğinin siyasi bir devrim olacağı, çünkü Türkiye nüfus  açısından çok büyük ve AB'de 82 milyon nüfuslu Almanya'dan  sonraki en büyük ülke olacağı belirtilen haberde, AB liderlerinin  17 Aralık'ta Brüksel'de Türkiye ile  müzakerelere başlanmasına  yeşil ışık yakmaları durumunda, üyelik için telaffuz edilen  tarihin 2015 olduğu, AB Anayasası'na onay verilmesi durumunda  nüfusundan dolayı Türkiye'nin Avrupa Konseyi'ndeki ağırlığının  Fransa ve İngiltere'ninkinden büyük olacağı vurgulanmakta ve  ekonomik açıdan Türkiye'nin, diğer AB ülkelerinden çok geride  olduğu ve bu arayı kapatması gerektiği belirtilmektedir.  Türkiye'nin muhtemel AB üyeliğinin, Birliğin sınırlarının   nerede durması gerektiği tartışmasını ortaya koyacağı ifade  edilen haberde, İtalya'daki Avrupa Enstitüsü Başkanı Yves  Meny'nin, Avusturya'nın Türkiye'nin üyeliğini istemediğini   defalarca dile getirdiğini; öte yandan İngiltere, İspanya ve  İtalya'nın bu konuda her zaman olumlu açıklamalarda bulunduğunu belirterek, "Ayaklarını sürüseler de, yakınsalar da, AB  liderleri Türkiye ile ilgili olumlu karar vereceklerdir. Sadece  bir ülke diğer 24 ülkeyi karşısına alarak hayır diyemez. Bu  çok zor" dediği aktarılmaktadır.

            AFP'nin (01/10) "Almanların Yarısından Fazlası Türkiye'nin  AB'ye Girmesine Karşı" başlığı altında yer verdiği bir haberde, Almanya'dan yayın yapan N24 televizyonu tarafından  gerçekleştirilen bir kamuoyu yoklamasına göre, Almanların   yarısından fazlasının (yüzde 57) Türkiye'nin AB'ye girmesine   karşı olduğu ve buna karşılık ankete katılanların yüzde 35'inin  Türkiye'nin AB'ye girmesinden yana fikir beyan ettiği  belirtilmektedir. Haberde, 29 Eylül'de yapılan bu kamuoyu  yoklamasının, iki günlük bir ziyaret için  Almanya'ya gelecek  olan Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ziyareti ve Türkiye'nin  AB'ye üyelik yolunda kaydettiği ilerlemeler konusunda Avrupa  Komisyonu'nun yayımlayacağı raporun beş gün öncesine rastladığına  işaret edilmektedir.  

            İNGİLTERE BASINI:  

            Reuter'in (02/10) "Verheugen: AB Raporu Türkiye Açısından  'Son Derece Eleştirel' Olacak" başlığı altında ve Nick Antonovics imzasıyla yer verdiği bir haberde, AB yetkililerinin yaptıkları açıklamalarda, Avrupa Komisyonu'nun gelecek hafta yayımlayacağı  İlerleme Raporu'nda, "Türkiye'nin reform girişimlerine" son  derece eleştirel yaklaşacağı, ancak bunun, AB liderlerinin  Ankara ile katılım müzakerelerine başlanması yönündeki görüşlerine  bir engel teşkil etmeyeceğinin kaydedildiği belirtilmektedir.  AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Günther Verheugen'in,  Almanya'nın Bild am Sontag gazetesine yaptığı açıklamada,   Türkiye'nin katılım için yeterince "olgunlaşmadığını" belirttiği  ifade edilen haberde, Verheugen'in açıklamalarına yer verilen  haberde, "Türkiye'deki reformların durumuna dair rapor son derece  eleştirel olacak, diğer gözlemcilerin beklentilerinden çok daha  eleştirel olacak. Türkiye'nin yazılan her şeyi kabul etmesi   oldukça zor olacak" denildiği kaydedilmektedir. Verheugen'in,  Komisyon'un 6 Ekim tarihli raporunda Türkiye ile müzakerelerin başlanmasının desteklenip desteklenmeyeceği konusunda herhangi  bir açıklamada bulunmadığı kaydedilen haberde, Verheugen'in, "Seçebileceğim en ihtiyatlı formülü seçtim. Amacım Türkiye'deki reformların devamının sağlanacağı bir ortam yaratmak. Aynı  zamanda toplumumuzu Türkiye konusunda ikiye bölecek bir karardan  kaçınmak istedim" dediği aktarılmakta ve yine de pek çok  analistin Avrupa Birliği liderlerinin aralık ayında alacakları  kararda, Ankara'ya nihai üyeliğe uzanan katılım müzakerelerine  başlanması için yeşil ışık yakılacağını umduğuna işaret  edilmektedir.

            Financial Times gazetesinde (02/10) "Türkiye'nin AB Sınavı"  başlığı altında ve Christopher Caldwell (The Weekly Standard   kıdemli editörü) imzasıyla yayımlanan bir yorumda, Avrupa  Komisyonu'nun Türkiye'nin AB adaylığıyla ilgili tavsiyelerini  açıklamasına birkaç gün kala herkeste hem iyi, hem kötü haberler  alınacağı beklentisinin hakim olduğu belirtilmektedir. Kötü  haber beklentisiyle kastedilen, Avrupa Komisyonu üyelerinin  Ankara'nın yasa ve normlarını AB'ye uydurmakta ne derece  başarılı olduğu konusunda zor bir kararla karşı karşıya  kalmaları olasılığı olduğu ve bu endişeye gerek kalmadığı  belirtilen yorumda, Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu  Komiseri Günther Verheugen'in Türk Parlamentosu'nun geçen  hafta sonu iddialı bir ceza kanununu kabul etmek üzere  toplanmasından bu yana, raporun açıklanacağı çarşamba günü  Türkiye'ye yeşil ışık yakılacağı yolunda imalarda bulunduğu,  ancak beklenen iyi haberlerin de henüz çıkmadığı kaydedilmektedir.  Yorumda şöyle denilmektedir: "Şimdiye kadar, Türkiye'nin  sorumluluklarının açıklığa kavuşacağı sanılıyordu. Tam üyeliğe  giden yolun zahmetli olması ancak çözülmesi gereken sorunların  giderek azalması bekleniyordu. Aksine, bunlar arttı. Avrupa  bağlayıcı taahhüt aşamasına girerken, Türkiye konusu kamuoyu  önünde daha önce hiç yapılmadığı kadar ince elenip sık dokunuyor... Avrupa'nın Türkiye ile müzakereleri başlarken, Avrupa hakkında,  özellikle de Fransızların ve Almanların Avrupa liderliği  konusundaki emelleri, yeni Avrupa Anayasası ve AB'nin ABD'yle  ilişkileri gibi konularda önemli ve çetin sorular gündeme  geliyor. Türkiye ile ilgili huzursuzluk giderek artıyor.  Hazirandaki Avrupa seçimlerinde, hepsi de Türkiye'nin üyeliğine  soğuk bakan; İngiltere'deki Bağımsızlık Partisi'nden (UKIP)  Fransa'daki egemenlik yanlısı parti (Souveranistes) ve  Polonya'daki Aileler Birliği'ne kadar, AB karşıtı partilerin  başarılı olmaları bunun göstergesi... Dolaylı olarak,  Avrupa'nın ABD ile ilişkileri de gündeme geliyor. Türkiye'nin  Avrupa'daki siyasi sınıflara belki de en cazip gelen tarafı,  Amerikan modeline karşı kendi ulusal devlet dönemi sonrası  dış politika modellerini sınama şansını elde etmeleri.  Türkiye'nin AB'ye giriş hikayesi, aslında bu yüzyılı hangi  uluslararası düzenin, yani ABD'nin mi, Avrupa'nın mı   tanımlayacağı konusunda bir sınav niteliği taşıyacak. Türkiye'nin   AB'ye katılma gayreti ve ABD'nin kuşkulu tavrına bakılırsa  Avrupa kazanıyor... Avrupa vatandaşlarını ve sağ görüşlü  partilerini giderek rahatsız etmeye başlayan unsur, Avrupa   projesinin evrenselci yanının, Avrupa'nın kendini nasıl  gördüğüne dair hoş bir tablo çizmesine karşın, Türkiye'nin  ve belki de bizzat Avrupa'nın derin kültürel gerçeklerini  gözardı etmek anlamına gelebileceği."

            Reuter'in (01/10) "Türkiye Artık Çok da Zayıf Değil"  başlığı altında ve Lesley Wroughton imzasıyla yer verdiği  bir haberde, IMF Avrupa Masası Direktörü Michael Deppler'in,  Türkiye'nin IMF destekli kredi programı çerçevesindeki ekonomik performansının beklentileri aştığını ve ekonomisinin artık  "çok zayıf" olmaktan uzak olduğunu söylediği belirtilmektedir.  Deppler'in, "Türkiye'nin bir başarı örneği olduğunu düşünüyoruz  ve bu başarısını sürdürmesine yardım etmek istiyoruz" dediği  belirtilen haberde, Deppler'in, Avrupa Birliği'nin üyelik  müzakereleri konusunda bir karara varmasını bekleyen Ankara'nın  yerinde bir ekonomik strateji belirlemeye istekli olmasına  rağmen, yeni kredi anlaşmasını tamamlamada "önemli bir ivediliğin"  olmadığını söyleyerek, Türkiye'nin açıkça AB üyeliğinden   faydalanacağını ve bunun daha fazla şeffaflık ve reform   yapılmasını sağlayacağını belirterek, "AB geçmiş yıllardan beri,  Doğu ve Orta Avrupa'daki iyi politikalar için bir kutup yıldızı niteliğinde ve AB adaylığı da Türkiye'yi bu konuma  yerleştirecektir" dediği aktarılmaktadır. 

            İSVİÇRE BASINI: 

            La Liberte gazetesinin internet sayfasında (02/10)  "Avrupa'nın Sınırları Nerede Çizilecek" başlığı altında ve  Christophe Lamfalussy imzasıyla yer alan bir yorumda, Avrupa  kamuoyunun Türkiye'nin üyeliğine karşı önlemler almaya başladığı  bir dönemde AB liderlerinin, daha uzağa, Kafkaslar'a baktıkları belirtilmekte ve AB çerçevesinde Avrupa'nın sınırları ile  ilgili somut bir karar alınmadığı için, "Eğer Türkiye AB'ye  girerse diğer ülkeler de girebilir mi" sorusunun gündeme geldiği   ifade edilmektedir. Geçtiğimiz haziran ayındaki Brüksel  zirvesine, "AB yeni komşuluk politikası" çerçevesinde üç Kafkas  ülkesi olan Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan'ın da davet  edildiği ve komşuluk politikasının, AB'ye komşu ülkelerle,  Birliğe üyelikleri söz konusu olmadan özel ilişkiler kurmayı  öngördüğü belirtilen yorumda, Brüksel'de bir diplomatın, "2020  yılında Avrupa haritasına Türkiye ve Balkanlar'ın da dahil  olacağını düşünüyorum" dediği aktarılmakta ve şöyle denilmektedir: "Türkiye'nin ardından AB'nin, komşuluk politikasını daha etkili  olarak şekillendirmesi gerekiyor. Sorunlar, bazı komşuların   kendilerini tam bir Avrupalı gibi görerek Birliğe üye olmakta  takındıkları inatçı tavırlarda başlıyor. Türkiye'nin üyeliği   AB'de bir katalizör görevi görebilir... Fransa, Avusturya ve  İsveç gibi bazı ülkeler, Türkiye'nin üyeliğinin AB'nin gücünü  azaltacağını düşünürken İngiltere, İspanya ve İtalya, Birliğin  yüzünü 'Doğu ve Güney'e' dönmesi gerektiğini düşünüyorlar."

            Der Bund gazetesinin internet sayfasında (01/10) "Avrupa'ya  Duyulan Büyük Özlem" başlığı altında ve Birgit Cerha imzasıyla  yer alan bir yazıda, Türkiye'nin 40 yıldan fazla bir süredir  AB'ye katılmaya çalıştığı, ne iç siyaset açısından ne de AB  üyeleriyle ilişkiler açısından bunun kolay olmayacağı ve bu  yolun sonuna gelinmiş olmadığı belirtilmektedir. Birçok Türk'ün, üyelikleri konusunda Avrupa'da yapılan tartışmalar üzerine halen  tamamen kabul edilmedikleri izlenimini edinmiş durumda olduğu  ifade edilen yazıda, oysa Avrupa'ya ait olma isteklerinin çok  büyük olduğu ve her dört Türk'ten üçünün üyeliği desteklediği,  Anadolu'nun uzak köşesindeki eğitimsiz köylülerin bile nihayet   iyi işler bulmak için AB'yi umut ettiği kaydedilmektedir. Çok  sayıdaki yorumcunun hayal kırıklığı olabileceği uyarısında  bulunarak, Brüksel'in sadece sarı ışık yakması ve yeni koşullar  öne sürmesi halinde, Türkiye'de AB'ye yönelik güven kaybına yol  açacak olumsuz tepkiler doğacağını belirttikleri vurgulanan  yazıda, Türklerin çoğunun, daha önceki hükümetlerin 40 yılda  yapmadığı, partisinin Meclis'teki mutlak çoğunluğunu iki yıl  içinde tabuları yıkmak ve AB tarafından talep edilen reformları gerçekleştirmek için kullanan Başbakan'ın arkasında durduğuna  işaret edilmektedir.  

            YUNANİSTAN BASINI:  

            İmerisia gazetesinde (01/10), "AB-Türkiye... Tam Üyelik  Paketi İçinde Özel Bir İlişki mi?" başlığı altında ve Yorgo  Kapopulos imzasıyla yayımlanan bir yorumda, AB Komisyonu'nca  hazırlanan bir araştırmaya göre, Ankara'nın AB üyesi olmasının,  gerek Türkiye'ye gerekse AB'ye büyük jeopolitik ve ekonomik  kazançlar sağlayacağı belirtilmekte ve ilk bakışta, bu  araştırmanın neticelerinin, üyelik müzakerelerinin  tamamlanmasından sonra referanduma gidilmesi için önerilerde  bulunularak, Fransa'da doruğa ulaşan Türkiye'nin üyeliğine  ilişkin olumsuz tezlerin tam karşı ucunda bulunduğu  kaydedilmektedir. Ankara-AB yakınlaşmasının sağladığı ve de  sağlayacağı jeopolitik, ticari ve ekonomik kazançlar bir kenara  bırakılırsa, ülkenin üyeliğine ilişkin en büyük sorunun, bu   ülkenin hacminin, aynı zamanda da kültürel-dinsel kimliğinin   Batı Avrupa dengelerine getireceği değişikliklerin olduğunun   ortaya çıkacağına işaret edilen yorumda, Anayasa'nın bütün  ülkeler tarafından onaylanacağına ve genişlemiş Avrupa'nın  düzenli bir şekilde ilerleyeceğine yönelik en mutlu senaryo  gerçekleşse dahi, Türkiye'nin hacminin Avrupa içindeki  dengelere düzenli bir şekilde dahil edileceği güvence altına  alınamayacağı kaydedilmektedir. Yorumda şöyle denilmektedir:  "Türkiye'nin Avrupa yönelimine ilişkin kaygılarının yanı sıra,  AB'nin de çok vitesli bir bütünleşmeye yönelmekte olduğu göz  önünde tutulursa, Avrupa içindeki dinamizmin yaratacağı  değişiklikler bağlamında tam üyelik mi yoksa özel ilişki mi  ikilemi son bulacak. Türkiye, tam üyelik paketinin ülkeye  sağlayacağı bütün kazançları elde ederek, AB'nin sert nüvesi  ile özel bir ilişki kurmuş olacak."